Ümmi Sinan

Ey cümle halkıñ maksûdu
Al göñlümü senden yaña
Ey külli şey’iñ mevcûdu
Al göñlümü senden yaña

Budur yüreğim yâresi
Gitmedi yüzüm karası
Ey bî-çâreler çâresi
Al göñlümü senden yaña

Nefs elinden âvâreyim
Hırs elinden bî-çâreyim
Gayrı kime yalvarayım
Al göñlümü senden yaña

Kurtar nefsiñ belâsından
Cân bu lutfu bula senden
N’ola ihsân ola senden
Al göñlümü senden yaña

Elim saña irmekliğe
Gözüm seni görmekliğe
Kapuña yüz sürmekliğe
Al göñlümü senden yaña

Nefsiñ meyine kanmasın
Firkât odına yanmasın
Mâsivâya aldanmasın
Al göñlümü senden yaña

Dâ’im sen ol dilde sözüm
Seni fikreylesin özüm
Gayrıya bakmasın gözüm
Al göñlümi senden yaña

Mustafâ’nıñ minnetine
Murtazâ’nıñ himmetine
Şol birliğiñ hürmetine
Al göñlümü senden yaña

Gözlerimi giryân eyle
Hem ciğerim biryân eyle
Esrârıña hayrân eyle
Al göñlümü senden yaña

Evliyâlar hürmetine
Enbiyâlar izzetine
Mukarrebler kurbetine
Al göñlümü senden yaña

Aşkıña yoldaş olmağa
Derdiñe dildaş olmağa
Sırrıña hâldaş olmağa
Al göñlümü senden yaña

Ey keremler kânı hâce
Sensin yücelerden yüce
Ayrılmasın bir zerrece
Al göñlümü senden yaña

Ümmî Sinân der Yaradan
Kaldır perdeyi aradan
Kurtar beni bu yaradan
Al göñlümü senden yaña

Yanarsam nâr-ı aşkınla

Yanarsam nâr-ı aşkınla yanayım yâ Resûlallah
Ezelden bağrı yanık bir gedâyım yâ Resûlallah
Hevâ-yi nefsime tâbî olup pek çok günah ettim
Huzûra hangi yüz ile varayım, yâ Resulallah
Harîm-i Ravzana sürmüş iken rûy-ı siyahım ah
Yine cürm ü günaha mübtelâyım, yâ Resûlallah
Kapında boynu bağlı bir esirim destgîrim ol
Garibim bîkesim bî dest ü pâyım yâ Resûlallah
Kulun Leylâ’ya şahım, var iken dergâh-ı ihsanın
Varıp ben hangi şâhâ yalvarâyım, yâ Resûlallah

Naatın sahibi, İstanbul edîbelerinden ve Hekimbaşı Moralızâde Hâmid Efendi’nin kerimesi olan meşhûr Leylâ Hanım’dır (v. 1847). Galata Mevlevihanesi Haziresinde medfûndur. Ruhu içun el-fâtiha

Erenlerin Sohbeti

Erenlerin sohbeti, ele giresi değil;
İkrar ile gelenler, mahrum kalası değil..

İkrar gerek bir ere, göz açıp didâr göre;
Sarraf gerek gevhere, nadan hilesi değil…

Bir pınarın başına, bir testiyi koysalar;
Kırk yıl anda durursa, kendi dolası değil…

ÜMMÎ SİNAN yol ayan, oluptur belli beyan;
Dervişlik yolu heman, tacı hırkası değil…

ÜMMİ SİNAN
(Kuddise sırruh)

Kuddusî Dîvanı

-Terceme-i Hal-

Hikayet edeyim ahvalimi filcümle yarene
Sabavetten berü başıma gelini diyem ihvane

Sabi iken gelürdi gönlüme asarı ışkın
Yanar idi yüreğim gice gündüz nar-ı suzane

Pederim merhum icazet verdi Zikrullaha pes bana
Dedi çalış heman ben sağ iken ol zikr-i Yezdane

Şu kez çok eyle kim zikri olasın mesti layakıl
Münafıklar desünler ya muraidir ya divane

Vefat etti peder ben onsekiz yaşında iken
Kararım kalmadı hiç başladım pes ah-u efgane

Resulun ışkı düşüp gönlüme Hakk’a niyaz ettim
Dedim aç ya ilahi yol varam ol Fahr-i Ekvane

Kabul etti duamı bir sene kaldım mücavir hem
Gelüp Rum’a yine gittim o şahlar şahı Sultana

Mecazi ışka oldum mübtela hiç kalmadı sabrım
Hevalandı düşüp gönlüm benim hem hubb-i nisvane

Beni rusva-yi alem eyledi ışk-ı mecazi pes
Atardım kendimi pervane asa şem-i hubane

Tezevvüc eyledim andan doğuben nice evladlar
Kimisi oldu yar bana kimisi oldu bi-gane

Sene Bin ikiyüz kırk altıda yazdım bu ebyatı
Eriştirdi Huda fazliyle nısfi mahi Şaban’e

Peder tarihimi yazmış ki Binyüz seksenüç deyu
Ana Hak eylüsün rahmet cem’i ehli imane

Rebi’ül Evvel’in hem on biri isneyn gicesinde
Demiş kim doğdu bu oğlum ki hamd etmiş o Vehhabe

Kumuş hem ismimi Ahmed teyemmün edüben demiş
Adaş olsun bu oğlum Fahri Alem Kevni Ekvane

Anın bihad salat ile selam et ruhuna ya Rab
Bu Kuddusi günahkarı bağışla hem o Hakane

Hamdu bihad şükrü minnet daima olsun sana
Çün bize iman İslam ni’metin kıldın ata

Cümle mahlukun şumarınca salat ile selam
Ruh-i pakine O Şahın kim bize ol pişuva

Hem anın ashabına evladına ezvacına
Durduğunca Arş-u kürsi Levh-u Kalem Arz-u Sema

Sensin ol kevn-ü mekanı Kainatın sani’i
Vahid Ferd-ü Vahidsin yok şerikin ey Hüda

Işkını rehber edüb raha süluk ettim heman
Muktedamdır aşk benim ben ana ettim iktida

Dost bana aşkın gerek ben istemezem gayrisin
Hanümanım cism-ü canım aşkına olsun fida

Ben bu ışkın yoluna başım komuşam dönmezem
Neylerim huri cinanı aşk bana çün aşina

Dünya ve Ukbaı verdim ışka ben şimden girü
Bilmedim uş kim gönlüme perde olurmuş masiva

Müskerim ışkın meyinden bir nefes eylemezem
Cur’a-ı camı yedinden nuş edelden beru ta

Bana ışkın zehri baldan tatludur billahi çün
Derdime aşkın deva hem ruhuma ışkın gıda

Düştü Kuddusi gedanın sana gönlü daima
Ruz-u şeb bi sabr-u aram arzular vasl u lika

Kapuna gelmişem Ya Rab tehi destim yüzüm kara
Ki kulluk etmedim sana aceb halim nice ola

Şeriat emrini tutup tarika olmadım salik
Sanurdum kendimi arif muhakkak ba yezid-u asa

Hevayi nefs’u iblise uyup ettim hata bi ced
Menahi irtikab ettim, evamir tutmadım kat’a

Riya-u sum’a vü taklid ile celb eyledim nası
Bilürken ki şühret aşıka bir fitne-i uzma

Severdim medh-i nası havf ederdim zemlerinden hem
Bana hak söz diyen mabguz idi sevmez idim asla

Edeb iz’an-u haya namus u arı cümle terk ettim
Mecazi aşk beni bu hale koyup eyledi rüsva

İki nesne zelil eyler buyurdu mer’i peygamber
Biri şehvet biri hırsdır bu iki bende çok hala

Mehasinde Melaik yazmadı divanıma bir harf
Mesavi’de me’aside velakin olmuşam yekta

Bu hal ile ümidi kesmeyüp hiç rahmetinden ben
Dilerim mağfiret senden gice gündüz Hüdavenda

Günahım çokluğundan var mıdır sana geda herkes
Beni afv eylesen rahmet dükenür mi ki bir derya

Hatamı i’tiraf edüp atanı isteyu geldim
Gerek afv et gerek adl et vezirin yok senin haşa

Velakin afv edersen dostlarım hep sevinşürler
Dahi gamnak olup hep cümle a’da zümre-i tersa

Kamu dostlarının başı Muhammed Mustafa kim ol
Bana anamdan erham oldığı ma’lumdurur sana

Azab etsen bana mahzun olur elbette ol dostun
Olur mu şübhe mesrur ol beni bağışlasan ana

Habibin hürmeti tard etme Kuddusi günahkarı
Senin kapundan evsa var mı bir kapu ki ol vara

Nedir maksudun ey abid ibadetten degil bana
Eğer talib isen dünyayı bil ahiret haram sana

Eğer ahiret dilersen gönül virme şu dünyaya
Ki ahiret ehline dünya haramdır böylece bil ha

Eğer aşık isen Mevla’ya geç dünya ve ukba’dan
Haramdır çünkü Ehlullah’a anlar şübhe yok asla

Sığar mı bir gönülde iki mahbub var düşün bir kez
İki zıt ictima’ itmek muhal mümkün değil zira

Bu Kuddusi kelamını eğer isğa’ edersen
Huda’ya vasıl olursın makamını ider bala

Cananıma geldim ki idem halimi şekva
Çün leşkeri aşk varımı eyledi yağma

Dünyayı benim başıma tar eyledi bir kez
Ki sabr ideyim içe od doldı serapa

Kalmadı figan eylemeye tab-u tüvanım
Dil şehrini aşk yıktı harab eyledi zira

Geydirdi hemin başıma taç, eğnime hırka
Usumu alıp etti beni aleme rüsva

Bu ışka giriftar olalı zühdü unuttum
İnsana kemal vermez imiş zühd ile takva

Ben dersimi aldım bu gün ol hoca-ı aşkdan
Varsun okusun zühd ü amel dersini mulla

Kuddusi’ye öğretti şi’ir tarzını bu aşk
Her kime verilürse olur ışk dili derya

HİKEM-İ ATİYE

1-”Dünyanın faniliğinin (boşluğunu) anlamak için ilim lâzımdır.”

Burada bahsedilen ilim, sahibine faydalı ilimdir. Bu da “mari’fetullâh”dır. Çünkü ilim olmayınca insan, bir şeyin fayda ve zararını anlayamaz. İlim, sahibinin kalbini parlatır, kalpten perdeleri kaldırır. Böylece o kimse de yolunu ve yürüyüşünü tayin eder. İlim, insanı Allâh’a yaklaştırır. Allâh’tan uzaklaşmak da ilimsizlikten olur.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Evde nasıl ki kandil karanlığı yırtar ve aydınlatıp eşyayı gösterir ise faydalı ilim de kalbi aydınlatacağından, perdeleri kaldırıp insanı mâsivâ (Allâh’dan başka her şey) dan uzaklaştırarak, Allâh’a yaklaştırır.” buyurmuşlardır.

İlim insana kendisinin mahluk ve hiç olduğunu hatırlatır. Faydalı ilim nekadar kuvvetli olursa, imân da o derece kuvvetli olur. Böylece insan, bir vehimden ibaret olan varlığından uzaklaşır ve Allâh’a yaklaşır.

Hz. Peygamber (s.a.v.):”Yâ Rabbî, menfaati olmayan ilimden sana sığınırım.” buyuruyor.

Hayırlı ilim, kalbde Allâh korkusu uyandıran ilimdir. Böyle ilme sahip olan kimsede Allâh korkusu uyanınca, o kimse sahip olduğu ilimden fayda görür. En büyük menfaat Allâh sevgisinin bulunmasıdır. Bu sebeple insan, kendisinde Allâh korkusu ve sevgisi uyandıran ilimden menfaat sağlayabilir. Allâh sevgisi olmayan insan, insan dâhi değildir.

Allâhu Teâlâ buyuruyor:”Onlar ki gözleri bakar görmez; kulakları var işitmez; bunlar hayvandır.”

2- “Ey aşık, neyi seversen onun kulu ve esiri olursun. Böylece o şeyin esaretine girersin. Sevilen şey seveni âmâ ve sağır kılar. Bir kimse Allâh’dan gayrıyı severse o kimse Allâh’dan gâfil, O’nun her şeyine sağır ve neticede Allâh’ı göremez olur.”

Anlaşılıyor ki, hakiki sevilecek olan Allâh’dır. Eğer sen Allâh’ı seversen, Allâh’ın yardımı da gayrıyı sevmene mani olur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Hasan (r.a.)’ın ağzından, Hz. Hüseyin’in de boynundan öpmüştü. Allâh derhal Cibril-i Emin-i gönderdi. Cibril (A.S.) Allâh’dan Resûlullâh’a selâm getirdi:

“Benim karşımda torunlarını öper değil mi? İzzetim, Celâlim hakkı için birini zehirle, birini de boynundan şehit edeceğim.” buyurdu.

3- “Ey mü’min, senin taatın (ibadetin) Allâh’a bir menfaat, maasiyetin (günah ve kusurun) de O’na zarar vermez. O’nun emrinin ve nehyinin sana menfaatı vardır.”

Allâh’ın izzetini (Celal ve Cemal sıfatlarının bütününü) senin taatın artırmaz. Allâh’dan yüz çevirmen de onun izzetinden bir şey noksanlaştırmaz. Allâh’ın emirlerini tutup nehiylerinden sakınmaklığın. Sana menfaat sağlar.

4- “Allâh’a vuslat cismin cisme vuslatı gibi değildir. Bir kimsenin Allâh’ın birliğine, kudret, kuvvet ve azametine kalbiyle inanıp bilmesi, onun kalbinde ilim peyda eder. Buna müşâhede derler ki, bu da kalp gözüyle görmektir.”

Müşahede, ilm-i yakîndir. Bu bir tecelli ilâhidir.

Bazı kullar da Allâh’ın fiilleri tecelli ederek meydana getirir. Buna “müşahede-i ef’al (fiillerin görünmesi) denir. Tecelli-i ef’al’deher fiili Allâh’dan görürsün (tokadı vuranla, ekmeği vereni bir görürsün).

Ortada bir tek fiil vardır. Bu da kâinat olup, Allâh’ın ilminin aynıdır, kudretinin aynıdır. Allâh bu dünyayı yaratmak istedi, bunun için derhal Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ruhunu halk etti. Ondan bütün mevcudâtı (varlıkları) yarattı. İşte bu”Tecelli-i ef’âl” ile kâimdir.

Tecelli-i ef’â’den sonra, “Tecelli-i Sıfât”, bundan sonra da “Tecelli-i Zât” gelir. Tecelli-i Zât durumunda, sıfât’ı Zât’tan ayırarak, “Zât” kalıyor. Bu durumda bütün eşyayı ve kendini görmüyor, yalnız Zât’ı İlâhî’yi görüyorsun. Aşkın fazlalaşıyor ve letâfet kesbederek, balon gibi hafifleyerek, uçacak gibi oluyorsun. Sonucu Allâh’a vuslat, Allâh’a ilim peyda etmekle noktalanıyor. Çünkü cisim, Allâh’ın letâfetine eremez.

VUSLAT:

a- Ef’al-i ilâhî’nin tecellisi:

“Lâ fâile illâllâh”

b- Sıfat’ı ilâhî’nin tecellisi:

“Lâ mavsûfe illâllâh”: Her şeyde Allâh’ı görmek ve bilmek. Sıfat sahibinin ancak Allâh olduğu idrakine varmak.

c- Tecelli Zât

Tam bir fenâ makamı olup, “Lâ Mevcûde illâllâh” İşte vuslat böyle olur. Bir kulun diğer bir kula vasıl olması gibi olmaz.

Cüneyd-i Bağdâdi (k.s.) hazretleri buyuruyor ki: “Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmen, Allâh’a vuslattır. Bu vuslat bir cismin, bir cisme birleşmesi gibi değildir.”

Birşey kendine benzeyen ile birleşir. İki ayrı şey birbirine birleşmez. Madde madde ile, lâtif lâtif ile birleşir. Madde lâtif ile birleşemez. Bunun gibi, insan lâtif olmayınca, Allâh ile birleşemez. Lâtifin lâtifi olan Allâh’a benzemeyen nasıl olur da Allâh ile birleşebilir? Fakat Allâh (C.C), Tecelli-i ef’al ile tecelli edince ve karşısında zuhur eden bütün fiillerin Allâh’dan olduğunu bilir. Bu biliş ef’âl (fiiler) bakımından Allâh’a vuslattır.

Senin Allâh’a vuslatın, onu müşahede etmen ve onun sana yakînolduğunu bilmendir.

Allâh’a hakîki olarak yaklaşmak, Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmendir.

Bir ayet-i celilede buyuruluyor: “Kullarım sana (Habîbim) beni sorunca(haber ver ki) işte ben muhakkak yakînimdir. Bana duâ edince, ben o duâ edenin dâvetine icâbet ederim. O halde onlar benim dâvetime (itaatla) icâbet ve bana îman (da devam) etsinler. Tâ ki (o sayede) doğru yola ulaşmış olurlar.” (Bakara:186).

Bu âyetten anlaşılıyor ki; Allâh (C.C.) sana yakîndir. Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmen de, ona hakiki yaklaşmış olmaktır.

Allâh’ın sana yakın olduğunu bilmen ve Allâh’ın heybetini murâkabe etmen, sende gerçek terbiyeyi uyandırır. İşte senin terbiyeli oluşun ve Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmen de, senin Allâh’a vâsıl olduğunu gösterir.

Nitekim, bir ayette: “Ben kulumun vevesesini bilirim. Zirâ ben ona şah damarından daha yakînim.” diye buyuruyor.

5- Hak’tan vâridat (Hakîkat) geldiği vakit sen onun Allâh’dan geldiğini bilip, Allâh’a yakînlaşacağını anlaman lazımdır.”

Vâridat (Rahmânî marifetler, ruhani lütuflar) kalbe gelince sende Hakk’a (Allâh’a) karşı dönüş olur. Kalbine vâridatın gelişinin alameti senin edepli hale sahip olmandır. Senin edepli oluşun, sana gelen vâridatın sende beliren semeresidir. Bu semerenin sende zuhurundan dolayı Allâh’a çok şükret. Hasıl olmazsa üzülme, iste ve yalvar. Kalbine gelen vâridatın semeresiyle oyalanma, daima iste. Vâridât gelmeyince de taat ve itaatı (namaz ve bezeri amelleri) terketme. Eğer terkedersen, sen bir hal için ibadet etmiş olursun. Halbuki, bütün ibadet ve zikirler Allâh için yapılır. Zikir ve ibadetle hal gelmiyor diye üzülme. Ne mutlu ki Allâh seni huzuruna alıyor ve zikrettiriyor. Bekle ve sabret. Seni huzurunda tutan Allâh elbette bir gün kapıyı açar. İlâhi vâridât sana gelmekle sen Allâhu Tealâ’nın azametini görerek, varlığını görmekten yani enâniyetten (benlikten) kurtarılmış olursun.

6- “Allâh’a vâsıl olan insanı, her şey Allâh’a çeker. Eğer Allâh’dan ayrı olursak, hiçbir şey bizi Allâh’a çekemez.”

Ey Mü’min, kalbinde açıklık istemen Allâh’ı bulamadığının ve bilemediğinin alâmetidir. Allâh’ın mâsivasından korkman Hakk’ı bulamayışındandır. Çünkü her şey Allâh ile kâimdir.

Ayette şöyle buyuruluyor: “Mü’minler, Allâh’ın dostları olup, onlar için hiç korku yoktur.”

7- “Dünya işlerinin bidâyeti (başlangıcı) tatlı gelir; Fakat pek çok sevinme. Her ne kadar zahir ve bidayeti cazip ise de, bir son bulacağı için başlangıcına aldanma. Eğer gönlün dünyaya bağlanmıyorsa üzülme, sevin. Zira gönül Allâh’ın nazargâhıdır.”

Dünyaya muhabbet eden akıllı olmayıp, gafil kimsedir. Zira akıllı kişi dünyadan kaçar. Böyle kimseler dünyanın üzerine düşmeyip, aksine ondan uzaklaşırlar. Yani dünyayı kalbine koymaz. Bu demek değildir ki;çalışmaz. Hayır mü’min çalışır, fakat dünya üzerine düşüp, kendinde hırs peyda etmez. Her işte olduğu gibi çalışmasını da Allâh için yapar. Zaten İslam nazarında çalışmak bir nafile ibadettir. Eğer çalışmanı Allâh için yaparsan, bu bir ibadet olur. Eğer para kazanıp zengin olmak için yaparsan, bu da ticaret olur. Böyle hallerde, insanda hırs ve dünyayı kalbine koyma hali hasıl olur.

Dünyaya bağlanmak çiğ et yemek gibidir.

Dünya muhabbeti en büyük belaların, kaçınmak da iyiliklerin başıdır.

Dünya yedi şeye benzer:

1- Deniz Suyu: Susuzluğu gidermez, aksine arttırır ve zararlıdır.

2- Bulut Gölgesi: Bulut gidince gölgesi kalmaz. Yani sana daimi gölgelik yapamaz.

3- Yağmursuz Şimşek.

4- Yağ Bulutu.

5- Bahar Çiçeği.

6- Rüya: Daimi olmayıp, uyanınca yok olur.

7- Zehirli Bal: tatlı, fakat öldürücüdür.

Bu yedi vasıf, ancak dünyada vardır. Dünya cin taifesi gibidir; Onunla gidersen mahvolursun, kaçarsan kurtulursun.

Dünyadan çekinmek ilimle mümkündür. İlmi de sabır doğurur. Sabırla gayret ve ibadet de tefekkür zuhur eder.

Allâh dünyayı her fenalığın, acıların, bela ve musibetlerin kaynağı ve mekanı kıldı. Allâh’ın böyle yapışı, kullarının dünyaya bel bağlamamaları içindir. Allâh kullarını dünyadan çekmek için dünyayı böyle yaptı ki, ona olan meyilleri kesilsin ve Allâh’a yönelsin.

Şair der ki: “Gamımın en şiddetlisi sevinçtedir.”

Gecenin gündüzü takip ettiği gibi, sevinci de bela takip eder. Belanın gelişi sevincin geleceğinin alametidir. Sevinç de belanın geleceğinin alametidir. Sevince bel bağlama, zira arkasından bela gelecek demektir. Asıl maksat bela ve sevinçlerde hep Allâh’ı görmektir. Allâh bunların hepsini kendini bildirmek için hâlk etmiştir. Dünyayı yaratması da bunlardan ileri gelir.

Kulun dünyada üç hissesi vardır.

1- Bela hissesi,

2- Musibet hissesi,

3- Ölüm hissesi.

Hz. Ali (K.V.) hazretleri buyuruyor ki: “Yâ Selmân, dünya yumuşak bir yılana benzer. Yumuşaktır ama zehirli olduğu için öldürür. Dünyada seni aldatacak her şeyden kaçın. Zira her şeyin bir ayrılığı vardır.”

Dünya fanidir. Ahiret yurdu bâkidir. Allâh’ın emirlerine anlamayanlara, Allâh dünyanın belalarını (ki bunlar zevk gibi olurlar) tattırır. Böyle olmakla beraber, dünya ârifin cennetidir. Zira âhiret de burada kazanılıyor.

8- “Evliyâullah’ın ibâreleri (sembolleri) makam sahiblerinin sözleri, ruhumuz için birer gıdadır. Bu ibareler, müridlerin ihtiyacı için, Allâh’ın ilminden alınır ve ehline verilirler.”

Bu gıdalar, ayrı ayrı olup, saliklerin derecelerine göre verirler. Her söz, dinleyiciler tarafından başka başka manalarda anlaşılır.

9- “Kimsenin malına elini uzatma ve kimseden isteme. Hak’tan başka veren olmadığını unutup da elini hiçbir kimseye uzatma ve isteme.”

Kul’un rızkı da iki türlüdür:

1- Sebepli rızık: Bu rızık şeri’ata uygun olarak alınır.

2- Sebepsiz rızık: Bu her şeyi yok görüp, Hakk’ı var bilerek, Hak’tan alıp, yine Hakk’a vermektir. Şeriatte icap ederse istenebilir.Tarikatta istemek yoktur. Çünkü ehl-i târik mutlak verenin Allâh olduğunu bilirler, istemeyip sabrederler.

Güneşe bakıp da gözlerimizi eşyaya çevirdiğimiz zaman, eşyayı göremeyiz. İşte Hak âşıkları da Hakk aşkı ile dolu olduklarından, Hak’tan başka bir şey görmezler. Dâima Hak ile alış-veriş yaparlar.

Dâima nefsin istediğinden kaçınmalı, onu almamalı, istemeden geleni almalıdır.

Efendimiz (s.a.v.) çeşitli hadislerinde şöyle buyuruyor: “Dostlarından biri senin ihtiyacın olanıummadığın anda gönderirse, sen de kabul et.”

“İstemeden ve beklemediğin bir an da gelen rızkı al. İhtiyacın yoksa ihtiyacı olana ver.”

“Resûlullâh bana bir şey vermişti. Ben de daha muhtaca verilmesini ricâ ettim. Resûlullâh buyurdu ki: “Sen bunu al, malını arttırmış olursun, yahut tasadduk et.”

(Hz. Ömer (r.a.) rivayet ediyor.)

“Kimseden bir şey istenmez. Fakat beklemeden gelirse alınır. Nefsinin isteği peşinde gidip de kimseden bir şey isteme.”

Ayet-i Kerimede buyuruluyor: “Siz İbrahim meşreb olunuz.”

İbrahim aleyhisselâmateşe atılırken her şeyden geçmiş olup, Allâh’dan başkasından hiçbir şey istemedi. Şöyle ki; İbrahim aleyhisselâm ateşe atılırken Allâh Cebrail aleyhisselâmı gönderdi. Cebrail aleyhisselâm da Hz. İbrahim’e yardıma geldiğini söyledi. İbrahim aleyhisselâm da: “Sende benim gibi bir mahluksun; sana ihtiyacım yoktur.” dedi. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm: “Allâh’dan iste” dedi. İbrahim aleyhisselâm ise: “Hâlimi görüp bilen Allâh’a hâlimi arz etmekten edep duyarım.” dedi.

Arif-i billâh olan kimse Allâh’a hacetini söylemekten haya eder. Çünkü Allâh’ın takdir ettiğini istemeden vereceğini bilir.

10- “İki iş vardır ki, ikisi de hayırdır ve ikisini de yapman lazımdır: Mânevi olan bu iki iş içinde, hangisi nefsine ağır geliyorsa onu yapmakdır. Çünkü nefis, hayır ve zor olanı sevmez.”

11- “Hakîki mârifet sâhibi (ârif), ihtiyacını hiç kimseye bildirmez, açmaz. Allâh’a bile açmaktan utanır.”

Onlar: “Allâh benim her şeyimi bilir ve Allâh’lığı icâbı ihtiyacımı verir, istememe lüzum yok.” derler. Tıpkı Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi hareket ederler. Fakat Kur’an’da Allâh’ın “isteyin” emri vardır. İstenirse, “Allâh” isteyin diye emrettiği için istenir. Versin veya verecek diye istenmez.

12- “Nafilelere koşup, farz ve vacipleri geri bırakmak hevâya ve nefse uymanın alâmetleridir.”

13- “Yüce Allâh, kulunun her vakitte hazır bulunması ve sonra yapayım dememesi için, namazı vakte tâbi kılmıştır. Aynı zamanda kulum sonra yaparım demesin diye Allâh her namaz arasında 2-3 saat bıraktı. Namazı vaktinde edâ etsin diye sık yapmadı, aralarında zaman bıraktı.”

14- “Allâh kullarını, kendi emirlerini ifâ etmekte biraz tembelci hareket edeceklerini bildiği için, emirlerini kulları üzerine farz ve vâcip kıldı. Allâh bu farz ve vâciplerle kullarını zincirle cennete çekmiş bulunuyor.”

15- “Gaflet dünyasına batmış, şehvete müstağrak olmuş kimse bu halden Allâh beni kurtarır mı? Çünkü her cihetten batmış bir adamım diye ümit keserse Allâh’ın her şeye şâmil olan kudret-i ilâhisini âciz bulmuş olur.”

“Allâh her şeye kadirdir.”

Bazen olur ki,gaflet kuvvetleri seni istila etmiş olur. Bu halde iken dahî, sen ümit kesme. Her nûrun karşısında bir zulmet vardır. Karanlıklar olmayınca nûrun kıymeti anlaşılmaz. Karanlık gelince ümit kesme. Allâh lütfedip nûra erişince de Allâh’a şükret. Şükreder, nimetin kıymetini takdir edersen, nimetin artar. Şükretmezsen, zulmet gelir. Bir kimse nimetinin kıymetini, ancak nimet elden çıkınca anlar.

Ebu Hureyye Hz. Rivâyet ediyor:

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Ey ümmetim, dâima her hususta kendinizden aşağısına bakın, yukarı bakmayın. Bu, elinizdeki nimete tâzim demektir.”
19- “Allâh’a yakınlık Allâh’ın sana olan yakınlığındandır.”

Allâh (C.C.): “Ey Habîbim, kullarım senin Rabb’ın uzak mı, yakın mı, diye soruyorlar. Ben Azîmu’ş-Şan kullarıma pek yakınım.” diye buyuruyor.

Allâh kullarına şah damarından daha yakındır. Burada yakınlık maddi değildir. Yani Allâh kulunu en iyi bilendir.

Yine şöyle buyuruyor: “Ben Azîmu’ş-Şan insana yakınım. Fakat onlar beni görmekten âcizdirler.” Teşbihte hata olmazsa: Karagözcünün, <> derken, işte burada karagözcü, perdede her türlü hayali gösterir ve konuşturur. Görülüyor ki gösteren konuşturan karagözcüdür. Bunun gibi her şeyi yaratan ve yaptıran da Allâh’dır. Her şeyde Allâh’ın ef’âli, Sıfat ve Zâtın zuhuruna vasıta olan her şey zıldır (gölgedir). Aslında ağaç vardır, gölge yoktur. Gölge ağaç ile var oluyor. İşte her şeyin varlığı da bir gölge mevhûmdur. Evveli ve sonu yokluktur. Mutlak var ve Bâkî olan ancak Allâh’dır.

Allâh’ın sana yakınlığını, onun sana yakın olduğunu bilmekle anlarsın. Senin O’na kurbiyetin (yakınlığın) onun sana yakın olduğunu bilmekle olur. Bunların hepsi, Allâh’a karşı ubudiyette ve edep yolunda gitmekten başka bir şey değildir. Allâh’a her nefeste yol vardır. Fakat unutmamak lâzımdır ki, her yolun başı edeptir. Şımarmamak lâzımdır. Şu hâle göre, senin edebinin artması Allâh’a olan vuslatını gösterir.

20- “Nâr, Allâh’ın cemâline âşık ve bütün mâsivadan yüz çevirenler içindir. Onlar bize teveccüh ederlerse biz onları yukarı çıkarırız.”

Allâh sevgililerine: “Ey kullarım, Allâh deyiniz, siz benimsiniz, bana geliniz, mâsivayı bırakınız.” der.

21- “Ey kul, kendindeki gizli ayıpları bulup birer birer temizlemelisin.”

Ayıplar şunlardır: Benlik, nefsi emmâre, ucûb, kin, garez, gadab-ı nefsânî, kibir, varlık ve benzerleri.

22- “Hak kapalı değil açıktır. Perdeli olan sensin. Sen kendine bakmayıp başka şeye bakıyorsun. Sen perdeli olduğun için Hakk’ı göremiyorsun. Ayıplarını bul, perdeyi kaldır.”

23- “Ey derviş sakın ha! Hak’tan başkasından bir şey bekleme. Veren O’dur. O halde veren varken başkasından isteme.”

Bir şeyi yapan görünen âlettir. Fakat asıl yapan ustadır. Aleti görüpte ustayı unutma!.. Buna uyarak düşün de Allâh’dan başka bir kimseye gitme. Her yere Allâh ile git. <> de. Eğer o kişi o işini yapmazsa ona darılma. Çünkü onu yaptırmayan Allâh’dır.

24- “Ey âşık, eğer Allâh’ın vasfı, fiili ve şefkâtinden, iyi düşünceler çıkaramıyorsan, doğduğun günden bulunduğun ana kadar Allâh’ın sana yaptığı muamelelerine bak da Allâh’ı an ve Allâh’ı sev.

25- “Ey derviş, ey âşık, mahluktan mahluka dönme. Dönersen dolap beygiri gibi olursun. Bütün mâsivadan Allâh’a göç, Allâh’a dön. Çünkü bütün seyirler O’nda sona erer.

Ey âşık, kemâle ermek istiyorsan, bütün kâinat ve mahlukattan Allâh’a göç. Hattâ; Cennet, hûri, gılmandan dahi vazgeçip Allâh’a göç. Çünkü bütün seyirler Allâh’da sona erer.

Allâh Resûlu (s.a.v.) buyuruyor: “Bir kimsenin hicreti, Allâh’a ve Resûlüne olursa, onun gittiği yerde Allâh ve Resûlullâh bulunur. Eğer onun hicreti dünya ve güzel kadın olursa, onun gideceği yerde dünya ve güzel kadın olur.” (Buhari).

26- “Seni yürütmeyen kimse ile (Ehl-i dünya ile) sohbet etme. Seni Hakk’a götürmeyenle konuşma. Hak’tan bahsetmeyenden kaç. Çünkü o, seni yoldan çıkarır.”

İyi yaptığını kötü, kötü yaptığını iyi diyen adamla görüşme. İlmen senden aşağı olandan fayda sağlanmaz. İlmen, rütbe yönünden senden yüksek olanla görüş ki seni yükseltsin. Akranınla bile konuşma. Ehli âşıkla, Allâh yolunda olanla görüş. Seni yokluğa götürenle görüş, sofularla da görüşme. Aşıkla, yokluğunu gösterenle ve seni Allâh’a yaklaştıracakla görüş.

Bir zahidin kalbinden zuhur eden amel az olsa da yeterlidir. Bir dünya düşkününün ameli çok olsa bile, çok değildir.

Şunları yaparsan Cennetlik olursun, şunları yaparsan Cehennemden kurtulursun diyene bakma. Yaptığına değil, Allâh’a güven. Yalvar ama, yalvarmana değil Allâh’a güven.

27- “Bir kimse bir vakitte Allâh’ın istemediğini yapmak isterse bu davası, bu adamın cehli mürekkep ehli olduğunu gösterir. Çünkü Allâh’ın hakiki yapıcı olduğunu, O’nun yapmadığını kimsenin yapamayacağını bilemiyor.”

Mesalâ: Allâh, İslâmı vaaz etmiştir. O bir nûrdur. Onu kimse söndüremez. Onu söndürmek isteyenler sönmüşler ve söneceklerdir. Çünkü İslâm’ın sâhibi Allâh’dır.

