Ümmi Sinan

Ey cümle halkıñ maksûdu
Al göñlümü senden yaña
Ey külli şey’iñ mevcûdu
Al göñlümü senden yaña

Budur yüreğim yâresi
Gitmedi yüzüm karası
Ey bî-çâreler çâresi
Al göñlümü senden yaña

Nefs elinden âvâreyim
Hırs elinden bî-çâreyim
Gayrı kime yalvarayım
Al göñlümü senden yaña

Kurtar nefsiñ belâsından
Cân bu lutfu bula senden
N’ola ihsân ola senden
Al göñlümü senden yaña

Elim saña irmekliğe
Gözüm seni görmekliğe
Kapuña yüz sürmekliğe
Al göñlümü senden yaña

Nefsiñ meyine kanmasın
Firkât odına yanmasın
Mâsivâya aldanmasın
Al göñlümü senden yaña

Dâ’im sen ol dilde sözüm
Seni fikreylesin özüm
Gayrıya bakmasın gözüm
Al göñlümi senden yaña

Mustafâ’nıñ minnetine
Murtazâ’nıñ himmetine
Şol birliğiñ hürmetine
Al göñlümü senden yaña

Gözlerimi giryân eyle
Hem ciğerim biryân eyle
Esrârıña hayrân eyle
Al göñlümü senden yaña

Evliyâlar hürmetine
Enbiyâlar izzetine
Mukarrebler kurbetine
Al göñlümü senden yaña

Aşkıña yoldaş olmağa
Derdiñe dildaş olmağa
Sırrıña hâldaş olmağa
Al göñlümü senden yaña

Ey keremler kânı hâce
Sensin yücelerden yüce
Ayrılmasın bir zerrece
Al göñlümü senden yaña

Ümmî Sinân der Yaradan
Kaldır perdeyi aradan
Kurtar beni bu yaradan
Al göñlümü senden yaña

Yanarsam nâr-ı aşkınla

Yanarsam nâr-ı aşkınla yanayım yâ Resûlallah
Ezelden bağrı yanık bir gedâyım yâ Resûlallah
Hevâ-yi nefsime tâbî olup pek çok günah ettim
Huzûra hangi yüz ile varayım, yâ Resulallah
Harîm-i Ravzana sürmüş iken rûy-ı siyahım ah
Yine cürm ü günaha mübtelâyım, yâ Resûlallah
Kapında boynu bağlı bir esirim destgîrim ol
Garibim bîkesim bî dest ü pâyım yâ Resûlallah
Kulun Leylâ’ya şahım, var iken dergâh-ı ihsanın
Varıp ben hangi şâhâ yalvarâyım, yâ Resûlallah

Naatın sahibi, İstanbul edîbelerinden ve Hekimbaşı Moralızâde Hâmid Efendi’nin kerimesi olan meşhûr Leylâ Hanım’dır (v. 1847). Galata Mevlevihanesi Haziresinde medfûndur. Ruhu içun el-fâtiha

Erenlerin Sohbeti

Erenlerin sohbeti, ele giresi değil;
İkrar ile gelenler, mahrum kalası değil..

İkrar gerek bir ere, göz açıp didâr göre;
Sarraf gerek gevhere, nadan hilesi değil…

Bir pınarın başına, bir testiyi koysalar;
Kırk yıl anda durursa, kendi dolası değil…

ÜMMÎ SİNAN yol ayan, oluptur belli beyan;
Dervişlik yolu heman, tacı hırkası değil…

ÜMMİ SİNAN
(Kuddise sırruh)

Kuddusî Dîvanı

-Terceme-i Hal-

Hikayet edeyim ahvalimi filcümle yarene
Sabavetten berü başıma gelini diyem ihvane

Sabi iken gelürdi gönlüme asarı ışkın
Yanar idi yüreğim gice gündüz nar-ı suzane

Pederim merhum icazet verdi Zikrullaha pes bana
Dedi çalış heman ben sağ iken ol zikr-i Yezdane

Şu kez çok eyle kim zikri olasın mesti layakıl
Münafıklar desünler ya muraidir ya divane

Vefat etti peder ben onsekiz yaşında iken
Kararım kalmadı hiç başladım pes ah-u efgane

Resulun ışkı düşüp gönlüme Hakk’a niyaz ettim
Dedim aç ya ilahi yol varam ol Fahr-i Ekvane

Kabul etti duamı bir sene kaldım mücavir hem
Gelüp Rum’a yine gittim o şahlar şahı Sultana

Mecazi ışka oldum mübtela hiç kalmadı sabrım
Hevalandı düşüp gönlüm benim hem hubb-i nisvane

Beni rusva-yi alem eyledi ışk-ı mecazi pes
Atardım kendimi pervane asa şem-i hubane

Tezevvüc eyledim andan doğuben nice evladlar
Kimisi oldu yar bana kimisi oldu bi-gane

Sene Bin ikiyüz kırk altıda yazdım bu ebyatı
Eriştirdi Huda fazliyle nısfi mahi Şaban’e

Peder tarihimi yazmış ki Binyüz seksenüç deyu
Ana Hak eylüsün rahmet cem’i ehli imane

Rebi’ül Evvel’in hem on biri isneyn gicesinde
Demiş kim doğdu bu oğlum ki hamd etmiş o Vehhabe

Kumuş hem ismimi Ahmed teyemmün edüben demiş
Adaş olsun bu oğlum Fahri Alem Kevni Ekvane

Anın bihad salat ile selam et ruhuna ya Rab
Bu Kuddusi günahkarı bağışla hem o Hakane

Hamdu bihad şükrü minnet daima olsun sana
Çün bize iman İslam ni’metin kıldın ata

Cümle mahlukun şumarınca salat ile selam
Ruh-i pakine O Şahın kim bize ol pişuva

Hem anın ashabına evladına ezvacına
Durduğunca Arş-u kürsi Levh-u Kalem Arz-u Sema

Sensin ol kevn-ü mekanı Kainatın sani’i
Vahid Ferd-ü Vahidsin yok şerikin ey Hüda

Işkını rehber edüb raha süluk ettim heman
Muktedamdır aşk benim ben ana ettim iktida

Dost bana aşkın gerek ben istemezem gayrisin
Hanümanım cism-ü canım aşkına olsun fida

Ben bu ışkın yoluna başım komuşam dönmezem
Neylerim huri cinanı aşk bana çün aşina

Dünya ve Ukbaı verdim ışka ben şimden girü
Bilmedim uş kim gönlüme perde olurmuş masiva

Müskerim ışkın meyinden bir nefes eylemezem
Cur’a-ı camı yedinden nuş edelden beru ta

Bana ışkın zehri baldan tatludur billahi çün
Derdime aşkın deva hem ruhuma ışkın gıda

Düştü Kuddusi gedanın sana gönlü daima
Ruz-u şeb bi sabr-u aram arzular vasl u lika

Kapuna gelmişem Ya Rab tehi destim yüzüm kara
Ki kulluk etmedim sana aceb halim nice ola

Şeriat emrini tutup tarika olmadım salik
Sanurdum kendimi arif muhakkak ba yezid-u asa

Hevayi nefs’u iblise uyup ettim hata bi ced
Menahi irtikab ettim, evamir tutmadım kat’a

Riya-u sum’a vü taklid ile celb eyledim nası
Bilürken ki şühret aşıka bir fitne-i uzma

Severdim medh-i nası havf ederdim zemlerinden hem
Bana hak söz diyen mabguz idi sevmez idim asla

Edeb iz’an-u haya namus u arı cümle terk ettim
Mecazi aşk beni bu hale koyup eyledi rüsva

İki nesne zelil eyler buyurdu mer’i peygamber
Biri şehvet biri hırsdır bu iki bende çok hala

Mehasinde Melaik yazmadı divanıma bir harf
Mesavi’de me’aside velakin olmuşam yekta

Bu hal ile ümidi kesmeyüp hiç rahmetinden ben
Dilerim mağfiret senden gice gündüz Hüdavenda

Günahım çokluğundan var mıdır sana geda herkes
Beni afv eylesen rahmet dükenür mi ki bir derya

Hatamı i’tiraf edüp atanı isteyu geldim
Gerek afv et gerek adl et vezirin yok senin haşa

Velakin afv edersen dostlarım hep sevinşürler
Dahi gamnak olup hep cümle a’da zümre-i tersa

Kamu dostlarının başı Muhammed Mustafa kim ol
Bana anamdan erham oldığı ma’lumdurur sana

Azab etsen bana mahzun olur elbette ol dostun
Olur mu şübhe mesrur ol beni bağışlasan ana

Habibin hürmeti tard etme Kuddusi günahkarı
Senin kapundan evsa var mı bir kapu ki ol vara

Nedir maksudun ey abid ibadetten degil bana
Eğer talib isen dünyayı bil ahiret haram sana

Eğer ahiret dilersen gönül virme şu dünyaya
Ki ahiret ehline dünya haramdır böylece bil ha

Eğer aşık isen Mevla’ya geç dünya ve ukba’dan
Haramdır çünkü Ehlullah’a anlar şübhe yok asla

Sığar mı bir gönülde iki mahbub var düşün bir kez
İki zıt ictima’ itmek muhal mümkün değil zira

Bu Kuddusi kelamını eğer isğa’ edersen
Huda’ya vasıl olursın makamını ider bala

Cananıma geldim ki idem halimi şekva
Çün leşkeri aşk varımı eyledi yağma

Dünyayı benim başıma tar eyledi bir kez
Ki sabr ideyim içe od doldı serapa

Kalmadı figan eylemeye tab-u tüvanım
Dil şehrini aşk yıktı harab eyledi zira

Geydirdi hemin başıma taç, eğnime hırka
Usumu alıp etti beni aleme rüsva

Bu ışka giriftar olalı zühdü unuttum
İnsana kemal vermez imiş zühd ile takva

Ben dersimi aldım bu gün ol hoca-ı aşkdan
Varsun okusun zühd ü amel dersini mulla

Kuddusi’ye öğretti şi’ir tarzını bu aşk
Her kime verilürse olur ışk dili derya

HİKEM-İ ATİYE

1-“Dünyanın faniliğinin (boşluğunu) anlamak için ilim lâzımdır.”

Burada bahsedilen ilim, sahibine faydalı ilimdir. Bu da “mari’fetullâh”dır. Çünkü ilim olmayınca insan, bir şeyin fayda ve zararını anlayamaz. İlim, sahibinin kalbini parlatır, kalpten perdeleri kaldırır. Böylece o kimse de yolunu ve yürüyüşünü tayin eder. İlim, insanı Allâh’a yaklaştırır. Allâh’tan uzaklaşmak da ilimsizlikten olur.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Evde nasıl ki kandil karanlığı yırtar ve aydınlatıp eşyayı gösterir ise faydalı ilim de kalbi aydınlatacağından, perdeleri kaldırıp insanı mâsivâ (Allâh’dan başka her şey) dan uzaklaştırarak, Allâh’a yaklaştırır.” buyurmuşlardır.

İlim insana kendisinin mahluk ve hiç olduğunu hatırlatır. Faydalı ilim nekadar kuvvetli olursa, imân da o derece kuvvetli olur. Böylece insan, bir vehimden ibaret olan varlığından uzaklaşır ve Allâh’a yaklaşır.

Hz. Peygamber (s.a.v.):”Yâ Rabbî, menfaati olmayan ilimden sana sığınırım.” buyuruyor.

Hayırlı ilim, kalbde Allâh korkusu uyandıran ilimdir. Böyle ilme sahip olan kimsede Allâh korkusu uyanınca, o kimse sahip olduğu ilimden fayda görür. En büyük menfaat Allâh sevgisinin bulunmasıdır. Bu sebeple insan, kendisinde Allâh korkusu ve sevgisi uyandıran ilimden menfaat sağlayabilir. Allâh sevgisi olmayan insan, insan dâhi değildir.

Allâhu Teâlâ buyuruyor:”Onlar ki gözleri bakar görmez; kulakları var işitmez; bunlar hayvandır.”

2- “Ey aşık, neyi seversen onun kulu ve esiri olursun. Böylece o şeyin esaretine girersin. Sevilen şey seveni âmâ ve sağır kılar. Bir kimse Allâh’dan gayrıyı severse o kimse Allâh’dan gâfil, O’nun her şeyine sağır ve neticede Allâh’ı göremez olur.”

Anlaşılıyor ki, hakiki sevilecek olan Allâh’dır. Eğer sen Allâh’ı seversen, Allâh’ın yardımı da gayrıyı sevmene mani olur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Hasan (r.a.)’ın ağzından, Hz. Hüseyin’in de boynundan öpmüştü. Allâh derhal Cibril-i Emin-i gönderdi. Cibril (A.S.) Allâh’dan Resûlullâh’a selâm getirdi:

“Benim karşımda torunlarını öper değil mi? İzzetim, Celâlim hakkı için birini zehirle, birini de boynundan şehit edeceğim.” buyurdu.

3- “Ey mü’min, senin taatın (ibadetin) Allâh’a bir menfaat, maasiyetin (günah ve kusurun) de O’na zarar vermez. O’nun emrinin ve nehyinin sana menfaatı vardır.”

Allâh’ın izzetini (Celal ve Cemal sıfatlarının bütününü) senin taatın artırmaz. Allâh’dan yüz çevirmen de onun izzetinden bir şey noksanlaştırmaz. Allâh’ın emirlerini tutup nehiylerinden sakınmaklığın. Sana menfaat sağlar.

4- “Allâh’a vuslat cismin cisme vuslatı gibi değildir. Bir kimsenin Allâh’ın birliğine, kudret, kuvvet ve azametine kalbiyle inanıp bilmesi, onun kalbinde ilim peyda eder. Buna müşâhede derler ki, bu da kalp gözüyle görmektir.”

Müşahede, ilm-i yakîndir. Bu bir tecelli ilâhidir.

Bazı kullar da Allâh’ın fiilleri tecelli ederek meydana getirir. Buna “müşahede-i ef’al (fiillerin görünmesi) denir. Tecelli-i ef’al’deher fiili Allâh’dan görürsün (tokadı vuranla, ekmeği vereni bir görürsün).

Ortada bir tek fiil vardır. Bu da kâinat olup, Allâh’ın ilminin aynıdır, kudretinin aynıdır. Allâh bu dünyayı yaratmak istedi, bunun için derhal Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ruhunu halk etti. Ondan bütün mevcudâtı (varlıkları) yarattı. İşte bu”Tecelli-i ef’âl” ile kâimdir.

Tecelli-i ef’â’den sonra, “Tecelli-i Sıfât”, bundan sonra da “Tecelli-i Zât” gelir. Tecelli-i Zât durumunda, sıfât’ı Zât’tan ayırarak, “Zât” kalıyor. Bu durumda bütün eşyayı ve kendini görmüyor, yalnız Zât’ı İlâhî’yi görüyorsun. Aşkın fazlalaşıyor ve letâfet kesbederek, balon gibi hafifleyerek, uçacak gibi oluyorsun. Sonucu Allâh’a vuslat, Allâh’a ilim peyda etmekle noktalanıyor. Çünkü cisim, Allâh’ın letâfetine eremez.

VUSLAT:

a- Ef’al-i ilâhî’nin tecellisi:

“Lâ fâile illâllâh”

b- Sıfat’ı ilâhî’nin tecellisi:

“Lâ mavsûfe illâllâh”: Her şeyde Allâh’ı görmek ve bilmek. Sıfat sahibinin ancak Allâh olduğu idrakine varmak.

c- Tecelli Zât

Tam bir fenâ makamı olup, “Lâ Mevcûde illâllâh” İşte vuslat böyle olur. Bir kulun diğer bir kula vasıl olması gibi olmaz.

Cüneyd-i Bağdâdi (k.s.) hazretleri buyuruyor ki: “Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmen, Allâh’a vuslattır. Bu vuslat bir cismin, bir cisme birleşmesi gibi değildir.”