Allâh bir kulunu bir yerde bir halde kullanıyor. Nerede kullanıyorsa, orada durmak istemeyişinle hatâ etmiş olursun. Bu cahilliktir. Çünkü Allâh’ın çıkarmak istemediği yerden ve vazifenden çıkmak istiyorsun. Hak çıkarıncaya kadar, o işte kalman lâzımdır. Mubâh olmayan yerlerden kurtulmak için de Allâh’a dua et ve yalvar.

28- “Kâinatın zâhirine bakma. Çünkü hepsinin hakikatları Allâh’dır. Dünya der ki: “Ey sâlik, bana bakma. Bende kalıpta oyalanma, ben fitneyim. İleriyi, ileriyi iste.”

Keşif ve benzerlerinin hepsi, birer hicabtır. Allâh yolunda aşılması gereken yetmişbin hicap (perde) vardır. Hiç bir makamda kalma, her mertebede ne zuhur ederse ondan kaç. “Allâh’ım zât’ından başka matlûbum yoktur.” de ve hiç bir makamda durma. “Zidnî” (daha ver) diye iste.

29- “Allâh’ı, Allâh ile bilen kimse, bütün eşyayı Allâh’ın kudretiyle bilen kimseden üstündür.”

Allâh’ı biliş üç şekilde oluyor:

I- Allâh’ı Allâh ile bilen.

II- Allâh’ı ile eşyayı bilen.

III- Eşya ile Allâh’ı bilen.

Allâh’ı Allâh ile bilen “ehl-i huzur” ve “ehl-i şuhûd” dur. Hakk’ı Hak ile gören böyle kişiler işi aslından tutar. Böyle kişilerle diğerleri arasında çok fark vardır.

30- “Allâh’dan başka her şeyin varlığı kendinden değil, hakîki var olan Allâh’ın varlığındandır.”

Biz, Allâh’ın varlığına o kadar müstağrak olduk ki, O’nun varlığına delil aramayız. Belki başka varlığı onun varlığı ile isbat ederiz. Başka varlığı da bir Hakk halinde görürüz. Mesalâ: Bir odanın içine giren Güneş hüzmesinin geçtiği istikâmette atmosferin varlığını ve onun içindeki her şeyi de zerreler şeklinde görürüz. Bu odaya Güneş girmezden evvel ne atmosferi ve ne de onun içindeki zerre halindeki maddeleri görüyorduk. Güneş girmeden evvel yok olduklarını zannettiklerimiz Güneş hüzmesiyle var oldular. İşte biz ve bütün kâinat Allâh’ın yanında böyleyiz ve varlığımız Allâh iledir.

31- “Ey âşık, ey sâlik bütün mâsivâullâh bir seraptır. Nasıl olurda bu mâsiva, Allâh’a perde olur? Allâh’ın yarattığı bir şey Allâh’a perde olamaz. Zira her şeyin zâhiri Allâh iledir. Hey şeyde zâhir olan da onun nûrudur.”

Öldüren ve dirilten Allâh olduğunu görmek gerekir. Yediğin ve gördüğün güzel şeylerdeki güzellikler, O’nun dur. Huve’l-evvel, huve’l-âhir, huve’l-zâhir, huve’l-bâtın odur. Her şeyde zâhir olan Allâh olduğu halde, nasıl oluyorda o şeyler Allâh’a perde oluyor? Olamaz. Çünkü her şey O’nun inâyetinin mahkûmudur. Kâfirin küfrü, mü’minin imânı, âşıkın aşkı O’ndandır. Her yerde ve her zerrede Allâh’ı gör ve Allâh’ı unutma. Ezelen, ebeden zâhir olan O’dur. O <

    > demeden bir şey zuhûr edemez.

    32- “En ziyade kabûle lâyık amel, yani kalplere en fazla feyiz veren amel, görmeden yapılan ameldir. Amelini görmemen lâzımdır.”

    Bir kimsenin amelinin Allâh yanında kıymetli olabilmesi için, o kişi kendinde zuhûr eden ameli ben yaptım dememeli. Allâh verdi demeidir. Ben yaptım derse, o kimsenin yaptığı amelin Allâh yanında hiç bir değeri yoktur. Zirâ Allâh’ı tesbih etmek, ancak Allâh’ın kudretiyle ve inâyetiyle oluyor. Her şeyi yaptıran Allâh’dır. Kul, Allâh’ın amelinin zuhuruna bir kanal ve bir vasıtadır. Çünkü amel senin değil, O’nundur. Amelini görmemek lâzımdır. Tsavvuf yolunda zikir, Allâh için yapılır. Allâh için yapılan amele de güvenmemek lâzımdır. Ancak Allâh’a güvenilir.

    33- Ey kul, gece yarısı, uykudan kalkıp yalvarmanı istemesi Allâh’ın arzusudur. Bu yalvarış ve isteyişin senin değil, Allâh’ın isteğinin sende zuhûrudur. Yâni Allâh isteğidir. Böyle yapış, Allâh’ın seni kendine çekmek arzusudur. Allâh bunu sana, seni ereden kurtarıp, müessir-i ilâhî’sine ulaştırmak için yapar.

    Ben ancak seni isterim demelisin. Allâh’ın yarattığı olan eserlerin kulu olma. Çünkü eserler hırsız olup, seni Allâh’dan çalarlar. Serlerden Allâh’a bakma. Doğrudan doğruya Allâh’ı gör. Çünkü; kâlbe bir olan Allâh girer.

    34- “Vârid, Allâh’dan gelen hâl, nûr, ışık olup, insanı Hak yolunda aydınlatır. Bu ışıkla Allâh’a dönülür.”

    İmân nûru, yâkîn nûru olup, kâlplerin mahyasıdır. Sen bu ışıkla, yani aşkı ilâhî ile Allâh’a gidersin. Akılla ancak sidre-i müntehâ’ya gidilir. Ondan öteye “Refref” (aşk-ı ilâhî) ile gidilir. Nûrlar kâlbin, zulmet nefsin askeridir. Allâh bir kuluna yardım yapmak istediği zaman aşk ve muhabbeti ile ihâta ederek, o kulunu zulmetten ve mâsivaullâh’dan keser.

    “Lâ ilâhe illallâh” ve lâfza-i celâl (Allâh) ve benzer evrâd, Allâh’ın nûrlarıdır. Allâh’ın varlığına inandık. Allâh’dan başka varlık yoktur, her şeyde görülen O’dur. Öyle ise hey şey O’dur. Biz yâkîne erdik, kim kime ibadet edecek deyip, dalâlete düşenler çoktur. O, Hakk’a değil bâtıla ermiştir. Allâh’a en yakın Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’dir. O, son nefesine kadar namaz kıldı. Yakınlık ne kadar iyi olursa, ahkam-ı şer’iyye o kadar eksiksiz tatbik edilir. Ahkâm-ı şer’iyye’de eksiklik olursa o sapıklıktır.

    Kâlb emelini kaldırıp, Hakk’a güvenmek ikbâldir. Amele güvenmek idlâldir. Sakın, senden çıkan ibâdet ve taatla iftihâr etme. Bu idlâldir. Çünkü senden çıktığı için kusurludur. Ta’atın Allâh’ın inâyeti ile senden çıktığını gör. İşte bu ikbâldir. Çünkü Hak’tan çıkan her şey eksiksizdir.

    35- “Ey âşık, Hak’tan gayri her şey (mâsiva) senin düşmanındır. Bunları Hak ile görürsen senin için iyi. Mâsivayı Hak ile göremezsen acıdır, Cehennemdir.

    Bir kıssa:

    Şam’da oturan bir zât’ı methettiler. O, ârif bir zât imiş. Gittim ve onu buldum.

    O zâta: “Seni burada oyurtan kimdir, niçin oturuyorsun?” dedim.

    O d: “Sen onu ararsan bulamazsın, bulursan yetişemezsin” diye cevap verdi ve devam etti: “Bunu nasıl anlatayım? O, kâlbe girince Ne Cennet, ne Cehennem kaygısı ve ne de ortada sen kalırsın”. Sonra şöyle dedi: “Ey Allâh’ım, ben senden uzak olduğumu zannediyordum, meğer değilmişim. Beni neden ifşâ ettin?”.

    Ben ona: “Sen büyük bir zât’sın, bir nûr ve kandilsin. Herkes senden istifâde eder” deyince, o: “-Ah” diye bir nârâ attı ve ilâve ederek: “Ey âdem, ben halk filan bilmiyorum. Ben Hak’tan başka bir şey bilmiyorum. Sen ne söylüyorsun? Ey semâvât, benim kalbimde ne Cennet, ne de Cehennem vardır. Hiç bir şey yok. Ancak Hakk vardır. Sen bunu bilirsin Allâh’ım. Eğer ben böyle isem beni hemen öldür” dedi ve oracıkta öldü. Yedi kişi gelir, onu yıkar. Bu yedi kişi şöyle söylerler:

    I- Bilinmekten sakın,

    II- Bilinmekten sakındığını kendin bile bilme. İdrâki tamamen mahbûbuna bırak. Her şeyi unut, ancak Allâh’ı unutma.
    36- “Cennet ve mertebeleri pek çoktur. Fakat Cennet, Allâh’ı görmekler mümkün olur. Allâh’ın seni sevmesi, kâlbini istilâ etmesi ve her şeyi onunla görmen, Cennettir.” Cennet, O’nsuz Cehennemdir. Cehennem, O’nunla Cennnettir. Bir azap duydun canın yandı. Bu azâbı Allâh ile görürden tatlıdır. Şu hâlde asıl azâp ve Cehennem, Allâh’dan ayrılık ve O’ndan uzaklıktır. Senin gözünün, gönlünün Allâh’a bağlılığı cemâl’dir. Dünyada iken Allâh’a bağlılık ne kadar kuvvetli olursa, âhirette O’nun cemâlini görme, o kadar kuvvetli olur.

    Ey kul, her şeyi Allâh için yap. Her şeyde Allâh’ı gör ve Allâh’ı kendine zevk edin.

    37-”Gerçek hüzün, senin her üzüntünde Allâh’ı göremeyip hatırlamamandır. Eğer her gamda Allâh’ı görebilseydin hüzün diye bir şey olmazdı.”

    Peygamberimiz (s.a.v.) “-Hüzün benim ayrılmayan dostumdur.” demekle, her hüzünde Allâh’ı gördüğünü belirtiyor.

    Allâhu Teâlâ der ki: “Yâ Dâvûd, benimle ferâhlan, beni anmakla zevk duy.”

    Böyle olunca kalp nûrlanır, mârifet gelir ve her şey ayân olur.

    Buna dayanarak, dâima yaratılanı yaratanla görmeli. Yaratılanı görmekle yaratanı unutmamalı. İnsanlar, Allâh’ın tecelliyatının sahnesidir. Tıpkı sinema ve Karagöz perdesi gibidirler. Perde insan makine ve filimler de Allâh’ın celâl ve cemâlinin tecellisi gibidir.

    38- “Allâh’ın senin üzerine olan nimetlerinin tamamı kifâf-ı rızık (az bir rızıkla yetinmek) tır. Fazlası seni azdırır.

    Kifâf-ı rızık, seni fenâliklarda alıkoyar. Peygamber (s.av.) Efendimiz bir hadisinde: “Allâh’ım, Al-i Muhammed’e kifâf (kâfi) miktarı rızık ver.”

    Yine bir başka hadisde: “-Rızkın hayırlısı kifâf miktarı, hayırlı zikir de hafî olandır.” buyurmuşlardır.

    Bir Ayet-i kerimede Allâh (C.C.) şöyle buyuruyor: “İnsan kısmı tuhaftır. Kendisinde bir varlık zuhûr ettiği vakit, varlığın nereden geldiğini bilmez. Ben’im; gayrime nisbet der.”

    39- “Ey âşık, senin hoşlandığın bir şeyin az olması, sende mahsunluk doğurur.”

    Hikâye: -Padişahın birine misilsiz cevherden bir bardak vermişler. Padişah, bu bardağı kalbine pek raptedmiş ve pek sevinmişti.

    Vezirine sordu; “-Bu bardağı nasıl buldun?”

    Vezir: “-Bu bardağı musibet ve fakirlik timsali görüyorum. Bu seni sevindirmekten ziyade üzer. Çünkü kırılırsa üzülürsün, çalınırsa fakir olursun.” diyerek bu gerçeğe işaret etti.

    40- “Seni her şey bidayette avlar. Fakat sonunda ya sen, ya o ölür. Binâenaleyh ona fazla bağlanma, bâtına bağlan. Zâhirperest olma. Zirâ, zâhir fânidir.”

    Anlaşılıyor ki, herşeyin zâhiri, insanı aldatıyor, senin için zararlı oluyor. Bâtın ise, sakın bana bağlanma der. Dâima Allâh’ı gösterir. Câhil zâhire, âlim bâtına bakar. Mesala göz oyunun hakikatını bilenler, bâtın (gizli) olan meddâhın san’ant yönünden üstünlüğüne hayran olurlar. Anlamayan diğer seyirciler zâhirden yâni perdede görünenden zevk alırlar.

    41- “Ey ârif, insanların senden yüz çevirmeleri ve seni zemmetmeleri eğer seni üzüyorsa, Allâh’ın senin hakkındaki ilmine bak. Allâh seni sevdi ise, halkın sana ezâ etmesi bir kıymet ifade etmez. Yeterki Mevlâ senden râzı olsun. Mahzûn olma, üzülme. Allâh’ın seni sevmesi ve kendi yolunda kullanması işe yarar.”

    Halkın sana hürmet etmesinden hoşlanmandan Allâh hoşlanmaz. Halkın hoşlanmasından sakın. Halkın seni meth etmesine sevinme, zem etmesine üzülme. Ancak Allâh’dan hoşlanmalısın. Evlâdın, malın ve herşeyin senin için fitnedir. Ancak Allâh’ı seveceksin.

    Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Bir suya attığın vakit, su nasıl açılırsa Allâh’ın nûru bir mü’minin kalbine indiği vakit, onun kalbi de öyle açılır, genişler. Hoş ve lâtif bir sahra olur.”

    Bunun üzerine ashâb: “-Ey Allâh’ın elçisi, eğer tabiatın ve şehvetin uğursuzluğu ile o mü’m,nde kalbin açıklığını görecek olan göz, perdeli veya tozlu olursa; o mü’min, kalbinde bir genişlik ve açıklık peyda olduğunu nasıl bilir?”

    Peygamber (s.av.) Efendimiz: “İmân edenin kâlbi bütün dünya ehli, dünya malı, mülkü ve lezzetinden soğur. Bunlardan hiçbir zevk almaz. Dünya dostlarından ve kendi ahpablarından sebepsiz ve kendi yabancılık duymaya başlar. O imân eden, bu nûrun indiğini işte bunlarla bilir.” buyurdu.

    Allâh, mahlûkları ile sana ezâ ettiriyor. Bunu onlardan yüz çevirmen için yapıyor. Böyle yapınca, sen olardan soğuyorsun. Allâh, kendine döndürmek, seni her şeyden koparmak için böyle yapıyor.

    42- “İnsanların seni zemmetmelerinden kızıp onlar tarafından sevilmeni istemen; Allâh’ın sana verdiği ilme, seni sevmesine ve Allâh’a karşı şirktir.”

    Sen Allâh’ın bilgisine kanaat edip, Allâh’ı seveceksin. Başkalarının seni zemmetmesi ve seni kızdırmasına mütessir olma. Seni methedenlerden hoşlanma. Çünkü ancak hoşlanılacak olan Allâh ve Allâh’dan gelenlerdir.

    43- “Tevâzû, kibirli olmamak, kendini yok bilmektir. Binâenaleyh Allâh’la bir olmak lâzım. Allâh’la bir olan kendi aczini bilir ve unutmaz..”

    Bir kimsenin büyüklere hürmetli, küçüklere şefkâtli olduğunu ve kendisinin tevâzu ettiğini biliyor olması kibirdir. Yani bir kimsenin kendi yaptığını hatırlayıp, bilmesi kibirdir. Tevâzu yapıyorum demek kibirdir. Çünkü bu bir varlıktır. Varlık ise kibirdir, kibirden gelir.

    Tevâzu şudur ki: Hakikat itibariyle bir varlık görmeyip, her şeyi Allâh’dan bilmek, herkese hürmet etmek ve bunu bilmemektir.

    Tevâzu demek, nefsini alçaltmak demektir. Binâenaleyh nefsini hiç görüp Allâh’ı bilmek ve Allâh’ı görmek kendinin ancak kul olduğunu düşünmek lâzımdır.

    44- “Asıl tevâzu, Hakk’ın azameti karşısında aczini bilmektir.”

    Allâh’ın ganî oluşu karşısında, kendinin fakir olduğunu anlar ve Allâh’ın bütün vasıfları karşısında, kendi aczini görmekle, kendi vasıflarında kurtulup tevâzuya geçebilirsin.

    45- “Mü’min, Allâh’ı metheder. Fakat bu methini Allâh’dan bir şey istemek için değil, Allâh’ı sevdiği için yapar. Allâh’ı Allâh ile sever ve senâ eder.”

    Şeyh-i Şibli der ki:”-Kim ki Hak’tan gayriyi görürse, onun kıymeti yoktur.”

    Cennet için ibâdet eden Cennetin kuludur. Cehennemden kaçmak için ibâdet eden de böyledir.

    Allâh için ibâdet eden ise, Abdullâh (Allâh’ın kulu)dır.

    Fakat Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; “-Yâ Râbb, ben Cenneti ve beni Cennete yaklaştıracak sâlih ameli isterim.”

    Hadis de: “Siz Allâh’ı sevmek isterseniz, bana tâbi olunuz. (bana uyunuz)” buyrulmuştur.

    Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bütün harekâtını Allâh için yapardı. Allâh âşığı olup, Resûlullâh’a uyanlar da, sevgili olan Allâh’dan bir menfaat gözetmezler. Çünkü âşık, bütün varlığını Allâh’a vermiştir. Birisi, “-Ben Lâ ilâhe illallâh’ı nefsim için derim” derse mürteddir. Lâ ilâhe illallâh, Allâh için söylenmelidir.

    Allâh (C.C.) bir kul için Hz. Mûsa’ya şöyle buyurdu: “-Ne güzel kuldur. O, bana kendini teslim etti. Yalnız onun bir ayıbı var. Seher vaktinde esen rüzgârdan pek hoşlanır ve onun her zaman esmesini ister. Halbuki beni seven hiçbir şeyden hoşlanmaz. Beni sabah rüzgârıyla anlıyor.”

    Bir zât, Allâh’a uzun zaman ibâdet ve tâat etmiş. Bir gün ağacın tepesinde öten kuşun Allâh’ı zikrettiğini fark etmiş. Bu kul o kuştan pek hoşlanıyor. Allâh o zamanın peygamberine vahyediyor: “Git o kuluma söyle, kuşla ünsiyet peyda etmek istiyor. Halbuki beni seven hiçbir kimseyi sevmeyecek. Ben onun derecesini indirdim.”

    46- “Aşıklar, varlığı ve ameli olmadığı için Allâh’da fâni olduklarından, ancak Allâh’ı ve O’nun rızâsını isterler. Başka bir şey istemezler. Aşıklardan gayrılar, böyle değildirler.”

    Allâh’a ermek seyr-i sülûk ile olur. Seyr-i sülûk (müridin Allâh’a yürüyüşü) senin şu maddi vücudundan geçip, kurtulman ve heykel-i beşeri nûr etmekle mümkün olur. Eğer bu heykel-i beşer ve nefsin olmasaydı, seyr-i sülûk da olmazdı. Çünkü hâşâ, Allâh ile senin aranda mesafe yoktur. Zira Allâh sana şah damarından daha yakındır. Şu halde sülûk, şu vücudunu nefisten kurtarıp, rûha kalbederek, Allâh’a vâsıl olmak içindir.

    Allâh, sana yakındır. Fkat nefsin kendini görmesiyle, seni Allâh’a uzak tutuyor. Fakat seyr-i sülûk seni nefisten kurtarır, asıl haline getirir. Yâni Allâh’a vâsıl eder.

    Allâh kendinden kendine tecelli etmesiyle bir nûr hâlkoldu. Buna Allâh: “Muhammed (övülmüş)” dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün âlemin ve rûhların babasıdır. Zirâ bütün ruhlar ondan yaratıldı.(“Adem, su ile toprak arasında iken ben Nebî-i Zîşândım.” Kudsî hadisi, bu hususu doğrular.). Allâh’ın aşkının eseri olan Ruh-u Muhammedî (s.a.v.), cism-i pâkî ile hâtem-i nebî olarak dünyaya geldi. Bu heykel-i beşer olmamış olsaydı, sâlihlerin seyr-i sülûku olmazdı. Seyr-i sülûk ile letâfet peydâ olup, ruhlaşır (Ruha erer). Bu hâl, Nefs-i mutma’inne’de olur. Nefs-i mutma’inne, rûh makamıdır. Bu halde, nefis vücûdu bırakır ve vücud da rûhla berâber olur. Mutmainne’de “irciî” hitâbına mazhar olunur.

    47- “Ey insan, Allâh seni melekût âlemi ile bu âlem arasında mutavassıt kıldı. Bunu, bütün mahlûkat arasında senin âdemiyyet kıymetini takdir etmek için yaptı. Yani seni kendiini bilmen için böyle yarattı.”

    Kendi varlığını Allâh’dan bilirsen ârifsin. Varlık Allâh’ındır. Sen yoksun, varlığını kendinden bilirsen bu şirk-i hafîdir. Allâh’ı inkâr edersen, şirk-i celî’dir.

    Ey insan! Sen bir cevhersin ki eşin yok. Bütün kainat seni saklar. Sen nazrgâh-ı ilâhî’sin. Allâh, seni sekiz sıfât-ı ilâhîsi ile yarattmıştır. Şu halde sen zât-ı pahî ilâhî’sin. Sıfât-ı ilâhîye mazharsın. Şu halde, Allâh seni kendi için, her şeyi de senin için yarattı.

    Adem (a.s.) de kâinatın her şeyi var (taş, toprak, ateş, su). İşte bana göre sen, Allâh’ın bütün zât-ı pâk-i ilâhîsinin, saıfatının mazhar-ı tâmmı (zuhur ettiği) olan insansın.

    Allâh, bir hadis-i kudsîsinde şöyle buyuruyor: “Ey insanoğlu! Nasıl ki dünyâda herşeyi senin için yarattı isem, seni de kendim için yarattım.”

    Şu hadis-i kudsiye göre bir yürüyüş sırası göstermek icabederse, hâşâ Allâh önde, Allâh’ın arkasında ve onu takip eden insan ve insanın peşinde de, dünya ve ahiret ile dünya ve ahiretteki herşey sıralanabilir. İşte böyle kimseler, kâmil insanlardır ve bu insan da efendidir. Yeryüzünde bu efendilere pek az rastlanıyor. İşte sırr-ı İlâhî ve Allâh’ın zât-ı pâk ilâhî’si ile sıfatlarının mazhar-ı tâmmı bu insanlardır. Sırtını Allâh’a çevirmiş ve yüzünü kendi için yaratılana döndürüp, onların peşinden giden, insan değil, maddenin, masivanın esir ve kölesidir. Halbuki insan Allâh’ın esiri ve kölesidir. Allâh’ın kölesi ise mahlukattın efendisi ve kâmil insandır. Diğerleri, neyin peşinden gidiyorsa, onun esiridir. Dünya perest, şehvet perest gibi.

    İnsanın cimaniyetini kainat ihata etmiştir. Fakat ruhaniyet itibarıyla “Halifet’ullâh” olan insan, bütün kainatı muhittir. Bunu içindir ki: “Ey insan, sen Allâh’dan ayrı olursan ufacık bir maddesin. Fakat kendini bilir ve varlığının Allâh’dan olduğunu idrak edersen, kainattan büyüksün, kainatı ihata etmiş durumdasın. Şu halde merteben I.Cismanî; II.Rûhanî olarak, iki şekil arzeder. O halde, kendini tanı ve kıymetini bil. Rûhaniyet itibarı ile arş senin. Sana gayb alemleri açılmadıkça, bu maddi kainat ile ihata edilmiş bir haldesin. Eğer Allâh’ı bilirsen, kainat senin muhafazandır. Sen onu ihata etmiş durumdasın. Öyle ise: ey insan, gâye Allâh’ı bilmek ve bilerek ibadet etmektir. Zaten Allâh da seni, kendisini bildirmek için yarattı.

    48- “Ey sâlik, sen bu dünya âleminin anasırının (taş, toprak, ateş, su) tabiatıyla bulunuyorsun. Bunları yaratan Allâh’ı bilemezsen sen bu anasırın içinde mahpussun. Eğer Allâh’ın varlığını ve herşeyin Allâh’dan geldiğini bilirsen, sen Allâh’la birsin ve sen bütün kainatı muhitsin. Bu durumda kainat sende hapistir.”

    Binâenaleyh, eğer sen hakkı bilirsen eşya senin hademendir. Eğer sen Allâh’ı bilemezsen sen eşyanın hademesisin.

    Şeyh-i Şiblî (k.s.) diyor ki: “Allâh’ı bilenin kalbine hiç bir eşya girmez.”

    “İmânın kuvvetliliği, senin Allâh’ın emirlerine vaktinde uyuşuna bağlıdır.”

    49- “Ehlûllâh gayb’dan haber verir ve onda başkalarının yapamadığı fiiller zuhûr eder. Bununla beraber, bu zatlarda beşerî vasıflar olan zaîflik, fakirlik, hastalık da görülür. Çünkü bu sıfâtlar beşeriyetinin zâtî vasıflarıdır.”

    Fakat onlarda Hakk’ın tecelliyâtı zuhûr edince, onlar her şey olurlar. Tecellî elinden alınınca, yine fakir, zayıf ve muhtaçtırlar. Tıpkı Güneşin doğmasıyla gecenin kalkması ve gündüzün zuhuru ile de her şeyin âyân oluşu gibidir. Güneş gidince de gece yine gelir. Zirâ dünyânın zâti sıfatı karanlıktır, kendinde bir aydınlık yoktur. Binaenaleyh anla ki, sende zuhûr eden kudret, kuvvet ve varlık Allâh’ındır. Kendinden bilme. Zirâ sen, aslen fakir, zayıf ve muhtaçsın. Eğer varlığını ve sende zuhur edenleri kendinden bilirsen, düşersin. Böyle hâllerinde hemen Allâh’dan emân dilemek gerekir. Zirâ Allâh emânı ve emân dileyeni çok sever.
    50 – “Zâhir olan ameller, bâtının kuvvetine bağlıdır. Kâlpte uyanıklık ve sevgi olmazsa ondan âh ve zikir çıkmaz. Çünkü zâhirde olan fikirler kâlpteki tefekkür ve görgünün neticesidir.”

    Allâh (C.C.), seni sana bildiriyor ve varlığının da Allâh’a müstenit olduğunu öğretiyor. Sonra Allâh’ın kâlbine verdiği nûrla kaynıyor ve Allâh diye zikrediyorsun.

    51 — “Nice ihtiyarlar vardır ki, ömürlerinin çoğu geçmiş. Bu geçen ömürlerinde aşk-ı ilâhî ve amel-i sâlih olmadığından, onlar pek boş ve soğukdurlar. Zaman az kaldığı halde, elde hiçbir şeyleri yoktur. Bu durumda tek çâre Allâh’a emân deyip, yalvarıp ağlamaktır.”

    Seni Hak’tan alıkoyacak bir şey olmadığı halde, Allâh ile meşgûl olmuyorsun, bundan büyük aptallık yoktur.

    52 – “Tefekkür, kalbin seyâhât etmesidir.” Hz. Peygamber (S.A.V.): “Bir saatlik tefekkür, altmış yıllık ibâdetten hayırlıdır.” buyuruyor.

    Âyet de: “Fe Firrû ilallâh” (Allâh’a kaçınız)buyuruluyor. Allâh’a ancak tefekkürle kaçılır.

    Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor: “Allâh’ın varlığını anlamak için göklere bakın, yere bakın, kendi nefsinize bakın. Bütün bunların yaratılışın olup olmadığını düşünün. Çünkü bunlar, Allâh’ın varlığını, birliğini gösteren hakikatlerdir. Lâkin Allâh’ın zâtını düşünmeyin. Allâh acaba şöyle midir? Böyle midir? Onun görmesi, işitmesi nasıldır? diye düşünmeye kalkmayın. Çünkü buna kudretiniz yetmez. Ne kadar özenseniz bunu hakkıyla bilemezsiniz, şaşırırsınız. Bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez.”

    İşte tefekkür, Resûlullâh’ın şu buyruğuna göre yapılır. Zirâ Hakk’ın zâtı düşünülemez. Çünkü insanlar mahlûktur. Bunun içindir ki, âsâra bakıp bütün âsârın yaratılışını tefekkür edip, “sübhânallâh” demelidir.

    53 – “Tefekkürden hâlî olan kalp, karanlık, aldanış ve cehâlet mekânıdır.”

    Şu hâle göre, tefekkür kalpteki îmân nûrunu iyi parlatır ve yandırır. İlim, hâl; hâl ise hakikat; hakikat de Hakk olur.

    Tefekkür, kalbin seyri’dir. Eserleri ve âlemleri tefekkür et. Tefekkür, kalbin kandilidir. Tefekkür olmayan kalp, karanlık eve benzer. Zirâ tefekkür bir nûr’dur.

    Tefekkür, îmân ve tastikdir. “Her eserin bir müessiri vardır” diyerek inanmak demektir.

    Tefekkür görmedir: Hakk’ı görüp, düşünmekdir. Bu hâl, meczûb ve Allâh’a erenlerde olur. Bu durumda o kimse eşyâyı görmez. Bütün hassalan ile hep Allâh’ı görür. Tıpkı birkaç dakika Güneşe bakıp da eşyâya baktığımız zaman, eşyayı göremediğimiz gibi.

    54 – “Başlangıçlar sonların aynıdır. Bidâyeti iyi gecenin sonu nûr olur.”

    Bir kimsenin başlangıcı (çocukluğu) Allâh ile yürürse, Allâh ile nihâyet bulur. Akıllı olan kimse, Bâkî olandan ferâhlanır. Fânîden ferahlanmaz.

    55 – “İsteyişindeki maksat, Allah’ın ezeldeki takdirini bozmak niyeti olmasın. Allâh, istediği için istemelisin. Çünkü Allâh senin her hâlini biliyor. Acaba senin istemenle mi olacak?”

    “Allâh’ım benim her halimi biliyor, istemekten edep duyarım” diyen, Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi olmalı. İşte ey sâlik! Allâh kemâlâtını Âdem’de izhâr etti. Ey Sâlik! Kıymetini tanı ve iyi anla.

    Hadis-i şerifde geçiyor: “Kim ki, nefsini (aczini, fakrini, muhtaç olduğunu) bilir, Allâh’ını bilir.”

    İnsan, Allâh’ın emânetinin hammalıdır. Binâenaleyh insan, çok yüksek bir varlıkdır.

    56 – “Asıl olan, nefsin benlik ve arzularından geçmektir. Bir anda Mekke’ye gitmek veya gelmek değildir. En büyük kerâmet Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmaktır.”

    Efendimiz buyuruyor: “Kim ki, kâhine, falcıya gider ve ona inanırsa Allâh’ın Kur’anı’nı inkâr etmektedir ve kâfirdir.”

    Bâyezid-i Bistâmî hazretleri diyor ki: “- Bir müslümân bir siniyi havaya atsa da üzerine otursa, sakın inanmayınız. Onun hareketlerine bakınız. Eğer bu hareketleri Hz. Muhammed’inkine uyarsa keramettir. Değilse istidrâçdır ve şeytandandır.”

    57 – “Allâh, kuluna yakındır. Fakat kulun gaflette bulunması, yâni Allâh’ın yakın olduğunu bilmemesi, kulun Allâh’a uzaklığını gösterir.”

    58 – “Allâh’a hiçbir şey perde olamaz. Bütün mahlûkâtta ve her zerrede görülen O’dur. Öyle ise hiçbir şey O’na perde olamaz.”

    Dâimâ Hakk’ın seni gördüğünü bil ve unutma. Kısaca söylersek, Hak senin ile beraberdir. Gözünün görmesi, kulağının işitmesi, hep Allâh iledir.

    59 – ” Allâh, bazı kullarına nimetleri yağdırır. O adam Rabbi’nin ihsanları karşısında utanır ve yolunda iyi yürür. Bazıları da şımarır, ihsâna isyân eder. Bu sefer Allâh onu imtihân zincirine bağlar.”

    Allâh, insanları illet (hastalık), gillet (fakirlik), zillet (horluk) gibi “üç şeyle” imtihân zincirine bağlar. Böyle olunca, varlıklar daralır, sıhhat bozulur. Allâh’ın imtihân veya ihsân etmesi seni kendine çekmek içindir.

    60 – “Allâh’ın en büyük mükâfatı, seni huzûrunda tutmasıdır. O seni tutmasaydı, senin canın sıkılır ve kaçardın.”

    61 – “Amel edenlere, Allâh’ın kendilerini taatında tutması, onlara kâfi mükâfat değil mi? Bu taatta zevk duymak da kulun çalışmasının mükâfatıdır.”

    Sen namaz kılarken bir zevk duyuyorsan, bu Allâh’ın senden râzı olması ve seni sevmesinin bir alametidir. Kulun ibâdetinden zevk alması, Allâh’ın acele olarak verdiği mükâfat ve sevgisinin sonucudur. Eğer namazda için sıkılıyorsa, daha nefsin sopa istiyor demektir. Allâh’ın sopasına tahammül güçtür.

    Allâhü Teâla buyuruyor: “Allâh, âhirette Cennet ve köşk verir. Fakat en büyük mükâfat, Allâh’ın senin kalbine üns ve sürûr ile rızâsını vermesidir.” Dünyâda Cennet nimetlerinin benzeri, gece yarısı Allâh’a namaz kılmaları ve ağlayıp yalvarmalarıdır. Bunlar Cennet zevkidir, Dünya zevki değildir.

    62 – “Ey âşık! Ey derviş! Allâh’ın keremini ve ihsânını kuluna göstermek için verir. Eğer vermedi ise, bu da Celâl ve kahrını göstermek içindir. Her ikisini de göstermek fâil-i mutlak olduğunu anlatmak içindir.”

    Âlemin yaratılışı, -Allâh’ı bilmek ve ona ibâdet etmek içindir. Allâh’ı her iki cihette de (celâl ve cemâl) görmek ve bilmek lâzımdır. Tek taraflı görürsen kulluk yapmış olamazsın. Allâh’ın vermemesi hâlinde müteessir olursan bu oluş, Allâh’ı hem celâl hem de cemâl sahibi olduğunu bilmeyişinden ileri gelir. Eğer müteessir olmazsan, bu da Allâh’ı bilişindendir.

    63 – “Senin Allâh’a taatin Allâh’a vuslata vâsıta olmaz. Fakat düşer de Allâh’a yalvarmaya başlarsan, vuslata ermiş olursun.”

    Taatla vuslat olmaması, yâni kapının açılmaması, ibâdetine varlık göstermemenden ileri gelir. Kendin amel yaptığın zaman başkasınm yapmadığını ve kusurunu görmek varlıktır. Başkasının kusûrunu görmemek şarttır.

    Kulluğun vasfı, hep zillettir. Seni Allah’a yalvartan günahın gördüğün, beğendiğin taatinden iyidir. Çünkü âbit, zillet sâhibidir; yalvaracakdır. İzzet ise Allâh’ındır. Sen izzet gösterirsen, vuslat kapısı açılmaz. Şu halde, zillet veren ihtiyaç, taatine vücud vermekten çok daha hayırlıdır. Asinin kırık kalbi, mûti (itâat ehli)nin kibirinden çok hayırlıdır.

    Hikâye: Beni İsrâil’den bir âbit namaz kılarken başına birisi basmış. Âbit kızmış ve: “Vallâhi Allâh seni affetmez” demiş. Allâh da o âbidin peygamberine vahyederek; “- Allâh, o âbidi affetmeyecek.” diye emir buyurmuştur.

    Hz. İsâ (A.S.) ile bir sâlik yolda giderken, arkalanndan da bir âsî geliyormuş. Bu pek meşhur olan âsi “Allâh’ım beni affet, şu salih kulunla birleştir” diyor. Sâlih kul da “Ya Rabbî! Şu âsî kulunla beni cem etme.” diye duâ etmiş.

    Allâh (C.C.) Hz. İsâ (A.S.)’ya bildirerek: “Sâlikin amellerini reddettim, âsiyi de affettim. Çünkü sâlik, kendi amelini gördü, gururlandı.” demiştir. İnsan, kendisini bütün mahlûkâttan aşağı görmelidir.

    Cüneyd-i Bağdâdî (K.S.) hazretlerine sormuşlar: “Sen şu köpekten üstün müsün?”

    Hz. Cüneyd cevap veriyor: “Eğer Allâh beni affederse, köpekten üstünüm. Affetmezse köpek benden üstündür.”

    Başkalarının kötülüklerinin affını Allâh’dan dile. Kötülere kötü deme, küfür ve kötülük illeti ile hasta olduklarını söyle.

    64 – “Allâh’ın iki nimeti vardır. Biri nimet-i îcât, diğeri nimet-i imdâddır. Yok olan bütün kâinâtı Allâh’ın yoktan var etmesi, yaratması ve hayat vermesi nimet-i icâttır. Her şeyin yaşayabilmesi, yürümesi, her hareketi yapması, Allâh’ın imdâdı ile mümkün olur.”

    Allâh icâd ediyor, nefes alıyoruz. İmdât ediyor, nefesi veriyoruz. İcâd etmezse yoksun, imdât etmezse yine yoksun. Var olan Allâh’dır. O’ndan gayri her şey yoktur(Her şey yok olucudur. Bâkî olan Allâh’dır” âyeti buna delildir.) Yani mahlûkatın esâsı yoklukdur. Onun varlığı imdât iledir. Şu halde her zaman Allâh’a muhtâcız. Her an, Celâl ve Cemâlinden “emân” diye imdât isteyeceğiz ve hâlimize şükredeceğiz. Allâh’ın kullarına imdâdı pek çoktur: Kur’an okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, vaaza gitmek, yalvarmak gibi.

    Hadis de: “Ey kullarım! Allâh’ı seviniz. Allâh’ın size verdiği nimetleri düşünerek, Allâh’ı seviniz. Sevilmeye lâyık olan ancak Allâh’dır.” buyurulur.

    Allâh’ın nimetlerine şükretmemek gaflettir. Bize azâp bu gafletten gelir. Allâh’ın nimetlerine şükredeceğine, gaflette kalmak küfürdür.

    65 – “Şu halde ihtiyâcın zâtidir. (Evvelden, yaratılışından, âciz oluşundan) O hâlde ey sâlik!.. Senin ihtiyacının zâtî oluşu, seninle kâimdir (yani sendendir.) İşte Allâh, senin hiçliğini sana anlatmak için birçok sebepler yaratıyor. Sağlık, hastalık ve açlık gibi sebepler, senin âciz olduğunu anlatır. Ârifler âcizliğin doğuştan olduğunu bildiği için, Allâh’a her zaman yalvarırlar.”

    Hasta iken âcizliğini bilip de, sağ iken bilmeyen ve “ben, ben” diyen kimse kâfirdir. Zâtî olan ihtiyacı, yâni âcizliği, sonradan gelen ve ârizî olan îcâtları kaldıramaz. Yâni Allâh’ın sana gıda, mal, mülk vermekle senin ona muhtaçlığın kalkmaz. Vermediği zaman, Zât’ından olan muhtaç oluşun ortaya çıkar. Şu halde, hangi nimete gark olursan ol, Allâh’a muhtaç olduğunu unutmaman gerekir. unutma ki, sen yoksun, muhtaçsın, âcizsin. Şu halde ne malına ne de ibâdetine, kısaca hiçbir şeyine güvenme. Ancak Allâh’a güven. Nimet gelince şükret; belâ gelince de sabret. Bekle, Allâh’dan ümit kesme ki, gerçek mü’minlerden olasın.

    66 – “Vaktinin en hayırlısı, kuvvet ve kudretinin yok olduğunu ve muhtaç olduğunu bilip, anladığın vakittir.”

    En fenâ vakit ise, Allâh’ı unutup “ben, ben’im” dediğin vakittir. Bu benlikten çıkarmak, âciz ve muhtaç olduğunu bildirmek için Allâh sana açlık, belâ gibi sebepler hâlkediyor.

    67 – “Ey sâlik! Halktan çekilir ve uzak durursan bil ki Allâh kendisi ile senin ünsiyetini murad ediyor, demektir.”

    Yâni çok sevdiğin bir kimseden bir aksilik görürsen, ondan buz gibi soğursun. Evlâdını seversin, fakat o seni kırar, karını seversin aksilik yapar. Kısaca her sevdiğinden, seni ondan soğutacak sebepler yaratır. Böylece onlardan soğursun. İnsanlarla ünsiyet peydâ ediyor ve hep onları seviyorsan, bu hâl çok fenâdır ve Allâh’dan uzaklıktır. Şu halde anlamak lâzım geliyor ki âsâra hiç ehemmiyet vermiyeceksin. Ancak o âsan (eserleri) meydana getiren, Hakk’ı görüp, Hak ile ünsiyet peydâ edeceksin.

    68 – “Allâh hem mû’tî, hem mânîdir.” (Hüvel mu’tî, hüvel mânî).

    Yâni Allâh hem verici, hem de mânî olucudur. Binâenaleyh, Allâh verdiği zaman, onu sevdiğin gibi, vermediği zaman da sevmen ve kızmaman lâzım gelir. Allâh’ı her iki sıfatla bilip, sevmek lâzımdır.

    69 – “Ârif kendisinin varlığına bakmaz, fakirliğini bilir. O, kimse ile karar kılmaz. Ancak Allâh ile karar kılar.”

    70 – “Hak’tan başkasını görmemek ve her şeyin Allâh’a muhtaç olduğunu bilmeklik fakr’dır.”

    Evliyâullâh fakri kendilerine âdet edinmişlerdir. Bunlar Hak’tan başka ganî görmemiş ve her zaman Allâh’a muhtaç olduğunu ihtiyâr edinmişlerdir. Mürîdlerin ihtiyaçlarının birbiri üstüne gelmesi onların bayramıdır.

    Müridler, yedi şeyi yapmadıkça “İlâhî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî” sırrına eremezler.

    1 – Fakirliği zenginliğe tercih etmek,

    2 – Açlığı tokluğa tercih etmek,

    3 – Gönül alçaklığını gurûra tercih etmek,

    4 – Zilleti izzete tercih etmek,

    5 – Tevâzuyu azamete tercih etmek,

    6 – Hüznü ferâha tercih etmek.

    7 – Ölümü hayata tercih etmekdir.

Sûfilerin Ölüm Esnasındaki Hallerini Öğrenmek-Fütûhât-ı Mekkiyye

Sufilerin ölüm gelirken halleri var Türlü türlü, birbirine benzer haller
Bir kısmı isimlerin onu talebini görür Bir kısmı melekleri görür
Halleri ise vecdde farklı farklıdır
O hakikatleri verir, tafsil ise icmaldir (özet)
Bir kısmı elçinin ona hediyeler getirdiğini görür Elçiler ise amellerdir
Bir kısmı tenzihin onu aradığını görür Ona göre teşbih saptırmadır
Hepsi mutlu, hakikat bir!
Onların ebedilik cennetlerinde meşguliyetleri var
işte bu, gerçektir ve ona bedel arama O kuşkunun bulunmadığı doğrudur
Peygamber şöyle der: ‘Kişi yaşadığı gibi ölür, öldüğü gibi diriltilir.’ Allah ise şöyle der: ‘Senden perdeni kaldırdık, artık bugün gözün keskin­dir’ Kastedilen ölüm anıdır. Başka bir ifadeyle insan ölüm esnasında Allah ehline yakîn geldiğindeki – onlar Rablerine ibadet edenlerdir-özel hallerinde olduğu gibi kendi durumunu görür. Allah Peygamber’ine şöyle der: ‘Sana yakın gelene kadar, Rabbine ibadet et., Kastedi­len ölümdür, çünkü ölüm, kesin olarak gerçekleşecektir. Hiçbir canlı buna karşı çıkamaz. Görüş ayrılığı, onun mahiyetinde olabilir. Şair şöy­le der:
Ölümden (şecb) başka her konuda görüş ayrılığı var dır Ölümdeki görüş ayrılığı ise mahiyetinde olur ancak!

‘Şecb’ ölüm demektir. Ölüm gelince, hiç kuşkusuz, on iki suretin ya hepsini veya bir kısmını görmek gerekir ki, bu durum zorunludur. On iki suret, amelinin sureti, bilgisinin sureti, inancının sureti, maka­mının sureti, halinin sureti, Peygamber’inin sureti, meleğin sureti, fiil isimlerinden bir ismin, sıfat isimlerinden bir ismin ve nitelik isimlerin­den birinin sureti, tenzih isimlerinden birinin sureti ve zat isimlerinden birinin suretidir. En uygunu, bütün bu suretlerin -’sad’ harfiyle değil-’sin’ harfiyle olmasıdır. Çünkü bunlar, manaların menzilleridir. Manalar somutlaşınca ve şekil ve miktarlarla ortaya çıkınca suretlerde tasavvur edilirler. Çünkü görmek, gözle gerçeldeştiği gibi mertebe ise mertebe de berzahî-hayalî durumla hüküm verir. O halde manaların intikal ettiği yerde ölüm ve uyku birdir.
Bazı insanlar için ölürken ameli gözükür. Ameli, sahibinin kendisi­ni yaptığı süs ve güzellik ölçüşünce ortaya çıkar. Amelini kendisine be­lirtildiği şekilde tamamlayıp ameli zedeleyecek tarzda hiçbir yönü eksik olmazsa, en güzel ve tam surette meydana gelir. Ameli zahirî ve bâtını unsurlarıyla tamamlanmış ise, bu şekilde (kendisine gözükür). Bâtınî unsurları, namaz kılarken sahibinin kalbinde ve kıblesinde huzur ve Rabbî müşahedenin bulunmasıdır. Her meşru amel namaz sayılır. Bu nedenle Hz. Peygamber, kutsi hadiste Allah’tan şöyle aktarır: Kıyamet günü Allah şöyle der: ‘Bakınız kulumun namazına, tam mıdır, eksik midir?’ Tam ise lehine tam olarak yazılır. Eksik ise şöyle der: ‘Bakınız, nafilesi var mı?’ Varsa, der ki: ‘Kulumun farzını nafilesinden tamamla­yınız.’ Sonra ameller bu şekilde ele alınır.
Amel, amel sahibinin zatından başka ise -örnek olarak zekât ver­meyen, alması yasaklanmış bir şeyi gasp edeni verebiliriz-, bu mal, o kulun amelinin iyi veya kötü suretini giyer. Suret kötü ise, zekât verme­yen, ayette denildiği gibi, onun boynuna bağlanır. ‘Yaptıkları cimrilik kıyamet günü boyunlarına geçirilir.nsı Hz. Peygamber de zekât vermeyen insan hakkında malının bir yılan haline geleceğinden söz etmiştir. Sonra bu mal zekât vermeyen insana şöyle der: ‘Ben senin hazinenim. Sonra da boynuna dolanır.’ Hazine, kulun maldaki amelindendir. Aynı şey, iyiliği kendilerine dönen amellerinde veya zatlarından başkasında tasar­ruf ettiklerindeki cömerdliklerinde Allah’ın salih kulları için söz konusu­dur. Bütün bunların belirtilerini ölüm esnasında görürler. Bu da, ‘Onla­ra ufuklarda ve nejslerinde ayetlerimizi göstereceğiz” ayetine dâhildir.
Burası, insanın amelinin bir yönünü göreceği yerlerdendir. Böylelikle salih kul, ölüm esnasında ruhu için üzerinde yürütüldüğü Burak mesabesindeki iyi amelini görür. Burak o temiz ruhu yüksek derecelere çı­kartır. Artık o, illiyyin’e ulaşır. Çünkü Allah’ın kulları amellerinde dere­ce derecedir. Bir kısmı güzelde, bir kısmı daha güzelde, bir kısmı iyide bir kısmı da daha iyidedir.
Bir kısmına ölüm esnasında ilahi mertebeyle ilgili bilgisi tecelli eder. Bunlar iki tür insandır: Birincisi, Allah hakkındaki bilgisini nazar (teorik inceleme) ve istidlalden almıştır. Diğeri ise, Allah hakkındaki bilgisini keşften almıştır. Keşf bilgisi tecellide daha tam ve iyidir. Çün­kü keşf ve bilginin elde edilişi, takvadan ve salih amelden kazanılmıştır. Bu durum, ‘Allah’tan takva edin (korkun), O size öğretir” ayetinde dile getirilir. Bu bilgi ölüm esnasında güzel bir surette ya da öleni çevrele­yen bir ışık şeklinde gözükür, insan da sevinir. Bilgiyi kazanırken nefsani bir iddia insana etmiş olabilir. Böyle bir insanın ameli, bilgiyi edinir­ken iddianın eşlik etmediği -aksine bilgiyi ilahi bir ihsan, bağış ve lütuf saymıştı- kişinin amelinden daha aşağıda güzel bir surette görünür, ikinci kişi ise, bilgiyi elde ederken kendine ait bir çaba görmeyip ame­linden habersiz olanlardandır. Böylelilde amelinde vasıtadır. Böyle bir insan, (amelde kendisini) sanatçının kullandığı araç gibi sayar. Amel, sanatçıya nispet edilir, alete değil! Övgü de -alete değil- onu kullanana gider. Aynı şey ilahi ilimleri elde ederken Allah’ın kullarından bir kısmı adına gerçekleşir. Böylelikle bilgi ve inancın sureti, son derece güzel bir şekilde ortaya çıkar.
Bir kısmı ise bilgisi olmayan inanç sahipleridir. Fakat söz konusu insanın inancı, işin kendiliğinde bulunduğu duruma uygundur. Bu kişi, Allah hakkında bilenin inandığı şekilde inanır. Fakat bu, Allah’ı bilen­lerden birini taklit ederek gerçekleşmiştir. Fakat onun da inandığını ta­hayyül etmesi gerekir, çünkü inancın hayalden soyutlaması mümkün değildir. O ise, şimdi ölüm anındadır ve ölüm anının doğru hayal -ki kuşku kendisine ulaşamaz- mertebesine ulaşma imkânı vardır. Doğru hayal, insanda dimağın önündeki güç değildir. Aksine o, tıpkı Cebra­il’in Dıhye suretinde gözükmesi gibi, dıştan gelen bir hayaldir. Bu mer­tebe gerçek, doğru ve bağımsız müstakil bir mertebe olduğu gibi mana­lara ve ruhlara elbise giydiren bedeni suredere sahiptir. Böylelilde onun derecesi, o makamdan inandığı şeye göre gerçekleşir.

Kul makam sahibiyse, hiç kuşkusuz, nurani ruhlar derecesine katılır, çünkü onlar Al­lah’ın haklarında ‘Her birimizin belli bir makamı vardır’ dedikleridir. Böylelikle onun makamı bir surette ortaya çıkar. Kendisi de o makama -tıpkı valinin valiliğine yerleşmesi gibi- yerleşir. Bu durumda ise maka­mına göre orada bulunur. Bütün bunlar, dünya hayatının müjdeleridir. Allah onlar hakkında şöyle der: ‘Onlar iman eden ve takva sahibi olanlar­dır. Dünya hayatında onlar için müjdeler vardır”
Can çekişme anında kişi hal sahibiyse, ona Allah’tan bir hal döner ve bu haldeyken can verir. Bu durum, hal sahibine aittir. Allah’tan ona gelen şey onun için bir hil’at -valilik gibi bir makam değil- gibidir. Onu giyinir ve o halin durumuna göre onunla süslenir. Bu hal onun konu­munu gösterir. Bazen hal kendiliğinden olabilirken bazen önceden ya­pılan bir amelden meydana gelir ve bunların arasında fark vardır. Bu­nunla birlikte hal her durumda vehbidir. Fakat insanlar iki kısımdır: Bir kısmı önceden hizmet ederek kendisine giydirileni hale eder. Bir kısmı önceden hizmet etmemiştir. Böylelikle ona dönük ihsan ve inayet daha açıktır, çünkü onun halinin belli bir sebebi yoktur. Bununla birlikte bütün haller vehbi, makamlar ise peygamberlerin hak edişidir.
Bazı insanlara can çekişirken varis olduğu -çünkü âlimler nebilerin varisleridir- peygamber gözükür. Söz gelişi can çekişirken Hz. İsa’yı ve­ya Hz. Musa’yı veya Hz. İbrahim’i veya Hz. Muhammed’i veya her­hangi bir nebiyi görür. Bir kısmı geldiğinde sevinerek -çünkü bütün peygamberler, mutlu insanlardır- peygamberin adını söyler. Can çeki­şirken ‘İsa’ der veya onu Allah’ın isimlendirdiği gibi ‘Mesih’ adıyla zik­reder. Bu, daha yaygın isimdir. Orada bulunanlar ise, velinin böyle bir kelimeyi telaffuz ettiklerini görüp kötü zanda bulunarak ölüm esnasında Hristiyan olduğunu ve İslam’dan çıktığını zanneder. Ya da Musa’yı ve­ya ben-i İsrail’den bir nebinin adını söyler. Yanındakiler ise, adam için ‘yahudi oldu’ derler. Hâlbuki o, Allah nezdinde mutluların en mutlulanndandır. Böyle bir müşahedeyi sıradan insanlar anlamaz. Onu keşf sa­hibi Allah ehli bilebilir. Gerçi söz konusu insan, içinde bulunduğu bu hali Hz. Muhammed’in dininden elde etmiştir, fakat önceki bir nebiye ait bu ortak hale varistir. ‘Onlar kendilerine hidayet ettiği kimselerdir, on­ların hidayetlerine uyulur’ ayetinde dile getirilen husus budur. Suret ortak olunca Hak, bu insana söz konusu (duruma ait) sureti o nitelik sahibi peygamberde gösterir. Bu nitelik söz konusu peygambere aittir

ve Hz. Muhammed de onda ortaktır. Örnek olarak, ‘Beni hatırlamak için namaz kıl” ayetini verebiliriz. Peygamberin görünmesinin gayesi, bu şahsın varis olduğu peygamberin başka birinin varis olduğu peygam­berden ayrışmasını sağlamaktır. Varis olunan diğer peygamber Muhammed’in suretinde görünseydi, diğer nebi ve meleklerden ayrı olarak sadece kendisine özgü hususlarda Hz. Muhammed’e varis olan şahıs işi karıştırırdı. .
Bir kısmına ölüm esnasında makamda ortak olduğu meleğin sureti görünür. Bu bağlamda meleklerin bir kısmı, ‘saf duranlar’, bir kısmı ‘tespih edenler’, bir kısmı ‘okuyanlardır.’ Meleklerin sınıfları makamla­rına göre değişir. Böylelikle kişiyle aynı makama sahip olan melek, onunla sohbet ve oturmak üzere iner. Başka bir ifadeyle meleği indirten şey aradaki ilişkidir. Bazen can çekişen insan meleği adıyla zikreder. Bu esnada meleğe önem gösterdiği, yüzünde bir sevinç, rahatlama ve mut­luluk görülür. Biz can çekişme esnasında sadece karıştırmaları söz ko­nusu olmayan velilerin hallerini betimledik. Yoksa müminlerin geneli­nin hallerini zikretmiyoruz, çünkü o konu ayrı bir tecrübeyi (gerekti­rir). Velilerde özellikle zikrettiğimiz bu haller gerçekleşir. Bu nedenle, sıradan insanların can çekişme esnasında karşılaştıkları ve görülmesi is­tenmeyen ve yüzün sararması gibi durumlarla ilgilenmedik. Bunlar, amacımızın dışındadır. Böyle bir hal genellilde Allah ehlinde görünmez. Onlar, böyle bir halle karşılaşırsa, gördülderini bilenlerdir.
Bir kısmında can çekişme esnasında düstur edindiği ilahi isim tecel­li eder. Bu isim, fiil isimlerinden ise can çekişme halindeki insan o isim karşısındaki davranışına göre hareket eder. Örnek olarak var eden an­lamında el-Hâlık, el-Bârî, el-Musavvir, er-Rezzak, el-Muhyi gibi bir fiili gerektiren isimleri verebiliriz. Böylelikle kişi, o ismi en güzel surette görür ve ona şöyle der: ‘Allah sana merhamet etsin, sen kimsin? isim ‘Ben senin düsturunum’ der. Düsturlar, elinizdeki kitabın ‘Kutupların halleri’ bölümünde, daha sonra gelecektir. Düstur edindiği isim, her­hangi bir kemal niteliğini gerektiren isim olabilir. el-Hayy, el-Alim, el-Kâdir, es-Semi’, el-Basîr ve el-Mürîd isimlerini örnek verebiliriz. Bütün bunlar, murakabe ve haya isimleridir. Ölüm anında (bu isimler karşı­sında) onlar, zikir yaparken dünyevi amaçlardan (hangi ölçüde) arınmış oldukları halde bulunurlar. O amaçlar beşeri yaratılışa yerleşip insanın kendilerinden ayrılmasının mümkün olmadığı şeylerdir. Bu amaçlardan

kurtulmanın yegâne ilacı, arızî olan ya da olmayan her varlıkta Hakkın yüzünü müşahede ederek ‘huzur’ kazanmaktır.
(Can çekişenin) düsturu nitelik (na’t) isimleri olabilir. Bunlar el-Evvel, el-Ahir ve bu bağlama giren nispet isimleridir. Bu isimlerde o, böyle isimlerle Rabbini zikretme esnasında sahip olduğu ‘görelilik’ (iza­fet) bilgisine göre bulunur. Böylelilde -şifadan kabul edenlerden ise-onun bir varlığı olduğunu veya olmadığını bilir.
Bazı insanlara can çekişme anında tenzih isimleri tecelli eder. Ör­nek olarak el-Ganî ismini verebiliriz. Bu isim ömrü boyunca insanın düsturu olmuşsa, o kişi bu ismi müşahede edişine göre onu karşılar. Acaba insan Hakk’ı ‘bir şeyden müstağni’ olması bakımından zikretmiş midir? Ya da -bir şey aklına gelmezden- tıpkı diğer tenzih isimleri gibi sadece Ganî ve Hamid (müstağni ve övülen) diye mi zikretmiş midir?
Bazı insanların düsturu, Allah veya Hüve (O) ismidir. Hüve, Ebu Hamid gibi bazı sûfilere göre isimlerin en üstünüdür. Bir kısmı ise, ‘Sen (Ente)’ ismini daha yetikin sayar. Bu görüş, ‘Ey Hayy, Ey Kayyum! ‘Ey, senden başka ilah olmayan!’ ifadesi hakkındaki görüşünde Kettani’nin benimsediği düşüncedir. Bir kısmı, ‘Ben (Ene)’ zamirini en üstün saymıştır. Bu ise Ebu Yezid’in görüşüdür. Zikri böyle olan biri ölüm anında, o zamir hakkındaki inancına göre bulunur. Bu inanç, sı­nırlama vehmi veya sınırlamadan soyutlanma şeklinde olabilir. Bir kıs­mı, tecrit ve tenzihin sınırlamanın ta kendisi olduğunu düşünmüştür. Bir sınırlama olmaksızın, bir şeyi düşünmek imkânsızdır. Çünkü bir şey ‘dışta olan’ veya ‘içte olan’ veya ‘dışta ve içte olmayan’ diye düşünülebi­lir. Ya da o, o şeyin kendisidir ve ondan başkası değildir. Bütün bunlar, sınırlamadır. Çünkü her mertebe özü gereği başkasından ayrışmıştır. Öyleyse sınırın başka bir anlamı yoktur. Bu kadar açıklama yeterlidir.
Yüz dokuzuncu kısım sona erdi

By halukcavusoglu TASAVVUF içinde yayınlandı

SIRR-I MEKTÛM-Ü MAHTÛM (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar)

بســـم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Sırr-ı Mektûmu muhtevi olan ve üzerine Allah (cc) tarafından mühür vurulan zarftır.

İmâm-ül Evliyâ ârif-i billâh Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Ârab-î, et-Tâî, el-Hâtimî, el-Endülûsî, Şeyh-ül Ekber Muhyiddin (ks) buyurdu ki ;
حَمِــدْتُ اِلــۤهـى وَالْمـقـا•مُ عَــظِــمٌ
فَـاَبــْد•ى سُرُورًا وَ الْفــُوا•دُ كَظِـيمٌ
“Ya Rabb´i Sana arz ve şükrân ettim. Makam-ı celâletin pek büyüktür. Ya Rabb´i bu şükrân ve sevinçe mahsûs izhâr ve kalbimde onu hazm etti.”
وَ مـَاعَجَبى مِـنْ فَـرْحَتى حِينَ قُورِنَتْ
بِتَـرْحَـةِ قَـلْبٍ حَـلَّ فِـيهِ عَظـِـمٌ
“Kudûret-i kalbiye ile beraber takrib ettirildiğinde, zât-ı azîm-uş şânın kalbe sığmasından mütehassıl ferah ve surura taacüb ederim.”
وَ لۤــكِـنَّـنى مِـنْ كَشْفِ بَحْرِ وُجُودِِه
عَـجِبْـتُ لِـقَـلْبـى وَ الْحَـقـا•يِـقُ هيِـمٌ
“Fakat hakîkâtler, gece gündüz amâ´da mestûr olduğu halde kalbimde ilahi vücûdun denizinde keşfine hayran kaldım.”
كَذَاكَ الَّذى اَبــْد•ى مِـنَ النــُّورِ ظَاهِـرًا
عَـلى• سَـرَفِ اْلاَجْـسـَامِ لَيـْسَ يُـقِيــمُ

“Nûr-u mahz (asıl nûr, safî nûr) olan Hakk uzaktan görülen hayal gibi ecsâm-ı ikâme ve idâme etmeyen bir nûr izhâr etti.”
وَ مـَاعَجَبى مِـنْ نُـور جِـسْمى وَ اِنَّــما•
عَجِـبْتُ لِنـُورِ الْـقَـلْبِ كَيــْفَ يَـرِيـــمُ

“Envâr-ı cismiyeme şaşmıyorum da, yalnız envâr-ı kalbiyenin nasıl temsil ve ikâmet ettiğine şaşıyorum.”
فَاِنْ كَانَ عَنْ كَشْفٍ وَ مَشـْهـَدِ رُؤْيــَةٍ
فــَنـُـورِ تَـــجَـلِّــــــيهِ عَـــلَـيْـــهِ مُقِـيــــــمٌ
“Eğer bu nûr-u mütemâyil, keşfen zâhir ve meşhed-i rû´yetten (görüş yeri) neb´ân (kaynayarak akıyorsa) ediyorsa o halde nûr-u tecelli-i ilâhî o kalbde mukimdir.”
تَفَطَّنـْتَ فَاسْـبُرْ عِـلَّةَ اْلأَمــْرِ يا• فَتى•
فَـهَـلْ رَئــْىُ خـَـلْقٍ بِالْعَـليـِمُ عَليِـــمٌ
“Dediğimi anladınsa ey delikanlı, işin esâsını tetkîk ve tecrübe eyle. Acaba halkın görüş ve fikri Alîm olan zât-ı bilebilir mi?”
تَعـَالى• وُجُودُ الذَّاةِ عَـنْ نَيـْلِ عِـلْمَنـَا
بِه عِـنْدَ فَضْـلى وَ الْـفِصا•لُ قَديــمٌ
“Ahâdiyyet-i zâti-ye bizim O´ndan ayrı bulunduğumuz zaman ilmimizin kendisine ittisâlinden münezzeh olduğu gibi bu ademi ittisâl kadîm ve ezelidir.”(sayfa 2)
فَـفُرْقَانُ رَبـىّ قَدْ اَتـاَنِـيَّ مُـخْبِـرًا
بِـتَـعْيِـينِ خَـتْـمِ اْلأَوْلِــيا•ءِ كَـريــمٌ
“Rabb´i Teâlâ´nın Rasûl-i Kerîmi Hâtem-ül Evliyâ´yı tâyin ile yani âhir zamanda İsa b. Meryem (a.s) in nüzûlü ve Deccâl-i katlini ve bunlarda nübüvvet hükmü ile değilde velâyet hükmü ile olacağını bana haber vermiştir.”
فَـقُــلْتُ وَ سِرِّ الْـبَيـْتِ صِفْ لى مَـقـا•مَهُ
فَــقَالَ حَـكِيـمـًا يَـصْطَــفِيـهِ حَـكِـيــمٌ
“Ben rûhâniyeti risâlet ve Esrâr-ı Beyt-ül Harâm (Kâbe) hakkı için bana o Hâtem´in makamını tavsîf ve beyân eyle dediğimde; O bir hükümdür. Hakîm olan Allah (cc) onu intihâb (birçok kimse içinden en iyisini seçmek) ve istıfâ (birçok kimse içinden en güzelini seçmek) etmiştir; cevabını verdi.”
فَـقُـلْتُ يَـرا•هُ الْـخَـتْـمُ فَـاشْـتَدَّ قَـائِـلاً
اِذا• مـا• رَا•هُ الْخَـتْــمُ لَـيْـسَ يَـدُومُ
“Zât-ı Akdese, onu Hatem olan görebilir dediğimde, şiddet îrâz ederek cevap verdi. Hâtemi Hakîkiden başkasının gördüğü devam etmez dedi.”
فَـقُـلْتُ وَ هَـلْ يَـبْـقـى• لَـهُ الْـوَقْـتُ عِنْـدَ مـا•
يَـرا•هُ نَـعَـمْ وَ اْلأَمـْرُ فِــهِ جَــسِيــمٌ
“Hatm-i velâyet Onu gördüğü zaman, zamanın zuhûruna vakit var mıdır? demiştim. Cevâben ………(500+5+400) vakit vardır. Hatem-i Hakîki hakkında ki ise çok büyüktür dedi.”
وَلِلْـخَـتْمِ سِـرٌّ لَمْ يَـزَلْ كُـلُّ عَارِفٍ
عَـلَـيْــهِ اِذا• يَسْـرى عَلَـيْــهِ يَـحُـومُ
“Hatmin mühim bir sırr-ı vardır ki, arif-i billâh olan her kâmil veli ona vakıf ve nafîz (nüfûz ederse) olursa, onun mühr-ü etrâfında devir eder.”
اَشا•رَ اِلَــيْـهِ الـتِّرمِزِىُّ بِـخَـتْمِـه
وَلَمْ يُــبْده وَ الْـقَـلْـبُ مِنْـهُ سَلِـيمٌ
“Meşhûr muhaddis Hakim Tirmîzî (ks) ona ömr-ü dünya ve silsile-i vilâyetin hatmi olduğuna işâret etmiş, fakat izhâr etmemiş olduğundan kalbler o hatmi mârifetden (bilmekten) salim yani hâli kalmıştır.”
وَ مـَا نـا•لــَهُ الصِّـدِّيـقُ فى وَقْتِ كَـوْنِـه
وَ شَـمْسُ سَــمـا•ءِ الْـقَــرْبِ عَـديــمٌ
“Cenâb-ı Sıddîk Âzâm bile sıddîkıyet makamında bulunduğu halde hatm-i bilmeye nail olmadığından semâ-î mağribin şems-i taban-ı (parlayan güneş) onun tarafından görülmemiştir. Çünkü hatm, Cenâb-ı Sıddîk´a mercuhtur (ondan üstün makamdadır). Sebebi de kendisinde hem nübüvvet ve hem de velâyet vardır. Yani İsa b. Meryem (a.s) dır.