Birşey kendine benzeyen ile birleşir. İki ayrı şey birbirine birleşmez. Madde madde ile, lâtif lâtif ile birleşir. Madde lâtif ile birleşemez. Bunun gibi, insan lâtif olmayınca, Allâh ile birleşemez. Lâtifin lâtifi olan Allâh’a benzemeyen nasıl olur da Allâh ile birleşebilir? Fakat Allâh (C.C), Tecelli-i ef’al ile tecelli edince ve karşısında zuhur eden bütün fiillerin Allâh’dan olduğunu bilir. Bu biliş ef’âl (fiiler) bakımından Allâh’a vuslattır.

Senin Allâh’a vuslatın, onu müşahede etmen ve onun sana yakînolduğunu bilmendir.

Allâh’a hakîki olarak yaklaşmak, Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmendir.

Bir ayet-i celilede buyuruluyor: “Kullarım sana (Habîbim) beni sorunca(haber ver ki) işte ben muhakkak yakînimdir. Bana duâ edince, ben o duâ edenin dâvetine icâbet ederim. O halde onlar benim dâvetime (itaatla) icâbet ve bana îman (da devam) etsinler. Tâ ki (o sayede) doğru yola ulaşmış olurlar.” (Bakara:186).

Bu âyetten anlaşılıyor ki; Allâh (C.C.) sana yakîndir. Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmen de, ona hakiki yaklaşmış olmaktır.

Allâh’ın sana yakın olduğunu bilmen ve Allâh’ın heybetini murâkabe etmen, sende gerçek terbiyeyi uyandırır. İşte senin terbiyeli oluşun ve Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmen de, senin Allâh’a vâsıl olduğunu gösterir.

Nitekim, bir ayette: “Ben kulumun vevesesini bilirim. Zirâ ben ona şah damarından daha yakînim.” diye buyuruyor.

5- Hak’tan vâridat (Hakîkat) geldiği vakit sen onun Allâh’dan geldiğini bilip, Allâh’a yakînlaşacağını anlaman lazımdır.”

Vâridat (Rahmânî marifetler, ruhani lütuflar) kalbe gelince sende Hakk’a (Allâh’a) karşı dönüş olur. Kalbine vâridatın gelişinin alameti senin edepli hale sahip olmandır. Senin edepli oluşun, sana gelen vâridatın sende beliren semeresidir. Bu semerenin sende zuhurundan dolayı Allâh’a çok şükret. Hasıl olmazsa üzülme, iste ve yalvar. Kalbine gelen vâridatın semeresiyle oyalanma, daima iste. Vâridât gelmeyince de taat ve itaatı (namaz ve bezeri amelleri) terketme. Eğer terkedersen, sen bir hal için ibadet etmiş olursun. Halbuki, bütün ibadet ve zikirler Allâh için yapılır. Zikir ve ibadetle hal gelmiyor diye üzülme. Ne mutlu ki Allâh seni huzuruna alıyor ve zikrettiriyor. Bekle ve sabret. Seni huzurunda tutan Allâh elbette bir gün kapıyı açar. İlâhi vâridât sana gelmekle sen Allâhu Tealâ’nın azametini görerek, varlığını görmekten yani enâniyetten (benlikten) kurtarılmış olursun.

6- “Allâh’a vâsıl olan insanı, her şey Allâh’a çeker. Eğer Allâh’dan ayrı olursak, hiçbir şey bizi Allâh’a çekemez.”

Ey Mü’min, kalbinde açıklık istemen Allâh’ı bulamadığının ve bilemediğinin alâmetidir. Allâh’ın mâsivasından korkman Hakk’ı bulamayışındandır. Çünkü her şey Allâh ile kâimdir.

Ayette şöyle buyuruluyor: “Mü’minler, Allâh’ın dostları olup, onlar için hiç korku yoktur.”

7- “Dünya işlerinin bidâyeti (başlangıcı) tatlı gelir; Fakat pek çok sevinme. Her ne kadar zahir ve bidayeti cazip ise de, bir son bulacağı için başlangıcına aldanma. Eğer gönlün dünyaya bağlanmıyorsa üzülme, sevin. Zira gönül Allâh’ın nazargâhıdır.”

Dünyaya muhabbet eden akıllı olmayıp, gafil kimsedir. Zira akıllı kişi dünyadan kaçar. Böyle kimseler dünyanın üzerine düşmeyip, aksine ondan uzaklaşırlar. Yani dünyayı kalbine koymaz. Bu demek değildir ki;çalışmaz. Hayır mü’min çalışır, fakat dünya üzerine düşüp, kendinde hırs peyda etmez. Her işte olduğu gibi çalışmasını da Allâh için yapar. Zaten İslam nazarında çalışmak bir nafile ibadettir. Eğer çalışmanı Allâh için yaparsan, bu bir ibadet olur. Eğer para kazanıp zengin olmak için yaparsan, bu da ticaret olur. Böyle hallerde, insanda hırs ve dünyayı kalbine koyma hali hasıl olur.

Dünyaya bağlanmak çiğ et yemek gibidir.

Dünya muhabbeti en büyük belaların, kaçınmak da iyiliklerin başıdır.

Dünya yedi şeye benzer:

1- Deniz Suyu: Susuzluğu gidermez, aksine arttırır ve zararlıdır.

2- Bulut Gölgesi: Bulut gidince gölgesi kalmaz. Yani sana daimi gölgelik yapamaz.

3- Yağmursuz Şimşek.

4- Yağ Bulutu.

5- Bahar Çiçeği.

6- Rüya: Daimi olmayıp, uyanınca yok olur.

7- Zehirli Bal: tatlı, fakat öldürücüdür.

Bu yedi vasıf, ancak dünyada vardır. Dünya cin taifesi gibidir; Onunla gidersen mahvolursun, kaçarsan kurtulursun.

Dünyadan çekinmek ilimle mümkündür. İlmi de sabır doğurur. Sabırla gayret ve ibadet de tefekkür zuhur eder.

Allâh dünyayı her fenalığın, acıların, bela ve musibetlerin kaynağı ve mekanı kıldı. Allâh’ın böyle yapışı, kullarının dünyaya bel bağlamamaları içindir. Allâh kullarını dünyadan çekmek için dünyayı böyle yaptı ki, ona olan meyilleri kesilsin ve Allâh’a yönelsin.

Şair der ki: “Gamımın en şiddetlisi sevinçtedir.”

Gecenin gündüzü takip ettiği gibi, sevinci de bela takip eder. Belanın gelişi sevincin geleceğinin alametidir. Sevinç de belanın geleceğinin alametidir. Sevince bel bağlama, zira arkasından bela gelecek demektir. Asıl maksat bela ve sevinçlerde hep Allâh’ı görmektir. Allâh bunların hepsini kendini bildirmek için hâlk etmiştir. Dünyayı yaratması da bunlardan ileri gelir.

Kulun dünyada üç hissesi vardır.

1- Bela hissesi,

2- Musibet hissesi,

3- Ölüm hissesi.

Hz. Ali (K.V.) hazretleri buyuruyor ki: “Yâ Selmân, dünya yumuşak bir yılana benzer. Yumuşaktır ama zehirli olduğu için öldürür. Dünyada seni aldatacak her şeyden kaçın. Zira her şeyin bir ayrılığı vardır.”

Dünya fanidir. Ahiret yurdu bâkidir. Allâh’ın emirlerine anlamayanlara, Allâh dünyanın belalarını (ki bunlar zevk gibi olurlar) tattırır. Böyle olmakla beraber, dünya ârifin cennetidir. Zira âhiret de burada kazanılıyor.

8- “Evliyâullah’ın ibâreleri (sembolleri) makam sahiblerinin sözleri, ruhumuz için birer gıdadır. Bu ibareler, müridlerin ihtiyacı için, Allâh’ın ilminden alınır ve ehline verilirler.”

Bu gıdalar, ayrı ayrı olup, saliklerin derecelerine göre verirler. Her söz, dinleyiciler tarafından başka başka manalarda anlaşılır.

9- “Kimsenin malına elini uzatma ve kimseden isteme. Hak’tan başka veren olmadığını unutup da elini hiçbir kimseye uzatma ve isteme.”

Kul’un rızkı da iki türlüdür:

1- Sebepli rızık: Bu rızık şeri’ata uygun olarak alınır.

2- Sebepsiz rızık: Bu her şeyi yok görüp, Hakk’ı var bilerek, Hak’tan alıp, yine Hakk’a vermektir. Şeriatte icap ederse istenebilir.Tarikatta istemek yoktur. Çünkü ehl-i târik mutlak verenin Allâh olduğunu bilirler, istemeyip sabrederler.

Güneşe bakıp da gözlerimizi eşyaya çevirdiğimiz zaman, eşyayı göremeyiz. İşte Hak âşıkları da Hakk aşkı ile dolu olduklarından, Hak’tan başka bir şey görmezler. Dâima Hak ile alış-veriş yaparlar.

Dâima nefsin istediğinden kaçınmalı, onu almamalı, istemeden geleni almalıdır.

Efendimiz (s.a.v.) çeşitli hadislerinde şöyle buyuruyor: “Dostlarından biri senin ihtiyacın olanıummadığın anda gönderirse, sen de kabul et.”

“İstemeden ve beklemediğin bir an da gelen rızkı al. İhtiyacın yoksa ihtiyacı olana ver.”

“Resûlullâh bana bir şey vermişti. Ben de daha muhtaca verilmesini ricâ ettim. Resûlullâh buyurdu ki: “Sen bunu al, malını arttırmış olursun, yahut tasadduk et.”

(Hz. Ömer (r.a.) rivayet ediyor.)

“Kimseden bir şey istenmez. Fakat beklemeden gelirse alınır. Nefsinin isteği peşinde gidip de kimseden bir şey isteme.”

Ayet-i Kerimede buyuruluyor: “Siz İbrahim meşreb olunuz.”

İbrahim aleyhisselâmateşe atılırken her şeyden geçmiş olup, Allâh’dan başkasından hiçbir şey istemedi. Şöyle ki; İbrahim aleyhisselâm ateşe atılırken Allâh Cebrail aleyhisselâmı gönderdi. Cebrail aleyhisselâm da Hz. İbrahim’e yardıma geldiğini söyledi. İbrahim aleyhisselâm da: “Sende benim gibi bir mahluksun; sana ihtiyacım yoktur.” dedi. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm: “Allâh’dan iste” dedi. İbrahim aleyhisselâm ise: “Hâlimi görüp bilen Allâh’a hâlimi arz etmekten edep duyarım.” dedi.

Arif-i billâh olan kimse Allâh’a hacetini söylemekten haya eder. Çünkü Allâh’ın takdir ettiğini istemeden vereceğini bilir.

10- “İki iş vardır ki, ikisi de hayırdır ve ikisini de yapman lazımdır: Mânevi olan bu iki iş içinde, hangisi nefsine ağır geliyorsa onu yapmakdır. Çünkü nefis, hayır ve zor olanı sevmez.”

11- “Hakîki mârifet sâhibi (ârif), ihtiyacını hiç kimseye bildirmez, açmaz. Allâh’a bile açmaktan utanır.”

Onlar: “Allâh benim her şeyimi bilir ve Allâh’lığı icâbı ihtiyacımı verir, istememe lüzum yok.” derler. Tıpkı Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi hareket ederler. Fakat Kur’an’da Allâh’ın “isteyin” emri vardır. İstenirse, “Allâh” isteyin diye emrettiği için istenir. Versin veya verecek diye istenmez.

12- “Nafilelere koşup, farz ve vacipleri geri bırakmak hevâya ve nefse uymanın alâmetleridir.”

13- “Yüce Allâh, kulunun her vakitte hazır bulunması ve sonra yapayım dememesi için, namazı vakte tâbi kılmıştır. Aynı zamanda kulum sonra yaparım demesin diye Allâh her namaz arasında 2-3 saat bıraktı. Namazı vaktinde edâ etsin diye sık yapmadı, aralarında zaman bıraktı.”

14- “Allâh kullarını, kendi emirlerini ifâ etmekte biraz tembelci hareket edeceklerini bildiği için, emirlerini kulları üzerine farz ve vâcip kıldı. Allâh bu farz ve vâciplerle kullarını zincirle cennete çekmiş bulunuyor.”

15- “Gaflet dünyasına batmış, şehvete müstağrak olmuş kimse bu halden Allâh beni kurtarır mı? Çünkü her cihetten batmış bir adamım diye ümit keserse Allâh’ın her şeye şâmil olan kudret-i ilâhisini âciz bulmuş olur.”

“Allâh her şeye kadirdir.”

Bazen olur ki,gaflet kuvvetleri seni istila etmiş olur. Bu halde iken dahî, sen ümit kesme. Her nûrun karşısında bir zulmet vardır. Karanlıklar olmayınca nûrun kıymeti anlaşılmaz. Karanlık gelince ümit kesme. Allâh lütfedip nûra erişince de Allâh’a şükret. Şükreder, nimetin kıymetini takdir edersen, nimetin artar. Şükretmezsen, zulmet gelir. Bir kimse nimetinin kıymetini, ancak nimet elden çıkınca anlar.

Ebu Hureyye Hz. Rivâyet ediyor:

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Ey ümmetim, dâima her hususta kendinizden aşağısına bakın, yukarı bakmayın. Bu, elinizdeki nimete tâzim demektir.”
19- “Allâh’a yakınlık Allâh’ın sana olan yakınlığındandır.”

Allâh (C.C.): “Ey Habîbim, kullarım senin Rabb’ın uzak mı, yakın mı, diye soruyorlar. Ben Azîmu’ş-Şan kullarıma pek yakınım.” diye buyuruyor.

Allâh kullarına şah damarından daha yakındır. Burada yakınlık maddi değildir. Yani Allâh kulunu en iyi bilendir.

Yine şöyle buyuruyor: “Ben Azîmu’ş-Şan insana yakınım. Fakat onlar beni görmekten âcizdirler.” Teşbihte hata olmazsa: Karagözcünün, <> derken, işte burada karagözcü, perdede her türlü hayali gösterir ve konuşturur. Görülüyor ki gösteren konuşturan karagözcüdür. Bunun gibi her şeyi yaratan ve yaptıran da Allâh’dır. Her şeyde Allâh’ın ef’âli, Sıfat ve Zâtın zuhuruna vasıta olan her şey zıldır (gölgedir). Aslında ağaç vardır, gölge yoktur. Gölge ağaç ile var oluyor. İşte her şeyin varlığı da bir gölge mevhûmdur. Evveli ve sonu yokluktur. Mutlak var ve Bâkî olan ancak Allâh’dır.

Allâh’ın sana yakınlığını, onun sana yakın olduğunu bilmekle anlarsın. Senin O’na kurbiyetin (yakınlığın) onun sana yakın olduğunu bilmekle olur. Bunların hepsi, Allâh’a karşı ubudiyette ve edep yolunda gitmekten başka bir şey değildir. Allâh’a her nefeste yol vardır. Fakat unutmamak lâzımdır ki, her yolun başı edeptir. Şımarmamak lâzımdır. Şu hâle göre, senin edebinin artması Allâh’a olan vuslatını gösterir.

20- “Nâr, Allâh’ın cemâline âşık ve bütün mâsivadan yüz çevirenler içindir. Onlar bize teveccüh ederlerse biz onları yukarı çıkarırız.”

Allâh sevgililerine: “Ey kullarım, Allâh deyiniz, siz benimsiniz, bana geliniz, mâsivayı bırakınız.” der.

21- “Ey kul, kendindeki gizli ayıpları bulup birer birer temizlemelisin.”

Ayıplar şunlardır: Benlik, nefsi emmâre, ucûb, kin, garez, gadab-ı nefsânî, kibir, varlık ve benzerleri.

22- “Hak kapalı değil açıktır. Perdeli olan sensin. Sen kendine bakmayıp başka şeye bakıyorsun. Sen perdeli olduğun için Hakk’ı göremiyorsun. Ayıplarını bul, perdeyi kaldır.”

23- “Ey derviş sakın ha! Hak’tan başkasından bir şey bekleme. Veren O’dur. O halde veren varken başkasından isteme.”

Bir şeyi yapan görünen âlettir. Fakat asıl yapan ustadır. Aleti görüpte ustayı unutma!.. Buna uyarak düşün de Allâh’dan başka bir kimseye gitme. Her yere Allâh ile git. <> de. Eğer o kişi o işini yapmazsa ona darılma. Çünkü onu yaptırmayan Allâh’dır.

24- “Ey âşık, eğer Allâh’ın vasfı, fiili ve şefkâtinden, iyi düşünceler çıkaramıyorsan, doğduğun günden bulunduğun ana kadar Allâh’ın sana yaptığı muamelelerine bak da Allâh’ı an ve Allâh’ı sev.

25- “Ey derviş, ey âşık, mahluktan mahluka dönme. Dönersen dolap beygiri gibi olursun. Bütün mâsivadan Allâh’a göç, Allâh’a dön. Çünkü bütün seyirler O’nda sona erer.

Ey âşık, kemâle ermek istiyorsan, bütün kâinat ve mahlukattan Allâh’a göç. Hattâ; Cennet, hûri, gılmandan dahi vazgeçip Allâh’a göç. Çünkü bütün seyirler Allâh’da sona erer.

Allâh Resûlu (s.a.v.) buyuruyor: “Bir kimsenin hicreti, Allâh’a ve Resûlüne olursa, onun gittiği yerde Allâh ve Resûlullâh bulunur. Eğer onun hicreti dünya ve güzel kadın olursa, onun gideceği yerde dünya ve güzel kadın olur.” (Buhari).

26- “Seni yürütmeyen kimse ile (Ehl-i dünya ile) sohbet etme. Seni Hakk’a götürmeyenle konuşma. Hak’tan bahsetmeyenden kaç. Çünkü o, seni yoldan çıkarır.”

İyi yaptığını kötü, kötü yaptığını iyi diyen adamla görüşme. İlmen senden aşağı olandan fayda sağlanmaz. İlmen, rütbe yönünden senden yüksek olanla görüş ki seni yükseltsin. Akranınla bile konuşma. Ehli âşıkla, Allâh yolunda olanla görüş. Seni yokluğa götürenle görüş, sofularla da görüşme. Aşıkla, yokluğunu gösterenle ve seni Allâh’a yaklaştıracakla görüş.

Bir zahidin kalbinden zuhur eden amel az olsa da yeterlidir. Bir dünya düşkününün ameli çok olsa bile, çok değildir.

Şunları yaparsan Cennetlik olursun, şunları yaparsan Cehennemden kurtulursun diyene bakma. Yaptığına değil, Allâh’a güven. Yalvar ama, yalvarmana değil Allâh’a güven.

27- “Bir kimse bir vakitte Allâh’ın istemediğini yapmak isterse bu davası, bu adamın cehli mürekkep ehli olduğunu gösterir. Çünkü Allâh’ın hakiki yapıcı olduğunu, O’nun yapmadığını kimsenin yapamayacağını bilemiyor.”

Mesalâ: Allâh, İslâmı vaaz etmiştir. O bir nûrdur. Onu kimse söndüremez. Onu söndürmek isteyenler sönmüşler ve söneceklerdir. Çünkü İslâm’ın sâhibi Allâh’dır.

Allâh bir kulunu bir yerde bir halde kullanıyor. Nerede kullanıyorsa, orada durmak istemeyişinle hatâ etmiş olursun. Bu cahilliktir. Çünkü Allâh’ın çıkarmak istemediği yerden ve vazifenden çıkmak istiyorsun. Hak çıkarıncaya kadar, o işte kalman lâzımdır. Mubâh olmayan yerlerden kurtulmak için de Allâh’a dua et ve yalvar.

28- “Kâinatın zâhirine bakma. Çünkü hepsinin hakikatları Allâh’dır. Dünya der ki: “Ey sâlik, bana bakma. Bende kalıpta oyalanma, ben fitneyim. İleriyi, ileriyi iste.”

Keşif ve benzerlerinin hepsi, birer hicabtır. Allâh yolunda aşılması gereken yetmişbin hicap (perde) vardır. Hiç bir makamda kalma, her mertebede ne zuhur ederse ondan kaç. “Allâh’ım zât’ından başka matlûbum yoktur.” de ve hiç bir makamda durma. “Zidnî” (daha ver) diye iste.

29- “Allâh’ı, Allâh ile bilen kimse, bütün eşyayı Allâh’ın kudretiyle bilen kimseden üstündür.”

Allâh’ı biliş üç şekilde oluyor:

I- Allâh’ı Allâh ile bilen.

II- Allâh’ı ile eşyayı bilen.

III- Eşya ile Allâh’ı bilen.

Allâh’ı Allâh ile bilen “ehl-i huzur” ve “ehl-i şuhûd” dur. Hakk’ı Hak ile gören böyle kişiler işi aslından tutar. Böyle kişilerle diğerleri arasında çok fark vardır.

30- “Allâh’dan başka her şeyin varlığı kendinden değil, hakîki var olan Allâh’ın varlığındandır.”

Biz, Allâh’ın varlığına o kadar müstağrak olduk ki, O’nun varlığına delil aramayız. Belki başka varlığı onun varlığı ile isbat ederiz. Başka varlığı da bir Hakk halinde görürüz. Mesalâ: Bir odanın içine giren Güneş hüzmesinin geçtiği istikâmette atmosferin varlığını ve onun içindeki her şeyi de zerreler şeklinde görürüz. Bu odaya Güneş girmezden evvel ne atmosferi ve ne de onun içindeki zerre halindeki maddeleri görüyorduk. Güneş girmeden evvel yok olduklarını zannettiklerimiz Güneş hüzmesiyle var oldular. İşte biz ve bütün kâinat Allâh’ın yanında böyleyiz ve varlığımız Allâh iledir.

31- “Ey âşık, ey sâlik bütün mâsivâullâh bir seraptır. Nasıl olurda bu mâsiva, Allâh’a perde olur? Allâh’ın yarattığı bir şey Allâh’a perde olamaz. Zira her şeyin zâhiri Allâh iledir. Hey şeyde zâhir olan da onun nûrudur.”

Öldüren ve dirilten Allâh olduğunu görmek gerekir. Yediğin ve gördüğün güzel şeylerdeki güzellikler, O’nun dur. Huve’l-evvel, huve’l-âhir, huve’l-zâhir, huve’l-bâtın odur. Her şeyde zâhir olan Allâh olduğu halde, nasıl oluyorda o şeyler Allâh’a perde oluyor? Olamaz. Çünkü her şey O’nun inâyetinin mahkûmudur. Kâfirin küfrü, mü’minin imânı, âşıkın aşkı O’ndandır. Her yerde ve her zerrede Allâh’ı gör ve Allâh’ı unutma. Ezelen, ebeden zâhir olan O’dur. O <

    > demeden bir şey zuhûr edemez.

    32- “En ziyade kabûle lâyık amel, yani kalplere en fazla feyiz veren amel, görmeden yapılan ameldir. Amelini görmemen lâzımdır.”

    Bir kimsenin amelinin Allâh yanında kıymetli olabilmesi için, o kişi kendinde zuhûr eden ameli ben yaptım dememeli. Allâh verdi demeidir. Ben yaptım derse, o kimsenin yaptığı amelin Allâh yanında hiç bir değeri yoktur. Zirâ Allâh’ı tesbih etmek, ancak Allâh’ın kudretiyle ve inâyetiyle oluyor. Her şeyi yaptıran Allâh’dır. Kul, Allâh’ın amelinin zuhuruna bir kanal ve bir vasıtadır. Çünkü amel senin değil, O’nundur. Amelini görmemek lâzımdır. Tsavvuf yolunda zikir, Allâh için yapılır. Allâh için yapılan amele de güvenmemek lâzımdır. Ancak Allâh’a güvenilir.

    33- Ey kul, gece yarısı, uykudan kalkıp yalvarmanı istemesi Allâh’ın arzusudur. Bu yalvarış ve isteyişin senin değil, Allâh’ın isteğinin sende zuhûrudur. Yâni Allâh isteğidir. Böyle yapış, Allâh’ın seni kendine çekmek arzusudur. Allâh bunu sana, seni ereden kurtarıp, müessir-i ilâhî’sine ulaştırmak için yapar.

    Ben ancak seni isterim demelisin. Allâh’ın yarattığı olan eserlerin kulu olma. Çünkü eserler hırsız olup, seni Allâh’dan çalarlar. Serlerden Allâh’a bakma. Doğrudan doğruya Allâh’ı gör. Çünkü; kâlbe bir olan Allâh girer.

    34- “Vârid, Allâh’dan gelen hâl, nûr, ışık olup, insanı Hak yolunda aydınlatır. Bu ışıkla Allâh’a dönülür.”

    İmân nûru, yâkîn nûru olup, kâlplerin mahyasıdır. Sen bu ışıkla, yani aşkı ilâhî ile Allâh’a gidersin. Akılla ancak sidre-i müntehâ’ya gidilir. Ondan öteye “Refref” (aşk-ı ilâhî) ile gidilir. Nûrlar kâlbin, zulmet nefsin askeridir. Allâh bir kuluna yardım yapmak istediği zaman aşk ve muhabbeti ile ihâta ederek, o kulunu zulmetten ve mâsivaullâh’dan keser.

    “Lâ ilâhe illallâh” ve lâfza-i celâl (Allâh) ve benzer evrâd, Allâh’ın nûrlarıdır. Allâh’ın varlığına inandık. Allâh’dan başka varlık yoktur, her şeyde görülen O’dur. Öyle ise hey şey O’dur. Biz yâkîne erdik, kim kime ibadet edecek deyip, dalâlete düşenler çoktur. O, Hakk’a değil bâtıla ermiştir. Allâh’a en yakın Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’dir. O, son nefesine kadar namaz kıldı. Yakınlık ne kadar iyi olursa, ahkam-ı şer’iyye o kadar eksiksiz tatbik edilir. Ahkâm-ı şer’iyye’de eksiklik olursa o sapıklıktır.

    Kâlb emelini kaldırıp, Hakk’a güvenmek ikbâldir. Amele güvenmek idlâldir. Sakın, senden çıkan ibâdet ve taatla iftihâr etme. Bu idlâldir. Çünkü senden çıktığı için kusurludur. Ta’atın Allâh’ın inâyeti ile senden çıktığını gör. İşte bu ikbâldir. Çünkü Hak’tan çıkan her şey eksiksizdir.

    35- “Ey âşık, Hak’tan gayri her şey (mâsiva) senin düşmanındır. Bunları Hak ile görürsen senin için iyi. Mâsivayı Hak ile göremezsen acıdır, Cehennemdir.

    Bir kıssa:

    Şam’da oturan bir zât’ı methettiler. O, ârif bir zât imiş. Gittim ve onu buldum.

    O zâta: “Seni burada oyurtan kimdir, niçin oturuyorsun?” dedim.

    O d: “Sen onu ararsan bulamazsın, bulursan yetişemezsin” diye cevap verdi ve devam etti: “Bunu nasıl anlatayım? O, kâlbe girince Ne Cennet, ne Cehennem kaygısı ve ne de ortada sen kalırsın”. Sonra şöyle dedi: “Ey Allâh’ım, ben senden uzak olduğumu zannediyordum, meğer değilmişim. Beni neden ifşâ ettin?”.

    Ben ona: “Sen büyük bir zât’sın, bir nûr ve kandilsin. Herkes senden istifâde eder” deyince, o: “-Ah” diye bir nârâ attı ve ilâve ederek: “Ey âdem, ben halk filan bilmiyorum. Ben Hak’tan başka bir şey bilmiyorum. Sen ne söylüyorsun? Ey semâvât, benim kalbimde ne Cennet, ne de Cehennem vardır. Hiç bir şey yok. Ancak Hakk vardır. Sen bunu bilirsin Allâh’ım. Eğer ben böyle isem beni hemen öldür” dedi ve oracıkta öldü. Yedi kişi gelir, onu yıkar. Bu yedi kişi şöyle söylerler:

    I- Bilinmekten sakın,

    II- Bilinmekten sakındığını kendin bile bilme. İdrâki tamamen mahbûbuna bırak. Her şeyi unut, ancak Allâh’ı unutma.
    36- “Cennet ve mertebeleri pek çoktur. Fakat Cennet, Allâh’ı görmekler mümkün olur. Allâh’ın seni sevmesi, kâlbini istilâ etmesi ve her şeyi onunla görmen, Cennettir.” Cennet, O’nsuz Cehennemdir. Cehennem, O’nunla Cennnettir. Bir azap duydun canın yandı. Bu azâbı Allâh ile görürden tatlıdır. Şu hâlde asıl azâp ve Cehennem, Allâh’dan ayrılık ve O’ndan uzaklıktır. Senin gözünün, gönlünün Allâh’a bağlılığı cemâl’dir. Dünyada iken Allâh’a bağlılık ne kadar kuvvetli olursa, âhirette O’nun cemâlini görme, o kadar kuvvetli olur.

    Ey kul, her şeyi Allâh için yap. Her şeyde Allâh’ı gör ve Allâh’ı kendine zevk edin.

    37-“Gerçek hüzün, senin her üzüntünde Allâh’ı göremeyip hatırlamamandır. Eğer her gamda Allâh’ı görebilseydin hüzün diye bir şey olmazdı.”

    Peygamberimiz (s.a.v.) “-Hüzün benim ayrılmayan dostumdur.” demekle, her hüzünde Allâh’ı gördüğünü belirtiyor.

    Allâhu Teâlâ der ki: “Yâ Dâvûd, benimle ferâhlan, beni anmakla zevk duy.”

    Böyle olunca kalp nûrlanır, mârifet gelir ve her şey ayân olur.

    Buna dayanarak, dâima yaratılanı yaratanla görmeli. Yaratılanı görmekle yaratanı unutmamalı. İnsanlar, Allâh’ın tecelliyatının sahnesidir. Tıpkı sinema ve Karagöz perdesi gibidirler. Perde insan makine ve filimler de Allâh’ın celâl ve cemâlinin tecellisi gibidir.

    38- “Allâh’ın senin üzerine olan nimetlerinin tamamı kifâf-ı rızık (az bir rızıkla yetinmek) tır. Fazlası seni azdırır.

    Kifâf-ı rızık, seni fenâliklarda alıkoyar. Peygamber (s.av.) Efendimiz bir hadisinde: “Allâh’ım, Al-i Muhammed’e kifâf (kâfi) miktarı rızık ver.”

    Yine bir başka hadisde: “-Rızkın hayırlısı kifâf miktarı, hayırlı zikir de hafî olandır.” buyurmuşlardır.

    Bir Ayet-i kerimede Allâh (C.C.) şöyle buyuruyor: “İnsan kısmı tuhaftır. Kendisinde bir varlık zuhûr ettiği vakit, varlığın nereden geldiğini bilmez. Ben’im; gayrime nisbet der.”

    39- “Ey âşık, senin hoşlandığın bir şeyin az olması, sende mahsunluk doğurur.”

    Hikâye: -Padişahın birine misilsiz cevherden bir bardak vermişler. Padişah, bu bardağı kalbine pek raptedmiş ve pek sevinmişti.

    Vezirine sordu; “-Bu bardağı nasıl buldun?”

    Vezir: “-Bu bardağı musibet ve fakirlik timsali görüyorum. Bu seni sevindirmekten ziyade üzer. Çünkü kırılırsa üzülürsün, çalınırsa fakir olursun.” diyerek bu gerçeğe işaret etti.

    40- “Seni her şey bidayette avlar. Fakat sonunda ya sen, ya o ölür. Binâenaleyh ona fazla bağlanma, bâtına bağlan. Zâhirperest olma. Zirâ, zâhir fânidir.”