مَـزَاقًا وَلۤـكِـنَّ الْفُــۤؤدَ مُـشَاهِــدٌ
اِلى• كُـلّى مـَا يُـبْدهِ وَ هُوَ كَــتُومٌ
“Cenâb-ı Sıddîk Âzâm (r.anh) zevken idrâk etmemiş, fakat hatm-in kendisi ketûm (gizli) olduğu halde izhâr ettiği her âsârı (eserler ve işaretleri) kalben müşâhede etmiştir.(sayfa 3)
بَـغـَارُ عَلـى• اْلأَسـْرَارِ اَنْ تَـلْحَـقَ الـثَّـرى•
وَ اِن تَـمْتَـطِيـهـا• الــزَّهـْرُ وَهـْىَ نُـجُـومٌ
“Safâyı esrârını gubâr alır olmaktan kıskanır. Şayet kendisine bir lem´â (ışık) munakis olsa (aksetse) oda lemât-ı kevâkib olabilir.”
فَـاِنْ اَبـْدَرُوا اَوْ اَشْمـَوُا فَـوْقَ عَرْشِـه
وَ كـا•نَ لَـهُـمْ عِنْــدَ الْــمَقَـامِ لُــزُومٌ
“Bu esrârın balâyı arşın (arşın üstünde) bir yerinde, tabân (dolunay) veya şems-i rahşan (parlak güneş) zuhur etse, makâm-ı hatim´de onda telâzîm ve iltisâk (lüzumlu olmuştur) etmiştir.”
فَـرُبـَّمـا• يَـبْـدُوا عَلَـيـْهِــمْ شُــهُـودُهـا•
فَـمِنـْهـُمْ نُـجـُومٌ لِـلْهـُـد•ى وَ رُجُــومٌ
“Bazan ashâb-ı esrâr-a o esrâr-ı muşâhede zuhûr eder ki, o esrârın bir kısmı rehber-i hidâyet-i râfia (yüksek hidâyet rehberi) diğer bir kısmı da efkâr ve akâid-i fasideye (bozuk akide) racmi şeyâtîn âsa birer mâniâdır.”
فَسُـبْحَـانَ مَـنْ اَخْـفى• عَـنِ اْلـعَـيْـنِ ذ•اتَـهُ
وَ نُـورِ تَـجَـلِّــيــهـا• عَـلَـيْـهِ عَــمِــيـمٌ
“Ahadiyyet-i zâtiyyesini nazarı cismâniyyeden ihfâ eden zât-ı akdesi tenzih ve takdîs ederim. Bununla berâber o zât-ı baht-ın (asıl zât olan) envâr-ı tecelliyât-ı kalb, zi-hayata (hayat sahibi) umûmîdir.”
وَ لۤـكِـنَّـهُ الْمَرْمُورُ لا•يــُدْرِكُ السَّـنـا•
وَ كَيـْفَ يَـر•ى طِـيبَ الْحَيـا•ةِ سَقيِمٌ
“Fakat şeb-pere(yarasa) çeşm (gözlü) olan kimseye ziyâ yaklaşamaz. Seâdet ve huzurlu hayatı hasta olan nerede görecektir.”
فَاَشْخـا•صُنـا• خَمْسٌ وَ خَمْسٌ وَ خَمْسَةٌ
عَلَـيْهِمْ نَـر•ى اَمْرَ الْـوُجُـودِ يَـقُـومُ
“Kendilerine nasb-ı nazar ettiğimiz şahsiyetlerimiz on beş kısıma taksim edilmiştir. Hâdiseler ve mevcûdat-ı kâinât bunlarla kıyamını görüyoruz.”(Bunlar: Rasül, Nebî, Âlim, Veli, mü´min- i ümmi—Aktâb, Evtâd, Vüzerâ, Havâs-u Abdâl, Nükabâ—Müslüman, Kâfir, Tâbî, Tâbî olmayan, Âsî)
وَمَـنْ قـا•لَ اِنَّـهُ اْلأَرْبــَعِـينَ نِهـا•يَـةٌ
لَـهُـمْ فَـهْوَ قَــوْلٌ يَــرْتَـضِيـهُ كَـلـِيمٌ
“Kırkların adetleri adet-i nihâyettir. Bu söz ile hükmedenler bu hükme rızâdâre olmuş olan müttefiklerdir.”
وَ اِنْ شِـئْتَ اَخْـبِـرْ عَنْ ثَـمـا•نٍ وَ لا•تــَزِرْ
طَريقَـتُـهُـمْ فَرْدٌ اِلَــيْـهِ قَـوِيــمٌ
“Arzu edersen sekiz tanesini say ve fazla söyleme. Bunların yolları da birdir. (Rasül, Nebî, Âlim, Aktâb, Evtâd, Havâs, Abdâl, Nükabâ)
فَسَـبْعَـتُـهُمْ فى اْلأَرْضِ لا•يــَجْـهَلُـونَهـا•
وَثـا•مِـنُـهـُـمْ عِــنْدَ النُّـجُـومُ لَـزِيـمٌ
“Yukarıdaki sekiz adetten yedisi herkesçe bilinir. Fakat sekizincisi tecelliyât-ı Rabbânîde gerekli ve devamlılığı olandır. Makâm-ı Hatm sahibidir.”
فَـعِِـنْدَ فَـنـا•ءِ خـا•ءِ الـزَّمـا•نِ وَ دا•لِـهـا•
عَـلى• ذ•اكَ مَدْلُــولَ الْـكَــرُومِ يَقُــومُ
“Dünyanın ömrü fena bulduğunda ve ahir zaman geldiğine zaman delâlet ettiğinde hadiseler ve hatm gelecektir.(sayfa4)
مَـعَ السَّـبْـعَةِ اْلأَعـلا•مِ وَ الـنّا•سُ غُـفُـلٌ
عَـلِــيمٌ تَـبْديــرُ اْلأُمــُرِ حَــلـِيـمٌ
“Bu sekizin içinden yedi müşahit kişi halk gaflete düşmüş iken zuhur edecektir. Onlar işlerini hilm ve sükûnetle işleri idâre edeceklerdir.”
وَ فى الـرَّوْضَــةِ الْـخَـضْـر•اءِ اِسْـمُ عُـد•اتِـه
وَ صـا•حِبُـهـا• بِـالْـمُـؤْمِــنِـينَ رَحِــيمٌ
“Şam şehrinde Ravza-i Hadrâ (yeşil bahçe) da Hatm´in düşmanları bulunacaktır. Fakat Ravza-i Hadrâ´ya mâlik olacak mü´minlere şefkatli merhametli Hatm´dir.”
وَ يَـخْــتَـصُّ بِالــتَّدبِــيرِ مِـنْ دُونِ غَـيـْرِه
اِذ•ا فـا•حَ زَهْــرٌ اَوْ يَـحُــبُّ نَـسِيـمٌ
“Hatm bir işi yapmak isterse veya bir emr-i mânevî aldığında, yukarıdaki kişilerden hiç birine kayıtlı olmayarak işleri dilediğince yapar.”
تَـر•اهُ اِذ•ا نـا•و•اهُ فى اْلأَمـْـرُ جا•هِـلٌ
كَـثِــيرُ الـدَّعا•وِي اَوْ يَكِـيدُ زَنِــيمٌ
“Cahil ona bir iş hususunda müracaat ettiği zaman sen O Hatm´i çok da’vâ eden veya hasım gibi görürsün.”
فَـظا•هِـرُ اْلإِعْـر•اضُ عَـنْـهُ وَ قَـلْـبُـهُ
غَـيُـورٌ عَلى• اْلأَمــْرِ الْـعـَزِيـزِ زَعِــيمٌ
“Zâhiren Hatm´i cahilden yüz çeviren olarak görürsün. Fakat temiz kalbi ölçülmeyecek kıymetli, işlere hâkim ve kefildir.”
اِذ•ا مـا•بـَقـى• مِـنْ يَـوْمـِه نِـصْفُ سـا•عَـةٍ
اِلى• سـا•عَـةٍ اُخْـرى• وَحَــلَّ حَــريـمٌ
“Hatm´in ömründe yarım saat kalsa, ondan diğer saata kadar mutlaka o akîde-i hal edecek ve işleri bitirecektir.[Yani İsa (a.s) gelecektir ki, Hatm O´dur. Çünkü geldiği zaman dünyanın sonu ve velâyetin bitişi olacaktır. Bunun için Hatm (mühür-son) dir.]
فَـبَهْــتَزُّ غُصْـنُ الْـعـَدْلِ بَـعْـدَ سُـكُـوتِـه
وَ يَـحْيى• نَـبـا•تُ اْلأَرْضِ وَهْـوَ هَـشِـيمٌ
“Hatm´in gelmesi ile adâlet ağacının dalları titremeye başlar. Yeryüzündeki ağaçlar ve bitkiler kurumuş iken hayat bulurlar.”
وَ يَظْـهَـرُ عَـدْلُ الله شَـرْقًا وَ مَـغْرِبـًا
وَ شَخْـصُ اْمـا•مُ الْـمُؤْمِـنِينَ رَمِــيمٌ
“İmam-ül Mü´min´in cesedi pakisi toprağa verilse de yine getirdiği Allah (cc)´ın adâleti doğudan batıya zahir ve intişar edecektir.”
وَ تَـمَّ صَـلا•ةَ الْـحَـقِّ تَـتْـر•ى عَـلى• الَّذى
بِـه لَـمْ اَزَلْ فـى حـا•لَـتـى اَهــيمٌ
“İşte burada yani bu işin sonunda Allah (cc)´ın beyanı salâtı kendisine hayat ve ölümde aşık olduğum zât-ı risâlete olsun.”Amin (sayfa 5)

[Kitabın başından başlayıp burada tamamlanan manzûmede Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î Hazretleri Efendimiz Hz. İsa (as) kelimesini, geliş zamanını ve Hatm´in ismi ile geleceğini ve yanındaki yardımcılarını kısmen işaret ve kısmen sarâhatle beyan ve ifâde buyurmuştur. Bundan sonra yine ve küçük bir manzûme ve bir tavsiyesi ile bu kitabı yazmaktan maksadı ne ise ona intikal edeceklerini izah etmişlerdir. Allah (cc) sırrını takdis, yardımını ve feyzini üzerimizde kılsın. Amin]

Hakk Teâlâ’ya arz edilen hamd ve senâyı mukaddem ve Sultân-ı Enbiyâ sallallâhü aleyhi ve selleme takdim edilen hitâmında bir olan salâttan sonra
فَـدَبِــّرْ اَيــُّهـا• الْـحَـبْـرُ اللَّبِـيبُ
اُمـوُرًا قـا•لَهـا• الْفِـطَنَ الْمـُصِيـبُ
Ey Fâzıl-ı akl! Rey saibe sahib olan ha….bu umûru muhimme hakkında söylediğimizi tedbir ve tefekkür ile;
وَ حَقِّـقْ مـا•رَمى• لَـكَ مِـنْ مَعـا•نٍ
حَـو•اهـا• لَـفْظُـهُ الْـعَزْبُ الْــعَـجِيـبُ
Elfâz-ı lutfiye ve acâibinin ihtiva ettiğini ve sana beyan edilen maânî münifeyi tahkik et.
وَ لا•تــَنْـظُــرْهُ فى اْلأَ كْوَانِ تَشْـقى•
وَ يَـتْـعَبُ جِـسْمُـكَ الْـفَــزُّ الْـغَـرِيبُ
Sırf mânaya ait olan o şeye nazar-ı kevnî ile bakma ki, yolu yanılırsan bu babda münferid kalan cismin yorulmuş olur.
اِذ•ا مـ•ا كُـنْـتَ نُـسْخَـتُهـ•ا فَـمـ•ا لى
اَرُومُ الْبـُعْـدَ وَالْـمَـعْـنـى• قَـريـبٌ
O umûru maneviye ve maânî acîbenin bir nushaî zi-hayatî olursan yani Letâif-i Rabbâniye halinde taltif edersen uzaklara gitmeye lüzüm görmem. Çünkü mâna garibdir.

ŞEYH-ül EKBER MUHYİDDİN ibn ÂRÂB-Î (ks)

On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs´te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velilerden. İsmi, Ebu Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebu Abdullah´tır. İbn-i Ârâb-î ve Şeyh-i Ekber diye meşhur olmuştur. Ailesi meşhur Tayy kabilesine mensuptur. Cömertliğiyle meşhur Adiy bin Hatem´in kardeşi Abdullah bin Hatem´in neslindendir. 1165 (H.560) senesinde Endülüs´teki Mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 (H.638) senesinde Şam´da vefat etti. Kabri Şam´da olup sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.
Küçük yaşında ilim tahsil etmeye başlayan Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î, sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye´ye gitti. Pek çok alimin ilim meclislerinde bulunup, ilim öğrendi. Keskin zekası, kuvvetli hafızası ile dikkatleri çekti.
Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î pek çok ilimleri tahsil etti. Filozof İbn-i Rüşd´le görüştü. 1194 (H.590) senesinde Endülüs´ten ayrılarak Tunus´a, 1195´de Fas´a gitti. Karşılaştığı birçok alimle sohbet edip, ilim meclislerinde bulundu. 1199 senesinde tekrar Endülüs´e dönüp Kurtuba´ya geldi. 1201 senesinde tekrar Endülüs´ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus´a geçti. Hacca giderken Mısır´a uğradı. Oradan Mekke-i Mükerreme´ye giderek hac farizasını yerine getirdi. İki yıl kadar Mekke´de kalıp, Medine-i Münevvere´ye geldi ve sevgili Hz. Peygamber (sav) Efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti.
Endülüs´te, Fas´ta, Tunus´ta, Mısır ve Mekke-i Mükerreme´de kaldığı zamanlarda hadis ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü´l-Ferec ibn-il-Cevzî, İbn-i Sekine, İbn-i Ülvan, Cabir bin Ebu Eyyub gibi büyük alimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük alimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek suretiyle, fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde yetişti.
Tefsir, hadis, fıkıh, kıraat gibi pek çok ilimlerde büyük alim oldu. Tasavvufta, Ebu Medyen Magribi, Cemaleddin Yunus bin Yahya, Ebu Abdullah Temim, Ebü´l-Hasan ve Seyyid Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin ruhaniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhur oldu. Mekke´de bulunduğu sırada Fütuhat-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı.
Gavs-ül-a´zam Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemaleddin Yunus bin Yahya´yı yanına çağırarak; “Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddin isminde, Allah (cc)´ın çok sevdiği evliyasından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin.” buyurdu. Yunus bin Yahya, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î´ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î hazretleri, zamanında, ilminden ve feyzinden istifade etmek için kendisine müracaat edilen belli başlı büyük alimlerden oldu.
Şam, Irak, Cezire ve Anadolu taraflarına seyahat etti. Konya´ya gelip, Selçuklu Sultanı tarafından çok ikram ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tayin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde, hepsini fakirlere dağıtırdı. Sofiyye-i aliyyeden ve kelam alimlerinden olan Sadreddin-i Konevi´nin hocası ve üvey babası oldu.
Hocasının üstadı olan Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddin-i Konevi´ye giydirdi.
Konya´da bir müddet kaldıktan sonra Halep´e giden Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î Hazretleri, 1215 senesinde tekrar Konya´ya döndü. Aynı sene içinde Sivas´a, oradan da Malatya´ya gitti. 1230 senesinde Şam´a giderek oraya yerleşti.
Büyük alimler, Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î´nin hal, makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu kabul ettiler. Evliyanın büyüklerinden Ebu Medyen Mağribi ona; “Ariflerin Sultanı” demiştir. Şeyh Safiyyüddin bin Ebu Mensur onun hakkında; “O, şeyhtir, imamdır. Hem de tam kamil ve hakîkâti bulanlardandır. Onu üstün irfan sahiplerinin başında saymak lazımdır. Öyle açık gönül alemi vardı ki, özüne erip, bulduğu her şeyi oradan geçirir ve bulurdu. Keşif alemi açık ve aydınlıktı. Kavuştuğu hallere gelince, ancak “Harika” diye vasıflandırmak mümkündür. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak alemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun da yeri vardı. Bilhassa velayet ahkamına dair tasavvuf deryasında pek uzun kulaçlar atardı. O ummanın da süratli bir yüzücüsü idi. Nihayet o, bu yolda vaz geçilmez bir zat idi. Böyle kabul edip, onun şanını bu şekilde yüceltmek ona layıktır.” derdi.
Talebelerinden Sadreddin-i Konevi şöyle anlatmıştır: “Hocam İbn-i Ârâb-î, geçmiş peygamberlerin ve velilerin ruhlarından istediği ile rüyasında veya uyanık iken görüşürdü.”
Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î Hazretleri kendinden nasihat isteyen bir kimseye buyurdu ki:
“Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse! Her şeyden önce sana lazım olan, sana kendi ayıp ve kusurlarını gösterecek, seni nefsine itaatten kurtaracak bir rehber, bir mürşid lazımdır. Şayet böyle bir zatı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana bazı nasihatlerde bulunayım. O zatı bulduğun zaman, huzurunda, edepli ol. Sakın hatırına o zata karşı itiraz gelmesin. Halini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzurunda, kölenin, efendisinin huzurunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rüyanı veya başka bir halini arz ettiğin zaman, ona cevabını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile beraber olma. Arkadaşlık etme. Mürşidini seveni sen de sev ve ona yardımcı ol. O zata, hiçbir işinde itiraz etme. “Bunu niçin böyle yaptın?” deme. Sana ne iş vermişse yap. Oturduğunda onun senin oturuşundan haberdar olduğunu unutma. Edebi asla terk etme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayayı azaltır, ona karşı hürmeti kalpten çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup, yasak ettiklerinden sakınmak suretiyle göster. O zata yemek ve yiyecek takdim ettiğin zaman, diğer lazım olan şeyler ile beraber önüne bırak, kapının yanında edeple dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp, senin yemeni emrettiği zaman, itiraz etmeden ye. Başkasına verme.
O zatın denemesinden çok sakın ve kork. Çünkü bazen onlar, talebelerini denerler. Onunla beraber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zata karşı edebe uymayan bir husus meydana gelip, onun bundan haberi olduğu halde, sana müsamaha gösterdiğini, seni cezalandırmadığını görürsen, bil ki o seni denemektedir. O zat, bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman, gittiği yeri sorma. Ona, işleri hususunda sana görüşünü sormadan, görüş beyan etme. Şayet seninle istişare ederse, ona uygun şekilde sana göre de muvafık olduğunu söyle. Haddizatında onun seninle meşveret etmesi, senin görüşüne muhtaç olduğundan değil, sana olan sevgisindendir.
Böyle bir zatı aradığın müddet içerisinde, şunlara dikkat et: İlk yapacağın şey; tövbe etmek, üzdüğün kimseleri razı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek, günah ve isyan içerisinde geçen ömrün için ağlamak, ilim ile meşgul olmaktır.
Abdestsiz olma. Abdestini şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca, hemen abdest al. Abdest aldığın zaman iki rekat namaz kıl. Cemaatle beş vakit namaza ve evinde nafile namaza devam et. Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini, dünyayı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince, ağzı yıkarken okunan duaları oku. Tevazu ve huşu içerisinde, kibir halinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü haya ederek yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hali üzere yıka. Başını, kendini alçaltarak, muhtaç kabul eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da Rabb´inin nimetlerini müşahede etmek için yıka. Sonra Allah (cc)´a hamd ü senada bulun. Hz. Peygamber (sav) Efendimize salat-ü selam oku.
Namaz kılarken, Allah (cc)´ın huzurunda durur gibi dur. Yüzün ile Kabe-i Muazzama´ya döndüğün gibi, kalbin ile de Allah (cc)´a dön. Kul olduğunu, Rabb´ine ibadet ettiğini düşünerek, hürmetle tekbir al. Rükudan kalkınca, secdede ve diğer bütün hareketlerinde, Allah (cc)´ın kudreti ile yaşadığını düşün. Selam verinceye kadar ve selam verdikten sonra bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rekat namaz kıl.
Acıkmadıkça yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemek yerken, lokmayı ne büyük ne de küçük al. Lokmayı ağzına koymadan önce Besmele-i şerife yi oku. Yemekten sonra Allah (cc)´a hamd ü senada bulun.”
Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î Hazretleri velilik yolundaki yüksek derecesini ifade ederek buyurdu ki:
“Allah (cc) bana öyle nimetler ihsan etti, bildirdi ki, istersem kıyamete kadar gelecek bütün velileri, kutupları, isim ve nesepleriyle bildirebilirim. Fakat bazıları inkar ederler de, manevi kazançlarından kaybederler diye korkuyorum.”
Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î Hazretleri kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan telgrafın çalışma tekniğini bildirdi.Edison´u (1847-1931) dahi “Üstadım” demek mecburiyetinde bıraktı. Fatih Sultan Mehmed Hanın İstanbul´u fethedeceğini, Yavuz Sultan Selim Hanın Şam´a geleceğini keşf yoluyla haber verdi.
Şeceret-ün-Nu´maniyye fi Devlet-il-Osmaniyye (açıklamasını yazacağımız) isimli eserinde; “Sin, Şın´a gelince, Muhyiddin´in kabri meydana çıkar.” buyurdu. Muhyiddin-i Ârâb-î hazretleri, Şam´da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır.” dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar. 1240 (H.638) Rabi´ul-ahir ayının 28. Cuma günü, yetmiş sekiz yaşında iken Şam´da fani dünyadan ahirete irtihal etti. Salihiyye´de defnolundu. Şam halkı, onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı Sultan Yavuz Selim Han Şam´a geldiğinde; “Sin, Şın´a gelince, Muhyiddin´in kabri meydana çıkar.” sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î´nin vefatından önce ayağını yere vurarak, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” buyurduğu yeri tespit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, “Siz, Allah (cc)´a değil de, paraya tapıyorsunuz” demek istediği anlaşıldı.
Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î; “Arifin niyeti, maksadı olmaz” buyuruyor. İslam alimleri bu cümleyi şöyle açıklamaktadırlar: “Allah (cc)´ı tanıyan kimse, beladan kurtulmak için bir şeye başvurmaz demektir. Çünkü, dert ve belaların sevgiliden geldiğini, O´nun dileği olduğunu bilmektedir. Dostun gönderdiği şeyden ayrılmak ister mi ve o şeyin geri gitmesini özler mi? Evet dua ederek, gitmesini söyler. Fakat, dua etmeğe emr olunduğu için, bu emre uymaktadır. Yoksa, gitmesini hiç istemez. O´ndan gelen her şeyi de sever, hepsi kendine tatlı gelir. Evet, çünkü sevgilinin düşmanlığı, düşmanlar içindir. Dostlarına düşmanlığı, görünüştedir. Bu ise merhametini, acımasını bildirmektedir. Böyle düşman görünmesinin, sevene nice faydaları vardır, bu anlatılmakla bitmez. Bundan başka, dostlarına düşmanlık gibi görünen işler yapması, bunlara inanmayanları harap etmekte, onların belalarına sebep olmaktadır.”
Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î Hazretleri hadis ilminde sahib-i isnat ve fıkıh ilminde içtihat makamında idi. Buyururdu ki: “Hz. Peygamber (sav) Efendimiz, “Hesaba çekilmeden evvel, hesabınızı görünüz.” emri ile, bazı meşayıh, her gün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesaba çekiyor. Ben, hesapta onları geçtim ve işlediklerimle beraber, düşündüklerimde de hesabımı görüyorum.”

By halukcavusoglu TASAVVUF içinde yayınlandı

MEVLÂ MEVLÂ DER YANAR BU GÖNÜL

Eser bad-ı saba yüzüne senin
Misk-i anber ile yoğrulan tenin
Kapında ağlayan ümmetin benim
Mevlâ, Mevlâ der yanar bu gönül

Tecelli eyleyen nuru ararım
Bab-u maksudadır ol arzularım
Dağlar mecnunuyum neye yararım
Mevlâ, Mevlâ der yanar bu gönül

Bir nazar eyledim Sahra-yı Tûr’a
Hidayet Mevlâ’dan gelirse bize
Âşık ya Muhammed, bu Ahmed size
Mevlâ, Mevlâ der yanar bu gönül

İlle cemalin ben görmeyince
Gönül karar etmez durduğu yerde
Senin nurun şifa bendeki derde
Ararım nurunu semada yerde
Nideyim cemalin ben görmeyince

Senin nurun buralardan geçmez mi?
Lale sümbül bu dağlarda bitmez mi?
Kırk senedir hasretini çekerim,
Çektiğim cefalar gayrı bitmez mi?

Dolan, hay Hüdai, dağları dolan
Dünyayı verseler, istemem kalan
Var mıdır, âşıklardan bir murad alan
İlle cemalini ben görmeyince

Hüdai dağlarda bir ihtiyardır
Ümmetiyin Sana selâmı vardır
Âşığım nuruna hâili kaldır
İlle cemalini ben görmeyince.

Ladikli Ahmet aga

Açın Ol Ravza’yı Habibi de Var

RAVZA

Kimler yaptı bu Ravza’nın yapusu

Melâkeler açtı tavaf kapusu

Hacerül-esved’in güzel kokusu

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ravza’na bakmaya insan mı kanar

Işkından içenler böyle mi yanar

Ebubekir Ömer hem Osman da var

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Bu Ravza’da vardır yeşil direkler

Saçaklara dolmuş bütün melekler

Burda kabul olur duâ dilekler

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Halkı saf bağlayıp na’tler okurlar

Sokakları kokar türlü kokular

Enbiya evliya burda yatırlar

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Hep âşık olanlar murada irmez

İzin gelmeyince Ravza’na girmez

Işkından içenler kendini bilmez

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ben senin ışkını genç iken içtim

Şimdi mecnun olup dağlara düştüm

Terk ettim dünyayı, dünyadan geçtim

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Zümrütten yakuttan yapısı da var

Besmele yazılmış kapısı da var

Senin ümmetinin hepisi de var

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Gecelerde eser senin yillerin

Hakikatten açan senin güllerin

Ümmetine şifa olan dillerin

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Bir mekânım vardır bilmem ki nerde

Işkından içeli uğradım derde

Nurunu ararım semada yerde

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Çıkarım dağlara yol vermez dağlar

Yüz tutup Mevlâ’ya sıdk ile yalvar

Ol Fatma-yı Zehra validem de var

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ravza’nın içinde zahitler dolu

Ol Mevlâ’m yolladı bu âciz kulu

İsyanım sorarsan defterler dolu

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ol Ravza’yı gördüm ettim kıyamı

Yeryüzüne saçtım gülü reyhanı

Senin nurun aydınlattı cihanı

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Bilirsin cismim hep sana söylerim

Ol kapından gitmez kara yüzlerim

Boran gibi yaşlar saçan gözlerim

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Enbiya evliya makamı bildir

Oku Kur’an’ını ahkâmı bildir

Sana ümmet olmak bir gonca güldür

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

İstemem dünyayı cihanı versen

O asi Ravza’ma girmesin dersen

Vazgeçmem ben senden kabire girsem

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Nice armağanlar verdiler bana

Ümmetinden selâm getirdim sana

Allâh’ın aşkına rahmeyle bana

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Yangınlar yanar da dumanı nerde

Işkın ateşi var kaynıyor serde

Kalkmayınca görmez gözdeki perde

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Uzaktan yakından sana gelirler

Onu tavaf ettirirler deliller

Sorun bu Ahmet’i orda bilirler

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ladikli Ahmed Ağamız,Nur içinde yat, Allah’ın rahmeti, Peygamberimizin şefaati onun ve cümlemizin üzerine olsun

SALAVAT-I FATİH

Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina Muhammedinil fâtihı limâ uğlika vel hatimi limâ sebeka nâsırıl hakkı bil hakkı vel hâdi ila sırâtıkel müstekıymi ve ala âlihi ve ashâbihi hakka kadrihî ve mikdârihil aziym*

Manası:
Allahım! Kapalılıkları açan, geçmişe son veren, hakka hakikatla destek olan, mahlukatı senin doğru yoluna ileten Efendimiz Muhammed’e O’nun âline ve ashabına O’nun yüce kadr ü kıymetince salat eyle selam eyle ve O’nu mübarek kıl.

Fazileti ve sırları:

1-Bu salavatın sahibi olan büyük kutub Muhammed el-Bekri Hz. demiştir ki:”ömründe bir kere bu salavatı okuyan cehenneme girerse Allah’ın huzurunda beni yakalasın.”

Yukarıdaki sözün sahibi olan zat Abdülkadir Geylani Hz. inden sonra “benim bu ayağım doğuda ve batıda bulunan bütün velilerin boynu üzerindedir.” Diyebilmiş ikinci zattır.Bir kere kendisi Resulullahın (s.a.v) kabrini ziyaret ederken Resulullah (s.a.v) ona :”Allah seni ve zürriyyetini mübarek kılsın” diye hitab etmiştir. Şa’rani,Şihab ve Münavi gibi bir çok alim bu zatı en mübalağalı ifadelerle medh etmişlerdir. ( es-Savi, el-Esraru’r-Rabbaniyye,sh.45 ;Yusuf-u Nebhani, Efdalü’s Salevat, Salat no- 50, sh-89-96 ) (SALAVAT-I ŞERİFE )

2-Yüzyirmi bin salavat-ı şerife gücünde olduğu mana aleminde Peygamberimiz(s.a.v.) tarafından bildirilmiştir.
Eski zamanda Kutbül Aktab Ahmed Ticani hazretleri yakaza halinde bu salavatın faziletini Hazreti Resulüllah’a sorar.
Cevaben:
“Bir kimse salavat-ı fatihi bir defa okursa zamanın başından salavat getirenin okuduğu zamana kadar ins ü cinin ve meleklerin getirdiği salavata denk sevap kazanır.Günahları da bağışlanır.” buyurmuşlardır.

3-Ömür boyu günde bir defa salavatı fatihi okuyanlar imanla ölürler. Diğer rivayette de İLLA evliya olmadıkça ölmezler (Kitabürramah sayfa 93 – 176)

4-Yüzyirmi bin salavat-ı şerife gücünde olduğu mana aleminde Peygamberimiz(s.a.v.) tarafından bildirilmiştir.

5-Her kim bu salavatı Perşembe veya Cuma veya pazartesi gecesi bin defa okursa Resulullah (s.a.v) efendimiz ile uyanık halde buluşur. Ancak bu dört rek’at namazın ardından okunmalı,Bu namazın birinci rekatında üç kere kadir süresi,ikinci rekatında üç kere zelzele süresi,üçüncü rekatında üç kere Kafirun süresi,dördüncü rekatındada üçer kere mu’avvizeteyn (Felak ve Nas süreleri) kıraat edilmelidir.

6-Bu salavata kırk gün devam edene Allahü Teala bütün günahlardan tevbe nasib eder.

7-Mağrib sadatından bazısının nakline göre bu salat Allahü Teala tarafından bir sahife ile Muhammed el-Bekri Hazretlerine indirilmiştir. Bu salavatın bir defa okunması altı kere Kuran’ı kerimin hatmine denktir.

8-Geçmiş zamanda zamanın Kutbu Muhammed –el Bekri (k.s.) Hz. ne ait olan bu salavat öyle büyük bir salavattır ki Resulullah (s.a.v) in mana alemindeki beyanı ile ömründe bir defa dahi bu salavatı okuyan kişi cehenneme girmez.

9-Bu salavat-ı şerife okuyanı cehennem ateşinden korur.(Cehenneme girmesi mukadder olana okumak nasip edilmez)

10- 1000 defa “Ya Latif” zikrinin ardından 100 defa Salavat-ı Fatih okunduktan sonra edilen tüm dualar kabul buyurulur.

11-Açılması gereken, çözülmesi gereken bütün problemler ve sıkıntıları açan bütün kapıları açan bir Salavattır.

12-Her gün 100 defa okumayı vird edinenin kalp gözü açılır.

13-Bu salavat-ı şerife öyle bir hazinedir ki, ecir ve mükafatını, esrarını yerde ve göklerde bulunanlar yazmak isteseler yazamazlardı.

14-Kişinin maksadına ulaşması için bir iksirdir.

15-Bu salavatı bir defa okuyanın cümle günahlarına kefaret olup şu kainatın içinde yapılan her ne kadar büyük küçük öçekilen tesbihatlar varsa cümlesinin (altıbin) katına muadil olur. (kitabürrahman: s.171).

16-Bu salavatı fatihin sevabını yazan melekler on adet okunduktan sonra sevabını Allahü Teala’ya bırakırlar. Bundan sonrası sırdır. (Dürretül Hadika c.4 s.25)

İLÂHÎ ENTE MAKSÛDÎ VE RIDÀKE MATLÛBΔ

(İlâhî ente maksûdî) demek, “Yâ Rabbi, benim hedefim, muradım, maksûdum sensin!” demek… (ve rıdàke matlûbî) demek, “Yâ Rabbi, benim bütün taleb ettiğim, istediğim şey, senin rızana ermek; sen bende…n razı ol diye, onu istiyorum!” demek…

Yâni, birincisi ma’rifetullaha işaret ediyor, “Ben ma’rifetullaha sahib olmak istiyorum, Allah’ın arif kulu olmak istiyorum!” demek; ikincisi de, “Allah’ın rızasına, rızâ-i ilâhiye ermek istiyorum!” demek…

Prof. Dr. Mahmud Es’ad COŞAN (Rh.A)

By halukcavusoglu TASAVVUF içinde yayınlandı

şifa için salavat

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْحَبِيبِ الْمَحْبُوبِ شَافِى الْعِلَلِ وَمُفَرِّجِ الْكُرُوبِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا

Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin, el-Habîb-il-Mahbûb, Şâfi-l-ıleli ve Muferric-il-kurûb ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim teslîmen kesîrâ.

not. Kardeşlerim salavat hatmi yapılırken her 100 tesbihte “ilahî ente maksudî ve rizake matlubî”dedikten sonra ilgili kişiye dua edilecek.Allah (c.c) kabul etsin.Rabbim bütün hastalarımıza şifa vr afiyet versin.

BURHÂNÜ’S SÂLİKÎN

SEYYİD MUHAMMED NÛR’UL ARABÎ
Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

1813 yılında Mısır’ın “Mahalletü’l-kübrâ” adlı kasabasında dünyaya gelen Seyyid Muhammed Nûr’un hayatı hakkındaki bilgileri halifelerinden Harîrîzâde Kemâleddin Efendi’nin Tibyân ü Vasâ’ili’l-hakâ’ik fî beyân-ı selâsili’t-tarâik adlı eserinden ve Bursalı Mehmet Tâhir’in onun hakkında yazmış olduğu menâkıbnâmesinden öğrenmekteyiz. Hz. Ali kerremallâhü vecheye nisbet edilen Noktatü’l-beyân adlı eseri şerh etmesinden dolayı “Noktacı Hoca” , Mısır’dan gelip Rumeli’ye yerleştiği için “Arap Hoca” ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin torunu Hz. Hüseyin aleyhisselâm soyundan geldiği için “Seyyid” lakaplarıyla tanınır. Muhammed Nûr’ül-Arabî, üstad ve mürşidi Hasan el-Kuveynî’nin

“Artık sana bütün ilimlerin yolu açıldı. Anadolu’ya git” emriyle Anadolu’ya gönderilmiş, bir süre sonra da kendi isteğiyle Rumeli’ye geçmiştir.

1839-1870 yılları onun Rumeli Nakşîliği ve Melâmilik arasında bir tasavvuf sistemi kurmaya başladığı bir dönem olmuştur. Muhammed Nûr, İstanbul’a geldiğinde Melâmiyye-i Bayrâmiyye (Orta Devre Melâmîleri) şeyhi Abdülkadir Belhî’yi kendisine bağlamak ve Melâmîliğin tek temsilcisi olmak istemiştir. Ancak Belhî’nin bunu kabul etmemesi üzerine bu isteğine erişememiştir. Muhammed Nûr’un Şerif Efendi ve Latife Hanım olmak üzere iki çocuğu olmuştur. Halifesi ve oğlu Şerif Efendi’nin hiç çocuğu olmadığı için maddî ve manevî soyu Latife Hanım ve damadı Abdürrahim b. Ali El-Melâmî (Fedâî) ile onların çocuklarından devam etmiştir.

Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî, kaleme aldığı eserlerde üçüncü devre Melâmîliğinin görüşlerini ortaya koymuştur. Abdülbâki Gölpınarlı (1931: 287-290) bu eserlerin elli beş tane olduğunu, bunların otuz sekiz tanesinin Türkçe, on yedi tanesinin ise Arapça olduğunu belirtir. Muhammed Nûr’un bu eserlerinde, Melâmiyye-i Nûriyye olarak bilinen üçüncü devre Melâmîliğinin tasavvuf düşüncesinin özündeki vahdet-i vücut anlayışı ve kendi temellendirdiği tevhit anlayışı vardır. Melâmet-i Nûriyye’yi yaymak için büyük çaba harcayan Muhammed Nûr, bu gayretini galibiyetle sonuçlandırmış, Rumeli ve Batı Anadolu gibi geniş bir coğrafyaya yayılan Melâmet-i Nûriyye için Üsküp, Manastır, Prizren, Doyran, İştip, Tikveş, Köprü, Selânik, İstanbul gibi şehirlerde dergâhlar kurulmuştur. Melâmet-i Nûriyye’nin geniş bir coğrafî alanda ve geniş kitlelere yayılması için halifeleriyle birlikte gayret gösteren, birçok halife yetiştiren ve birçok talebeye hocalık eden Muhammed Nûr, 1888 yılında kendi evinde Hakk’a yürümüştür.

Bu kitapta Arapça olan Burhânü’s Sâlikîn [1] risâlesini Türkçe’ye çevirerek kardeşlerimize faydalı olmayı düşündük.
Tevfik ve inayet Allah Teâlâ’dandır.
BURHÂNÜ’S SÂLİKÎN
بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Allah Teâlâ hakkında bilinmesi gereken şeyleri bilmek her mükellefin (kul) üzerine gereklidir. Bu şekilde söylememizin nedeni Allah Teâlâ’nın “Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” [2] buyurmasından dolayıdır. Hz. İbn-i Abbas radiyallâhü anh bunu “bana ibâdet etsinler” (li-ya’büdûn)”yerine “beni bilip tanımaları için (li-ya’rifûn) ya­rattım” şeklinde tefsir etmiştir.

Burada bahsedilen marifet, tevhiddir. Marifet, zâtında, sıfatında ve fiillerinde şirke düşmeden Allah Teâlâ’yı bir olarak bilmektir.

Allah Teâlâ önce fiillerde tevhid edilir. Bu tevhid sıfattaki tevhidi anlamaya ve yönelmeye sebep olur. Sıfattaki tevhid ile zâttaki vacip olan tevhide kabiliyet kazanılır.

Tevhid-i ef’âlde nakil, akıl ve Şuhut gereklidir.

Nakil: Allah Teâlâ Kur´ân-ı Kerim’de buyuruyor ki,

“Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır.” [3]

Akıl: Bir şeyde tesir eden ancak bir olmalıdır. Bu konuda itifak ve ihtilaf edilse bile, eğer bir olmazsa asla eser (meydana gelen şeyler) bulunmaz. Nesefî akaidinde de bu konu işlenmiştir.[4]

Şuhûd: Fiil müşahedede vakî olamaz. Ancak mevcutta olur. Bütün mevcutların vücudunda Allah Teâlâ bulunur. Bu istidlâl yoluyla vücutta müessir olan Allah Teâlâ’nın olduğunu açıkça müşahede edersin.

Bu söylenenlerle, yaratılmışlardaki tesir edenin yalnız Allah Teâlâ olduğunu anlayışı sana açıldığını bilirsin.

Allah Teâlâ’ya vacip olan Hayat, İlim, irâde, kuvvet, Semi’, Basar, kelam tekvin Sübutî sıfatlar ilmî olarak bilinir, şuhûdî olarak bilinmez. Sahih olan bunların vücutta olduğunu bilmektir.

Bu girişten sonra mükellefler için seferler üçtür.

1- Tabii hüküm olan cehâletten ilm-i yakîne sefer etmek

2- İlm-i Yâkin’den ayne’l yakîn’e sefer etmek

3- Ayne’l yakîn’den Hakk’al yakîn’e sefer etmek.

1. SEFER: İLM-EL YAKÎN

İki türlüdür.

a-Zıt kâidesi: Allah Teâlâ vacib-ül vücut tur.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.”[5] âyetinin işaretiyle Allah Teâlâ zâtında, sıfatında ve fiillerinde kadim, bâkî, muhâlefetü’n lil-havadis (yarattıklarına benzemeyen), kendi nefsi ile kâim olduğunu bilmektir. İnsan ise varlığı ile câiz-ül vücuttur. Yani kendi benzeri vardır ve kendi cinsine husûsi muhtaçlığı vardır. Kendi cinsi içerisinde zât, sıfat ve ef’âlinde bir olamadığı gibi bütünün içinde yani âlemin içinde benzerleriyle de bilinir.

b-Temsil kâidesi: Allah Teâlâ’nın Hayat, İlim, irâde, kuvvet, Semi’, Basar, kelam tekvin olan Sübutî sıfatlarındaki kemâlatıyla yaratmadaki eşsizliğinin misalini göstermesidir. Yani;

“Allah Teâlâ Âdemi kendi surelinde yarattı.” [6] Burada kul hayat sahibi, âlim, mürid (istek sahibi), kâdir, semi’, basîr, konuşan, fâildir. Fakat kadîm Allah Teâlâ’ya nispeti olan sıfatların hâdise olan tesiri ve nispeti takdiri hükümledir.

2. SEFER: AYN’ EL YAKÎN

Allah Teâlâ’nın bütün eserleri isimleri ve sıfatlarının zuhur aynasıdır. Sekiz yolla sıfatların anaları ve bütün sıfatlar hayat (sıfatında) toplanır.

Allah Teâlâ’nın hayatı zatının varlığı ve hiçbir şeye bağlanmadığı gibi diğer sıfatlarda buna bağlıdır.

İlim sıfatı ise vacibe, mümküne ve hayale ilgi ve bağı kadîm olarakta caiz olabilir. Malumda ilim sıfatına tabî olarak tecelli etmektedir.

Muhit sıfatı mümkün’ül vücudta olan her şeyi ihata eder.

اِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحِيطٌ

“Allah şüphesiz her şeyi bilgisiyle kuşatandır.” [7]

İrade sıfatı ise kabiliyetlerden (özellikler) birini tercih etmesidir. Kabiliyetler ise yedidir. (Varlık, yokluk), yaratmak, kudretler, mümkünler, zamanlar, yönler, kaderler

Mümkünün bu özelliklere vücuda gelmesi (varlığa çıkması) ve yokluğunda ilgisi bulunmaktadır. Bu özelliklerin ve iradenin seçiciliği ile yokluktan varlığa çıkarlar.

Semi’ ve basar sıfatı kadîm ve hadis olarak mevcudatla ilgisi bulunabilir.

Kelâm sıfatı ilim sıfatının özelliklerini taşır.

Tekvin sıfatı ise irade ve kudretin yönelmesiyle bütün sıfatlar neticesi ile olan eserlerde icad (yaratma) ile ilgilidir. Fakat mazharların subûtlar (gerçeğe çıkması) zahirlerin subûtu iledir. Eserlerin subûtu isimlerde, isimlerin sübutu sıfatlarda, sıfatların sıfatta subûtu ancak zâtta olur.

اَللهُ نُورُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لا شَرْقِيَّةٍ وَلا غَرْبِيَّةٍ

“Allah göklerin ve yerin Nur’udur. O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir, cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır; bu ne yalnız doğuda ve ne de yalnız batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır.” [8]

Bunu anlayabildiysen Allah Teâlâ’nın zâtın mazharı sıfatı, sıfatının mazharı isimleri, isimlerinin mazharı eserleridir. Eserlerinden murat yaratılmış taayyünler, isimler ise taayyünlerin hakikatidir. Lakin bütün yaratılmışların hakikatini hakikat’ül hakâik olan halife olan insan-ı kâmil toplanmıştır.

3. SEFER: HAKK’EL YAKÎN

Bu sefer:
1. Seyr ilâ’llâh
2. Seyr bi’llâh
3. Seyr fî’llâh
4. Seyr meâ’llâh
5. Seyr u’llâh
6. Seyr ani’llâh

seyirleri ile tamam olur.

1. Seyr ilâ’llâh,

bu tevhid ulûhiyetteki ef’âl, sıfat ve zâtta şirki kaldırmaktır. Allah Teâlâ’nın başka şeyde olmayan ve nefsindeki birliğini olması gereken şekilde tevhidde vukuf etmektir. O’nun Vacibül vücud olan birliğini hiçbir şeyin gereği olmadığı gibi varlığa çıkan her taayyün onun eseridir. O bulunan her şeyden yüksektir. Çünkü her şey her anda O’nun icâdıdır.

اِنَّ اللهَ يُمْسِكُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ اَنْ تَزُولا وَلَئِنْ زَالَتَا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِهِ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

“Doğrusu, zeval bulmasın diye gökleri ve yeri tutan Allah’tır. Eğer onlar zevale uğrarsa O’ndan başka, and olsun ki onları kimse tutamaz. O, şüphesiz Halim’dir, bağışlayandır.” [9]

Bu âyetin manası imdat (tehlikede olana yapılan yardım) Allah Teâlâ’ya aittir.

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” [10]

Bizimle beraber olan Allah Teâlâ olunca başka bir şey yoktur. Bu ise Vacib’ül vücüdun fiillerinde tevhid ve yüksek yardımı hasıl oldu demektir. Her âyinede (ayna) görülen ve tesir eden Allah Teâlâ’dan başka bir şey değildir.

لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ للهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

“Bugün hükümranlık kimindir?” denir; hepsi: “Gücü herşeye yeten tek Allah’ındır” derler.”[11]

Akıllı olana gereken kıyamette bu nida ile seslenildiği vakitte utanmadan önce bu durumu zevk etmesi gerektiğidir. Yani eserlerde Allah Teâlâ’dan başka bir yaratıcı ve icad edenin olmadığını bilmektir.

وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ

“Başına gelen kötülük ise nefsindendir.” [12]

Buradaki husus İbrahimî dinde terbiye için ve şeriat yönüyledir. İbrahim aleyhisselâm dedi ki;

وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” [13]

İbrahim aleyhisselâm bu ayette hastalığı kendine, şifayı Allah Teâlâ’ya nispet etmiştir. مَاكَانَ اِبْرَهِيمُ يَهُودِيًّا وَلانَصْرَانِيًّا وَلَكِنْ كَانَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَاكَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

“İbrahim ne Yahudi idi ne Nasrânî ve lâkin müslim bir hanif (lekesiz bir muvahhid) idi ve müşriklerden olmamıştı” [14]

Bu anlatılanlar ile Seyr ilâ’llâh ef’âl, sıfat ve zâtta tevhiddir. bununla Tevhid-i ef’âli bilirsin.

Tevhid-i sıfat ve esma birdir. İsim, eserler oluşturan sıfatın kendisidir. Eserler sıfatla oluşur. Ne zaman müessir sıfatlar ile bir eser varsa, o, Allah Teâlâ’nın bütün eserlere her an uzanan sıfatıdır. Sıfat-ı cüziyyeden bir şey bize nispet edilse o hadistir. (sonradan olandır) Çünkü bütün eserler onun eserlerinden yer bulabilmiştir.

Tevhid-i zât, eserleri ile bilinen vacibül vücuttur.

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ

“O, her an yaratma halindedir.” [15] âyeti beyanıyla her an yaratmadadır. O taayyünlerin eserlerinde tecelli edendir.

وَمَا اَمْرُنَا اِلاَّ وَاحِدَةٌ

“Bizim buyruğumuz,… bir tek sözden başka bir şey değildir.”[16] Taayyün eden tecellide abes olarak iki defa tecelli etmeden neticede olması gereken olur.

َما خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لاتُرْجَعُونَ

“Yoksa siz, Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” [17]

Vacib’ül vücutta abes bir şeyde yoktur.

2. Seyr bi’llâh

Cem makamıdır. Kurb-u ferâizdir.

3. Seyr fî’llâh

Hazret-ül cem makamıdır. Kurb-u nevafildir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Her kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse ben ona harp açarım. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınır­sa muhakkak onu korurum.” [18]

“… Ben yapmasını dilediği hiçbir şey hakkında müminin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. Fakat bunda kulum, ölümden hoşlanmıyordu….” [19]

Farz müminin isteği ile değildir. Ondaki olan zuhur ancak Allah Teâlâ’nın zuhurudur.[20] Allah Teâlâ kulun lisanı ile “Semiallahulimen hamideh” [21] dediğinde Allah Teâlâ kul ile işitme ve görmenin zuhur yeri olur ve bunu söyler.

“Bakmak”ta ise kul ihtiyar sahibidir dilerse yapar, dilerse terk eder.

Kul zahirdir, Hakk mazhardır. Hakk bu şekilde kuluyla işitir, görür, lisanı ile konuşur, el ile tutar, ayakları ile yürür yani bütün azalarıyladır. Kul bu makamda rububiyet sıfatlarıyla zahir olmuştur. Ancak zuhuru Hakk’ın vücudu iledir.

Rubûbiyet esere bağlı değildir. Kul ise rubûbiyet eserlerinden bir eserdir. Kim ki rabliğini iddia ederse şirk koşmuş ve kâfir olmuş olduğunu bilmelidir. Çünkü kulun iddia edeceği bir vücudu yoktur.

Hulâsa cem vahdetin (Allah Teâlâ’nın) kesretle (varlıkla) zuhurudur. Hazertü’l cem ise kesretin vahdetle zuhurudur.

4. Seyr meâ’llâh

Cem’ül Cem makamıdır. Vahdet ile kesreti birleştirmektir. Yani, Kurb-u ferâiz ve nevâfili birleştirmektir. O büyük bir berzah olarak (Allah Teâlâ)

هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ

“O, evveldir ve ahirdir ve zahirdir ve batındır. O her şeyi de bilendir. ”[22]

Öyle ise vahdet, bir olan zât, kesret ise şuûnatının çokluğudur.

Bu sayılanlardan sonra men edildiğimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ayakları altında hususî olan ehâdiyyet velâyeti gelir.

Ebu Yezid Bestâmî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Öyle bir denize daldım ki, nebiler onun sahilinde kalmışlardı.”[23]

Bu bahsedilen derya sırf (salt) tevhiddir.

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى . ..

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ. .

“Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı.

Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü.”[24]

كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ

“O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.”[25]

شَهِدَ اللهُ اَنَّهُ لاَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ

“Allah şu hakikate Şahadet eyledi: “başka Tanrı yok ancak o” vardır.[26]

(Bahsedilen makamların lisanlarda söylenişi şu şekildedir.)

Cem lisanında;

مارئيت شيأ الا ورئيت الله قبله

“Bir şey görmedim, ancak önce Allah Teâlâ’yı gördüm”. (Her zaman önce Allah Teâlâ’yı gördüm, kesreti görmedim)

Hazertü’l cem lisanında;

مارئيت شيأ الا ورئيت الله بعده

“Bir şey görmedim, ancak sonra Allah Teâlâ’yı gördüm”. (Allah Teâlâ’dan önce kesreti gördüm.)

Cem’ül cem lisanında;

مارئيت شيأ الا ورئيت الله معه

“Bir şey görmedim ancak her şeyi Allah Teâlâ’yı beraber gördüm”. (Allah Teâlâ ile kesreti beraber gördüm.)

Ehâdiyetü’l cem lisanı;

مارئيت شيأ الا ورئيته ان الله

“Bir şey görmedim ancak ne gördümse muhakkak Allah Teâlâ (olarak) gördüm”.

5. Seyr u’llâh

(Seyyid Muhammed Nûr kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bu seyrin açıklamasını yapmamıştır.)[27]

6.Seyr ani’llâh

Bu seyir telvîn ve temkîn makamıdır.[28] Bu makam nübüvvet mertebesidir.

Ehadiyyet makamı telvîni barındırmayan temkîn makamıdır.

Seyr ani’llâh Hakk’tan, Hakk’la seyirdir. Bu seyrin sahibi halk (yaratılmış) olarak isimlense de Allah Teâlâ ile beraber olduğu için O’ndan perdelenmez. Bu bahsedilen makamda olan varis ve hilâfet sahibidir. Onun lisanı ise;

ما رأى الله الا الله

“Allah ancak Allah’ı gördü.” [29]

“Allah Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola iletir.”

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

“Ey Allah’ım! Salât’ın Muhammed’e âline ve arkadaşlarına hepsine birden olsun.”

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

“Hamd âlemlerin Rabbi’nedir.[30]

[1] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, 297.7 – Osman Ergin Yazmaları – 000702/03,v.21b-22b; OE_Yz_000580/18, v.84b-87a

[2] Zâriyât, 56

[3] Saffat, 96

“Allah her şeyin yaratıcısıdır” Zümer, 62

[4] Nesefi Metin:

والله تعالى خالقٌ لأفعال العبادِ مِن الكفر والإيمان، والطاعةِ والعصيان وهي ُ كلُّها بإرادتِهِ، ومشيئتِهِ، وحُكمِهِ، وقضيتِهِ، وتقديرهِ، وللعبادِ أفعالٌ اختياريةٌ يُثابونَ بها ويُعاقبونَ عليها، والحسنُ منها برضاءِ الله تعالى، والقبيحُ منها ليسَ برضائِهِ تعالى، والاستطاع ُ ة مع الفعل وهي حقيقة القدرة التي يكونُ بها الفِعلُ،

[Allah kulların her işini: iman küfür, ibadet isyan... Yaratıcıdır. Ve Bunların hepsi onun iradesi, istemesi, hikmeti, kazası, takdiri iledir.

Kulun da ihtiyarı vardır. Onunla işlediği işlerden sorumlu tutulur. Ceza veya mükâfata uğrar. Kulun yaptıklarından güzel olanlar Allah Teâlâ’nın rızası iledir. Kabih (çirkin) olanlara ise rızası yoktur.

İstitaat (güç) fiille beraberdir. O anda verilir. Bu tabir (istitaat) âlet, uzuv ve sebeplerin sağlamlığı, el verişliliğini ifade eder.

Sorumluluk ta bu güce uygun düşer zaten, Kulun gücü ve yeteneğini aşan şeyler ona yüklenmez.]

Netice şudur ki; kul, kudretini bir fiile kat’iyyetle say’edince Allah Teâlâ âdeti icabı, o fiili yaratır. Eğer, bu fiilin meydana gelmesinde Allah Teâlâ’nın yaratmasının yanında kulun da dahil bu­lunmamış olsa idi; kulun infiradı da sahih olmazdı. O halde, kulun fiili, iki kudretin içtimai ile hasıl olmaktadır. Allah Teâlâ’nın kudreti ile hasıl olması, Allah Teâlâ’nın halkı (yaratması) dır. Kulun kudreti ile hasıl olması ise, kulun kesbi (seçip tercih etmesi) dir. Fiilin, makdur (takdir edilen), hüsün (güzel) ve kubuh (çirkin) olarak vasıflanmasını gerekti­ren şey ise, kesb’dir.

Fiilin, Allah’ın kudreti ile olduğu inancı, ce­birdir. Kulun kudreti ile olduğu İnancı ise, tefviz, yani fiili kula bırakmaktır. Böylece, seleften nakledile gelen “Cebr-i Mutavassıt” görüşü ortaya çı­kar ki, Mâtüridîlerin kabul ettikleri görüş de bu­dur.

Eş’arî Mezhebi’ne göre ise: Allah Teâlâ kul­da bir kudret icat eder. Kul da, bu kudrete uy­gun olarak, kendi fiilini icat eder Burada mües­sir, yalnız Allah’ın kudretidir. Kulun kudreti mü­essir değildir. O, sadece fiilin mahallidir. Kullar, fiillerinde muhtar; ihtiyarlarında ise muzdardırlar. Yani hür değil, mecburdurlar. Çünkü Eş’arîler, “İrade-i Cüz’iyye” nin mahlûk olduğuna kail­dirler. Onlara göre, fiilin vukuu, ızdırarîdir. Ku­lun, fiili yapmak veya terk etmek hususlarından birisini tercih etmeye kudreti yoktur. Bunun için, her ne kadar Eş’ari, kendisinin “Cebrü Mutavas­sıt” olduğunu iddia etmişse de, Eş’arîl-ere “Cebrü Mahz” denilmiştir. Tekrar edecek olursak, Eş’arî Mezhebi’nin gö­rüşünün özeti şudur: Allah Teâlâ âdeti üzere, kulların fiillerini kudretlerine yakın olarak yarat­tı. Bu halde, kulun fiili, Allah Teâlâ’nın kudretinin tesiri ve Allah Teâlâ’nın icadı ile olduğundan, Allah Teâlâ’nın mahlû­kudur. Kulun kudretine yakın olduğu için de ku­lun kesbidir.

Ehl-i Sünnet’in Görüşü:

Kudret, kuvvet, güç ve takat manalarına ge­len “istitâat”, bir sıfattır ki; Allah Teâlâ bu sıfa­tı, insan bir işi yapmayı kastettiği anda — bu işi yapmak için gereken adetler ve sebepler de salim ve tam olunca— yaratır. İnsan, “hayır” fiilini yapmayı kastedince; Allah Teâlâ da hayır kudretini yaratır; “şer” fiilini kast edince de; Allah şer kudre­tini yaratır.

İşte bu kudret, fiil İle beraberdir. Allah Teâlâ tarafından, kul için, fiil İle beraber olarak yaratı­lır. Fiilden evvel olamaz. Zira fiilden evvel olsa idi; bir şey yapmak istediğinde, kulun Allah Teâlâ’ya ih­tiyacı olmaması gerekirdi. Bu halde ise, Mutezilenin dediği gibi, kul, fiilinin yaratıcısı olurdu. Bu kud­ret, fiilden sonra da olamaz. Zira kudret olmadan fiilin hasıl olması gerekir. Bu ise, muhaldir. Ceb­riye Mezhebi, bu görüşü savunur.

Netice olarak; istitâat, kul için bir sıfattır ve bu kudret; kul, irade-i cüz’iyyesini sarfettiği anda hasıl olur. Bu ise, dört kademede meydana gelir:

1. İrade-i külliye ki; bu iradenin kendisinde, takdir edilmiş şeylerin her birisine taalluk etme salâhiyeti vardır.

2. Bundan sonra, fiilin mevcudiyeti için şart olan bütün sebeplerin selâmeti gerekir.

3. Daha sonra kul; irade-i külliyesini belirli bir fiile sarf eder ki; bu sarf, irade-i cüziyyedir.

4. Bundan sonra da, kulun, irade-i cüz’iyyesi­ni fiile sarfı ânında Allah Teâlâ, fiil ile beraber, kulda kudret yaratır. Bu son sarf, Allah’ın, kulda kudreti yaratmasına sebeptir.

Kudretin aslını isbat, Cebriyye’yi; kudretin fiil ile beraber olduğunu isbat ise Mûtezile’yi yı­kar.

[5] Şura, 11

[6] Buhârî. İsti’zan. 1: Müslim. Birr. 110. Cennet. 28:İbn. Hanbel. II/244. 251. 315. 323. 434. 463. 519

[7] Fussilet, 54

[8] Nur, 35

[9] Fatır, 41

[10] Hadid, 4

[11] Mümin, 16

[12] Nisa, 79

[13] Şuara, 80

[14] Âl-i İmran, 67

[15] Rahman, 29

[16] Kamer, 50

[17] Mu’minûn, 115

[18] Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38

[19] Ebu Nuaym, Hilye. VIII/318

[20] Farz ibadetinde irade yoktur. Farzın terki Hakk’ı terk etmek demektir.

[21] “Allah Teâlâ kendisine hamd edenleri işitti.”

[22] Hadid, 3

[23] Dr. Abdurrahman Bedevi, Şatahatu’s-Sufiyye, 28-32; Feriduddin Attar, Tezkiretu’l-Evliya, 1/160, Neşr. Nicholson, 1905-1907.

[24] Enfal, 17

[25] Kasas, 88

[26] Âl-i İmran, 18

[27] Diğer kitaplarda bu seyirden hiç bahsedildiğini görmedim. İlk defa burada karşılaştım. Sırrı içinde saklı bir seyr olduğu kesindir. Meczupların makamları genellikte burada olsa diye düşünüyorum. Çünkü akıla uygun gelmediği için bahsedilmediği anlaşılmaktadır.

[28] TELVÎN-TEMKÎN: Renkten renge girme ve mekân tutma anlamlarında Arapça iki kelime.

Telvîn, bir halden diğer hâle geçmeyi veya bir makamdan diğer bir makama atlamayı ifade eder.

Temkîn ise, istikamette derinleşmek ve sabitleşmek anlamına gelir. ikisi birbirinin mukabili gibidir.

Telvîn hal ehlinde, temkîn ise makam sahiplerinde olur. Hal ve makam arasında bir takım farklar vardır:

1. Hal, şimşek gibi değişkendir, makam sabittir.

2. Hal, çift çift gelir, mesela hüzn-sürûr, kabz-bast gibi. Makamda, bu çift çift gelme durumu söz konusu değildir.

3. Hal, vakte bağlıdır, vekil gibidir, sahibinin elinde değildir. Makam, kesb sonucu ortaya çıkar.

4. Bulunulan makamın tam hakkı verilmeden bir üste çıkılmaz, halde ise bu durum yoktur.

5. Her makamın başlangıç ve bitişi, ayrıca bu ikisi arasında çok sayıda halleri vardır. Yani makam, kaplam; hal, içlem durumundadır.

Bu seyre “telvin ba’de’t-temkin” (temkinden sonra telvin) denir. Bu seyir vahdet (birlik)’ten, kesret (çokluk)’e doğrudur. Bundan gaye, Hakk’dan halka terbiye ve irşâd için dönüştür. Bu yüzden, seyr-i anillaha “beka ba’de’l-fenâ”, “sahv ba’de’s-sekr” veya “fark ba’de’l-cem” de denir. Bu durumdaki kişi, vahdette kesreti, kesrette vahdeti görür.

[29] Allah Teâlâ Kur´an-ı Kerim´de Miracın İsrâ, 1. kısmını, yani Mekke´den Kudüs´e olan yolculuğunu açıkça, fakat semalardaki seyrini rumuzlar ile anlatmıştır. Biz bu yolculuğu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin kelamından dinlemiştiriz. Çünkü manevi âlemi beşerin anlayışına uygun olarak O´nun anlatması daha uygundu. Necm Suresinde anlatılan kısa bir bölüme bile çok yorumlar getirilmiş işin içinden de çıkılamamıştır. Kur´an-ı Kerim´de ki, hakikate iman etmeyen küfür üzere olacağından rahmet nebisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir şefkati daha açığa çıkmıştır. Çünkü Aişe radiyallahü anha validemiz bile bu konuda teyakkuzda kalmıştır. O,

“Her kim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah Teâlâ´yı baş veya kalp gözü ile gördü derse yalan söyler” demiştir.

Bu rivayette ki mana “Hakk-ı Hakk görür” demektir. Daha sonraki makamlara ulaşınca Aişe radiyallahü anha Validemiz bu sözünden vazgeçmiştir. Yani Allah Teâlâ´ya ulaşmanın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile olduğunu; Ulaştıranın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ulaşılanı Allah Teâlâ’yı bilmeden kavuşturamayacağını anlamıştır. Hiç rehber bilmediği yolu anlatabilir mi?

Zahir ve batın Allah Teâlâ´dır. Allah Teâlâ’nın zahir oluşu isim ve sıfatlarla, batın oluşu zat-ı iledir. O´nun isimleri zat-ına aslında aynadır.

Yaratılanlar ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle O´nu bilebilirler.

Allah Teâlâ dışardan bir şeyle gizlenmemiştir. Fakat isimleri ve sıfatlarını bilmeyene ve özünde bulmayana kendini gizler.

Hz. Ali kerremallâhü vechenin;

“Ben görmediğim Allah (celle celâlühû)´a ibadet etmem” buyurması Allah Teâlâ’nın görüleceğine işarettir. Fakat bu görülme bu sırları bilene olmayıp bunu özünde bulanadır ki; çokları görme konusunda bir şeyler söyleseler de, onlarda bu halden habersizdirler.

Allah Teâlâ’yı beşer âlemi ile ancak mecâzi anlatırız. Hakikati kendinde saklıdır. Kur´an-ı Kerim bile bu ilâhî konuyu beşerin idrakine az bir mana ile aktarmıştır. Hakiki bilgi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize aittir. Onun için “Yetimin malına yaklaşmayın” (En’am, 152) ayetindeki batinî sır budur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hususî mertebesine ait yakınlığı isteyemeyiz. Yetim olmak insan için eksiklik olmadığı gibi kıymetinin yüceliği ortaya çıkar.

Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “O bir nurdur, ben O´nu gördüm” buyurdu.

Miraçta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize bütün nimetler ve azaplar gösterildi de, hâlinde bir zerre değişiklik olmadı. Kur´an-ı Kerim´de “Gözü ne kaydı, ne de aştı.” (Necm, 17) buyruldu.

Bir şeyden etkilenmek eksiklikten olur. Eksiklik yaratılıştan olursa tedavisi olmaz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaratılışı tam olduğuna göre O´nun bu konuda hataya düşmesi olmamıştır.

Bir şeye merak duyan ya hasretinden veya rağbetinden olur ki, bu eksikliktir. O´nun bu halden uzak olması, gördüğü şeyleri önceden bilmesi veya kendinde onları bulmasıdır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bilgisi yaratılışı ile beraber mevcuttu. Fakat O beşere gönderildiğinden beşerin sıfatı gibi sonradan öğretilir gibi öğretildi ve bildirildi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şaşkınlıktan ve cahillikten korunmuştur. O, kavuştuğu makamlara hakkıyla layıktı.

Bu yakınlıktan dolayı sarhoş olup yanında kalmak arzusuna da düşmedi. Güzel sevgilin kulluğuna yönelip Sen´i tercih etti. (ALTUNTAŞ İsmail Hakkı, Sevgili Efendimize Muhammedî Dua [Kitap]. – İstanbul, 2004.s. 60- 63)

[30] Hata ve kusurlar şahsıma aittir. Tercümenin bittiği tarih 26.10.2010

Hz. Yûsuf’un Gördüğü Rüyanın Fusûsu’lHikem’deki Yorumu *

Giriş: Hz. Yûsuf’un Hayâtı

Peygamberler içerisinde hayâtı en iyi bilinenlerden birisi Hz. Yûsuf’tur. Onun hayâtı gerek Kur’ânı Kerîm’de Yûsuf Sûresi’nde ve gerekse Tevrat’ın Yaratılış bölümünde birbirine yakın bir biçimde ve etraflıca anlatılmaktadır. Hz. Yûsuf, Hz. İbrâhim’in torunu Yâkup peygamberin oğludur. M.Ö. 1300’lü yıllarda Filistin’de doğmuş ve 17 yaşından sonra Mısır’da yaşamaya başlamış ve orada vefat etmiştir.

Bir hadîste belirtildiğine göre1 güzelliğin (hüsn) yarısı kendisine verilmiş olan Hz. Yûsuf; beyaz tenli, kıvırcık saçlı, büyük gözlü, ince burunlu ve düzgün vücutlu imiş.

Kaynaklara göre, Yûsuf(s) doğunca, bakması için halasının yanına verilmişti. Kendisini çok seven halası onu ölünceye kadar bırakmadı ve babasına geri vermemiştir. Hz. Yâkup(s) ancak kızkardeşi öldükten sonra oğlunu yanına alabilmiştir.

Babalarının çok sevdiği Yûsuf’u üvey kardeşler çok kıskanıyorlardı. Bu yüzden onu öldürmeye karar verdiler. Kıra götürmek bahânesiyle babalarından Yûsuf için izin aldılar. İçlerinden birisi Yûsuf’u öldürmemelerini, eğer ondan kurtulmak istiyorlarsa onu bir kuyuya atmalarını tavsiye etti. Onlar da Yûsuf’u ıssız bir yerde, içi su dolu bir kuyuya attılar. Babalarına Yûsuf’u kurtların yediğini söyleyerek, kana buladıkları gömleğini gösterdiler. Bu sırada kuyuda bulunan Yûsuf’a korkmaması husûsunda vahiy geldi.

Yoldan geçen bir kervan kuyuya atılan Yûsuf’u çıkardı. Mısır’a götürüp basit bir bedelle köle olarak sattı. Bu sırada on yedi yaşında olduğu belirtilen Yûsuf’u Mısır kralı II. Firavun’un hazîneden (Mâliye) sorumlu olan bakan ve veziri satın aldı. Vezirin hanımı, genç ve yakışıklı olan Yûsuf’a, gönlünü kaptırdı. Hattâ ona olan düşkünlüğü bâzı ‚sosyete kadınları arasında dedikodu konusu dahi oldu. Fakat, kendisine ilim ve hikmet verilmiş olan bu yakışıklı ve delikanlı Allah elçisi, bir burhânı ilâhî 2 sâyesinde hanımının kötü emeline âlet olmaktan, fâhiş ve âdice bir fiil olan zinâ yapmaktan korunmuştu. Kölesinden yüz bulamayan vezirin karısı (Züleyhâ), kendisine sarkıntılık ettiği şeklinde ona iftirâ attı. Böylece Hz. Yûsuf yıllarca hapis yattı. Firavun’un gördüğü bir rüyâyı yorumladı ve hapisten kurtuldu ve aklandı. Bu esnâda Hz. Yûsuf’un ilk sâhibi olan vezir öldü. Firavun onun yerine Hz. Yûsuf’u hazîneden sorumlu bakan ve kendisine vezir yaptı. Ölen vezirin karısı (Züleyhâ) ile Hz. Yûsuf’u evlendirdi. Hz. Yûsuf bu sıralarda otuz yaşlarında idi. Ülkenin geçirdiği kıtlık yıllarını mahâretle atlatan ve kralını Hak dîne çeken peygamber vezir, halk tarafından da büyük bir sevgi ve saygı gördü.

Bu yıllarda meydâna gelen kıtlık bütün bölgeyi etkilemişti. Hz. Yûsuf’un kardeşleri, nâmını duydukları bu cömert ve iyiliksever vezirden yiyecek almak için Mısır’a geldiler. Hz. Yûsuf kardeşlerini hemen tanıdı. Aralarında çeşitli konuşmalar geçti. Memleketlerine dönen kardeşleri, yanlarında Hz. Yûsuf’un öz kardeşi Bünyamin de olduğu halde, ikinci defâ onun kapısını çaldılar. Hz. Yûsuf bu defâ onlara gerçeği açıkladı ve 70 yaşlarında olan babasını, daha rahat bir yaşam süreceği Mısır’a dâvet etti. Yâkup(s) 140150 yaşlarında vefat edinceye kadar Yûsuf(s)’ın yanında, Mısır’da yaşadı. Ölünce, babası İshâk(s)’ın yanına gömülmesini vasiyet etti. Hz. Yûsuf babasının cesedini mumyalattı ve memleketinde babasının vasiyeti üzerine defnetti.

Babasının vefâtından sonra Hz. Yûsuf’un yirmi üç yıl daha yaşadığı ve 120 yaşlarında iken vefat ettiği rivâyet edilir. Cesedi mumyalanarak mermer bir tabut içerisinde Nil nehrinin kenarına gömülmüştür. Bugün Mısır’ın güney bölgesinde bulunan târihî eserleriyle ünlü şehri elUksur’un güneyinde, Nil nehrinin kenarında Hz. Yûsuf’a âit olduğuna inanılan bir mezar mevcuttur.3

Hz. Yûsuf’un Gördüğü Rüyanın Fusûsu’lHikem’deki Yorumu

1. Yûsuf’un Rüyâsı: Hayat Bir Rüyâdır

Yûsuf peygamber, vahdeti vücûd öğretisi mensuplarınca hayâl ve misâl âleminin kutbu olarak kabul edilir. Bu, Yûsuf Sûresi’nde de belirtildiği üzere,4 onun tâbir (yorum) âlimlerinin kutbu olduğu anlamına gelir.5 Bunun sebebini şöyle açıklayabiliriz: Misâl âlemi nûrânîdir ve Yûsuf(s)’ın keşfi de misâl âlemine âit olup, hayâlî sûretlerin keşfi ile ilgili nûrânî ve ilmî kâbiliyet onda zuhûr etmiştir. Onda zuhûr eden bu kâbiliyet, aynı zamanda ilmi nûrânî denen tâbir ilminin en mükemmel şeklidir. Dolayısıyla Yûsuf peygamberden sonra bu ilim ancak onun mertebesinden alınır ve bu ilimde ancak ondan istifâde edilebilir.6 İşte bu anlayışın temel dayanağı, Fûsûsu’lHikem’in Yûsuf Fassı’nda Hz. Yûsuf ile

ilgili İbn Arabî’nin yapmış olduğu yorumlardır.

Kur’ânı Kerîm’deki Yûsuf kıssası Yûsuf peygamberin rüyâsını babasına anlatması ile başlar.7 İbn Arabî de ‚Yûsuf kelimesindeki nûrî hikmetin açıklanmasına, rüyânın vahiydeki yerine kısaca temas ettikten sonra, tamâmiyle Hz. Yûsuf’un hayat hikâyesine âit olan Yûsuf Sûresi’nin başındaki ve sonundaki Yûsuf peygamberin rüyâsı ile ilgili sözlerini birleştirerek, bu konudaki görüşlerine şu şekilde bir zemin hazırlar:

‚Yûsuf(s) babasına dedi ki: ‘Ben rüyamda on bir yıldızın, güneşin ve ayın bana secde ettiğini görüyorum.’8 Kardeşlerini yıldızlar, babasını ve halasını da güneş ve ay sûretinde gördü. Bu, Yûsuf cihetinden böyledir; eğer rüyâda görülenler cihetinden olsaydı, kardeşlerinin yıldızlar, babasının ve halasının da güneş ve ay sûretinde zuhûru onların kendilerinin murâdı olurdu. Halbuki, Yûsuf(s)’ın gördüğü rüyâ hakkında onların bilgisi yoktu. O halde idrâk Yûsuf(s) tarafından kendi hayâl hazînesinde gerçekleşmiştir. Yâkup(s) da oğlu bu kıssayı/rüyâyı kendisine anlattığında bu durumu fark etmiş ve şöyle demiştir: ‘Ey oğul! Rüyânı kardeşlerine anlatma; aksi halde sana bir tuzak kurarlar, hîle yaparlar.’9 Sonra oğullarını bu hîleden tezkiye etti ve onu şeytana isnat etti. Halbuki bu söz hîlenin ta kendisidir. Yâkup(s): ‘Şeytan insanın apaçık düşmanıdır’10 demişti. Yâni onun düşmanlığı apaçıktır.

Sonra bu olayın nihâyetinde Yûsuf(s) şöyle demişti: ‘İşte bu, daha önce gördüğüm rüyânın tevilidir/yorumudur; Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü.’11 Yâni ‘Rabbim o rüyâyı hayâl sûretinden sonra, histe de zuhur ettirmiştir’ demektir.

Bu hususta Hz. Peygamber de: ‘İnsanlar uykudadır’12 buyurmuştur. Yûsuf(s)’ın sözü ise, ‘Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü’ şeklindedir. Onun bu sözü, rüyâ içerisinde rüyâdan uyandığını görüp de gördüğü rüyâyı tâbir eden kimsenin durumu gibidir. Halbuki o kimse hâlâ uykuda olduğunun ve aslâ uyanmadığının farkında değildir. Çünkü o, uykudan uyandığında, sanki ‘ben uykuda iken uykumdan uyanmış ve rüyâmı da şöyle tevil/tabir etmiştim’ der. Yûsuf(s)’ın sözü bu durumun aynısıdır.13

İbn Arabî’ye göre, rüyâda görülen şeyler, bâzan görenin, bâzan görülenin, bâzan da her ikisinin irâde ve kastı ile ilgili olabilmektedir. Yâni irâdeye bağlı ve irâde dışı olabilmektedir. Eğer rüyâ irâdeye bağlı olarak tahakkuk etmiş, bir kasıt ve irâdenin netîcesi olarak meydâna gelmişse, kasteden kastettiği şeyi bilir. Bu tür rüyâlar sûfîlerin çoğunluğuna göre mümkündür. İbn Arabî, bizzat kendisinin dilediği herhangi bir vakitte, rüyâ veyâ yakazasında pirlerin sûretlerini görebildiğini, bu pirler onun önünde temessül ettiğini ve böylece onun da onlarla istediği gibi konuştuğunu haber vermektedir.

Herhangi bir kasıt ve irâde olmaksızın meydâna gelen rüyâda ise, görülen şeyin/kimsenin kendisini gören kimse hakkındaki veyâ görenin gördüğü şey hakkındaki bilgisi ancak rüyâ gerçekleştikten sonra mümkün olur. Bunun delîli yukarıda zikrettiğimiz Yûsuf(s)’ın rüyâsıdır. Yûsuf(s)’ın kardeşlerini yıldızlar, babasını güneş ve halasını da ay sûretinde görmesi, kendisinin ve diğerlerinin irâdesi dışında olmuştur. Ayrıca, Yûsuf(s) gördüğü rüyâ hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve diğerleri de Yûsuf(s)’ın gördüğü rüyâdan habersizdi.

Aslında, her iki rüyâ çeşidi de ‚sâlih rüyâlar kısmına girer ve rüyânın en kâmili bu kısımdır. Çünkü bu tarz rüyâ, hayâl mertebesinde bulunan şeyi doğ rudan idrâk etmekten ibârettir.14

İbn Arabî, yatay boyutta herkesin kolaylıkla kabul edebileceği ve anlayabi leceği bu Hz. Yûsuf ’un rüyâsı hâdisesinde çok daha başka boyutlar yakalar. Evvelâ, ona göre aslında hayâtın tamâmı, tam bir rüyâdan ibârettir. Yine ona göre işin buradaki can alıcı noktası ‚Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü yâni

‘Rabbim o rüyâyı hayâl sûretinden sonra, his âleminde de zuhur ettirmiştir’ cümlesidir. Hz. Yûsuf ’un anlayışına göre bu, rüyâsında görmüş olduğu şeyin hislere hitap eden bir sûrette tecessüm etmesi veyâ gerçekleşmesinin en son gerçekleşme olmasını gerektirmektedir. Hz. Yûsuf böylece eşyânın ‚rüyâ böl gesini terk ederek ‚gerçeklik düzeyine çıktığını düşünmektedir. Buna karşı İbn Arabî hissî varlıklar bakımından ‚rüyâ ile ‚gerçek arasında esaslı bir fark bulunmadığı fikrini ileri sürmektedir; Hz. Yûsuf’un rüyâsında görmüş olduğu daha başından îtibâren hislere hitap eden bir şeydi, zîrâ hayâl, vazîfesi îcâbı, hissedilen şeylerden (mahsüsât) başka hiçbir şey üretemez.15

Oysa bu olaya ‚Hz. Yûsuf un değil de ‚muhammedî yûsuf un16 görüş açısıyla bakıldığında Hz. Yûsuf ’un başına gelmiş olanların doğru tevili şöyledir:

‚Bir kere işe hayâtın kendisinin dahi bir rüyâ olduğunu bilmekle başlamak gerekir. Ne var ki, kendisinin bile aslında büyük bir rüyâdan ibâret olduğunu bilmediği hayâtında Hz. Yûsuf, çok özel bir rüyâ görmektedir (onbir yıldız v.s.). Sonra bu özel rüyâdan uyanmaktadır. Yâni o büyük rüyâsında bu özel rüyâsından uyandığını görmektedir. Sonra da kendi kendine bu özel rüyâsını tevil etmektedir (yıldızlar = kardeşleri vs…). Aslında bu tevili dahi o büyük rüyâsının devâmından başka bir şey değildir! O yalnızca büyük rüyâsında kendi özel rüyâsını tevil ettiğini görmektedir. Dolayısıyla böylece tevil ettiği olay da hisse hitap eden bir keyfiyet olarak gerçekleşmektedir. Buna binâen Hz. Yûsuf da tevilinin doğru çıktığını ve rüyâsının da kesin bir sonuca eriş miş olduğunun zehâbına varmaktadır. Böylece artık kendisinin de rüyâsının tümüyle dışında bulunduğunu zannetmektedir. Oysa ki gerçekte hâlâ rüyâsı devam etmekte ve kendisi de hâlâ rüyâ görmeğe devam ettiğinin bilincine mâlik bulunmamaktadır.17

Hz. Peygamber ’in ‚İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar sözü, bu gerçeğe yâni hayâtın tamâmının bir rüyâdan ibâret olduğuna dikkat çek mektedir. İnsanların bu şekildeki uykusunu ise İbn Arabî açısından iki türlü açıklayabiliriz. ‚Ya insanlar bu dünyâ hayatlarında uykudaki kimseler gibidir ki, bunlar varlığın hakîkatini sâdece uyuyan kimsenin eşyânın hakîkatlerinden gördüğü kadarını görürler; ya da insanlar uykudaki insanlar gibi sürekli olarak varlığı his ve akılları vâsıtasıyla idrak ederler. Öldüklerinde ise, yâni insanlar, sûfîlerin ‘fenâ’ diye isimlendirdikleri özel hallerinde olduğu gibi, bu his ve akıl larından kurtulduklarında, kendilerindeki ruhları uyanır ve varlığın hakîkatini bulunduğu hal üzere idrak ederler. Akıl ve hisler zâviyesinden bakıldığında varlıktaki her şey rüyâ ve gölgelerden ibârettir. Fakat bunlar hakîkatlerine ircâ edilmeleri gereken gölgelerdir.18 Çünkü, hissin idrak ettiği her şey hayâlin ürettiği bir şeydir ve hayâlin ürettiği şeyler ise tevil edilmesi, yâni aslına ircâ edilmesi gereken birer semboldür.

Ârifler, rüyâlarında gördükleri şeylerden kastedilen murâdı ancak tâbir yoluyla anlayabildikleri gibi, bu his âleminde zuhûr eden sûretlerin hakîkatlerini de yine ancak tâbir ile kavrarlar. Bir ârif, his âleminde bir sûret müşâhede ettiği, bir kelâm işittiği ya da kalbine bir ‘mânâ’ vâki olduğu vakit,

hemen bu sembolün aslına ulaşır ve Cenâbı Hakk’ın ondaki gerçek murâdını anlar.19 ‚Yeryüzünde nice âyetler vardır ki, onlar/inançsızlar/gâfiller o âyetlere uğrar da, yüzçevirip geçerler 20 âyetinin Yûsuf Sûresi’nde geçmesi de bu anlamda gerçekten ilginçtir. O halde, zâhir âlem bu anlamda bütünüyle hayâldir ve görülen rüyâların tevil edildiği gibi tevil edilmesi gerekir. Bâtın veyâ hakîkat

âlemi ise, ne his tarafından ne de hayâl tarafından idrâk edilemeyen bir gerçek

liktir.21

Hz. Yûsuf ile Hz. Muhammed arasındaki bu görüş ve algılayış farkı Kâşânî tarafından da, iknâ edici bir şekilde şöylece özetlenmektedir:

‚Hz. Yûsuf dış âlemdeki hislere hitap eden sûretlere ‘gerçek’ gözüyle bak mıştır. Oysa ki, gerçekte, hayâlen mevcut olan bütün sûretler, istisnâsız, his ler aracılığıyla kavranırlar; zîrâ hayâl zâten bir mahsüsât (hislere hitap eden şeyler) hazînesidir. Hayâlen mevcut olan her şey, her ne kadar bilfiil hislerle idrâk edilmese bile, gene de, hisse hitap eden bir sûrettir. Hz. Muhammed’e gelince, o, dış âlemdeki mevcut hissî sûretlere de hayâl ürünleri gözüyle, hattâ hayâl içinde hayâl gözüyle bakmaktadır. Yâni âlemi his birinci hayâl, rüyâ âlemi ikinci hayâl ve rüyâ içinde rüyâ da üçüncü hayâldir.22 Ona göre, kelimenin tam anlamıyla, yegâne ‘Gerçek’, tecellîlerin mihrak noktalarından başka bir şey olmayan hissî sûretlerde kendini zâhir kılan ‘Hak’tır. Bu nükte de ancak Allah’ta fânî olmak sûretiyle bu âleme ölündükten sonra, (aslında unutkanlık uykusundan başka bir şey olmayan) bu hayattan uyanıldığında anlaşılır.23 Başka bir deyişle, bu âlemi idrâk etmenin yolu, ‚Ölmeden önce ölünüz24 rivâyetinde işâret edilen ‚ölüm (mevti irâdî)25 ile ölerek, yâni fenâ hâline ulaşarak elde edilen zevk veyâ keşiftir.26 Mevti irâdî ile ölenler, diğerlerinin mevti tabiî/normal ölüm ile gördüklerini dünyâda iken görürler. Çünkü onların gözleri perdesizdir.27

Ayrıca burada İbn Arabî fikriyâtı açısından üzerinde biraz daha durulması gereken bir başka husus da, konunun hayâl/his âlemi açısından değerlendirilmesidir. Aslında bu kavramlar ve bunların tekâbül ettiği âlemler/varlıksal boyutlar ünlü düşünürün ‚varlıkın îzâhı konusunda başvurduğu çok önemli ve

esas kavramlardandır. Ancak biz burada bu kavramların İbn Arabî düşüncesindeki yerini detaylı bir şekilde inceleme yerine, konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla onlara temas edeceğiz.28 Çünkü, aslında pek çok kavramda olduğu gibi Bu iki kavram da başlı başına çalışmaları gerektirecek hacimdedir.

Hz. Yûsuf ’un rüyâsını, içinde yaşadığımız şu dünyâ/âlem ile doğrudan ilişkilendiren İbn Arabî, meseleyi âlemin hayâl oluşuna getirir ve bu noktada konu okuyucunun düşünce atmosferinde bambaşka bir boyut kazanır. Ona göre âlem aslında rüyâdan, vehimden ve hayâlden başka bir şey değildir:

‚Durum sana anlattığım bu şekilde olunca, âlem vehim’den ibârettir. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise ‘hayâl’ ile kastedilen şeydir. Yâni sen hayâlinde zannettin ki, bu âlem zâid/başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir; Hak’tan/mutlak gerçek’ten hâriç bir varlıktır. Halbuki hiç de öy le değildir.29 değil’ dediğin her bir nesne de hayâldir. Şu halde bütün vücûd/mevcûdat hayâl içinde hayâldir. ‘Gerçek vücûd’ ise, isimleri cihetiyle değil, hâssaten zâtı îtibâriyle Allah’tır.30

İşte bu noktada Izutsu, haklı olarak bâzı sorular sorar ve bunlara İbn Arabî’nin düşünce sistemi içerisinde cevaplar bulmaya çalışır. ‚Şu hâlde eğer bizim ‘gerçek’ diye kabul ettiğimiz, bir rüyâdan başka bir şey değilse, yâni Varlık’ın (vücûd) gerçek şekli değil de, vehmettiğimiz bir şey ise, bu takdirde ne yapmamız gerekir Vehmimizde yaşattığımız bu (mevhum) âlemi kesinlikle terk

edip bunun dışında tümüyle farklı bir âlemi mi, yâni ‘gerçekten de gerçek’ olan bir âlemi mi aramamız gerekir

Bu sorunun cevâbında hemen belirtmek gerekir ki, İbn Arabî böyle bir tavır takınmamaktadır; çünkü onun görüşüne göre rüyâ, vehim ve hayâl değersiz ya da yanlış şeylere değil fakat birer ‘remiz (sembol) oluş’a delâlet etmektedirler.31 O halde öncelikle ‚gerçekten gerçek ile bizim ‚gerçek diye düşündüğümüz ve aslında mevhum bir varlığı olan bu âlem arasındaki ilişkiyi bir nebze

de olsa açıklığa kavuşturmalıyız. Her ne kadar bizim ‚gerçek Zannettiğimiz şey/âlem/mevcûdat hakîkî gerçek değilse de, boş ve dayanaksız bir şey de değildir. ‚Gerçek denilen şey, ‚hakîkî gerçekin bizzat kendisi olmamakla birlikte, onun ‚hayâl düzeyinde müphem ve belirsiz bir yansıması, yâni ‚asıl gerçekin bir remiz, bir sembol aracılığıyla sembolik bir temsîlidir. Rüyâların ardındaki gerçek durumu öğrenebilmek için nasıl bu sembolleri yorumluyorsak, ‚gerçekin hayâl düzeyindeki yansıması olan ve ‚gerçek dediğimiz nesneyi/şeyi/âlemi de benzer şekilde yorumlamamız, daha doğrusu tevil ederek aslı

na rücû ettirmemiz gerekir.

Bu şekilde bir nesneyi tevil ettiğimizde, yâni aslına rücû ettirdiğimizde, nesnelerin ve olayların oluşturdukları perdenin arkasında kendini gizleyen,‚gerçek denilen şeye, kendine büyük ölçekli bir sembol edinerek var olduğunu îmâ ettiren ‚gerçek gerçeke ulaşırız ki, bu, ‘mutlak’tır, ‘gerçek’ ya da ‘gerçek gerçek’tir ki, bunun İbn Arabî terminolojisindeki karşılığı ‚Haktır. Dolayısıyla, bu görüş açısından bakıldığında, ‚(izâfî) gerçek denilen şey sâdece bir vehimden ibâret değildir; ‚mutlak gerçekin yâni Hakk’ın özel bir görünüşü,kendi zuhûrunun özel bir biçimi, bir tecellîsidir. Bu, fizik ötesi (metafizik) temele dayanan bir ‚rüyâdır.32

‚Böylelikle, kendisine ‘gerçeklik’ yakıştırılan ve çeşitli biçim, özellik ve hallerden ibâret olan varlık/vücûd ve oluş/kevn âlemi bizâtihî çok renkli bir kuruntu ve hayâl îmâlathânesidir. Fakat aynı zamanda, eğer bu farklı biçimler ve özellikler ayrı ayrı birer bağımsız varlık olarak değil de, ancak Hakk’ın çeşit li tecellîleri olarak göz önüne alınırlarsa, bu, gene de ‘gerçek’ten (Hak) başka bir şey değildir.33 İşte gerçekte bir hayâl ve rüyâ olan âlemi aslına rücû ettirerek ondaki hakîkati, daha doğrusu onun Hak oluşunu idrâk edebilen kimse, tarîkatin en derin sırlarına erişmiş demektir. Şeyhi Ekber bunu Süleyman Fas sı’ndaki şu beyit ile şiirleştirir:

“Kevn/mevcûdat sâdece bir hayâldir, hakîkatte ise Haktır/haktır

Bu mânâyı anlayan kimse, tarîkatin sırlarını hâiz olmuştur.”34

2. Gölge: “Nûr/Gerçek Varlık” için Delil

Hz. Yûsuf’un rüyâsından hareketle âlemin, Hakk’ın bir sembolü olduğunu söyler. Daha doğrusu, bütün düşünce sisteminin hem hareket hem de varış noktasını oluşturan vahdeti vücûd (varlığın birliği/Hakk’ın birliği) netîcesine ulaşmada İbn Arabî, bu fikri için, en önemli ve zihinde en kalıcı metaforlardan biri olan ‚nesne/şahıs ve gölgesi metaforunu, Yûsuf peygamberin dili ile değil de, ‘muhammedî Yûsuf ’un dili ile şu şekilde açıklayıcı bir unsur olarak kulla nır:

‚Biz şöyle deriz: Mâlum olsun ki, ‘sivâyı Hak’ (Hakk’ın gayrı, mâsivâ) diye anılan, ya da ‘âlem’ diye adlandırılan şey/ler Hakk’a nispetle bir şahsın gölge si gibidir. Bu anlamda âlem/mâsivâ, Allâhü Teâlâ’nın gölgesidir. Bu (gölgenin şahsa olan nispeti), ‘varlık’ın/gerçek vücûdun âleme nispetinin aynısıdır. Zîrâ gölge, elbetteki hissî olarak mevcuttur, ama o, ancak kendisini doğuran bir şey olduğu vakit vardır. Sen bu gölgenin göründüğü yeri yok farz etsen dahi o, her ne kadar histe kalmasa da akılda mevcut olur. Hattâ, gölgenin nispet edildiği şahsın zâtında bilkuvve mevcut olur. İşte ‘âlem’ diye isimlendirilen ve ilâhî gölgenin zuhur ettiği yer (mâsivâ), mümkinlerin (zuhûra gelişi mümkün olan şeylerin) ‘a’yân’ıdır/a’yânı sâbitesidir (özleridir, kaynakları dır). Bu (ilâhî) gölge onların üzerine düşmüştür. Bu takdirde bu gölge, ancak bu zâtın vücûdundan o yerin üzerine düşen gölge nispetince idrâk edilebi lir.35

Şüphesiz ki, bir gölgenin oluşabilmesi için üç unsur gereklidir. Bunlar: 1 Ayakta duran ve gölgenin kendisine bağlı olduğu şahıs, 2Gölgenin üzerine düştüğü mekân, 3Gölge ancak kendisi vâsıtasıyla fark edilebilen ışık. Yukarı daki pasajda bu üç unsur da mecâzî olarak kullanılmaktadır. Şahıs, vücûdı Hakk’ın yâni mutlak vücûdun karşılığıdır. Gölgenin düştüğü mekân mümkinlerin a’yânı sâbitelerine tekâbül eder. Eğer mekân olmasaydı gölge, hislerle aslâ idrâk olunamayacak, tıpkı bir tohumun içinde gizli olan bir ağaç gibi, ancak aklen idrâk edilebilen bir şey olarak kalacaktı. Yâni gölgenin sâhibinde bilkuvve bulunacak, bilfiil zuhur edemeyecekti. Nûr, Allâhü Teâ lâ’nın ‚Zâhir ismidir. Eğer âlem Hakk’ın vücûduna bağlı olmasaydı, gölge aslâ mevcut olmayacak ve âlem ademi aslîde kalacaktı. O halde gölge için, üzerine düştüğü bir mekânın ve gölge sâhibiyle bağlantısının olması gerekmek tedir. Fakat burada şu unutulmamalıdır: Şimdi olduğu gibi ezelde de ‚Allâhü Teâlâ vardı®, O’nunla berâber hiçbir şey yoktu®36 ve O, âlemlerden müstağnî olarak vardır. İşte bu ilâhî gölgenin zuhur ettiği mekâna ‚âlem denir ve o mümkinlerin a’yânı sâbitesidir.37

Yâni ilâhî gölge doğrudan bu şehâdet/cisimler âlemine38 değil, mevcudâtın ilmi ilâhîdeki özleri olan ayn’ları üzerine düşer. Başka bir deyişle âlem, bizim aklı selîmimizin genellikle onun mevcut olduğunu düşündüğü düzeyden daha yüksek bir düzeyde var olmaya başlamaktadır. Her ne kadar, a’yânı sâbitenin bizzat kendisi âlem değil ve daha çok, âlemin zuhûra geldiği mekân ise de, o/âlem, Hakk’ın gölgesinin a’yânı sâbite üzerine düştüğü an zuhur etmeye başlamaktadır.39

Aslına bakılırsa, ‚İbn Arabî vücûdî hakîkatin iki yönü olduğunu düşünür. Bunlar Hak ve Hakk’ın dışındakiler (siva’lHak) ya da Allâhü Teâlâ ve âlemdir. Dolayısıyla, âlemin, Hakk’ın varlığından kazanılmış bir varlığı olduğunu ispat ettiğimizde, gölgenin de gerçek bir varlığı olmakta, böylece hakîkat ‚ikili bir hâle gelmektedir. Âlemin varlığının olmadığına hükmettiğimizde ise, gölge bilfiil değil, bilkuvve ve ancak aklen mümkün (mâkul) bir mevcut olmaktadır. Aslında her iki durumda da hakîkat tektir. Mesele tamâmen yaklaşım ve takdir meselesidir. Hakîkate bir açıdan baktığımızda onun bir olduğunu söyleriz, bir başka açıdan baktığımızda ise ikili yapıda olduğunu söyleriz.

İbn Arabî hakîkatin bu iki/ikili yönünü ‘nur ve karanlık’ ya da ‘şahıs ve gölgesi’ semboleriyle anlatır. Fakat, biraz önce de söylendiği üzere, her hangi bir şahsın gölgesinin oluşabilmesi için, gölgenin sâhibi olan bir zât, gölgenin üzerine düştüğü bir başka zât/zâtlar ve gölgeye sebep olan ışığın bulunması gerekir. Mevzûmuz olan bu vücûdî gölgede de durum böyledir. Buna göre Hak, gölgenin kendisinden çıktığı zâttır; mâkul (aklen mümkün) âlemde latif, mahsüsât (duyular) âleminde kesîf olan mümkinlerin a’yân’ı, gölgenin üzerine düştüğü zât/zâtlardır; nur ise Allâhü Teâlâ’nın ismidir. Allâhü Teâlâ bu ismi ile mümkinlerin üzerine tecellî edip, Hakhalk arasındaki sınırı ızhar eder.40

‚Şahıs ile gölgesi arasındaki varlık yönünden münâsebet bir bakıma ‘ayni yet/aynılık’ ve bir bakıma ‘gayriyet/başkalık’ arz eder. Gölgenin varlığı gölge sâhibi olan şahsa âit olup başka bir şahsa âit olmadığı için, gölgenin varlığı gölge sâhibinin aynıdır; bu bakımdan ikisi arasında ‘ayniyet’ vardır. Fakat bir engel zuhur edince gölge görünmediği, mevcut olmadığı halde gölge sâhibi mevcuttur; veyâ gölgeye bir şey ârız olduğu zaman gölge sâhibi bundan müessir olmaz; veyâhut ışığın yer değiştirmesi ve gölgenin zuhur ettiği yerdeki farklılıklar sebebiyle gölgede değişiklikler vukû bulduğu halde gölgenin

sâhibinin vücûdunda bir değişiklik hâsıl olmaz. Bu ve benzeri bakımlardan gölge ile gölge sâhibi arasında ‘gayriyet’ vardır. Ayrıca varlık olmak bakımından gölge ile gölge sâhibinin varlığı aynı değildir. Gölge (mevcûdat/âlem) îtibârî, izâfî bir varlığa, gölge sâhibi (Hak) ise hakîkî bir var

lığa sâhiptir. Bu yönden de aralarında bir ‘ayniyet’ yoktur.41

Bu durum ‘ayna’ misâli ile de şöyle açıklanır: ‚Ayna karşısında duran bir kimsenin sûreti aynada zâhir olur, yansır. Hakîkatte aynada görülen sûretin bir vücûdu olmayıp ‘ma’dûm/yok’ hükmünde ise de, bizim his ve idrâkimizde onun bir çeşit varlığı vardır. Zîrâ mutlak sûrette yok olsaydı gözle görülmezdi. Gördüğümüz varlık ise bir ‘hayâl’den ibârettir. Aynada görülen sûretin hakîkati ayakta duran şahsın sûretidir. Bu şahıs ayna karşısında görünmekten, yâni tecellî etmekten uzaklaşınca, orada görünen gölge ve hayâl de yok olur. İşte bu kâinat suretleri de hakîkatte birer hayâl ve vehimden, daha doğrusu Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer tecellîsinden ibârettir.42

Bundan dolayı Hakk’ın varlığı hakîkî varlıktır. Âlemin varlığı ise izâfî yâni Hakk’ın varlığına bağlı bir varlık olup, bu anlamda gölge bir varlıktır ve ve himden ibârettir. Ancak, ‚bütün kâinat ve hâricî sûretler her ne kadar ‘hayâl’ iseler de, ilâhî isim ve sıfatların mazharı olan bu varlıklar sâyesinde ilim, mârifet ve hakîkatler elde edilmektedir. Allâh’ın bilinmesi de bu kâinat vâsıtasıyla olmaktadır.43 Bu açıdan bütün tecellîler, tecellînin kaynağından geldiği gibi, insanı hakîkate ulaştıran birer vâsıtadır. Fakat, mevcuttan mûcid’e, sanattan sanatkâr ’a vâsıl olabilmek için Fuzûlî’nin şu beyitinde söylediği gibi elbetteki kâbiliyet gerektir:

Olsa isti’dâdı ârif kâbili idrâki vahy

Emri Hak irsâline her zerredir bir Cebreîl.44

Varlığın/âlemin ortaya çıkışı konusuna tekrar dönecek olursak, ünlü düşünüre göre, tıpkı gölgenin meydâna gelmesinde ışığın sâhip olduğu fonksiyon gibi, varlığın/âlemin ortaya çıkışı da ancak bir ‚nûr45 ile daha doğrusu Hakk’ın Nûr isminin tecellîsi ile mümkündür. Çünkü:

‚İdrâk ancak ‘Nûr’ ismi ile gerçekleşir/vâki olur ve Hakk’ın gölgesi mümkinlerin a’yânı üzerine gaybi mechûl (bilinmez bir gayb/tam bir gö rünmezlik) sûretinde yayılır. Bilmez misin ki, gölge siyahımsı olur. Bu da gölgenin sâhibi ile gölge arasındaki uzaklıktan dolayı gölgenin bizzat gizlili ğine işârettir. Gölge sâhibi beyaz bile olsa onun gölgesi yine de siyah görü nür. Dağları görmez misin ki, dağların rengi hakkındaki hissin idrâki ile on ların asıl rengi birbirinden farklı olduğu halde, gözden uzaklaştıkça siyah gö rünür. Bunun sebebi uzaklıktan başka bir şey değildir. Gökyüzünün mâvi gö rünmesi de böyledir. Bu hal, uzaklığın ışıklı/nurlu olmayan cisimler hakkın da ortaya çıkardığı bir netîcedir. Mümkinlerin a’yânı da böyledir; onlar da ışıklı/kendinden nurlu değildir. Çünkü onlar ma’dûmdur; her ne kadar ‘sübût’ ile vasıflanmış iseler de, ‘vücûd/varlık’ ile vasıflanmış değillerdir. Zîrâ vücûd nûrdur 46

Bu paragraftan ‚nûrun zâtı ilâhîdeki akletmenin, anlamanın ya da idrâkin kaynağı olduğu mânâsı hemen anlaşılmaktadır. ‚Bu anlamda nûr, âdetâ ilim ya da akılla eş anlamlı olmaktadır. Çünkü ilâhî varlığın gölgesi, kadîm/ezelî ilimde ‘gaybi mechûl’ diye işâret olunan mâkul âlemde bu isimle mümkinlerin a’yânı sâbitesine tecellî etmiştir. Ayrıca Hak, zâtının bilkuvve ihtivâ ettiği bütün mâkul sûretlerde temessül etmiş olarak nefsinin sûretini izâfî varlık (mevcûdat) aynasında gördüğünde, bu nur ile kendi kendisini bilmiştir. Bu anlamıyla nûr, sâdece Hakk’ın idrâkinin değil, aksine, bütün idrâk sâhiplerinin ve idrâk edilen olayların kaynağıdır. Nûr, varlığa yayılmış idrâk edici akıldır.47

Genel olarak İbn Arabî’nin ‚nûr kelimesini iki mânâda kullandığını söy leyebiliriz: 1Halkın mebdei veyâ taayyünlerin zuhûru kendisiyle birlikte orta ya çıkan nûr. Buna ‚vücûd nûru denir. 2İdrâkin mebdei veyâ vücûdda sârî/yayılmış olan akıl mânâsında nûr. Buna da ‚şühûd nûru ya da ‚îman nûru denir.48

Nûr hakkındaki bu tanımlamaların yanında,49 diğer taraftan İbn Arabî tâkipçileri ‘nûr’ ile âlem arasındaki derin bir bağlantı üzerinde daha çok dururlar. Diğer Fûsûs şârihleri gibi Kâşâni de bu noktayı îzah etmek için nûrun zıddı olan zulmet/karanlık50 ve varlığın zıddı olan adem/yokluk mefhumlarından faydalanır. A’yânı sâbite vücûd’un nûruna uzaklığı sebebiyle zulmet

tir/karanlıktır. Karanlıkla karışmamış olan nûr bunların üzerine yayılınca, bunların kendi demliklerinin karanlığı, vücûd’un nûruna tesir edip, nûrâniyet zulmete meyleder. Vücûd’un nûru tıpkı bir kimse ile gölgesi arasındaki münâsebette olduğu gibi gizliliğe/siyahlığa/karanlığa dönüşür. İşte izâfî

vücûdun mutlak vücûda nispeti de tıpkı bunun gibidir. Öyle ki, eğer mümkinlerin a’yânı sâbite ile belirlenmiş/kayıtlanmış varlıkları olmasaydı,mutlak vücûd/varlık öyle şiddetli bir parlaklıkla parlar idi ki, kimsenin onu,nûrunun bu şiddetinden dolayı idrâk etmeye gücü yetmezdi. Fakat, taayyünât

perdelerinden dışarı çıkabilen kimseler Hakk’ı ve bu hakîkati müşâhede ederler.51 A. Mahmud Hüdâî de meşhur bir beyitinde bu durumu şöyle dile getirir:

Zuhûru perde olmuştur zuhûra

Gözü olan delil ister mi nûra52

İbn Arabî, bu noktada konuyu daha da somutlaştırmaya çalışır. Hakk’ın bize bir yönüyle mâlum olduğu gibi, diğer yönüyle de meçhul olduğunu belir tir.53 Bunun için Kur’ânı Kerîm’deki gölge ile ilgili ‚Sen, Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin Eğer dileseydi onu sâbit kılardı54 âyetini delil olarak kullanır. Zîrâ bu âyeti şahısgölge metaforu çerçevesinde değerlendirecek olur sak, âlemin Hakk’ın varlığının bir gölgesi olduğu hükmüne ulaşırız.55 Yine bu âyetin hemen akabinde gelen şu âyet meseleyi biraz daha netleştirmektedir:

‚Sonra biz güneşi gölgeye delil eyledik.56 Yâni, eğer güneş olmasaydı, gölge de olmazdı. Mâdemki, gölge vardır, o halde , kendisinin oluşmasını sağlayan güneşin, yâni ‘nûr’un varlığına delildir. Aynı zamanda gölge, nûr/ışık ve güneş birbirinden müstakil şeyler de değildir. Daha doğrusu gölgenin varlığı nûra ve nûrun varlığı da güneşe bağlıdır. Güneş olmadan nûr olmadığı gibi, nûr olmadan da gölge meydâna gelemez. İşte mevcûdat, ilâhî isim ve sıfatlar ile Zâtı ilâhî arasındaki ilişki de aynen böyledir.57

‚Muhtelif mertebeler anlayışıyla açıklanan varlık ve zuhûr anlayışına göre hakîkatte bir tek vücûd vardır; o da Hakk’ın zâtıdır ki, lâtaayyün58 denilen mertebesinde Zât bütün tavsiflerden/nitelendirmelerden berî/uzak ve münez zehtir. Bütün zuhur ve tenezzül mertebelerinin aslı ve menşei Hakk’ın zâtı ol makla berâber, O bu mertebede tenezzül ve zuhurdan da berîdir. Mertebelerin zuhûrundan sonra da O, olduğu hâl üzere olup, ‘âlemlerden ganî’, her türlü tenezzül, zuhur ve tecellîden müstağnîdir. Zâtına nispetle diğer mertebeler, sırasıyla bir sonrakinin bir önceki mertebeye göre durumu ancak bir ‘gölge’ addedilebilir. Dolayısıyla, ‘gölge sâhibi’nin gölgeye nispetle gerçekliğini anla tabilmek için, cisimler âlemindeki gölge mefhûmu bir sembol olarak kullanılmaktadır. ‘Gölge’ insanın idrâkine katı ve yegâne gerçek ve hakîkat gibi görü nen bu fizik âlemin, Hakk’a nispetle durumunu tâyin etmek ve insanı daha yüksek bir idrâk seviyesine yükseltebilmek maksadıyla söylenmiş, ‘hakîkat’i mümkün mertebe ifâde edebilmek için verilmiş bir misâldir.