    Anlaşılıyor ki, herşeyin zâhiri, insanı aldatıyor, senin için zararlı oluyor. Bâtın ise, sakın bana bağlanma der. Dâima Allâh’ı gösterir. Câhil zâhire, âlim bâtına bakar. Mesala göz oyunun hakikatını bilenler, bâtın (gizli) olan meddâhın san’ant yönünden üstünlüğüne hayran olurlar. Anlamayan diğer seyirciler zâhirden yâni perdede görünenden zevk alırlar.

    41- “Ey ârif, insanların senden yüz çevirmeleri ve seni zemmetmeleri eğer seni üzüyorsa, Allâh’ın senin hakkındaki ilmine bak. Allâh seni sevdi ise, halkın sana ezâ etmesi bir kıymet ifade etmez. Yeterki Mevlâ senden râzı olsun. Mahzûn olma, üzülme. Allâh’ın seni sevmesi ve kendi yolunda kullanması işe yarar.”

    Halkın sana hürmet etmesinden hoşlanmandan Allâh hoşlanmaz. Halkın hoşlanmasından sakın. Halkın seni meth etmesine sevinme, zem etmesine üzülme. Ancak Allâh’dan hoşlanmalısın. Evlâdın, malın ve herşeyin senin için fitnedir. Ancak Allâh’ı seveceksin.

    Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Bir suya attığın vakit, su nasıl açılırsa Allâh’ın nûru bir mü’minin kalbine indiği vakit, onun kalbi de öyle açılır, genişler. Hoş ve lâtif bir sahra olur.”

    Bunun üzerine ashâb: “-Ey Allâh’ın elçisi, eğer tabiatın ve şehvetin uğursuzluğu ile o mü’m,nde kalbin açıklığını görecek olan göz, perdeli veya tozlu olursa; o mü’min, kalbinde bir genişlik ve açıklık peyda olduğunu nasıl bilir?”

    Peygamber (s.av.) Efendimiz: “İmân edenin kâlbi bütün dünya ehli, dünya malı, mülkü ve lezzetinden soğur. Bunlardan hiçbir zevk almaz. Dünya dostlarından ve kendi ahpablarından sebepsiz ve kendi yabancılık duymaya başlar. O imân eden, bu nûrun indiğini işte bunlarla bilir.” buyurdu.

    Allâh, mahlûkları ile sana ezâ ettiriyor. Bunu onlardan yüz çevirmen için yapıyor. Böyle yapınca, sen olardan soğuyorsun. Allâh, kendine döndürmek, seni her şeyden koparmak için böyle yapıyor.

    42- “İnsanların seni zemmetmelerinden kızıp onlar tarafından sevilmeni istemen; Allâh’ın sana verdiği ilme, seni sevmesine ve Allâh’a karşı şirktir.”

    Sen Allâh’ın bilgisine kanaat edip, Allâh’ı seveceksin. Başkalarının seni zemmetmesi ve seni kızdırmasına mütessir olma. Seni methedenlerden hoşlanma. Çünkü ancak hoşlanılacak olan Allâh ve Allâh’dan gelenlerdir.

    43- “Tevâzû, kibirli olmamak, kendini yok bilmektir. Binâenaleyh Allâh’la bir olmak lâzım. Allâh’la bir olan kendi aczini bilir ve unutmaz..”

    Bir kimsenin büyüklere hürmetli, küçüklere şefkâtli olduğunu ve kendisinin tevâzu ettiğini biliyor olması kibirdir. Yani bir kimsenin kendi yaptığını hatırlayıp, bilmesi kibirdir. Tevâzu yapıyorum demek kibirdir. Çünkü bu bir varlıktır. Varlık ise kibirdir, kibirden gelir.

    Tevâzu şudur ki: Hakikat itibariyle bir varlık görmeyip, her şeyi Allâh’dan bilmek, herkese hürmet etmek ve bunu bilmemektir.

    Tevâzu demek, nefsini alçaltmak demektir. Binâenaleyh nefsini hiç görüp Allâh’ı bilmek ve Allâh’ı görmek kendinin ancak kul olduğunu düşünmek lâzımdır.

    44- “Asıl tevâzu, Hakk’ın azameti karşısında aczini bilmektir.”

    Allâh’ın ganî oluşu karşısında, kendinin fakir olduğunu anlar ve Allâh’ın bütün vasıfları karşısında, kendi aczini görmekle, kendi vasıflarında kurtulup tevâzuya geçebilirsin.

    45- “Mü’min, Allâh’ı metheder. Fakat bu methini Allâh’dan bir şey istemek için değil, Allâh’ı sevdiği için yapar. Allâh’ı Allâh ile sever ve senâ eder.”

    Şeyh-i Şibli der ki:”-Kim ki Hak’tan gayriyi görürse, onun kıymeti yoktur.”

    Cennet için ibâdet eden Cennetin kuludur. Cehennemden kaçmak için ibâdet eden de böyledir.

    Allâh için ibâdet eden ise, Abdullâh (Allâh’ın kulu)dır.

    Fakat Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; “-Yâ Râbb, ben Cenneti ve beni Cennete yaklaştıracak sâlih ameli isterim.”

    Hadis de: “Siz Allâh’ı sevmek isterseniz, bana tâbi olunuz. (bana uyunuz)” buyrulmuştur.

    Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bütün harekâtını Allâh için yapardı. Allâh âşığı olup, Resûlullâh’a uyanlar da, sevgili olan Allâh’dan bir menfaat gözetmezler. Çünkü âşık, bütün varlığını Allâh’a vermiştir. Birisi, “-Ben Lâ ilâhe illallâh’ı nefsim için derim” derse mürteddir. Lâ ilâhe illallâh, Allâh için söylenmelidir.

    Allâh (C.C.) bir kul için Hz. Mûsa’ya şöyle buyurdu: “-Ne güzel kuldur. O, bana kendini teslim etti. Yalnız onun bir ayıbı var. Seher vaktinde esen rüzgârdan pek hoşlanır ve onun her zaman esmesini ister. Halbuki beni seven hiçbir şeyden hoşlanmaz. Beni sabah rüzgârıyla anlıyor.”

    Bir zât, Allâh’a uzun zaman ibâdet ve tâat etmiş. Bir gün ağacın tepesinde öten kuşun Allâh’ı zikrettiğini fark etmiş. Bu kul o kuştan pek hoşlanıyor. Allâh o zamanın peygamberine vahyediyor: “Git o kuluma söyle, kuşla ünsiyet peyda etmek istiyor. Halbuki beni seven hiçbir kimseyi sevmeyecek. Ben onun derecesini indirdim.”

    46- “Aşıklar, varlığı ve ameli olmadığı için Allâh’da fâni olduklarından, ancak Allâh’ı ve O’nun rızâsını isterler. Başka bir şey istemezler. Aşıklardan gayrılar, böyle değildirler.”

    Allâh’a ermek seyr-i sülûk ile olur. Seyr-i sülûk (müridin Allâh’a yürüyüşü) senin şu maddi vücudundan geçip, kurtulman ve heykel-i beşeri nûr etmekle mümkün olur. Eğer bu heykel-i beşer ve nefsin olmasaydı, seyr-i sülûk da olmazdı. Çünkü hâşâ, Allâh ile senin aranda mesafe yoktur. Zira Allâh sana şah damarından daha yakındır. Şu halde sülûk, şu vücudunu nefisten kurtarıp, rûha kalbederek, Allâh’a vâsıl olmak içindir.

    Allâh, sana yakındır. Fkat nefsin kendini görmesiyle, seni Allâh’a uzak tutuyor. Fakat seyr-i sülûk seni nefisten kurtarır, asıl haline getirir. Yâni Allâh’a vâsıl eder.

    Allâh kendinden kendine tecelli etmesiyle bir nûr hâlkoldu. Buna Allâh: “Muhammed (övülmüş)” dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün âlemin ve rûhların babasıdır. Zirâ bütün ruhlar ondan yaratıldı.(“Adem, su ile toprak arasında iken ben Nebî-i Zîşândım.” Kudsî hadisi, bu hususu doğrular.). Allâh’ın aşkının eseri olan Ruh-u Muhammedî (s.a.v.), cism-i pâkî ile hâtem-i nebî olarak dünyaya geldi. Bu heykel-i beşer olmamış olsaydı, sâlihlerin seyr-i sülûku olmazdı. Seyr-i sülûk ile letâfet peydâ olup, ruhlaşır (Ruha erer). Bu hâl, Nefs-i mutma’inne’de olur. Nefs-i mutma’inne, rûh makamıdır. Bu halde, nefis vücûdu bırakır ve vücud da rûhla berâber olur. Mutmainne’de “irciî” hitâbına mazhar olunur.

    47- “Ey insan, Allâh seni melekût âlemi ile bu âlem arasında mutavassıt kıldı. Bunu, bütün mahlûkat arasında senin âdemiyyet kıymetini takdir etmek için yaptı. Yani seni kendiini bilmen için böyle yarattı.”

    Kendi varlığını Allâh’dan bilirsen ârifsin. Varlık Allâh’ındır. Sen yoksun, varlığını kendinden bilirsen bu şirk-i hafîdir. Allâh’ı inkâr edersen, şirk-i celî’dir.

    Ey insan! Sen bir cevhersin ki eşin yok. Bütün kainat seni saklar. Sen nazrgâh-ı ilâhî’sin. Allâh, seni sekiz sıfât-ı ilâhîsi ile yarattmıştır. Şu halde sen zât-ı pahî ilâhî’sin. Sıfât-ı ilâhîye mazharsın. Şu halde, Allâh seni kendi için, her şeyi de senin için yarattı.

    Adem (a.s.) de kâinatın her şeyi var (taş, toprak, ateş, su). İşte bana göre sen, Allâh’ın bütün zât-ı pâk-i ilâhîsinin, saıfatının mazhar-ı tâmmı (zuhur ettiği) olan insansın.

    Allâh, bir hadis-i kudsîsinde şöyle buyuruyor: “Ey insanoğlu! Nasıl ki dünyâda herşeyi senin için yarattı isem, seni de kendim için yarattım.”

    Şu hadis-i kudsiye göre bir yürüyüş sırası göstermek icabederse, hâşâ Allâh önde, Allâh’ın arkasında ve onu takip eden insan ve insanın peşinde de, dünya ve ahiret ile dünya ve ahiretteki herşey sıralanabilir. İşte böyle kimseler, kâmil insanlardır ve bu insan da efendidir. Yeryüzünde bu efendilere pek az rastlanıyor. İşte sırr-ı İlâhî ve Allâh’ın zât-ı pâk ilâhî’si ile sıfatlarının mazhar-ı tâmmı bu insanlardır. Sırtını Allâh’a çevirmiş ve yüzünü kendi için yaratılana döndürüp, onların peşinden giden, insan değil, maddenin, masivanın esir ve kölesidir. Halbuki insan Allâh’ın esiri ve kölesidir. Allâh’ın kölesi ise mahlukattın efendisi ve kâmil insandır. Diğerleri, neyin peşinden gidiyorsa, onun esiridir. Dünya perest, şehvet perest gibi.

    İnsanın cimaniyetini kainat ihata etmiştir. Fakat ruhaniyet itibarıyla “Halifet’ullâh” olan insan, bütün kainatı muhittir. Bunu içindir ki: “Ey insan, sen Allâh’dan ayrı olursan ufacık bir maddesin. Fakat kendini bilir ve varlığının Allâh’dan olduğunu idrak edersen, kainattan büyüksün, kainatı ihata etmiş durumdasın. Şu halde merteben I.Cismanî; II.Rûhanî olarak, iki şekil arzeder. O halde, kendini tanı ve kıymetini bil. Rûhaniyet itibarı ile arş senin. Sana gayb alemleri açılmadıkça, bu maddi kainat ile ihata edilmiş bir haldesin. Eğer Allâh’ı bilirsen, kainat senin muhafazandır. Sen onu ihata etmiş durumdasın. Öyle ise: ey insan, gâye Allâh’ı bilmek ve bilerek ibadet etmektir. Zaten Allâh da seni, kendisini bildirmek için yarattı.

    48- “Ey sâlik, sen bu dünya âleminin anasırının (taş, toprak, ateş, su) tabiatıyla bulunuyorsun. Bunları yaratan Allâh’ı bilemezsen sen bu anasırın içinde mahpussun. Eğer Allâh’ın varlığını ve herşeyin Allâh’dan geldiğini bilirsen, sen Allâh’la birsin ve sen bütün kainatı muhitsin. Bu durumda kainat sende hapistir.”

    Binâenaleyh, eğer sen hakkı bilirsen eşya senin hademendir. Eğer sen Allâh’ı bilemezsen sen eşyanın hademesisin.

    Şeyh-i Şiblî (k.s.) diyor ki: “Allâh’ı bilenin kalbine hiç bir eşya girmez.”

    “İmânın kuvvetliliği, senin Allâh’ın emirlerine vaktinde uyuşuna bağlıdır.”

    49- “Ehlûllâh gayb’dan haber verir ve onda başkalarının yapamadığı fiiller zuhûr eder. Bununla beraber, bu zatlarda beşerî vasıflar olan zaîflik, fakirlik, hastalık da görülür. Çünkü bu sıfâtlar beşeriyetinin zâtî vasıflarıdır.”

    Fakat onlarda Hakk’ın tecelliyâtı zuhûr edince, onlar her şey olurlar. Tecellî elinden alınınca, yine fakir, zayıf ve muhtaçtırlar. Tıpkı Güneşin doğmasıyla gecenin kalkması ve gündüzün zuhuru ile de her şeyin âyân oluşu gibidir. Güneş gidince de gece yine gelir. Zirâ dünyânın zâti sıfatı karanlıktır, kendinde bir aydınlık yoktur. Binaenaleyh anla ki, sende zuhûr eden kudret, kuvvet ve varlık Allâh’ındır. Kendinden bilme. Zirâ sen, aslen fakir, zayıf ve muhtaçsın. Eğer varlığını ve sende zuhur edenleri kendinden bilirsen, düşersin. Böyle hâllerinde hemen Allâh’dan emân dilemek gerekir. Zirâ Allâh emânı ve emân dileyeni çok sever.
    50 – “Zâhir olan ameller, bâtının kuvvetine bağlıdır. Kâlpte uyanıklık ve sevgi olmazsa ondan âh ve zikir çıkmaz. Çünkü zâhirde olan fikirler kâlpteki tefekkür ve görgünün neticesidir.”

    Allâh (C.C.), seni sana bildiriyor ve varlığının da Allâh’a müstenit olduğunu öğretiyor. Sonra Allâh’ın kâlbine verdiği nûrla kaynıyor ve Allâh diye zikrediyorsun.

    51 — “Nice ihtiyarlar vardır ki, ömürlerinin çoğu geçmiş. Bu geçen ömürlerinde aşk-ı ilâhî ve amel-i sâlih olmadığından, onlar pek boş ve soğukdurlar. Zaman az kaldığı halde, elde hiçbir şeyleri yoktur. Bu durumda tek çâre Allâh’a emân deyip, yalvarıp ağlamaktır.”

    Seni Hak’tan alıkoyacak bir şey olmadığı halde, Allâh ile meşgûl olmuyorsun, bundan büyük aptallık yoktur.

    52 – “Tefekkür, kalbin seyâhât etmesidir.” Hz. Peygamber (S.A.V.): “Bir saatlik tefekkür, altmış yıllık ibâdetten hayırlıdır.” buyuruyor.

    Âyet de: “Fe Firrû ilallâh” (Allâh’a kaçınız)buyuruluyor. Allâh’a ancak tefekkürle kaçılır.

    Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor: “Allâh’ın varlığını anlamak için göklere bakın, yere bakın, kendi nefsinize bakın. Bütün bunların yaratılışın olup olmadığını düşünün. Çünkü bunlar, Allâh’ın varlığını, birliğini gösteren hakikatlerdir. Lâkin Allâh’ın zâtını düşünmeyin. Allâh acaba şöyle midir? Böyle midir? Onun görmesi, işitmesi nasıldır? diye düşünmeye kalkmayın. Çünkü buna kudretiniz yetmez. Ne kadar özenseniz bunu hakkıyla bilemezsiniz, şaşırırsınız. Bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez.”

    İşte tefekkür, Resûlullâh’ın şu buyruğuna göre yapılır. Zirâ Hakk’ın zâtı düşünülemez. Çünkü insanlar mahlûktur. Bunun içindir ki, âsâra bakıp bütün âsârın yaratılışını tefekkür edip, “sübhânallâh” demelidir.

    53 – “Tefekkürden hâlî olan kalp, karanlık, aldanış ve cehâlet mekânıdır.”

    Şu hâle göre, tefekkür kalpteki îmân nûrunu iyi parlatır ve yandırır. İlim, hâl; hâl ise hakikat; hakikat de Hakk olur.

    Tefekkür, kalbin seyri’dir. Eserleri ve âlemleri tefekkür et. Tefekkür, kalbin kandilidir. Tefekkür olmayan kalp, karanlık eve benzer. Zirâ tefekkür bir nûr’dur.

    Tefekkür, îmân ve tastikdir. “Her eserin bir müessiri vardır” diyerek inanmak demektir.

    Tefekkür görmedir: Hakk’ı görüp, düşünmekdir. Bu hâl, meczûb ve Allâh’a erenlerde olur. Bu durumda o kimse eşyâyı görmez. Bütün hassalan ile hep Allâh’ı görür. Tıpkı birkaç dakika Güneşe bakıp da eşyâya baktığımız zaman, eşyayı göremediğimiz gibi.

    54 – “Başlangıçlar sonların aynıdır. Bidâyeti iyi gecenin sonu nûr olur.”

    Bir kimsenin başlangıcı (çocukluğu) Allâh ile yürürse, Allâh ile nihâyet bulur. Akıllı olan kimse, Bâkî olandan ferâhlanır. Fânîden ferahlanmaz.

    55 – “İsteyişindeki maksat, Allah’ın ezeldeki takdirini bozmak niyeti olmasın. Allâh, istediği için istemelisin. Çünkü Allâh senin her hâlini biliyor. Acaba senin istemenle mi olacak?”

    “Allâh’ım benim her halimi biliyor, istemekten edep duyarım” diyen, Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi olmalı. İşte ey sâlik! Allâh kemâlâtını Âdem’de izhâr etti. Ey Sâlik! Kıymetini tanı ve iyi anla.

    Hadis-i şerifde geçiyor: “Kim ki, nefsini (aczini, fakrini, muhtaç olduğunu) bilir, Allâh’ını bilir.”

    İnsan, Allâh’ın emânetinin hammalıdır. Binâenaleyh insan, çok yüksek bir varlıkdır.

    56 – “Asıl olan, nefsin benlik ve arzularından geçmektir. Bir anda Mekke’ye gitmek veya gelmek değildir. En büyük kerâmet Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmaktır.”

    Efendimiz buyuruyor: “Kim ki, kâhine, falcıya gider ve ona inanırsa Allâh’ın Kur’anı’nı inkâr etmektedir ve kâfirdir.”

    Bâyezid-i Bistâmî hazretleri diyor ki: “- Bir müslümân bir siniyi havaya atsa da üzerine otursa, sakın inanmayınız. Onun hareketlerine bakınız. Eğer bu hareketleri Hz. Muhammed’inkine uyarsa keramettir. Değilse istidrâçdır ve şeytandandır.”

    57 – “Allâh, kuluna yakındır. Fakat kulun gaflette bulunması, yâni Allâh’ın yakın olduğunu bilmemesi, kulun Allâh’a uzaklığını gösterir.”

    58 – “Allâh’a hiçbir şey perde olamaz. Bütün mahlûkâtta ve her zerrede görülen O’dur. Öyle ise hiçbir şey O’na perde olamaz.”

    Dâimâ Hakk’ın seni gördüğünü bil ve unutma. Kısaca söylersek, Hak senin ile beraberdir. Gözünün görmesi, kulağının işitmesi, hep Allâh iledir.

    59 – ” Allâh, bazı kullarına nimetleri yağdırır. O adam Rabbi’nin ihsanları karşısında utanır ve yolunda iyi yürür. Bazıları da şımarır, ihsâna isyân eder. Bu sefer Allâh onu imtihân zincirine bağlar.”

    Allâh, insanları illet (hastalık), gillet (fakirlik), zillet (horluk) gibi “üç şeyle” imtihân zincirine bağlar. Böyle olunca, varlıklar daralır, sıhhat bozulur. Allâh’ın imtihân veya ihsân etmesi seni kendine çekmek içindir.

    60 – “Allâh’ın en büyük mükâfatı, seni huzûrunda tutmasıdır. O seni tutmasaydı, senin canın sıkılır ve kaçardın.”

    61 – “Amel edenlere, Allâh’ın kendilerini taatında tutması, onlara kâfi mükâfat değil mi? Bu taatta zevk duymak da kulun çalışmasının mükâfatıdır.”

    Sen namaz kılarken bir zevk duyuyorsan, bu Allâh’ın senden râzı olması ve seni sevmesinin bir alametidir. Kulun ibâdetinden zevk alması, Allâh’ın acele olarak verdiği mükâfat ve sevgisinin sonucudur. Eğer namazda için sıkılıyorsa, daha nefsin sopa istiyor demektir. Allâh’ın sopasına tahammül güçtür.

    Allâhü Teâla buyuruyor: “Allâh, âhirette Cennet ve köşk verir. Fakat en büyük mükâfat, Allâh’ın senin kalbine üns ve sürûr ile rızâsını vermesidir.” Dünyâda Cennet nimetlerinin benzeri, gece yarısı Allâh’a namaz kılmaları ve ağlayıp yalvarmalarıdır. Bunlar Cennet zevkidir, Dünya zevki değildir.

    62 – “Ey âşık! Ey derviş! Allâh’ın keremini ve ihsânını kuluna göstermek için verir. Eğer vermedi ise, bu da Celâl ve kahrını göstermek içindir. Her ikisini de göstermek fâil-i mutlak olduğunu anlatmak içindir.”

    Âlemin yaratılışı, -Allâh’ı bilmek ve ona ibâdet etmek içindir. Allâh’ı her iki cihette de (celâl ve cemâl) görmek ve bilmek lâzımdır. Tek taraflı görürsen kulluk yapmış olamazsın. Allâh’ın vermemesi hâlinde müteessir olursan bu oluş, Allâh’ı hem celâl hem de cemâl sahibi olduğunu bilmeyişinden ileri gelir. Eğer müteessir olmazsan, bu da Allâh’ı bilişindendir.

    63 – “Senin Allâh’a taatin Allâh’a vuslata vâsıta olmaz. Fakat düşer de Allâh’a yalvarmaya başlarsan, vuslata ermiş olursun.”

    Taatla vuslat olmaması, yâni kapının açılmaması, ibâdetine varlık göstermemenden ileri gelir. Kendin amel yaptığın zaman başkasınm yapmadığını ve kusurunu görmek varlıktır. Başkasının kusûrunu görmemek şarttır.

    Kulluğun vasfı, hep zillettir. Seni Allah’a yalvartan günahın gördüğün, beğendiğin taatinden iyidir. Çünkü âbit, zillet sâhibidir; yalvaracakdır. İzzet ise Allâh’ındır. Sen izzet gösterirsen, vuslat kapısı açılmaz. Şu halde, zillet veren ihtiyaç, taatine vücud vermekten çok daha hayırlıdır. Asinin kırık kalbi, mûti (itâat ehli)nin kibirinden çok hayırlıdır.

    Hikâye: Beni İsrâil’den bir âbit namaz kılarken başına birisi basmış. Âbit kızmış ve: “Vallâhi Allâh seni affetmez” demiş. Allâh da o âbidin peygamberine vahyederek; “- Allâh, o âbidi affetmeyecek.” diye emir buyurmuştur.

    Hz. İsâ (A.S.) ile bir sâlik yolda giderken, arkalanndan da bir âsî geliyormuş. Bu pek meşhur olan âsi “Allâh’ım beni affet, şu salih kulunla birleştir” diyor. Sâlih kul da “Ya Rabbî! Şu âsî kulunla beni cem etme.” diye duâ etmiş.

    Allâh (C.C.) Hz. İsâ (A.S.)’ya bildirerek: “Sâlikin amellerini reddettim, âsiyi de affettim. Çünkü sâlik, kendi amelini gördü, gururlandı.” demiştir. İnsan, kendisini bütün mahlûkâttan aşağı görmelidir.

    Cüneyd-i Bağdâdî (K.S.) hazretlerine sormuşlar: “Sen şu köpekten üstün müsün?”

    Hz. Cüneyd cevap veriyor: “Eğer Allâh beni affederse, köpekten üstünüm. Affetmezse köpek benden üstündür.”

    Başkalarının kötülüklerinin affını Allâh’dan dile. Kötülere kötü deme, küfür ve kötülük illeti ile hasta olduklarını söyle.

    64 – “Allâh’ın iki nimeti vardır. Biri nimet-i îcât, diğeri nimet-i imdâddır. Yok olan bütün kâinâtı Allâh’ın yoktan var etmesi, yaratması ve hayat vermesi nimet-i icâttır. Her şeyin yaşayabilmesi, yürümesi, her hareketi yapması, Allâh’ın imdâdı ile mümkün olur.”

    Allâh icâd ediyor, nefes alıyoruz. İmdât ediyor, nefesi veriyoruz. İcâd etmezse yoksun, imdât etmezse yine yoksun. Var olan Allâh’dır. O’ndan gayri her şey yoktur(Her şey yok olucudur. Bâkî olan Allâh’dır” âyeti buna delildir.) Yani mahlûkatın esâsı yoklukdur. Onun varlığı imdât iledir. Şu halde her zaman Allâh’a muhtâcız. Her an, Celâl ve Cemâlinden “emân” diye imdât isteyeceğiz ve hâlimize şükredeceğiz. Allâh’ın kullarına imdâdı pek çoktur: Kur’an okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, vaaza gitmek, yalvarmak gibi.

    Hadis de: “Ey kullarım! Allâh’ı seviniz. Allâh’ın size verdiği nimetleri düşünerek, Allâh’ı seviniz. Sevilmeye lâyık olan ancak Allâh’dır.” buyurulur.

    Allâh’ın nimetlerine şükretmemek gaflettir. Bize azâp bu gafletten gelir. Allâh’ın nimetlerine şükredeceğine, gaflette kalmak küfürdür.

    65 – “Şu halde ihtiyâcın zâtidir. (Evvelden, yaratılışından, âciz oluşundan) O hâlde ey sâlik!.. Senin ihtiyacının zâtî oluşu, seninle kâimdir (yani sendendir.) İşte Allâh, senin hiçliğini sana anlatmak için birçok sebepler yaratıyor. Sağlık, hastalık ve açlık gibi sebepler, senin âciz olduğunu anlatır. Ârifler âcizliğin doğuştan olduğunu bildiği için, Allâh’a her zaman yalvarırlar.”

    Hasta iken âcizliğini bilip de, sağ iken bilmeyen ve “ben, ben” diyen kimse kâfirdir. Zâtî olan ihtiyacı, yâni âcizliği, sonradan gelen ve ârizî olan îcâtları kaldıramaz. Yâni Allâh’ın sana gıda, mal, mülk vermekle senin ona muhtaçlığın kalkmaz. Vermediği zaman, Zât’ından olan muhtaç oluşun ortaya çıkar. Şu halde, hangi nimete gark olursan ol, Allâh’a muhtaç olduğunu unutmaman gerekir. unutma ki, sen yoksun, muhtaçsın, âcizsin. Şu halde ne malına ne de ibâdetine, kısaca hiçbir şeyine güvenme. Ancak Allâh’a güven. Nimet gelince şükret; belâ gelince de sabret. Bekle, Allâh’dan ümit kesme ki, gerçek mü’minlerden olasın.

    66 – “Vaktinin en hayırlısı, kuvvet ve kudretinin yok olduğunu ve muhtaç olduğunu bilip, anladığın vakittir.”

    En fenâ vakit ise, Allâh’ı unutup “ben, ben’im” dediğin vakittir. Bu benlikten çıkarmak, âciz ve muhtaç olduğunu bildirmek için Allâh sana açlık, belâ gibi sebepler hâlkediyor.

    67 – “Ey sâlik! Halktan çekilir ve uzak durursan bil ki Allâh kendisi ile senin ünsiyetini murad ediyor, demektir.”

    Yâni çok sevdiğin bir kimseden bir aksilik görürsen, ondan buz gibi soğursun. Evlâdını seversin, fakat o seni kırar, karını seversin aksilik yapar. Kısaca her sevdiğinden, seni ondan soğutacak sebepler yaratır. Böylece onlardan soğursun. İnsanlarla ünsiyet peydâ ediyor ve hep onları seviyorsan, bu hâl çok fenâdır ve Allâh’dan uzaklıktır. Şu halde anlamak lâzım geliyor ki âsâra hiç ehemmiyet vermiyeceksin. Ancak o âsan (eserleri) meydana getiren, Hakk’ı görüp, Hak ile ünsiyet peydâ edeceksin.

    68 – “Allâh hem mû’tî, hem mânîdir.” (Hüvel mu’tî, hüvel mânî).

    Yâni Allâh hem verici, hem de mânî olucudur. Binâenaleyh, Allâh verdiği zaman, onu sevdiğin gibi, vermediği zaman da sevmen ve kızmaman lâzım gelir. Allâh’ı her iki sıfatla bilip, sevmek lâzımdır.

    69 – “Ârif kendisinin varlığına bakmaz, fakirliğini bilir. O, kimse ile karar kılmaz. Ancak Allâh ile karar kılar.”

    70 – “Hak’tan başkasını görmemek ve her şeyin Allâh’a muhtaç olduğunu bilmeklik fakr’dır.”

    Evliyâullâh fakri kendilerine âdet edinmişlerdir. Bunlar Hak’tan başka ganî görmemiş ve her zaman Allâh’a muhtaç olduğunu ihtiyâr edinmişlerdir. Mürîdlerin ihtiyaçlarının birbiri üstüne gelmesi onların bayramıdır.

    Müridler, yedi şeyi yapmadıkça “İlâhî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî” sırrına eremezler.

    1 – Fakirliği zenginliğe tercih etmek,

    2 – Açlığı tokluğa tercih etmek,

    3 – Gönül alçaklığını gurûra tercih etmek,

    4 – Zilleti izzete tercih etmek,

    5 – Tevâzuyu azamete tercih etmek,

    6 – Hüznü ferâha tercih etmek.

    7 – Ölümü hayata tercih etmekdir.

Sûfilerin Ölüm Esnasındaki Hallerini Öğrenmek-Fütûhât-ı Mekkiyye

Sufilerin ölüm gelirken halleri var Türlü türlü, birbirine benzer haller
Bir kısmı isimlerin onu talebini görür Bir kısmı melekleri görür
Halleri ise vecdde farklı farklıdır
O hakikatleri verir, tafsil ise icmaldir (özet)
Bir kısmı elçinin ona hediyeler getirdiğini görür Elçiler ise amellerdir
Bir kısmı tenzihin onu aradığını görür Ona göre teşbih saptırmadır
Hepsi mutlu, hakikat bir!
Onların ebedilik cennetlerinde meşguliyetleri var
işte bu, gerçektir ve ona bedel arama O kuşkunun bulunmadığı doğrudur
Peygamber şöyle der: ‘Kişi yaşadığı gibi ölür, öldüğü gibi diriltilir.’ Allah ise şöyle der: ‘Senden perdeni kaldırdık, artık bugün gözün keskin­dir’ Kastedilen ölüm anıdır. Başka bir ifadeyle insan ölüm esnasında Allah ehline yakîn geldiğindeki – onlar Rablerine ibadet edenlerdir-özel hallerinde olduğu gibi kendi durumunu görür. Allah Peygamber’ine şöyle der: ‘Sana yakın gelene kadar, Rabbine ibadet et., Kastedi­len ölümdür, çünkü ölüm, kesin olarak gerçekleşecektir. Hiçbir canlı buna karşı çıkamaz. Görüş ayrılığı, onun mahiyetinde olabilir. Şair şöy­le der:
Ölümden (şecb) başka her konuda görüş ayrılığı var dır Ölümdeki görüş ayrılığı ise mahiyetinde olur ancak!