Misâl âlemi,59 içinde yaşadığımız şu cisimler âlemine göre bir ‘hayâl’ olarak ifâde edildiğine göre, Hakk’a daha yakın bir mertebe olan ‘misâl âlemi’nin daha hakîkî ve daha gerçek olması gerekmez mi Hakk’a daha yakın olan mertebe daha ‘hakîkî’ olacağına göre, ‘misâl âlemine nispetle, bize kesîf ve katı bir ger çek olarak görünen cisimler/şehâdet âlemi daha az hakîkî ve daha fazla ‘hayâl’ olacaktır. Şu halde meseleye, mertebe anlayışı içinde, ilk mertebelerden îtibâren birbirine nispetle bakınca, ‘hakîkatlerin hakîkati’ olan Zât (lâtaayyün) mertebe sine göre, sonraki bütün mertebeler bir ‘gölge’ mesâbesinde olacaktır. Gerek (en alt mertebe olan) şehâdet âlemini ve gerekse daha üst mertebeleri birer gölge addetmek, bu mertebelerin gerçekliğini ve hakîkatini inkâr etmek değil, ‘hakîkî vücûd’ olan Hakk’ın vücûduyla bu gölge âlem (mevcûdat) arasındaki münâsebetin keyfiyetini tavsif ve tâyin etmektir.60

O halde burada ‘varlık’ın tahlîli konusunda bir adım daha atarak, Hakk’ın isimleri/sıfatları ile Zâtı arasındaki ve isimlerin birbiri arasındaki ilişkiye, bura dan da Hakk’ın ehadiyetine/birtekliğine bir göz atabiliriz. İbn Arabî gerçekten bu meseleyi de kendi bakış açısıyla oldukça net bir biçimde vuzûha kavuştur maktadır. Ona göre ilâhî isimler aynı müsemmâya (zâta) delil olmaları, yâni hepsinin ortak hakîkati olan Zâtı ilâhiyye’ye/Hakk’a delâletleri açısından birbi rinin aynı olmakla birlikte, diğer isimlerden ayrıldıkları noktalar ve her birisi nin kendisine özgü belirli bir sıfata delâletleri îtibâriyle,61 yâni mütehayyel (hayâlimizde aradığımız) Hak olmaları cihetiyle de birbirlerinin gayrıdırlar. Zîrâ isimlerin dahi bir bize dönük tarafları, bir de Hakk’a âidiyet tarafları var dır. İşte tam bu noktada şeyh, Cenâbı Hakk’ı tenzih etmek mecbûriyetinde hisseder kendisini ve şöyle der: ‚Böyle olunca, kendi varlığına kendisinden başka delil olmayan ve varlığın ancak kendisiyle sâbit olan (Hakkı Mutlak’ı) tenzih ederim. Varlıkta hiçbir şey yoktur ki, onun ehadiyetine (birtekliğine) delil olmasın. Ve hayâlde hiçbir şey yoktur ki, onun kesretine delil olmasın.62

Hakk’ın varlığının en temel özelliği vahdettir; O’ndan zuhur eden varlı ğınki ise kesrettir. Dolayısıyla eşyâya kesret nazarıyla bakan, varlıktaki kesreti dikkate alan bir kimse ilâhî isimleri, âlemi, âlemin isimlerini, özelliklerini görür ve onlarla uğraşır. O kimse vücûdî hakîkate, mevcûdatın çokluğundan ibâret olan âlemde zuhûru açısından, her birinin diğerinden farklılığı ve kendisinde nispet ve izâfetlerin varlığından dolayı mâkul bir kesret olan ilâhî isimlerdeki tecellîsi açısından ve âlemin isimlerinde hâdislik/sonradan olmak, im kân/olabilirlik, değişme vb. gibi âleme özgü sıfatlarda zuhûru açısından bak maktadır. Sâdece kesreti benimseyen kimse hakîkatten perdelidir. Çünkü hakîkati bir yönü ile görmektedir. Aynı şekilde, kesreti bırakıp sâdece vahdeti gören de perdelidir, çünkü bu kişi de hakîkatin bir yönünü görmektedir.

Gerçeği olduğu hal üzere bilen ârifler ise, vahdeti kesrette görür, Hakk’ı halkta müşâhede eder, halkın kendinde ve kendiliğinden varlığı olmadığını anladıktan sonra, Hakk’ın birliğini idrâk ederler.63 Ehadiyet sırrına mazhar olan kimseler, âlemlerden müstâğnî olması yönüyle Cenâbı Hak ile birlikte olurlar.

Hakk’ın âlemlerden ganî olması demek, aynı zamanda O’na bu isim ve sıfatların isnat edilmesinden de ganî olması anlamına gelir. Bundan dolayı,

kendi zâtı ve ayn’ı yönüyle ‚Allah ehaddir (birtektir). Fakat bizim ona dayanmamız yönünden O ‚Sameddir, yâni kendisine muhtaç olduğumuz sığınağımızdır. O kendi hüviyeti ve bizim hüviyetimiz yönüyle ‚Doğurmamıştır. Yine aynı şekilde ‚O doğmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi değildir.64 İşte Hakk’ın vasfı budur. O, ‚Allah ehaddir sözünü yalnızca kendisine tahsis etmiştir. Buna karşılık kesret/çokluk, O’nun bilinen vasıflarıyla birlikte bize göre zuhur etmiştir. Biz, doğururuz, doğarız ve Hakk’a dayanırız. Bâzımız bâzımıza denktir.‚Vâhid ise, bu gibi vasıflardan münezzehtir. O, bizlerden nasıl müstağnî ise,öylece bu vasıflardan da müstağnîdir. Hakk’ı lâyığıyla anlatmak için İhlâs

Sûresi’nde zikredilen sözlerden başka başka sıfatlar bulmak zordur.65

O halde Allâhü Teâlâ’nın ehadiyeti/eşsizliği/birtekliği, bizim varlığımızı dileyen ilâhî isimleri îtibâriyle kesret/çokluk içinde bir ehadiyettir. Bizden ve ilâhî isim ve sıfatlardan müstağnî olması îtibâriyle de zâtına mahsus bir ehadiyettir. İşte gölge, Allâh’ın insan için yarattığı ve ona kim olduğunu gösteren bir delildir.66

Sonuç olarak; insanlık târihinde güzelliği ile bilinen Yûsuf peygamberin gördüğü BİR rüyânın İbn Arabî’ye hayâtı ve varlığı anlamlandırmada ontolojik tahliller yapma fırsatı sunduğunu söyleyebilir ve ona göre bu rüyâdan hareketle bu dünyâda yaşanan hayâtın aslında bir rüyâ olduğunu, gerçek bir hayat olmadığını keşfedebiliriz. Iztırârî veyâ ihtiyârî yolla öldükten sonra insanın görebileceği ve yaşayacağı hayat asıl hayattır. Ayrıca, gölge ışığın (nurun) var lığına delâlet eder ki, o da Hakk’ın varlığının bir gölgesi ve delîlidir. Gerçek varlık Hakk’a âittir; kainat ve kainatta var olan her şey Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer tacellîsinden ibâret olup, O’nun varlığının gölgesi mesâbesindedir.

Dipnotlar

Bu metin Fusûsu’lHikem Ve Mesnevî’de Peygamber Öyküleri (II) (Konya, 2007) adlı kitabımızın 96115. sayfaları arasından iktibas edilerek makale formatına aktarılmıştır.

** Prof. Dr., Selçuk Ü. İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı.

1 Müslim, Îmân, 259.

2 Bu ‘burhan’ın ne olduğu konusunda çeşitli rivâyetler var ise de, en yaygın kanaat onun Hz.

Yûsuf’un babası Hz. Yâkub’un temessül etmiş bir sûreti/görüntüsü olduğu şeklindedir. Bk.

Aydemir, Peygamberler, ss. 8388.

3 Hz. Yûsuf’un hayâtı hakkında daha fazla bilgi için bk. Yûsuf Sûresi, 12/1111 (bu sûre baştan

başa Hz. Yûsuf’un hayâtına dâir olup, yaklaşık on üç buçuk sayfa ve 111 âyettir. Bu sûre aynı

zamanda mükemmel bir film senaryosu özelliğindedir. Hz. Yûsuf’un hayâtı en güzel ve lâzım

olan bütün bilgileriyle birlikte bu sûrede anlatılmaktadır); Yaratılış, Bab 3750; İbn Kuteybe,

elMaârif, s. 2425; Taberî, Târîhu’lUmem, c. 1, ss. 312344; Ahmed Cevdet Paşa, Kısası Enbiyâ,

c. 1, ss. 815; Tabbâra, Kur’an’da Peygamberler, ss. 183234; Köksal, Peygamberler Tarihi, c. 1, ss.

271301; Ateş, Kur’ân’da Peygamberler, ss. 94105; Aydemir, Peygamberler, ss. 7596; Furat,

‚Yûsuf b. Yakub‛, c. 13, ss. 440443.

4 Yûsuf(s)’a verilen bu ilimden Kur’ânı Kerîm’de Yûsuf Sûresi’nin beş yerinde doğrudan bah

sedilmiştir:

a. ”İşte bu şekilde Rabbin seni seçiyor, sana olayların yorumunu ( te’ vî l ü’ l eh âd î s ) öğretiyor…”

Yûsuf, 12/6.

b. ”Ona olayların yorumunu ( te’vî l ü’ l eh âd î s) öğretelim diye…” Yûsuf, 22/21

c. ”Biz Yûsuf’a hüküm ve ‘ilim’ verdik.” Yûsuf, 12/22

d. ”Bu ‘ Ra bbi mi n ba na öğ rettiği bi r i li m ’dir.” (Yûsuf, 12/37) Bâzı müfessirler buradaki ilimden maksadın peygemberlik olduğunu da söylemişlerdir. Bk. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dîni Kur’ân Dili, İstanbul1982, IV/2848.

e. ”Rabbim, şüphesiz ki sen bana mülk verdin ve olayların yorumunu ( te’v îlü’ l ehâ dî s) öğrettin.”

Yûsuf, 12/101.

5 Miftâh, Mefâtîhu Fusûsı’lHikem, s. 98.

6 Câmî, Nakdü’nNûsûs, s. 115.

7 Fusûsu’lHikem’deki bu bölümün yanısıra, elFütûhât elMekkiyye’nin 372. ve 421. bâbları da Yûsuf Sûresi’nin muhtevâsı yâni ilâhî güzellik (cemâl ve hüsün), rüyâ tâbiri ve burçlar ile alâ kalıdır. Bk. İbn Arabî, elFütûhâtü’lMekkiyye, c. 6, ss. 273284, c. 7, ss. 5157.

8 Yûsuf, 12/4.

9 Yûsuf, 12/5.

10 Yûsuf, 12/5.

11 Yûsuf, 12/100.

12 Bk. Aclûnî, Keşfü’lHafâ, II/280; Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadîs, ss. 350351.

13 İbn Arabî, Fusûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, ss. 100101.

14 Afîfî, Fûsûsu’lHikem Okumaları, ss. 202203.

15 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 26.

16 Bu tâbirle İbn Arabî hem Hz. Peygamber’i hem de kendisini kastetmektedir. Hz. Yûsuf’un

rüyâ yorumu ile Hz. Muhammed’in rüyâ yorumunun bir karşılaştırması için bk. Demirli,

‚Rüyâ İçinde Rüya‛, ss. 2832.

17 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, ss. 2627.

18 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 342.

19 Câmî, Nakdü’nNûsûs, ss.117118.

20 Yûsuf, 12/105.

21 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, , s. 342.

22 Konuk, Fusûsu’lHikem Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 232.

23 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 27.

24 Bk. Aclûnî, Keşfü’lHafâ, c. 2, s. 260; Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadîs, ss. 340342.

25 Tasavvufta ölüm anlayışı ve ölüm çeşitleri hakkında bk. Konuk, Mesnevîi Şerîf Şerhi, c. 6, s. 32.

Tasavvufta ölüm hakkında daha fazla bilgi için bk. Demirci, ‚Sûfîlere Göre Ölüm‛ s. 916;

Sûfîlere göre ‚ölüm psikolojisi‛nin tahlîli için bk. Koç, ‚Ölüm Psikolojisi‛, ss. 138143.

26 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 342.

27 Bursevî, Kenzi Mahfî, s. 138.

28 İbn Arabî’de hayâl konusu için bk. İbn Arabî, Mârifet ve Hikmet, ss. 133153.

Hayâl konusu İbn Arabî’nin düşünce sistemi içerisinde önemli argümanlardan birisidir. Bu sebeple araştırmacılar bu ilgi çekici konu hakkında müstakil çalışmalar yaptıkları gibi, eserle rinin bir bölümünde bu konuya yer verenler de olmuştur. Bu alan ile ilgili çalışmalardan bir kısmı şunlardır: Corbin, Creative Imagination, ss. 179277; Chittick, Hayâl Âlemleri, ss. 77, 97,

113 vd.; Chittick, The SelfDisclosure of God, ss. 332370; Sevim, İslâm Düşüncesinde Mârifet, ss.

150155; Çakmaklıoğlu, ‚Muhyiddîn İbnü’lArabî’ye Göre Hayâl ve Düzeyleri‛, ss. 299329.

Ayrıca, hemen şunu da ilâve edelim: İbn Arabî, elFütûhât elMekkiyye’nin 317. bâbında Hakk’ın âlemle münâsebetini açıklarken ‚perde oyunu‛nu (hayâlü’ssitâre) misal verir ki, (bk. İbn Arabî, elFütûhâtü’lMekkiyye, c. 5, ss. 128129) târihî HacivatKaragöz perde oyunu aslında bu fikrin bir devâmı niteliğindedir. Bk. Tahralı, ‚Zılli Hayâl’in Esrârı‛, ss. 5457.

29 İbn Arabî, Fusûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 103.

30 İbn Arabî, Fusûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 104.

31 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 22.

32 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 23.

33 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 23.

34 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Süleyman Fassı, s. 159

35 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, ss. 101102.

36 Bk. Aclûnî, Keşfü’lHafâ, c. 2, ss. 117118.

37 Kâşânî, Şerhu Fusûsı’lHikem, s. 187.

38 Şehâdet âlemi ya da mertebei şehâdet, vahdeti vücûd doktrinine göre varlığın zuhûra geli şinin altıncı mertebesidir. Vücûd mertebeleri, şehâdet âlemi ve âlemler hakkında bk. Konuk, Fusûsu’lHikem Şerhi, c. 1, ss. 968 vd.; M. Erol Kılıç’ın doktora tezi ise sırf bu konudadır. Bk. Kılıç, Muhyiddîn İbnü’lArabî’de Varlık ve Mertebeleri, ss. 1279; a.mlf., ‚İbnü’lArabî, Muhyiddin‛, c. 20, ss. 501503; Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, ss. 1325; Çelik,

‚Tasavvufî Gelenekte Hazarâtı Hams<‛, ss. 159184; Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü, ss. 361363.

39 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 139.

40 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 205.

41 Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, s. 52

42 Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, ss. 4950.

43 Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, s. 54.

44 Fuzûlî, Fuzûlî Dîvânı, s. 216.

A. Nihat Tarlan bu beyitleri şu şekilde nesre çevirmiş ve açıklamıştır: ‚Eğer irfân, yâni iç bilgisi sâhibi olan ârif, vahyi idrâk edebilecek bir seviyede olsa, her zerre ona Hakk’ın emrini getiren bir Cebrâil’dir. Kâinatta her zerre Hakk’ın varlığına şâhittir ve Cebrâil gibi Hakk’ın emrini ârife getirir.‛ Tarlan, Fuzûlî Dîvânı Şerhi, Ankara 1985, c. 2, s. 211.

45 Nûr’un çeşitleri, kısımları için bk. Câmî, Nakdü’nNusûs, s. 115117; İbn Arabî’de ‚nûr‛ için

ayrıca bk. Hakîm, elMu’cemü’sSûfî, s. 10801088; Uluç, İbn Arabî’de Mistik Sembolizm, ss. 174

224.

46 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 102.

47 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 206.

48 Bk. Hakîm, elMu’cemü’sSûfî, ss. 1081, 1084, 10871088.

49 Nûr hakkında diğer tanımlamalar için bk. Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, ss.

3742.

50 Tasavvufî anlayışta ‚nurzulmet‛ paradoksu için bk. Izutsu, ‚Şebüsterî’nin < NurZulmet

Paradoksu‛, s. 5380.

51 Kâşâni, Şerhu Fusûsı’lHikem, ss. 187188.

52 Konuk, Mesnevîi Şerîf Şerhi, c. 3, s. 214. Aslında bu beyitteki fikirlerin daha önce Mevlânâ tarafından dile getirildiğini söyleyebiliriz. Zîrâ Mesnevî’nin bir beyitinde ‚Güneşe delil yine güneştir; sana delil gerekse ondan yüz çevirme.‛ Mesnevî, c. 1, s. 57, bno: 116) denmektedir. Bursevî, Farsça olan beyiti güzel bir Türkçe ile ifâde etmektedir.

53 Fusûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 102.

54 Furkân, 25/45.

55 Konuk, Fusûsu’lHikem Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 241.

56 Furkân, 25/46.

57 Bk. Konuk, Fusûsu’lHikem Tercüme ve Şerhi, c. 2, ss. 241245.

58 Lâtaayyün, vahdeti vücûd doktrininde hazerâtı hamseden/seb’adan yâni varlığın zuhûra geliş mertebelerinden ilk mertebedir. Bu mertebeler hakkında geniş bilgi için daha önce bu hususta verilen dipnota bakılabilir.

59 Misâl âlemi, zuhûrun beşinci mertebesi olup ruhlar mertebesi ile şehâdet/görünürler/cisimler âlemi arasındaki mertebedir. Bu mertebede varlıkların sûret ve şekilleri latîf bir şekilde zuhur eder.

60 Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, s. 45.

61 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 210.

62 İbn Arabî, Fûsûsu’lhikem, Yûsuf Fassı, s. 104.

63 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 211212.

64 İhlâs, 112/14.

65 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, ss. 104105.

66 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 105.

Kaynakça

Kurânı Kerîm

Kitâbı Mukaddes

Aclûnî, İsmâîl b. Muhammed, Keşfü’lHafâ ve Müzîlü’lİlbâs, Beyrut 1997.

Afîfî, Ebu’lAlâ, Fusûsu’lHikem Okumaları İçin Anahtar, terc.: Ekrem Demirli, İstanbul 2000.

Ahmed Cevdet Paşa, Kısası Enbiyâ Peygamberler Târihi, İstanbul tsz., (Türk Neşriyat Yurdu).

Ateş, Süleyman, Kur’ân’da Peygamberler Târihi, İstanbul 2002.

Aydemir, Abdullah, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Ankara 1992.

Bursevî, İsmâil Hakkı, Kenzi Mahfî, sad.: Abdülkâdir Akçiçek, İstanbul tsz.

Câmî, Abdurrahmân, Nakdü’nNusûs fî Şerhi Nakşi’lFusûs, neşr.: Âsım İbrâhîm elKeyyâlî, Beyrut

2005.

, Şerhu Fusûsı’lHikem, neşr.: Âsım İbrâhîm elKeyyâlî, Beyrut 2004.

Chittick, William, The SelfDisclosure of God, Albany (ABD.) 1998.

, Hayâl Âlemleri, terc.: Mehmet Demirkaya, İstanbul 1999.

Corbin, Henry, Creative Imagination in Sufism of Ibn Arabi, Fransızca’dan terc.: Ralph Manheim,

Princeton 1969.

Çakmaklıoğlu, Mustafa, ‚Muhyiddîn İbnü’lArabî’ye Göre Hayâl ve Düzeyleri‛ Tasavvuf Dergisi,

yıl 4, sayı 10, Ankara 2003.

Çelik, İsa, ‚Tasavvufî Gelenekte Hazarâtı Hams veya Tenezzülâtı Seb’a Anlayışı‛, Tasavvuf Dergi si, yıl 4, sayı 10, Ankara 2003.

Demirci, Mehmet, ‚Sûfîlere Göre Ölüm‛ Tasavvuf Dergisi, yıl 2, sayı 4, Ankara 2000.

Demirli, Ekrem, ‚Rüyâ İçinde Rüyâ: Âlem, Tâbir Edilmesi Gereken Bir Rüyâdır‛ Sûfî Gelenek ve

Hayat Keşkül, sayı 11, İstanbul 2007.

Furat, Ahmet Suphi, ‚Yûsuf b. Yakub‛ İ.A., İstanbul 1993, XIII.

Fuzûlî, Mehmed b. Süleymân, Fuzûlî Dîvânı, haz.: Kenan Akyüz (ve diğerleri), Ankara 1990.

Hakîm, Suâd, elMu’cemü’sSûfî elHikme fî Hudûdi’lKelime, Beyrut 1981.

Izutsu, Toshihiko, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki AnahtarKavramlar, terc.: Ahmed Yüksel Özemre, İstanbul 1998.

, ‚Şebüsterî’nin Gülşeni Râz Adlı Eserinde ‘NurZulmet’ Paradoksu‛ (İslâm Düşüncesi Üzeri

ne Makâleler içerisinde), terc.: Ramazan Ertürk, İstanbul 2002, ikinci baskı.

İbn Arabî, Muhyiddîn Ebû Abdullâh Muhammed b. Alî etTâî, Fusûsu’lHikem, tah.: Ebu’lAlâ Afîfî, Bağdat 1989, ikinci baskı.

, elFütûhât elMekkiyye fî Ma’rifeti’lEsrâri’lMâlikiyye ve’lMülkiyye, Beyrut 1994.

, Mârifet ve Hikmet, terc.: Mahmut Kanık, İstanbul, 1995.

İbn Kuteybe, Abdullâh b. Müslim, elMaârif, Beyrut 1987.

Kâşânî, Abdürrezzâk, Şerhu Fusûsı’lHikem, Kâhire 1997.

, Tasavvuf Sözlüğü, terc.: Ekrem Demirli, İstanbul 2004.

Kılıç, Mahmut Erol, Muhyiddîn İbnü’lArabî’de Varlık ve Mertebeleri, M.Ü.S.B.E., basılmamış doktora tezi, İstanbul 1995.

, ‚İbnü’lArabî, Muhyiddin‛ D.İ.A., İstanbul 1999, XX.

Koç, Mustafa, ‚Ölüm Psikolojisi‛ Tasavvuf Dergisi, yıl 3, sayı 8, Ankara 2002.

Konuk, Ahmed Avni, Fusûsu’lhikem Tercüme ve Şerhi, haz.: Mustafa TahralıSelçuk Eraydın, İstan bul 19871992.

, Mesnevîi Şerîf Şerhi, Mevlânâ Müze ve Kütüphânesi, d. no: 47404773; haz.: Mustafa Tahralı

(ve diğerleri), İstanbul 2004.

Mevlânâ, Muhammed Celâleddîni Rûmî, Mesnevîyi Ma’nevî, Ankara 1993 (tıpkı basım); Mesnevî,

terc.: Veled İzbudak, gözden geçiren: Abdülbâkî Gölpınarlı, İstanbul 2004.

Miftâh, Abdülbâkî, Mefâtîhu Fusûsı’lHikem, Merâkeş 1997.

Sevim, Seyfullah, İslâm Düşüncesinde Mârifet ve İbn Arabî, İstanbul 1997.

Tabbâra, Ârif Abdülfettâh, Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, terc.: A. Rıza TemelYahyâ

Alkın, İstanbul 1982.

Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Târîhu’lUmem ve’lMülûk, Beyrut 1987.

Tahralı, Mustafa, ‚Zılli Hayâl’in Esrârı‛ Sûfî Gelenek ve Hayat Keşkül, sayı 11, İstanbul 2007.

, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛ (Fusûsu’lHikem Tercüme ve Şerhi, III. cildinin Takdîmi), İstanbul 1990.

Tarlan, Ali Nihat, Fuzûlî Dîvânı Şerhi, Ankara 1985.

Uluç, Tahir, İbn Arabî’de Mistik Sembolizm, S.Ü.S.B.E., Konya 2005, yayınlanmamış doktora tezi.

Uysal, Muhittin, Tasavvuf Kültüründe Hadîs, Konya 2001.

Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dîni Kur’ân Dili, İstanbul, 1982.

FATİH SERTÜRBEDÂRI TIRNOVALI

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn MÜRŞİD-İ KÂMİL
AHMED AMÎŞ EFENDİ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz
“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar olup erişmedi. Ben ise Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

Ahmet Amîş Efendi
بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد
وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

KUTBU’L-VÂSILÎN AHMED AMİŞ EFENDİ
(1807-20 Şaban 1338-9 Mayıs 1920 Fatih-İstanbul)

“Câmi-i makamât-ı kemâl, aziz-i kuds-i hisâl Eş-şeyh Ahmet Amîşül-Halvetiyyü’ş Şabanî kaddes-allahü sırrehül-âlî Hazretleri Bulgaristan’daki Tırnova kabasında dünyaya teşrif buyurdular. “Amîş” bazıları tarafından “Ammiş” ismiyle yâd edilegelmiştir. Türkçesinde “küçük amca” anlamına gelmektedir.[1] Çünkü Ahmed Amîş Efendi orta boylu bir zat imiş.

İlk tahsilini tamamladıktan sonra, Gelenbevî İsmail Efendinin talebelerinden olup Filibe’de ders veren Uzun Ali Efendinin yetiştirdiği büyük bir zatın ve Vidinli hoca Mustafa Efendi öğrencilerinden Klemençeli Mustafa Efendinin ve sair kemal ehlinin derslerine devam buyurmuşlardır. Daha sonra uzun bir zaman mektep hocalığı ile meşgul oldular.

Esasen fıtratlarına gömülmüş olan ilâhî cezbe-i ışık yüzünden bir manevî üstad ararken Bektaşî şeyhlerinden Servili Sadık Efendiye müracaat ettilerse de:

“Sizin nasibiniz bizden değil, ırkı pâklerdendir. Yerinize gidip ona intizar ediniz.” cevabını aldılar ve birkaç sene bu şekilde beklemek zorunda kaldılar. O sıralarda âlem-ül irşâd ve kutb-ül-efrad Kuşadalı Eşşeyh, Esseyyid İbrahim Efendi, talebelerinden mertebe-i kemale vasıl olan bazı kişileri, kendilerine vekil olarak birer tarafa gönderdikleri gibi, Kadızade Ömerül-Halvetî Hazretlerini de Tırnova’ya göndermişlerdi.

Ömer-ül-Halvetî Hazretleri Tırnovaya teşrif edince başta Ahmet Amîş Efendi olduğu halde ulemadan Emrullah Efendi, eşraf-ı beldeden Hacı Abdullah oğlu Hacı Mehmet Ağa ve takriben 35 sene mukaddem İstanbul’da vefat eyleyen Tırnovalı Süleyman Efendi ve Büyükada Malmüdürlüğü maiyetinde müstahdem iken irtihal eden Hacı Nesip Efendi ve diğer birçok taliban-ı aşk-ı Muhammedi, Ömer-ül-Halvetî Hazretlerinin meclis-i pürnur-ı ezkârında sermest-i cezebat-ı hakikat oldular.

1259 (1842) senesinde Kuşadalı İbrahim Efendi, hacca niyetle İstanbul’dan çıktılar. Hac dönüşü İstanbul’a dönmeyip Şam’da kaldılar. İstanbul’da ve Anadolu ile Rumeli’nin birçok yerlerinde bulunan diğer halifeleri ve Ömer-ül Halveti mektupla emirlerini alırlardı.

1262 (1845) sene-i hicriyelerinde ikinci hac seferi için talebeleriyle Medine-i Münevvereye gitmişlerdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzurunda manevî birçok haller zuhur etmiş ve oradan Mekke-i Mükerremeye müteveccihen yola çıkmışlardır. Ancak yol esnasında Hazret-i Pîr-i Azamda kolera belirtileri görülmüş hacıların ehram giydikleri Rabiğ mevkiinde Hakk’a yürümüşlerdir. [2]

Hazret-i Sultan Kuşadalı, Makam-ı Niyabet-i Muhammediyede Kalb-i Âlem olmak üzere Bosnevî Mehmet Tevfık Efendi Hazretlerini yerine “vekil” bıraktılar. Hazret-i Kuşadalının sırlanmasından sonra Ömer-ül-Halvetî Hazretleri Tırnovada irşad ile neşr-i feyz ederek 1268 (1852) senesinde evvelâ Ahmet Amîş Efendiye, biraz sonra da Emrulah Efendiye hilâfet vererek, her ikisini de irşada mezun kıldılar.

Bir gece Ahmet Amîş Efendi, İstanbul’dan Tırnova’ya gelen ihvandan iki üç kişi ile sohbet ederlerken Bosnevi Mehmet Tevfık Efendi Hazretlerinin kemalât-ı kutsiyelerine dair söz geçmiş ve aynı gece de Efendi hazretleri zuhur ederek Ahmet Amîş Efendi’yi İstanbul’a davet etmişlerdir.

Ahmet Amîş Efendi, bu hâdiseyi, mürşidi Ömer-ül-Halveti Hazretlerine arzederek aldığı emre uyarak İstanbul’a gitmiş ve vahid-i zaman Bosnevi Mehmet Tevfık Efendi Hazretlerinden bu sefer rabıta verme izni ile Tırnova’ya dönmüşlerdir.

1281 (1864) tarihinde Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri yine İstanbul’a geldiler.[3] Ahmet Amîş Efendi, Hazretin görüştüğü Üsküdarlı Hoca Ali Efendi, evamir müdürü Rifat Efendi, Üsküdarda Nalçacı dergâhı şeyhi Mustafa Bey, evamir müdürü Rifat Efendi, Kâşgar hükümeti sefiri sıfatıyla İstanbul’a gelerek Hazret-i Bosnevî’den istifade eyleyen eazım-ı ulema-yı İslâmdan ve Füsus-ül-hikem sarihlerinden Yakup Han-ı Kâşgarî ve Fatih Türbedarı Niğdevi Bekir Efendi kaddesallahü esrarehüm hazaratının her biri ile tekrar görüşerek Tırnova’ya döndüler.

Ahmet Amîş Efendi 1294 (1877) senesine kadar orada ikamet ettiler. O sene Osmanlı Hükümeti ile Rusya arasında vuku bulan harp dolayısıyla ailesiyle İstanbul’a hicret ettiler. Bu son gelişlerinde ihvandan yalnız Rifat Efendi ile Fatih Türbedarı Niğdevi Bekir Efendiyi buldular ve iki üç sene bu iki zat-ı mükerrem ile sohbet ettiler. Bazen da Kuşadalı Hazretlerinin telkinine izin buyurdukları Keçeci Hafız Ali ve İzzet efendiler hazaratının medfun bulundukları Lokmacı tekkesine giderek halka-i ezkârda bulunurlardı. İstanbul’a geldiklerinde Süleyman Efendi sohbet arkadaşı olmuşlardı. Süleyman Efendi Tırnova’da senelerce Ömer-ül-Halvetî Hazretlerinin huzurunda bulunmuş ve Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümelerinden İstanbul’a gelmiş, birkaç sene meclisi sahib-i zamanda bulunmuş ve Bosnevi Hazret-i Bosnevîden sonra tevhidin en büyük tercümanlarından sayılan evamir müdürü Rifat Efendi Hazretlerinin sohbet ve yol arkadaşı olmuş idi.

Ahmet Amîş Efendi Hazretlerinin tecelligâh-ı Sırr-ı ekmeliyet olduklarını feraset-i maneviye ile en evvel keşfeden Süleyman Efendi Hazretleridir. Sarıgüzel’de İskender Paşa Camiinin tabutluğunda mücahede ve halvetle meşgul olan Ahmet Amîş Efendi Hazretlerini çok severlerdi. Onunla beraber sohbet ettiklerinde Ahmet Amîş Efendi Hazretlerinin hem damad-ı âlileri ve Fatih ders-i amlarından ve Rusçuklu Hasan Sabri Efendi Hazretlerinden başka bir kimse dâhil olamazdı.

İşte bu sıralarda Türbedar Bekir Efendi hazretleri de, uhdelerinde bulunan türbedarlık görevini Ahmed Amîş Efendi Hazretlerine bırakmalarıyla Fâtih Sultan Mehmed türbesinin türbedârı olmuş ve bu yüzden “Fâtih Türbedârı” olarak da anılmıştır.

Daha Tırnova’da iken, tanışmamalarına rağmen İstanbul’da bulunan Nakşibendî şeyhi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî (1813-1893) kendisine hilâfet icazeti göndermiştir. Yine Melâmî tarikatının üçüncü devre piri Muhammed Nûr’ül Arabî (1813-1887) tarafından Melâmî tarikatinden de teberruken verilmiş icazeti vardır.[4]

Amîş Efendi taliplerine Halveti, nadiren de Nakşî icazetnamesi vermiştir. Tarikatlerin merasim, âdâb ve erkânından uzak kalarak melâmetle irşâda devam etmiştir. Fakat müridlerin “melâmet” kelimesini kullanmalarını yasaklamıştır. Kendisinden ders isteyenlere tevbe ve istiğfar etmelerini, Kur’an okumalarını tavsiye ederdi.