‘Şecb’ ölüm demektir. Ölüm gelince, hiç kuşkusuz, on iki suretin ya hepsini veya bir kısmını görmek gerekir ki, bu durum zorunludur. On iki suret, amelinin sureti, bilgisinin sureti, inancının sureti, maka­mının sureti, halinin sureti, Peygamber’inin sureti, meleğin sureti, fiil isimlerinden bir ismin, sıfat isimlerinden bir ismin ve nitelik isimlerin­den birinin sureti, tenzih isimlerinden birinin sureti ve zat isimlerinden birinin suretidir. En uygunu, bütün bu suretlerin -‘sad’ harfiyle değil-‘sin’ harfiyle olmasıdır. Çünkü bunlar, manaların menzilleridir. Manalar somutlaşınca ve şekil ve miktarlarla ortaya çıkınca suretlerde tasavvur edilirler. Çünkü görmek, gözle gerçeldeştiği gibi mertebe ise mertebe de berzahî-hayalî durumla hüküm verir. O halde manaların intikal ettiği yerde ölüm ve uyku birdir.
Bazı insanlar için ölürken ameli gözükür. Ameli, sahibinin kendisi­ni yaptığı süs ve güzellik ölçüşünce ortaya çıkar. Amelini kendisine be­lirtildiği şekilde tamamlayıp ameli zedeleyecek tarzda hiçbir yönü eksik olmazsa, en güzel ve tam surette meydana gelir. Ameli zahirî ve bâtını unsurlarıyla tamamlanmış ise, bu şekilde (kendisine gözükür). Bâtınî unsurları, namaz kılarken sahibinin kalbinde ve kıblesinde huzur ve Rabbî müşahedenin bulunmasıdır. Her meşru amel namaz sayılır. Bu nedenle Hz. Peygamber, kutsi hadiste Allah’tan şöyle aktarır: Kıyamet günü Allah şöyle der: ‘Bakınız kulumun namazına, tam mıdır, eksik midir?’ Tam ise lehine tam olarak yazılır. Eksik ise şöyle der: ‘Bakınız, nafilesi var mı?’ Varsa, der ki: ‘Kulumun farzını nafilesinden tamamla­yınız.’ Sonra ameller bu şekilde ele alınır.
Amel, amel sahibinin zatından başka ise -örnek olarak zekât ver­meyen, alması yasaklanmış bir şeyi gasp edeni verebiliriz-, bu mal, o kulun amelinin iyi veya kötü suretini giyer. Suret kötü ise, zekât verme­yen, ayette denildiği gibi, onun boynuna bağlanır. ‘Yaptıkları cimrilik kıyamet günü boyunlarına geçirilir.nsı Hz. Peygamber de zekât vermeyen insan hakkında malının bir yılan haline geleceğinden söz etmiştir. Sonra bu mal zekât vermeyen insana şöyle der: ‘Ben senin hazinenim. Sonra da boynuna dolanır.’ Hazine, kulun maldaki amelindendir. Aynı şey, iyiliği kendilerine dönen amellerinde veya zatlarından başkasında tasar­ruf ettiklerindeki cömerdliklerinde Allah’ın salih kulları için söz konusu­dur. Bütün bunların belirtilerini ölüm esnasında görürler. Bu da, ‘Onla­ra ufuklarda ve nejslerinde ayetlerimizi göstereceğiz” ayetine dâhildir.
Burası, insanın amelinin bir yönünü göreceği yerlerdendir. Böylelikle salih kul, ölüm esnasında ruhu için üzerinde yürütüldüğü Burak mesabesindeki iyi amelini görür. Burak o temiz ruhu yüksek derecelere çı­kartır. Artık o, illiyyin’e ulaşır. Çünkü Allah’ın kulları amellerinde dere­ce derecedir. Bir kısmı güzelde, bir kısmı daha güzelde, bir kısmı iyide bir kısmı da daha iyidedir.
Bir kısmına ölüm esnasında ilahi mertebeyle ilgili bilgisi tecelli eder. Bunlar iki tür insandır: Birincisi, Allah hakkındaki bilgisini nazar (teorik inceleme) ve istidlalden almıştır. Diğeri ise, Allah hakkındaki bilgisini keşften almıştır. Keşf bilgisi tecellide daha tam ve iyidir. Çün­kü keşf ve bilginin elde edilişi, takvadan ve salih amelden kazanılmıştır. Bu durum, ‘Allah’tan takva edin (korkun), O size öğretir” ayetinde dile getirilir. Bu bilgi ölüm esnasında güzel bir surette ya da öleni çevrele­yen bir ışık şeklinde gözükür, insan da sevinir. Bilgiyi kazanırken nefsani bir iddia insana etmiş olabilir. Böyle bir insanın ameli, bilgiyi edinir­ken iddianın eşlik etmediği -aksine bilgiyi ilahi bir ihsan, bağış ve lütuf saymıştı- kişinin amelinden daha aşağıda güzel bir surette görünür, ikinci kişi ise, bilgiyi elde ederken kendine ait bir çaba görmeyip ame­linden habersiz olanlardandır. Böylelilde amelinde vasıtadır. Böyle bir insan, (amelde kendisini) sanatçının kullandığı araç gibi sayar. Amel, sanatçıya nispet edilir, alete değil! Övgü de -alete değil- onu kullanana gider. Aynı şey ilahi ilimleri elde ederken Allah’ın kullarından bir kısmı adına gerçekleşir. Böylelikle bilgi ve inancın sureti, son derece güzel bir şekilde ortaya çıkar.
Bir kısmı ise bilgisi olmayan inanç sahipleridir. Fakat söz konusu insanın inancı, işin kendiliğinde bulunduğu duruma uygundur. Bu kişi, Allah hakkında bilenin inandığı şekilde inanır. Fakat bu, Allah’ı bilen­lerden birini taklit ederek gerçekleşmiştir. Fakat onun da inandığını ta­hayyül etmesi gerekir, çünkü inancın hayalden soyutlaması mümkün değildir. O ise, şimdi ölüm anındadır ve ölüm anının doğru hayal -ki kuşku kendisine ulaşamaz- mertebesine ulaşma imkânı vardır. Doğru hayal, insanda dimağın önündeki güç değildir. Aksine o, tıpkı Cebra­il’in Dıhye suretinde gözükmesi gibi, dıştan gelen bir hayaldir. Bu mer­tebe gerçek, doğru ve bağımsız müstakil bir mertebe olduğu gibi mana­lara ve ruhlara elbise giydiren bedeni suredere sahiptir. Böylelilde onun derecesi, o makamdan inandığı şeye göre gerçekleşir.

Kul makam sahibiyse, hiç kuşkusuz, nurani ruhlar derecesine katılır, çünkü onlar Al­lah’ın haklarında ‘Her birimizin belli bir makamı vardır’ dedikleridir. Böylelikle onun makamı bir surette ortaya çıkar. Kendisi de o makama -tıpkı valinin valiliğine yerleşmesi gibi- yerleşir. Bu durumda ise maka­mına göre orada bulunur. Bütün bunlar, dünya hayatının müjdeleridir. Allah onlar hakkında şöyle der: ‘Onlar iman eden ve takva sahibi olanlar­dır. Dünya hayatında onlar için müjdeler vardır”
Can çekişme anında kişi hal sahibiyse, ona Allah’tan bir hal döner ve bu haldeyken can verir. Bu durum, hal sahibine aittir. Allah’tan ona gelen şey onun için bir hil’at -valilik gibi bir makam değil- gibidir. Onu giyinir ve o halin durumuna göre onunla süslenir. Bu hal onun konu­munu gösterir. Bazen hal kendiliğinden olabilirken bazen önceden ya­pılan bir amelden meydana gelir ve bunların arasında fark vardır. Bu­nunla birlikte hal her durumda vehbidir. Fakat insanlar iki kısımdır: Bir kısmı önceden hizmet ederek kendisine giydirileni hale eder. Bir kısmı önceden hizmet etmemiştir. Böylelikle ona dönük ihsan ve inayet daha açıktır, çünkü onun halinin belli bir sebebi yoktur. Bununla birlikte bütün haller vehbi, makamlar ise peygamberlerin hak edişidir.
Bazı insanlara can çekişirken varis olduğu -çünkü âlimler nebilerin varisleridir- peygamber gözükür. Söz gelişi can çekişirken Hz. İsa’yı ve­ya Hz. Musa’yı veya Hz. İbrahim’i veya Hz. Muhammed’i veya her­hangi bir nebiyi görür. Bir kısmı geldiğinde sevinerek -çünkü bütün peygamberler, mutlu insanlardır- peygamberin adını söyler. Can çeki­şirken ‘İsa’ der veya onu Allah’ın isimlendirdiği gibi ‘Mesih’ adıyla zik­reder. Bu, daha yaygın isimdir. Orada bulunanlar ise, velinin böyle bir kelimeyi telaffuz ettiklerini görüp kötü zanda bulunarak ölüm esnasında Hristiyan olduğunu ve İslam’dan çıktığını zanneder. Ya da Musa’yı ve­ya ben-i İsrail’den bir nebinin adını söyler. Yanındakiler ise, adam için ‘yahudi oldu’ derler. Hâlbuki o, Allah nezdinde mutluların en mutlulanndandır. Böyle bir müşahedeyi sıradan insanlar anlamaz. Onu keşf sa­hibi Allah ehli bilebilir. Gerçi söz konusu insan, içinde bulunduğu bu hali Hz. Muhammed’in dininden elde etmiştir, fakat önceki bir nebiye ait bu ortak hale varistir. ‘Onlar kendilerine hidayet ettiği kimselerdir, on­ların hidayetlerine uyulur’ ayetinde dile getirilen husus budur. Suret ortak olunca Hak, bu insana söz konusu (duruma ait) sureti o nitelik sahibi peygamberde gösterir. Bu nitelik söz konusu peygambere aittir

ve Hz. Muhammed de onda ortaktır. Örnek olarak, ‘Beni hatırlamak için namaz kıl” ayetini verebiliriz. Peygamberin görünmesinin gayesi, bu şahsın varis olduğu peygamberin başka birinin varis olduğu peygam­berden ayrışmasını sağlamaktır. Varis olunan diğer peygamber Muhammed’in suretinde görünseydi, diğer nebi ve meleklerden ayrı olarak sadece kendisine özgü hususlarda Hz. Muhammed’e varis olan şahıs işi karıştırırdı. .
Bir kısmına ölüm esnasında makamda ortak olduğu meleğin sureti görünür. Bu bağlamda meleklerin bir kısmı, ‘saf duranlar’, bir kısmı ‘tespih edenler’, bir kısmı ‘okuyanlardır.’ Meleklerin sınıfları makamla­rına göre değişir. Böylelikle kişiyle aynı makama sahip olan melek, onunla sohbet ve oturmak üzere iner. Başka bir ifadeyle meleği indirten şey aradaki ilişkidir. Bazen can çekişen insan meleği adıyla zikreder. Bu esnada meleğe önem gösterdiği, yüzünde bir sevinç, rahatlama ve mut­luluk görülür. Biz can çekişme esnasında sadece karıştırmaları söz ko­nusu olmayan velilerin hallerini betimledik. Yoksa müminlerin geneli­nin hallerini zikretmiyoruz, çünkü o konu ayrı bir tecrübeyi (gerekti­rir). Velilerde özellikle zikrettiğimiz bu haller gerçekleşir. Bu nedenle, sıradan insanların can çekişme esnasında karşılaştıkları ve görülmesi is­tenmeyen ve yüzün sararması gibi durumlarla ilgilenmedik. Bunlar, amacımızın dışındadır. Böyle bir hal genellilde Allah ehlinde görünmez. Onlar, böyle bir halle karşılaşırsa, gördülderini bilenlerdir.
Bir kısmında can çekişme esnasında düstur edindiği ilahi isim tecel­li eder. Bu isim, fiil isimlerinden ise can çekişme halindeki insan o isim karşısındaki davranışına göre hareket eder. Örnek olarak var eden an­lamında el-Hâlık, el-Bârî, el-Musavvir, er-Rezzak, el-Muhyi gibi bir fiili gerektiren isimleri verebiliriz. Böylelikle kişi, o ismi en güzel surette görür ve ona şöyle der: ‘Allah sana merhamet etsin, sen kimsin? isim ‘Ben senin düsturunum’ der. Düsturlar, elinizdeki kitabın ‘Kutupların halleri’ bölümünde, daha sonra gelecektir. Düstur edindiği isim, her­hangi bir kemal niteliğini gerektiren isim olabilir. el-Hayy, el-Alim, el-Kâdir, es-Semi’, el-Basîr ve el-Mürîd isimlerini örnek verebiliriz. Bütün bunlar, murakabe ve haya isimleridir. Ölüm anında (bu isimler karşı­sında) onlar, zikir yaparken dünyevi amaçlardan (hangi ölçüde) arınmış oldukları halde bulunurlar. O amaçlar beşeri yaratılışa yerleşip insanın kendilerinden ayrılmasının mümkün olmadığı şeylerdir. Bu amaçlardan

kurtulmanın yegâne ilacı, arızî olan ya da olmayan her varlıkta Hakkın yüzünü müşahede ederek ‘huzur’ kazanmaktır.
(Can çekişenin) düsturu nitelik (na’t) isimleri olabilir. Bunlar el-Evvel, el-Ahir ve bu bağlama giren nispet isimleridir. Bu isimlerde o, böyle isimlerle Rabbini zikretme esnasında sahip olduğu ‘görelilik’ (iza­fet) bilgisine göre bulunur. Böylelilde -şifadan kabul edenlerden ise-onun bir varlığı olduğunu veya olmadığını bilir.
Bazı insanlara can çekişme anında tenzih isimleri tecelli eder. Ör­nek olarak el-Ganî ismini verebiliriz. Bu isim ömrü boyunca insanın düsturu olmuşsa, o kişi bu ismi müşahede edişine göre onu karşılar. Acaba insan Hakk’ı ‘bir şeyden müstağni’ olması bakımından zikretmiş midir? Ya da -bir şey aklına gelmezden- tıpkı diğer tenzih isimleri gibi sadece Ganî ve Hamid (müstağni ve övülen) diye mi zikretmiş midir?
Bazı insanların düsturu, Allah veya Hüve (O) ismidir. Hüve, Ebu Hamid gibi bazı sûfilere göre isimlerin en üstünüdür. Bir kısmı ise, ‘Sen (Ente)’ ismini daha yetikin sayar. Bu görüş, ‘Ey Hayy, Ey Kayyum! ‘Ey, senden başka ilah olmayan!’ ifadesi hakkındaki görüşünde Kettani’nin benimsediği düşüncedir. Bir kısmı, ‘Ben (Ene)’ zamirini en üstün saymıştır. Bu ise Ebu Yezid’in görüşüdür. Zikri böyle olan biri ölüm anında, o zamir hakkındaki inancına göre bulunur. Bu inanç, sı­nırlama vehmi veya sınırlamadan soyutlanma şeklinde olabilir. Bir kıs­mı, tecrit ve tenzihin sınırlamanın ta kendisi olduğunu düşünmüştür. Bir sınırlama olmaksızın, bir şeyi düşünmek imkânsızdır. Çünkü bir şey ‘dışta olan’ veya ‘içte olan’ veya ‘dışta ve içte olmayan’ diye düşünülebi­lir. Ya da o, o şeyin kendisidir ve ondan başkası değildir. Bütün bunlar, sınırlamadır. Çünkü her mertebe özü gereği başkasından ayrışmıştır. Öyleyse sınırın başka bir anlamı yoktur. Bu kadar açıklama yeterlidir.
Yüz dokuzuncu kısım sona erdi

SIRR-I MEKTÛM-Ü MAHTÛM (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar)

بســـم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Sırr-ı Mektûmu muhtevi olan ve üzerine Allah (cc) tarafından mühür vurulan zarftır.

İmâm-ül Evliyâ ârif-i billâh Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Ârab-î, et-Tâî, el-Hâtimî, el-Endülûsî, Şeyh-ül Ekber Muhyiddin (ks) buyurdu ki ;
حَمِــدْتُ اِلــۤهـى وَالْمـقـا•مُ عَــظِــمٌ
فَـاَبــْد•ى سُرُورًا وَ الْفــُوا•دُ كَظِـيمٌ
“Ya Rabb´i Sana arz ve şükrân ettim. Makam-ı celâletin pek büyüktür. Ya Rabb´i bu şükrân ve sevinçe mahsûs izhâr ve kalbimde onu hazm etti.”
وَ مـَاعَجَبى مِـنْ فَـرْحَتى حِينَ قُورِنَتْ
بِتَـرْحَـةِ قَـلْبٍ حَـلَّ فِـيهِ عَظـِـمٌ
“Kudûret-i kalbiye ile beraber takrib ettirildiğinde, zât-ı azîm-uş şânın kalbe sığmasından mütehassıl ferah ve surura taacüb ederim.”
وَ لۤــكِـنَّـنى مِـنْ كَشْفِ بَحْرِ وُجُودِِه
عَـجِبْـتُ لِـقَـلْبـى وَ الْحَـقـا•يِـقُ هيِـمٌ
“Fakat hakîkâtler, gece gündüz amâ´da mestûr olduğu halde kalbimde ilahi vücûdun denizinde keşfine hayran kaldım.”
كَذَاكَ الَّذى اَبــْد•ى مِـنَ النــُّورِ ظَاهِـرًا
عَـلى• سَـرَفِ اْلاَجْـسـَامِ لَيـْسَ يُـقِيــمُ

“Nûr-u mahz (asıl nûr, safî nûr) olan Hakk uzaktan görülen hayal gibi ecsâm-ı ikâme ve idâme etmeyen bir nûr izhâr etti.”
وَ مـَاعَجَبى مِـنْ نُـور جِـسْمى وَ اِنَّــما•
عَجِـبْتُ لِنـُورِ الْـقَـلْبِ كَيــْفَ يَـرِيـــمُ

“Envâr-ı cismiyeme şaşmıyorum da, yalnız envâr-ı kalbiyenin nasıl temsil ve ikâmet ettiğine şaşıyorum.”
فَاِنْ كَانَ عَنْ كَشْفٍ وَ مَشـْهـَدِ رُؤْيــَةٍ
فــَنـُـورِ تَـــجَـلِّــــــيهِ عَـــلَـيْـــهِ مُقِـيــــــمٌ
“Eğer bu nûr-u mütemâyil, keşfen zâhir ve meşhed-i rû´yetten (görüş yeri) neb´ân (kaynayarak akıyorsa) ediyorsa o halde nûr-u tecelli-i ilâhî o kalbde mukimdir.”
تَفَطَّنـْتَ فَاسْـبُرْ عِـلَّةَ اْلأَمــْرِ يا• فَتى•
فَـهَـلْ رَئــْىُ خـَـلْقٍ بِالْعَـليـِمُ عَليِـــمٌ
“Dediğimi anladınsa ey delikanlı, işin esâsını tetkîk ve tecrübe eyle. Acaba halkın görüş ve fikri Alîm olan zât-ı bilebilir mi?”
تَعـَالى• وُجُودُ الذَّاةِ عَـنْ نَيـْلِ عِـلْمَنـَا
بِه عِـنْدَ فَضْـلى وَ الْـفِصا•لُ قَديــمٌ
“Ahâdiyyet-i zâti-ye bizim O´ndan ayrı bulunduğumuz zaman ilmimizin kendisine ittisâlinden münezzeh olduğu gibi bu ademi ittisâl kadîm ve ezelidir.”(sayfa 2)
فَـفُرْقَانُ رَبـىّ قَدْ اَتـاَنِـيَّ مُـخْبِـرًا
بِـتَـعْيِـينِ خَـتْـمِ اْلأَوْلِــيا•ءِ كَـريــمٌ
“Rabb´i Teâlâ´nın Rasûl-i Kerîmi Hâtem-ül Evliyâ´yı tâyin ile yani âhir zamanda İsa b. Meryem (a.s) in nüzûlü ve Deccâl-i katlini ve bunlarda nübüvvet hükmü ile değilde velâyet hükmü ile olacağını bana haber vermiştir.”
فَـقُــلْتُ وَ سِرِّ الْـبَيـْتِ صِفْ لى مَـقـا•مَهُ
فَــقَالَ حَـكِيـمـًا يَـصْطَــفِيـهِ حَـكِـيــمٌ
“Ben rûhâniyeti risâlet ve Esrâr-ı Beyt-ül Harâm (Kâbe) hakkı için bana o Hâtem´in makamını tavsîf ve beyân eyle dediğimde; O bir hükümdür. Hakîm olan Allah (cc) onu intihâb (birçok kimse içinden en iyisini seçmek) ve istıfâ (birçok kimse içinden en güzelini seçmek) etmiştir; cevabını verdi.”
فَـقُـلْتُ يَـرا•هُ الْـخَـتْـمُ فَـاشْـتَدَّ قَـائِـلاً
اِذا• مـا• رَا•هُ الْخَـتْــمُ لَـيْـسَ يَـدُومُ
“Zât-ı Akdese, onu Hatem olan görebilir dediğimde, şiddet îrâz ederek cevap verdi. Hâtemi Hakîkiden başkasının gördüğü devam etmez dedi.”
فَـقُـلْتُ وَ هَـلْ يَـبْـقـى• لَـهُ الْـوَقْـتُ عِنْـدَ مـا•
يَـرا•هُ نَـعَـمْ وَ اْلأَمـْرُ فِــهِ جَــسِيــمٌ
“Hatm-i velâyet Onu gördüğü zaman, zamanın zuhûruna vakit var mıdır? demiştim. Cevâben ………(500+5+400) vakit vardır. Hatem-i Hakîki hakkında ki ise çok büyüktür dedi.”
وَلِلْـخَـتْمِ سِـرٌّ لَمْ يَـزَلْ كُـلُّ عَارِفٍ
عَـلَـيْــهِ اِذا• يَسْـرى عَلَـيْــهِ يَـحُـومُ
“Hatmin mühim bir sırr-ı vardır ki, arif-i billâh olan her kâmil veli ona vakıf ve nafîz (nüfûz ederse) olursa, onun mühr-ü etrâfında devir eder.”
اَشا•رَ اِلَــيْـهِ الـتِّرمِزِىُّ بِـخَـتْمِـه
وَلَمْ يُــبْده وَ الْـقَـلْـبُ مِنْـهُ سَلِـيمٌ
“Meşhûr muhaddis Hakim Tirmîzî (ks) ona ömr-ü dünya ve silsile-i vilâyetin hatmi olduğuna işâret etmiş, fakat izhâr etmemiş olduğundan kalbler o hatmi mârifetden (bilmekten) salim yani hâli kalmıştır.”
وَ مـَا نـا•لــَهُ الصِّـدِّيـقُ فى وَقْتِ كَـوْنِـه
وَ شَـمْسُ سَــمـا•ءِ الْـقَــرْبِ عَـديــمٌ
“Cenâb-ı Sıddîk Âzâm bile sıddîkıyet makamında bulunduğu halde hatm-i bilmeye nail olmadığından semâ-î mağribin şems-i taban-ı (parlayan güneş) onun tarafından görülmemiştir. Çünkü hatm, Cenâb-ı Sıddîk´a mercuhtur (ondan üstün makamdadır). Sebebi de kendisinde hem nübüvvet ve hem de velâyet vardır. Yani İsa b. Meryem (a.s) dır.

مَـزَاقًا وَلۤـكِـنَّ الْفُــۤؤدَ مُـشَاهِــدٌ
اِلى• كُـلّى مـَا يُـبْدهِ وَ هُوَ كَــتُومٌ
“Cenâb-ı Sıddîk Âzâm (r.anh) zevken idrâk etmemiş, fakat hatm-in kendisi ketûm (gizli) olduğu halde izhâr ettiği her âsârı (eserler ve işaretleri) kalben müşâhede etmiştir.(sayfa 3)
بَـغـَارُ عَلـى• اْلأَسـْرَارِ اَنْ تَـلْحَـقَ الـثَّـرى•
وَ اِن تَـمْتَـطِيـهـا• الــزَّهـْرُ وَهـْىَ نُـجُـومٌ
“Safâyı esrârını gubâr alır olmaktan kıskanır. Şayet kendisine bir lem´â (ışık) munakis olsa (aksetse) oda lemât-ı kevâkib olabilir.”
فَـاِنْ اَبـْدَرُوا اَوْ اَشْمـَوُا فَـوْقَ عَرْشِـه
وَ كـا•نَ لَـهُـمْ عِنْــدَ الْــمَقَـامِ لُــزُومٌ
“Bu esrârın balâyı arşın (arşın üstünde) bir yerinde, tabân (dolunay) veya şems-i rahşan (parlak güneş) zuhur etse, makâm-ı hatim´de onda telâzîm ve iltisâk (lüzumlu olmuştur) etmiştir.”
فَـرُبـَّمـا• يَـبْـدُوا عَلَـيـْهِــمْ شُــهُـودُهـا•
فَـمِنـْهـُمْ نُـجـُومٌ لِـلْهـُـد•ى وَ رُجُــومٌ
“Bazan ashâb-ı esrâr-a o esrâr-ı muşâhede zuhûr eder ki, o esrârın bir kısmı rehber-i hidâyet-i râfia (yüksek hidâyet rehberi) diğer bir kısmı da efkâr ve akâid-i fasideye (bozuk akide) racmi şeyâtîn âsa birer mâniâdır.”
فَسُـبْحَـانَ مَـنْ اَخْـفى• عَـنِ اْلـعَـيْـنِ ذ•اتَـهُ
وَ نُـورِ تَـجَـلِّــيــهـا• عَـلَـيْـهِ عَــمِــيـمٌ
“Ahadiyyet-i zâtiyyesini nazarı cismâniyyeden ihfâ eden zât-ı akdesi tenzih ve takdîs ederim. Bununla berâber o zât-ı baht-ın (asıl zât olan) envâr-ı tecelliyât-ı kalb, zi-hayata (hayat sahibi) umûmîdir.”
وَ لۤـكِـنَّـهُ الْمَرْمُورُ لا•يــُدْرِكُ السَّـنـا•
وَ كَيـْفَ يَـر•ى طِـيبَ الْحَيـا•ةِ سَقيِمٌ
“Fakat şeb-pere(yarasa) çeşm (gözlü) olan kimseye ziyâ yaklaşamaz. Seâdet ve huzurlu hayatı hasta olan nerede görecektir.”
فَاَشْخـا•صُنـا• خَمْسٌ وَ خَمْسٌ وَ خَمْسَةٌ
عَلَـيْهِمْ نَـر•ى اَمْرَ الْـوُجُـودِ يَـقُـومُ
“Kendilerine nasb-ı nazar ettiğimiz şahsiyetlerimiz on beş kısıma taksim edilmiştir. Hâdiseler ve mevcûdat-ı kâinât bunlarla kıyamını görüyoruz.”(Bunlar: Rasül, Nebî, Âlim, Veli, mü´min- i ümmi—Aktâb, Evtâd, Vüzerâ, Havâs-u Abdâl, Nükabâ—Müslüman, Kâfir, Tâbî, Tâbî olmayan, Âsî)
وَمَـنْ قـا•لَ اِنَّـهُ اْلأَرْبــَعِـينَ نِهـا•يَـةٌ
لَـهُـمْ فَـهْوَ قَــوْلٌ يَــرْتَـضِيـهُ كَـلـِيمٌ
“Kırkların adetleri adet-i nihâyettir. Bu söz ile hükmedenler bu hükme rızâdâre olmuş olan müttefiklerdir.”
وَ اِنْ شِـئْتَ اَخْـبِـرْ عَنْ ثَـمـا•نٍ وَ لا•تــَزِرْ
طَريقَـتُـهُـمْ فَرْدٌ اِلَــيْـهِ قَـوِيــمٌ
“Arzu edersen sekiz tanesini say ve fazla söyleme. Bunların yolları da birdir. (Rasül, Nebî, Âlim, Aktâb, Evtâd, Havâs, Abdâl, Nükabâ)
فَسَـبْعَـتُـهُمْ فى اْلأَرْضِ لا•يــَجْـهَلُـونَهـا•
وَثـا•مِـنُـهـُـمْ عِــنْدَ النُّـجُـومُ لَـزِيـمٌ
“Yukarıdaki sekiz adetten yedisi herkesçe bilinir. Fakat sekizincisi tecelliyât-ı Rabbânîde gerekli ve devamlılığı olandır. Makâm-ı Hatm sahibidir.”
فَـعِِـنْدَ فَـنـا•ءِ خـا•ءِ الـزَّمـا•نِ وَ دا•لِـهـا•
عَـلى• ذ•اكَ مَدْلُــولَ الْـكَــرُومِ يَقُــومُ
“Dünyanın ömrü fena bulduğunda ve ahir zaman geldiğine zaman delâlet ettiğinde hadiseler ve hatm gelecektir.(sayfa4)
مَـعَ السَّـبْـعَةِ اْلأَعـلا•مِ وَ الـنّا•سُ غُـفُـلٌ
عَـلِــيمٌ تَـبْديــرُ اْلأُمــُرِ حَــلـِيـمٌ
“Bu sekizin içinden yedi müşahit kişi halk gaflete düşmüş iken zuhur edecektir. Onlar işlerini hilm ve sükûnetle işleri idâre edeceklerdir.”
وَ فى الـرَّوْضَــةِ الْـخَـضْـر•اءِ اِسْـمُ عُـد•اتِـه
وَ صـا•حِبُـهـا• بِـالْـمُـؤْمِــنِـينَ رَحِــيمٌ
“Şam şehrinde Ravza-i Hadrâ (yeşil bahçe) da Hatm´in düşmanları bulunacaktır. Fakat Ravza-i Hadrâ´ya mâlik olacak mü´minlere şefkatli merhametli Hatm´dir.”
وَ يَـخْــتَـصُّ بِالــتَّدبِــيرِ مِـنْ دُونِ غَـيـْرِه
اِذ•ا فـا•حَ زَهْــرٌ اَوْ يَـحُــبُّ نَـسِيـمٌ
“Hatm bir işi yapmak isterse veya bir emr-i mânevî aldığında, yukarıdaki kişilerden hiç birine kayıtlı olmayarak işleri dilediğince yapar.”
تَـر•اهُ اِذ•ا نـا•و•اهُ فى اْلأَمـْـرُ جا•هِـلٌ
كَـثِــيرُ الـدَّعا•وِي اَوْ يَكِـيدُ زَنِــيمٌ
“Cahil ona bir iş hususunda müracaat ettiği zaman sen O Hatm´i çok da’vâ eden veya hasım gibi görürsün.”
فَـظا•هِـرُ اْلإِعْـر•اضُ عَـنْـهُ وَ قَـلْـبُـهُ
غَـيُـورٌ عَلى• اْلأَمــْرِ الْـعـَزِيـزِ زَعِــيمٌ
“Zâhiren Hatm´i cahilden yüz çeviren olarak görürsün. Fakat temiz kalbi ölçülmeyecek kıymetli, işlere hâkim ve kefildir.”
اِذ•ا مـا•بـَقـى• مِـنْ يَـوْمـِه نِـصْفُ سـا•عَـةٍ
اِلى• سـا•عَـةٍ اُخْـرى• وَحَــلَّ حَــريـمٌ
“Hatm´in ömründe yarım saat kalsa, ondan diğer saata kadar mutlaka o akîde-i hal edecek ve işleri bitirecektir.[Yani İsa (a.s) gelecektir ki, Hatm O´dur. Çünkü geldiği zaman dünyanın sonu ve velâyetin bitişi olacaktır. Bunun için Hatm (mühür-son) dir.]
فَـبَهْــتَزُّ غُصْـنُ الْـعـَدْلِ بَـعْـدَ سُـكُـوتِـه
وَ يَـحْيى• نَـبـا•تُ اْلأَرْضِ وَهْـوَ هَـشِـيمٌ
“Hatm´in gelmesi ile adâlet ağacının dalları titremeye başlar. Yeryüzündeki ağaçlar ve bitkiler kurumuş iken hayat bulurlar.”
وَ يَظْـهَـرُ عَـدْلُ الله شَـرْقًا وَ مَـغْرِبـًا
وَ شَخْـصُ اْمـا•مُ الْـمُؤْمِـنِينَ رَمِــيمٌ
“İmam-ül Mü´min´in cesedi pakisi toprağa verilse de yine getirdiği Allah (cc)´ın adâleti doğudan batıya zahir ve intişar edecektir.”
وَ تَـمَّ صَـلا•ةَ الْـحَـقِّ تَـتْـر•ى عَـلى• الَّذى
بِـه لَـمْ اَزَلْ فـى حـا•لَـتـى اَهــيمٌ
“İşte burada yani bu işin sonunda Allah (cc)´ın beyanı salâtı kendisine hayat ve ölümde aşık olduğum zât-ı risâlete olsun.”Amin (sayfa 5)

[Kitabın başından başlayıp burada tamamlanan manzûmede Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î Hazretleri Efendimiz Hz. İsa (as) kelimesini, geliş zamanını ve Hatm´in ismi ile geleceğini ve yanındaki yardımcılarını kısmen işaret ve kısmen sarâhatle beyan ve ifâde buyurmuştur. Bundan sonra yine ve küçük bir manzûme ve bir tavsiyesi ile bu kitabı yazmaktan maksadı ne ise ona intikal edeceklerini izah etmişlerdir. Allah (cc) sırrını takdis, yardımını ve feyzini üzerimizde kılsın. Amin]

Hakk Teâlâ’ya arz edilen hamd ve senâyı mukaddem ve Sultân-ı Enbiyâ sallallâhü aleyhi ve selleme takdim edilen hitâmında bir olan salâttan sonra
فَـدَبِــّرْ اَيــُّهـا• الْـحَـبْـرُ اللَّبِـيبُ
اُمـوُرًا قـا•لَهـا• الْفِـطَنَ الْمـُصِيـبُ
Ey Fâzıl-ı akl! Rey saibe sahib olan ha….bu umûru muhimme hakkında söylediğimizi tedbir ve tefekkür ile;
وَ حَقِّـقْ مـا•رَمى• لَـكَ مِـنْ مَعـا•نٍ
حَـو•اهـا• لَـفْظُـهُ الْـعَزْبُ الْــعَـجِيـبُ
Elfâz-ı lutfiye ve acâibinin ihtiva ettiğini ve sana beyan edilen maânî münifeyi tahkik et.
وَ لا•تــَنْـظُــرْهُ فى اْلأَ كْوَانِ تَشْـقى•
وَ يَـتْـعَبُ جِـسْمُـكَ الْـفَــزُّ الْـغَـرِيبُ
Sırf mânaya ait olan o şeye nazar-ı kevnî ile bakma ki, yolu yanılırsan bu babda münferid kalan cismin yorulmuş olur.
اِذ•ا مـ•ا كُـنْـتَ نُـسْخَـتُهـ•ا فَـمـ•ا لى
اَرُومُ الْبـُعْـدَ وَالْـمَـعْـنـى• قَـريـبٌ
O umûru maneviye ve maânî acîbenin bir nushaî zi-hayatî olursan yani Letâif-i Rabbâniye halinde taltif edersen uzaklara gitmeye lüzüm görmem. Çünkü mâna garibdir.

ŞEYH-ül EKBER MUHYİDDİN ibn ÂRÂB-Î (ks)

On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs´te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velilerden. İsmi, Ebu Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebu Abdullah´tır. İbn-i Ârâb-î ve Şeyh-i Ekber diye meşhur olmuştur. Ailesi meşhur Tayy kabilesine mensuptur. Cömertliğiyle meşhur Adiy bin Hatem´in kardeşi Abdullah bin Hatem´in neslindendir. 1165 (H.560) senesinde Endülüs´teki Mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 (H.638) senesinde Şam´da vefat etti. Kabri Şam´da olup sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.
Küçük yaşında ilim tahsil etmeye başlayan Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î, sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye´ye gitti. Pek çok alimin ilim meclislerinde bulunup, ilim öğrendi. Keskin zekası, kuvvetli hafızası ile dikkatleri çekti.
Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î pek çok ilimleri tahsil etti. Filozof İbn-i Rüşd´le görüştü. 1194 (H.590) senesinde Endülüs´ten ayrılarak Tunus´a, 1195´de Fas´a gitti. Karşılaştığı birçok alimle sohbet edip, ilim meclislerinde bulundu. 1199 senesinde tekrar Endülüs´e dönüp Kurtuba´ya geldi. 1201 senesinde tekrar Endülüs´ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus´a geçti. Hacca giderken Mısır´a uğradı. Oradan Mekke-i Mükerreme´ye giderek hac farizasını yerine getirdi. İki yıl kadar Mekke´de kalıp, Medine-i Münevvere´ye geldi ve sevgili Hz. Peygamber (sav) Efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti.
Endülüs´te, Fas´ta, Tunus´ta, Mısır ve Mekke-i Mükerreme´de kaldığı zamanlarda hadis ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü´l-Ferec ibn-il-Cevzî, İbn-i Sekine, İbn-i Ülvan, Cabir bin Ebu Eyyub gibi büyük alimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük alimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek suretiyle, fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde yetişti.
Tefsir, hadis, fıkıh, kıraat gibi pek çok ilimlerde büyük alim oldu. Tasavvufta, Ebu Medyen Magribi, Cemaleddin Yunus bin Yahya, Ebu Abdullah Temim, Ebü´l-Hasan ve Seyyid Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin ruhaniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhur oldu. Mekke´de bulunduğu sırada Fütuhat-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı.
Gavs-ül-a´zam Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemaleddin Yunus bin Yahya´yı yanına çağırarak; “Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddin isminde, Allah (cc)´ın çok sevdiği evliyasından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin.” buyurdu. Yunus bin Yahya, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î´ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î hazretleri, zamanında, ilminden ve feyzinden istifade etmek için kendisine müracaat edilen belli başlı büyük alimlerden oldu.
Şam, Irak, Cezire ve Anadolu taraflarına seyahat etti. Konya´ya gelip, Selçuklu Sultanı tarafından çok ikram ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tayin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde, hepsini fakirlere dağıtırdı. Sofiyye-i aliyyeden ve kelam alimlerinden olan Sadreddin-i Konevi´nin hocası ve üvey babası oldu.
Hocasının üstadı olan Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddin-i Konevi´ye giydirdi.
Konya´da bir müddet kaldıktan sonra Halep´e giden Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î Hazretleri, 1215 senesinde tekrar Konya´ya döndü. Aynı sene içinde Sivas´a, oradan da Malatya´ya gitti. 1230 senesinde Şam´a giderek oraya yerleşti.
Büyük alimler, Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î´nin hal, makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu kabul ettiler. Evliyanın büyüklerinden Ebu Medyen Mağribi ona; “Ariflerin Sultanı” demiştir. Şeyh Safiyyüddin bin Ebu Mensur onun hakkında; “O, şeyhtir, imamdır. Hem de tam kamil ve hakîkâti bulanlardandır. Onu üstün irfan sahiplerinin başında saymak lazımdır. Öyle açık gönül alemi vardı ki, özüne erip, bulduğu her şeyi oradan geçirir ve bulurdu. Keşif alemi açık ve aydınlıktı. Kavuştuğu hallere gelince, ancak “Harika” diye vasıflandırmak mümkündür. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak alemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun da yeri vardı. Bilhassa velayet ahkamına dair tasavvuf deryasında pek uzun kulaçlar atardı. O ummanın da süratli bir yüzücüsü idi. Nihayet o, bu yolda vaz geçilmez bir zat idi. Böyle kabul edip, onun şanını bu şekilde yüceltmek ona layıktır.” derdi.
Talebelerinden Sadreddin-i Konevi şöyle anlatmıştır: “Hocam İbn-i Ârâb-î, geçmiş peygamberlerin ve velilerin ruhlarından istediği ile rüyasında veya uyanık iken görüşürdü.”
Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î Hazretleri kendinden nasihat isteyen bir kimseye buyurdu ki:
“Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse! Her şeyden önce sana lazım olan, sana kendi ayıp ve kusurlarını gösterecek, seni nefsine itaatten kurtaracak bir rehber, bir mürşid lazımdır. Şayet böyle bir zatı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana bazı nasihatlerde bulunayım. O zatı bulduğun zaman, huzurunda, edepli ol. Sakın hatırına o zata karşı itiraz gelmesin. Halini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzurunda, kölenin, efendisinin huzurunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rüyanı veya başka bir halini arz ettiğin zaman, ona cevabını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile beraber olma. Arkadaşlık etme. Mürşidini seveni sen de sev ve ona yardımcı ol. O zata, hiçbir işinde itiraz etme. “Bunu niçin böyle yaptın?” deme. Sana ne iş vermişse yap. Oturduğunda onun senin oturuşundan haberdar olduğunu unutma. Edebi asla terk etme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayayı azaltır, ona karşı hürmeti kalpten çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup, yasak ettiklerinden sakınmak suretiyle göster. O zata yemek ve yiyecek takdim ettiğin zaman, diğer lazım olan şeyler ile beraber önüne bırak, kapının yanında edeple dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp, senin yemeni emrettiği zaman, itiraz etmeden ye. Başkasına verme.
O zatın denemesinden çok sakın ve kork. Çünkü bazen onlar, talebelerini denerler. Onunla beraber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zata karşı edebe uymayan bir husus meydana gelip, onun bundan haberi olduğu halde, sana müsamaha gösterdiğini, seni cezalandırmadığını görürsen, bil ki o seni denemektedir. O zat, bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman, gittiği yeri sorma. Ona, işleri hususunda sana görüşünü sormadan, görüş beyan etme. Şayet seninle istişare ederse, ona uygun şekilde sana göre de muvafık olduğunu söyle. Haddizatında onun seninle meşveret etmesi, senin görüşüne muhtaç olduğundan değil, sana olan sevgisindendir.
Böyle bir zatı aradığın müddet içerisinde, şunlara dikkat et: İlk yapacağın şey; tövbe etmek, üzdüğün kimseleri razı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek, günah ve isyan içerisinde geçen ömrün için ağlamak, ilim ile meşgul olmaktır.
Abdestsiz olma. Abdestini şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca, hemen abdest al. Abdest aldığın zaman iki rekat namaz kıl. Cemaatle beş vakit namaza ve evinde nafile namaza devam et. Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini, dünyayı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince, ağzı yıkarken okunan duaları oku. Tevazu ve huşu içerisinde, kibir halinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü haya ederek yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hali üzere yıka. Başını, kendini alçaltarak, muhtaç kabul eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da Rabb´inin nimetlerini müşahede etmek için yıka. Sonra Allah (cc)´a hamd ü senada bulun. Hz. Peygamber (sav) Efendimize salat-ü selam oku.
Namaz kılarken, Allah (cc)´ın huzurunda durur gibi dur. Yüzün ile Kabe-i Muazzama´ya döndüğün gibi, kalbin ile de Allah (cc)´a dön. Kul olduğunu, Rabb´ine ibadet ettiğini düşünerek, hürmetle tekbir al. Rükudan kalkınca, secdede ve diğer bütün hareketlerinde, Allah (cc)´ın kudreti ile yaşadığını düşün. Selam verinceye kadar ve selam verdikten sonra bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rekat namaz kıl.
Acıkmadıkça yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemek yerken, lokmayı ne büyük ne de küçük al. Lokmayı ağzına koymadan önce Besmele-i şerife yi oku. Yemekten sonra Allah (cc)´a hamd ü senada bulun.”
Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î Hazretleri velilik yolundaki yüksek derecesini ifade ederek buyurdu ki:
“Allah (cc) bana öyle nimetler ihsan etti, bildirdi ki, istersem kıyamete kadar gelecek bütün velileri, kutupları, isim ve nesepleriyle bildirebilirim. Fakat bazıları inkar ederler de, manevi kazançlarından kaybederler diye korkuyorum.”
Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î Hazretleri kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan telgrafın çalışma tekniğini bildirdi.Edison´u (1847-1931) dahi “Üstadım” demek mecburiyetinde bıraktı. Fatih Sultan Mehmed Hanın İstanbul´u fethedeceğini, Yavuz Sultan Selim Hanın Şam´a geleceğini keşf yoluyla haber verdi.
Şeceret-ün-Nu´maniyye fi Devlet-il-Osmaniyye (açıklamasını yazacağımız) isimli eserinde; “Sin, Şın´a gelince, Muhyiddin´in kabri meydana çıkar.” buyurdu. Muhyiddin-i Ârâb-î hazretleri, Şam´da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır.” dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar. 1240 (H.638) Rabi´ul-ahir ayının 28. Cuma günü, yetmiş sekiz yaşında iken Şam´da fani dünyadan ahirete irtihal etti. Salihiyye´de defnolundu. Şam halkı, onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı Sultan Yavuz Selim Han Şam´a geldiğinde; “Sin, Şın´a gelince, Muhyiddin´in kabri meydana çıkar.” sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î´nin vefatından önce ayağını yere vurarak, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” buyurduğu yeri tespit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, “Siz, Allah (cc)´a değil de, paraya tapıyorsunuz” demek istediği anlaşıldı.
Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î; “Arifin niyeti, maksadı olmaz” buyuruyor. İslam alimleri bu cümleyi şöyle açıklamaktadırlar: “Allah (cc)´ı tanıyan kimse, beladan kurtulmak için bir şeye başvurmaz demektir. Çünkü, dert ve belaların sevgiliden geldiğini, O´nun dileği olduğunu bilmektedir. Dostun gönderdiği şeyden ayrılmak ister mi ve o şeyin geri gitmesini özler mi? Evet dua ederek, gitmesini söyler. Fakat, dua etmeğe emr olunduğu için, bu emre uymaktadır. Yoksa, gitmesini hiç istemez. O´ndan gelen her şeyi de sever, hepsi kendine tatlı gelir. Evet, çünkü sevgilinin düşmanlığı, düşmanlar içindir. Dostlarına düşmanlığı, görünüştedir. Bu ise merhametini, acımasını bildirmektedir. Böyle düşman görünmesinin, sevene nice faydaları vardır, bu anlatılmakla bitmez. Bundan başka, dostlarına düşmanlık gibi görünen işler yapması, bunlara inanmayanları harap etmekte, onların belalarına sebep olmaktadır.”
Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î Hazretleri hadis ilminde sahib-i isnat ve fıkıh ilminde içtihat makamında idi. Buyururdu ki: “Hz. Peygamber (sav) Efendimiz, “Hesaba çekilmeden evvel, hesabınızı görünüz.” emri ile, bazı meşayıh, her gün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesaba çekiyor. Ben, hesapta onları geçtim ve işlediklerimle beraber, düşündüklerimde de hesabımı görüyorum.”