Ahmed Amîş’in pek çok meşhur müridi vardır: Mutasavvıflar İsmail Hakkı Bursevî (meşhur mutasavvıf değildir) ve Abdülaziz Mecdi Tolun, Hüseyin Avni Konukman, âlim Hasan Basri Çantay, felsefe ve tasavvuf üstadı İsmail Fennî Ertuğrul, Süheyl Ünver’in babası postacı Mustafa Enver Bey, meşhur hattat Hasan Rızâ Efendi bunların arasındadır.

Amîş’in torununun damadı ise Mehmed Âkifin yakın dostu olan Babanzâde Ahmed Naim Efendi’dir.

Ahmed Amîş Efendi 9 Mayıs 1920 tarihinde 126 (?) yaşında iken İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

Ahmet Amîş Efendi Hazretleri kutsal emaneti Bekir Efendiden teslim aldıktan sonra bereketli bir ömür sürmüşler ve kendileri de, kendilerince malum olan vakitleri yaklaştığında yerlerine Kayserili Mehmed Efendi Hazretlerini tevkil eylemişlerdir. Ser Türbedar Ahmed Amîş Hazretleri, aynı zamanda damatları bulunan Müderris Ahmed Nedim beyin Şehzâdebaşındaki Fevziye çarşısı yanındaki evinde irtihal-i dâr-i beka buyurmuşlardır. Gasillerini ise Fatih Camii imamı Bekir Efendi yapmıştır. Ancak bu konuda da şayan-ı hayret bir hâdise cereyan etmiştir. Şöyle ki:

Vefat’ın vuku bulduğu ev Şehzadebaşı’nda olduğundan, gaslin de bu semtin camii olan Şehzadebaşı Camii imamı tarafından yapılması gerekirken, o gün tesadüfen Şehzade başı imamı bulunamamış, neticede Fâtih İmamı Bekir Efendi gasil için çağrılmış. Bekir Efendi gasil işini büyük bir tazim ve itina ile yaptıktan ve hazretin elini ve yüzünü öptükten sonra ayrılmış. Bu hâl, orada bulunanların, bilhassa Ahmed Naim ve Evrenoszâde Sami Bey’in dikkatlerini çekmiş ve hâdisenin sebebini İmam Bekir Efendiden öğrenmek istemişler. İsrar karşısında Bekir Efendi şu hâdiseyi nakletmiştir:

“Bundan on sene kadar önceleri idi. Bir gün sabahleyin Sarıgüzel hamamına gitmiştim. Kurnalardan birinin başında yaşlıca, zayıf-nahiv bir zâtın yıkanmaya çalıştığını görünce yanına yaklaştım ve Fâtih türbedârı olduğunu görünce kendilerinden müsaade isteyerek yıkanmalarına yardımcı olmak istedim. Teşekkür ettiler, memnuniyetlerini izhar ettiler, ancak şöyle buyurdular:

“Sen beni şimdi kendi halime bırak, fakat inşaallah bilâhere beni iyice yıkarsın!..” Ben o zaman bunun mânâsını (itiraf edeyim ki) anlamamıştım. Şimdi bu kutsal hizmet bana düşünce anladım ve kerametlerinin bu suretle zuhur ettiğini idrâk edince hayatlarında iken ne derece gaflette bulunduğumdan dolayı müteessirim.”

Ahmed Amîş Hazretlerinin namazlarını Abdülaziz Mecdi Efendi kıldırmıştır. Mecdi Efendi bu hususu şu şekilde nakletmiştir.

“Pîr-i tarikat Hazret’i NASUHİ’yi mânâ âleminde gördüm. Ahmed Amîş Efendi’nin namazını kıldırmak hususunda sana teklif vaki olacaktır, bunu kabul ve ifa et!” Buyurdular. Ben de o esnada vaki olan imamet teklifini bu emir ve işaret üzerine kabul ve ifa ettim. Mübarek naşının namazını bu suretle edâ ettikten sonra hazır bulunan cemaata karşı da:

“Ey camaat-i müslimîn!

Fâtih türbedârı Ahmed Amîş Hazretlerini; hamil-i emânât-i süphaniye. Câmi-i kemâlât-ı insaniye, kutb-ül arifin, gavsul-vâsılîn, olmak üzere tanırız; sizler de böylece tanır ve şahadet eder misiniz?”

diye soran Mecdi Efendiye cevaben hazır bulunan mahşerî kalabalıktan gür bir ses yükselir: “Eveeet…biz de öyle bilir ve tanır, şahadet ede-riz…”

Hakk’a yürümesi üzerine Evrenoszâde Sami Bey’in yazdığı târih mısraı şöyledir:

“Gitdi gülzârı cemâle pîri efrâdı cihan” (1338).

Yani, Allah’ın Cemâli olan gül bahçesine, yani cennete dünyadaki herkesin piri olan Ahmed Efendi gitti.

Makamı alisi, İstanbul Fatih Camii haziresinde bulunan Ahmed Amîş Efendimiz Hazretlerinin sol yanında oğlu, sağ yanında ise Maraşlı Ahmed Tâhir Memiş Efendimiz Hazretleri yatmaktadır.

Mezar taşındaki yazı şöyledir:

Hâmili emânâtı Sübhâniyye,
Câmi’i makâmâtı insâniyye,
Mürebbîi sâlikânı Rahmâniyye
El Hâc Ahmed Amîş el-Halvetî eş-Şa’bânî
kuddise sırrûhû hazretlerinin rûhi şerifleri için
El-Fâtiha.

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

Kabir taşlarının diğerinde Evrenoszâde Sâmî beyin şu manzumesi yeralıyor:

“Rûh-i pâk-i mürşid-i yekta cenâb-i Ahmede.
Sâye-i arş-i ilâhîdir mualla âşiyân
Matla’-i feyz-i velayettir o kutbu’l-vâsılîn
Sırr-i ferdiyyet olurdu vech-i pâkinden iyân
Râh-i Şâbân-i Velide ekmel-i devrân olup
Ehl-i hilme kıble-i irfan idi birçok zaman
Ah kim yükseldi lâhûta, muhit-i vahdete
Oldu envâr-i tecellî-i bekada bî nişan.
Neşvebâr oldukça envar-i cemali kalbime
Parlıyor pişimde eşvak-ı sayfa-yı cavidan
Cezbe-i vahdetle Sami söyledim tarh-i tam
AHMED AMİŞ EFENDİNİN KELÂMI ÂLİLERİNDEN

Bismillahirrahmanirrahim

Abdulhamid Han

• Efendi Hazretleri buyurdular ki,[5]

“Abdülhamid Medine’ye ben de yavaş yavaş”

Abdülhamid imameyn mertebesine çıkmıştır.
Ölümü anlamak isterseniz Abdülhamid’in haline bakınız (Hal’inden sonraki hâli)
Bir gün Efendi Hazretleri önde, biz de bir iki ihvanla arkasından yürüyorduk. İçimden

“bana bir kudret ihsan et de Abdülhamid’in tacını tahtını yıkayım” dedim. Efendi Hazretleri hemen dönerek;

“Hasan zulüm neye derler bilir misin?” buyurdular. İlaveten

“zalim bir padişaha karşı silaha sarılmak da zulümdür,” buyurdular.

“Allah tecellisini tekrar etmez. O geçti” (Mehmed Efendi Hazretleri kalben Abdülhamid’in tekrar saltanata gelmesi için temenniyatta bulundukları zaman buyurmuşlar).
Mehmed Efendimiz Hazretlerine meşrutiyeti müteakip birkaç kere kova ile su getirtip leğene döktürüp badehu ellerini ayaklarını suyun içine biraz zaman durdurduktan sonra

“al bunu, el ayak değmez bir yere döküver” buyurmuşlar.
Adab

Adabı Muhammediyedendir. Bir yere girdiğiniz zaman namaz kılıyorlarsa cemaatle namazı kılmış da olsanız oraya girip namaz kılınız.
Birgün huzurlarından çıkarken eliyle mumu söndüren Nevres Bey’e;

“Öyle yapma! “hu” diye üfleyerek söndür.”

Necib Bey’in kardeşi Doktor Talat Bey’e

“Cemil Bey’e benden selam söyle” buyurmuşlar ve akabinde de

“Şeyhin mi selam söyledi, şeyhim mi selam söyledi diyeceksin.” diye sormuşlar. Talat Bey’de

“Şeyhim” cevabını vermiş,

“Güzel etmiş.”

“Alış veriş ederseniz ilk önce parayı veriniz, sonra malı alınız.”
Ahmet Amîş Efendimiz buyurdular;

Birgün üç ihvan ile Şeyhimizin huzurunda iken Emrullah Efendiye

“O benim hocam, diğerine bu benim fakirimdir.” buyurdular. Ben de acaba bana ne buyuracaklar diye muztarib iken

“bu da benim kıtmirimdir.” buyurduklarında pek memnun oldum.

Yusuf Bahri Bey rivayetiyle;

Balkan harbinde beni tayin ettiler. Huzura gittim, efendim harbe gidiyorum dedim. “Yoo, öyle harbe gidiyorum denmez. Harp bir emri azimdir, bilâ talep tayin edilirse tayin edildim” denir.

Süt içerken ağzınızda iyice dolaştırın, lûab (tükrük) ile karışsın. (hazmı kolay olsun diye)
Allah olmak kolaydır, fakat Muhammed olmak güçtür.[6]
Ahmet Amîş Efendi Mecdi Efendiye, “mecdi, sakın sırrı faş etme “ der, Mecdi Efendi acaba bir şey mi yaptım diye korktum. Benim bu korkumu gidermek ve bir hakikat bildirmiş olmak için buyurdular ki,

“Edemezsin ki, edilemez ki, ruhunu ortaya at, faş et anlat bakalım. Edemezsin, O’da öyledir”. [7]

Kazım Bey:

Sohbetlerine devam eder ve pek çok istifadeler ediyordum. Günler aylar geçtikçe hazretin nasiyasinde parıldayan ve görmekle mütelezziz olduğum bu hakikat güneşini bu olgun insani daha çok sevmeye başlamıştım. Huzurunda bulundukça acaba bir hizmet emrederini velev, bir bardak su olsun veya abdest tazelemek için olsun eline ayağına su dökmeyi isterdim. Ve emrine müntazır bulunuyordum. Su içme tarzıda başka türlü idi. Bardağı iki avucu içine alır ve evire çevire suyu avcunda ısıtır sonra üç yudumda bitirir idi. Ve lezzetini çeşnisini karşıda oturana bakana bile lezzet verecek derecede tam bir hevesle içerdi ve sonunda “yarabbi sana çok şükür” derdi.

Kazım Bey:

Mabeyni Humayün tarafından gönderilen bazı hafiyeler Hazreti Azizin odasına kimlerin girip çıktığını tarassut (gözetliyor) ediyorlarmış. Böyle zamanlarda zaillerini (sürekli gelmeyenleri) kabul etmeyerek

“burada durmayın görmüyor musunuz, hafiyeler geziyor” diyerek ziyaretçilerini kabul etmezlerdi.

Sahavet sıfât-ı enbiyâdır. Sahî adam cennete girer. Cennet de burada başlar.
Âdeti bozmayın, âlemi günahkâr etmeyin.
Tevekkül babında durmazlarsa, (o kişiye) biraz şey verip savarlar.
Kütahyalı Süleyman Bey rivayetiyle;

Huzurda Hazret Kur’an okurken iki, üç defa ziyaret ettim, Kur’an’ı bitirip kapadıktan sonra “Bu Kur’an’ın sevabını sana hediye ettim.” buyurdular. Ben sükût ettim,

“öyle olmaz, üç defa aldım kabul ettim de.” buyurdular. Ben de üç defa tekrar ettim.

Adak

Hastalandığınız zaman ağır gelmeyecek, yapabilecek bir neziri yapınız. Mesela bu hastalıktan kurtulursan günde iki rekât nafile namaz kılayım, dersin.

Ahlak

Gör geç, belle geç, durma geç…
Biz köpek tabiatlıyız, kuçu kuçu derler geliriz, hoşt derler gideriz.
İbrâhim-ül meşreb olunuz. Ama İbrahim aleyhisselâm olmadan da kendinizi ateşe atmayınız.
Sen verdin, biz yedik; vermezsen ne yerdik.

Allah Teâlâ;

Kelami nefsî her lisandan sadır olur, fakat lisanı Arab’a bürünmüştür.
Kimseye “nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun” diye sormak caiz değildir,” eğer sana birisi sorarsa “şuradan geliyorum, buraya gidiyorum” daha doğrusu, “minhü ileyhi” “O’ndan O’na” dersin.
“înnallâhe latifün bi’l-ibâd” [8] Allah Teâlâ kullarına latiftir değil, Allah kullarında latifdir. Çünkü evvelkisi isneyniyeti icab eder.
Cemii mükevvenat Hakkın zuhurudur. Şuunâtı ilahiye irâdei zatiyedendir.
Allah hattı zatında ekberdir.
Kuşadalı Efendimizden;

Hep kullar Allah Teâlâ’dan o da ulema kullarından haşyet eder. (korkar)[9]

“İlah, şagil[10] manasınadır”

• Bütün arifler Allah’da fena olur, Allah’da kamil de fena olur.

Mâ’na kadîmdir. Kimsenin olmaz.
Analar Allah’ın rahim sıfatına, babalar da rezzak sıfatına mazhar olurlar.[11]
Mehmet Efendim Hazretleri bir gün buyurdular ki,

Ana-Baba hakkı

“Huzurda idim, diğer bir zat da vardı. Hazreti Aziz o zata bakarak ve fakiri göstererek

“ben dünyayı bunun evladlarına verdim, veririm ya! bana kim karışır.” buyurdular. Ben de;

“kimse karışamaz” dedim.
Besmele

Bismillahın manası, “Allah’ın bendeki taayyünü ile” [12]
Gıyaben biat vermek âdetimiz değildir. Fakat Yüzkere istiğfar, yüzde salât u selam okusun. Bir de

Biat

“eseri eseri’ş şey zâlike’ş-şey

Nuru nuru’ş şey zalike’ş-şey” [13]olduğunu bilsin buyurdu.

Kuşadalı Efendimizden;

Kula kul olmayınca adam adam olmazmış.

Kuşadalı Efendimizden;

(Ululemirler için) Onlar Hakkın azametine mazhar olmakla karşı durmak olmaz.
Borç

Bakkal yahut diğer birine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz borcunuzu ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır.

Buğz

Hazreti Azizimiz birgün mübarek sağ ellerinin parmaklarının uçlarıyla mübarek vücutlarına vurarak “bazıları gelip buna saplanırlar.” buyurdular.[14]

Cennetlik ve cehennemlik

Nevres Bey ‘den;

“Cennetlik misin, Cehennemlik misin bilmek ister misin? bulunduğun hale bak. Bulunduğun hal Cennetlik ise Cennetliksin, Cehennemlik ise Cehennemliksin.[15]

• Vakıf mala ihanet eden cehennem azabından kurtulamaz.

Cehennemde bazısı beşbin, bazısı altıbin sene durur.
Allah senin için ahrette odun kömür yakmaz.

Cezbe

Muhabbetin galeyanı halinde hüküm sâlikindir.
Halil Efendiye buyurmuşlar ki

“Ulan sen beni gördüğün zaman cezbeleniyorsun. Dağı, taşı gördüğün zamanda cezbeleniyor musun?” Halil Efendi;

“Hayır demiş.”

“Öyle ise olmadı, ne zaman neyi görürsen hakikati ilahiyeyi müşahede ile cezbelenirsen o zaman.”

Beyoğlu müftüsü olan Receb Arusan Mecdi Efendinin Komşusu imiş. Bir gün Ahmet Amîş Efendinin ziyaretine giderler. Hazretin elini öperek Mecdi Efendi Receb Efendiyi Fatih hocalarından diyerek takdim eder. İlk söz olarak Efendi Hazretleri, “Allahü ekber de. Müfaddalün aleyh nedir? Diye Receb Efendiye sorar. Receb Efendi

“Allah fî haddi zatihi Ekberdir” bu ef’âlü, tef’il (babında) ve müfâddalün aleyh aranmaz, siz ararmısınız? Yani, biz hocalar aramayız, siz mutasavvıflar arar mısınız?”[16]

Diye o da Ahmet Amîş Efendiye sorar. Efendi Hazretleri;

“ Ben de bu suale böyle cevab vermeni beklerdim” diyerek müftüyü takdir eder. Elinde tuttuğu, enfiye kutusunu açarak bir tutam enfiye verir. O sırada geride ayakda duran Mecdi Efendiye de bir tutam enfiye verir. Çekmekte iken fartı muhabbetinden Mecdi Efendi birden bire cezbelenir, Efendi Hazretlerinin üzerine atılır ve kucaklar.[17] Receb Arusan hayrete varır. Mecdi Efendinin cezbe haline uğrayarak kendinden geçince aralarında şöyle bir konuşma geçer.

“Hangi tarikdensiniz?”

“Halveti tarikindenim sulûkümü Ömerli Halveti’den gördüm. Daha ilerisini sorar isen Şabani tarikine ve Şabanı Veli’ye müntesibim.”

“Sizin için Arab hoca ile görüşmüştür ve Melâmi’dir” diyorlar.

“Melâmet adında bir tarikat yoktur, Bununla beraber umumiyet ile tarikatte Melâmet büyük bir makamdır.” “Tarikatı Seyyide bak, Arab Hoca dediğiniz Seyyid Muhammed Nur’ül Arab ise çok büyük bir zat idi ben onun ile görüştüm. O benim sohbet şeyhimdir” diye buyururlar. Söz buraya gelince, Abdulaziz Mecdi Efendi de kendine gelerek birlikte çıkıp giderler.

Çalışma ve gayret

Siz çalışırsanız ben size gelirim, çalışmazsanız yorulur bana gelirsiniz.
Bulmalı, duymalı, doymalı.
Birgün ashabdan birisi
“Ya Resulallah sallallâhü aleyhi ve sellem ben filan zatın yanında çalışıyorum. Yevmiye bana beş kuruş veriyor, yetişmiyor” derler.

Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz de

“dört kuruşa çalış” buyururlar. Bir müddet devam ettikten sonra gelip

“Ya Resulallah yine yetişmiyor.” derler. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Üç kuruşa çalış” buyururlar. Bu sefer para artmaya başlar. Sebebini istizah (açıklarken) Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Paraya göre iş göremiyordu, fazlası helal olmuyordu.”

Kazım Bey:

Ahmet Amîş Efendi yine günlerden bir gün sordu;

“Dersine çalışıyor musun?”

“Evet, efendim, çalışıyorum.” Hâlbuki mektep derslerine çalışıp çalışmadığımı sormak istiyormuş,

“Evvela mektep dersi ikinci derecede Ruh-i feyz-ı irfan bunları bir birine karıştırmamalıdır,” buyurdular.
Deprem

Hareket-i arz geçtikten sonra kendimi şu ayeti okurken buldum; Rabbena mâ halakte hazâ bâtılen sübhâneke fe-kınâ âzâbe’n-nâr. [18]

“ Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.”
Devriye

Tuizzü idim, tüzillü’ye geldim. [19]
Tenezzül aynî terakkidir.

Ebû Leheb

Biz “ Tebbet yedâ” suresini hatim tamam olsun diye okuruz.[20]

Ebû Tâlib aleyhisselâm

“Ebû Talib radıyallahü anhdır.”

Dört Halife

Sairleri halife-i Hakk’dır, Hazreti Ali Halife-i Rasul’dür.
Hazreti Rasûlüllah Efendimiz tarafından Hazreti Fatıma’ya (sallallahu teâlâ aleyhimâ ve alâ âlihima.

“Allah mükevvenata nazar eyledi, iki kimseyi kendisine intihap etti(seçti). Onun birisi senin baban, birisi de senin zevcindir.”

• Nevres Beyefendiden;

Şeyhim bana sual buyurdu,

“Âdemden evvel din var mıydı?

“Evet, efendim vardı, Dini İslâm.”

“Hazreti Muhammed kaç kişiyi irşad buyurdu?”

Bende korktum, lisanen söyleyemedim. Şehadet parmağımı işaret ederek bir dedim.

“Evet, yalnız Hazreti Ali’yi irşad buyurdular.”

“Diğer Sahabe-i Kiram talim ve terbiye ile Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’i anladılar. Hazreti Ali kerremallâhü veche aynaya baktı, kendini gördü.”
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyururlar ki;

“Biz Ali ile bir vücudduk, bu âleme geldik, baş ayrıldı.”

Bazı kişiler Hazret-i Ali Efendimizi Hazretlerinden Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize şikâyet ettiklerinde

“Ondan bana şikâyette bulunmayınız.” înnehû mahsûsun fî zâtillâh .” buyurdular (O Allah’ın zatına tahsis edilmiştir)

Nevres Bey rivayetiyle

Bir gün Hazreti Ali Efendimiz

“Ya Resulallah, namaz kılmak istemiyorum ama ezan okunduğu zaman içim sızlıyor.” buyururlar,

“Akıbetinin hayr olduğuna alamettir” buyurmuşlar.

Her mü’min Alevîdir, ama her Alevî mü’min değildir.
Birisi yeni bir ev yaptırırsa, rütbe alırsa, yeni bir elbise giyerse tebrik etmeyiniz.
Yeni bir gömlek bile giyseniz iki rekât namaz kılınız.

Dünya (lık)

Ne talibi dünyayız,

Ne ragıbı ukbayız,

Biz aşıkı şeydayız.

Hu Hu ya men hû,

Leysel hâ di illâ Hu

Talibin matlubundur

Aşıkın seyrani Hû

Bunu Hazreti Azizimiz Efendimiz Makbule ve Nusret Hanımlar birlikte söylerlermiş. Bazen Makbule hanıma

“Sen bana bir ilahi okuyuver.” buyururlarmış, Makbule hanım yukarıdaki ilahiyi okurlarmış.

Fatih’in sandukasını etrafındaki demir parmaklıklar için;

“Bunlar zâit ve faydasız şeylerdir, satmalıdır, böyle durdurulmamalıdır.”

“ İnsanda en son kaybolan, manevî saltanat hırsıdır.”

Eşkiya

Kuşadalı Efendimizden

Nakıs iken irşada kıyam edenlerin mütenebbilerle (deliler) haşrından korkarım.[21]
Evlilik

Dünyada eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.
Hazreti Âdem’e Allah hitap etmiş;

“Ya Âdem sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman fer’in olan Havva’ya bak.” Havva’ya hitap etmiş

“Ya Havva sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman aslın olan Âdem’e bak.”

Felç

Kerime-i muhteremeleri (Ahmed Amîş Efendinin kızı) Ayşe Hanım buyururlar,

Bir gün Efendibabamın yanına girmiştim, şimdi zuhur etti;

Sübhâna ‘ilâhi ve bi-hamdihî estağfırullâhe ‘l-azîm. Sübhâna ‘ilâhi ‘l-azîm ve bi-hamdihî estağfırullâh, lâ ilahe ve lâ kuvvete illâ billahi ‘l-azîm

Bu zikre devam eden nüzul (felç) olmaktan mahfuzdur.
Feraset

Osmanlıdan sözünü, arifden gözünü, evliyaullahdan özünü saklamayazsın.
Vücuduna sözü geçmeyenin başkasına sözü geçmez.

Gaybî Haberler

Şam, Bağdat, Mısır, birisi sudan, biri saikadan (yıldırım) biri de hareketi arzdan (deprem) harab olacaktır. Türk kavmi ebabil kuşu[22] ile helak olacak. Türk tenassur edecek. (Türkler hıristiyanlaşacak)
Nazif Efendiye,

“Ben yakında gideceğim, cenazeme gelme. Sen tahammül edemezsin.”

Nevres Bey;

“Ben gençliğimde mutaassıbdım, lisan okuyanlara itiraz ederdim. Şeyhim bir gün buyurdu ki

“Ahmed bir İngiliz, bir Fransız, bir Rus geldiler. Fatiha-i Şerifeyi kendi lisanlarında okursan Müslüman olacaklar, buyurdu ben de durdum kaldım.”

Miralay Hilmi Bey rivayetiyle;

Hazreti Aziz’i ilk ziyaretimizde bu milletin hali ne olacak diye sordum.

“Gâvurlar girer yine çıkar. Allah dinini hıfz eder.” buyurdular.

Bir gün, Ahmet Amîş Efendi, yemek yenilmek üzere tam sofraya oturduğu sırada, evde ekmek olmadığını hanımı haber verir. Ahmet Amîş Efendiye ekmek almak için bakkala gönderilecek o sırada evde başka kimse de bulunmadığı için, gidip kendisinin almasını, hanımına söyler. O da cevaben:

“Hemen dışarı çıkmak için çarşaflı olmadığını, şimdi birinin geleceğini ve ona aldıracağını söylerse de Ahmet Amîş Efendi beklemek istemeyerek

“Böyle çık al, beis yok!” Der, ve hanımıda başına şöyle bir örtü atarak, fakat üstünü bir şey giymeyerek, evdeki kıyafetiyle gidip bakkaldan ekmeği alır, gelir.

Ertesi gün, türbede, ziyaretine giden üstat Abdülâziz Mecdi ye, Ahmet Amîş Efendi, bu hâdiseyi olduğu gibi naklederek

“Bir defa ağzımdan çıkmış bulundu, söylememeli idim, fakat her halde söylediğim gibi olacak, çarşaf kalkacaktır” buyurmuşlar.

Kazım Bey:

Yine Bulgar ihtilali zamanında Manastırda mülkiye hapishanesinin haricen bir bölükle muhafazasına memur edilmiştim. Muhafızların ekserisi Bulgar komitaları idi. bu meyanda nezaret altında bulunan Türk muhibbi bir Bulgar papazı ile dost oldum. İsmi Papayorgi (Florinanın Nevokas ) köyünden idi babası Türk annesi Bulgar idi. Bu papaz bana 1319 (1903) ihtilali başlayacağı günü ve alametlerini bildirdi. Kendisine itimat edilerek vak’ayı olduğu gibi hocam Mekteb-i Rüştiye Askeriye müdürü Bursalı Kolağası Tahir bey’e söyledim. Ve o vasıta ile Valiye ve Askeri kumandanına da keyfiyeti arzeyledim. Filhakika Papazın dediği gibi ihtilal dediği gün başladı Manastırda otluklu bahçenin küme halindeki otlarının tutuşturulması ve köylerde müslüman hanelerinin yakılması, İslamların katli gibi fecai ile başladı. Yapılan ihbarda hükümet vaktında tertibat alarak ihtilali bastırmağa muvaffak oldu (Rus Konsolosunun iki Jandarma tarafından katli ve jandarmaların salben (asarak) idamları )bu vukuat cümlesindendir.

Bundan sonra Jandarmada yapılan tensikat (düzenlemeler) üzerine mezkûr mesleke girdim. Beyrut Jandarma efradı cedide mektebi 4. Bölük kumandanlığına tayin kılındim. Çok geçmeden İtalya-Trabulusgarp Harbi zuhur etti italyanlar harp gemileriyle Beyruta gelerek bizim Avni ilâh ve Ankara torpitolarını teslim almak istediler. Verilmeyince muharebe başladı ve gemilerin üzerine ateş açtılar. Bizim torpitolarıyaktılar. Bu meyanda bir çok asker ve ahalinin şehit olmasına sebebiyet verdiler. İşte böyle sıkıntılı bir zamanda ve her türlü tehlikeye karşı mevcut Jandarma ile memleketin dâhili emniyet ve asayişini temin ile meşgul iken garip bir müracaat vuku buldu. Arabın birisi Jandarma alayına geldi cephaneliğin Paratonerlerinin kesilerek tanılmaz bir hale gelmesi için bizleri ve zabitanı uyarıda bulundu. Bu mühim ve makul talep derhal kabul ve icra kılındı. İtalya donanması cephaneliği ateşlemek için mevkiini denizden Harp gemileriyle pek çok aradı ise de bulamadı. Böylelikle memleket mühim bir içtihalden kurtuldu ve düşman Vapurları akşam; üzeri gittiler.

Beyrutta bundan sonra çok kalmadım. Rumeliye Üsküp alayına naklim için icra kılındı oraya varmamla beraber Balkan harbi zuhura geldi Komanovada ordunun mağlubiyete duçar olmasıyla Sırplılar Üsküp üzerine gelmeğe başladılar. Muhammed Nur’ul Arab’ın hafidi (torunu) Hacı Kamal Efendiyi talabeleri ve ailesiyle Selanik’e gönderdik. Fakirde bir gece sonra hareketle Selanik tarikiyle Manastıra gelmiş bulunuyordu. Manastırında düşmesiyle beraber Görüce’ye kadar gitmiş isemde o sarada Jandarmaya mensup ve ordu ile hiç bir irtibatım bulunmadığı ve hastalanmaklığım üzerine iadeyi afiyete kadar Görüce’de yakın akrabalarımın hanesinde misafir kaldım. Ve Görüce’ninde düşmesi üzerine ve tekrar tebdilen Manastıra oradan da Selanik yoluyla İzmir’e ve oradanda İstanbul’a geldim. Hazreti Ahmet Amîş Efendime ancak 14 sene sonra tekrar kavuşmuş oldum.

Mübarek ellerini öptükten sonra ismimi sordu

“Kazım” dememle

“Bizim Kazım mı? ” diye sordu.

“Neredesin? Kazım kendini çok özlettin” buyurdular. Cevaben;

“ Ancak şimdi geliyorum efendim” dedim. Rumeli ahvalinden sorması ile vekayıi muhtasaran arzettim. Merhameti ilahiyenin bu ümmeti merhumeye has bir şevkatle tecellisâz olmasını diledim. Bu işlerin başında kalbimden söyleyerek “hep Rus fırıldağı vardır”, dedim. Cevaben

“Fekatele Talute Calute ayetini” (Bakara, 251) okudu.[23]

“en nihayet Talut Caluti katil edecek ve ancak o zaman ferahlık olacaktır.” buyurdular ve elimden tutarak Fatih camii havlusunu beraberce yürüdük. Esna-i rahte (yol esnasında) eski arkadaşım Veli’yi sordum.

“Kim bilir nerede sürtüyor” buyurdu. “Talebeliğimde beni onun rehberliğine vermiştiniz” dedim.

“Biz İhvanımızı kendimiz terbiye eder başkalarıha vermeyiz.” buyurdular. Ve artık haneyi saadetlerine doğru giderken müsaade isteyerek tekrar veda eyledim.

Hazreti Âdem’e bütün diller teklif edildi, ama Türk lisanını seçti. Onun için Türk devleti ilelebet payidar olur.
Yerde gökte büyük değişiklikler olacak.
Semavatta büyük değişiklikler olacak bir yıldız peyda olacak.
Paris şehri semavî bir hâdise ile mahvolacak.
Üçüncü Dünya Harbi çıkacak, Efendim hazretleri buyurdu ki; “Rusya mahvolacak, küçük bir devlet haline gelecek.” Anadolu ahalisine dua ettim, bu badirede onlara ziyan gelmeyecek. Bu esnada avucunu sıkar gibi yaparak

“Rusyayı küçülttüm, küçülttüm.”

İngiltere ve Yunanistan mahva mahkûmdur. İngilizler o zaman Türk donanmasına bakıp gıpta edecekler, hayıflanacaklar.
Ona memnunum ki sizi çok iyi günler bekliyor. Efendim ( Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri nakletti):

60 – 70 sene büyük iyilik olacak. Memleket selâmla idare edilecek. Ben görmem ama sen görürsünüz, buyururlardı. Efendim de ( Hoca Efendi Hazretleri ) orada idi ama kemâlâtından ötürü ona değil bana söylerlerdi.

Bir sabah Efendimin huzuruna girdiğimde:

“Mustafa ne haberler var ?” diye sordular. O sabahki gazeteler Yunanlıların Bursayı işgal ettiğini yazıyordu. Arz ettim.

“Gelen kitabî, biz değiliz” buyurdular. Gazeteyi kendilerine verdim. Gazetedeki resimde bir Yunan zabiti Orhan Gazi’nin sandukasının üzerine oturmuş, elindeki kamçı ile sandukaya vuruyordu. Bunu görünce mübarek gözleri doldu. Hiddetle:

“Bu kâfirler Anadolu’dan çıkacak! Çıkacak! Çıkacak! Onlar nasıl kaçtıklarını; kovalayan nasıl kovaladığını bilemeyecek” buyurdular. Her bir ‘çıkacak ‘ lâfı bir seneye tekabül etti. Üç yıl sonra Yunanlıları Anadolu’dan kovaladık. Onlar nasıl kaçtıklarını, bizimkiler nasıl kovaladıklarını bilemediler.

(Bu beyan Mustafa Özeren Efendiden rivayettir. Nakleden Dr. Hamdi Hizalan Beyefendi’dir)

1919 da Ahmet Amîş Efendi’ye: İzmir işgal oldu haberi iletilince:

“Muvakattir!” (vakitli, geçici bir zamandır) buyurup, aynı sözü üç defa tekrarlamışlar. Gerçekten İzmir işgali üç sene sürmüş..

A. Mecdi Efendi rivayeti ile

A. Mecdi Efendi, aslen Sivaslı olup Konya’ya da yerleşen ve lise mekteblerinde din bilgileri ve farisi, dillerini okutan ve bilahare mebus olan Ali Kemali Efendi namınındaki bir zatı Ahmet Amîş Efendi götürür. Ali Kemali Efendi elini öpüp diz çökerek karşısında oturduğu zaman Hazret,

” Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten” [24]demiş ve başka bir söz söylememiş. Oradan ikisi birlikte ayrılıp çıkmışlar.

Ali Kemali Efendi, Damat Ferit Paşa hükümetlerinde kısa bir süre Maarif ve Dâhiliye nazırlığı yaptı, bu esnada Milli Mücadele aleyhine sert tutumlar gösterdi. Kurtuluş Savaşı’nın zaferinden sonra İstanbul’da tutuklanarak İzmit’te Nurettin Paşa’ya bağlı askeri birliklerce linç edildi.[25]

Benî Kureyşden biri ( bir defasında: Evlâd-ı Resulden birisi ) zulüm ve îtisafa mâruz kalınca Kayı Aşireti’ne iltica etti. Mürûr-i eyyam ve zaman ile onlara baş oldu. Fakat kendileri de bilmez.
Fatih ile Yavuz Selim Han, İmâmeyn silkindendir. Türk devleti ( bir defasında da: Türk Milleti) ilâ yevmi’l – kıyâme baki kalır, payidar olur. Fakat şekl-i idaresi şekilden şekile tahavvül eder.

Hal

Bizler illetten, kılletten, zilletten âri olmayız, yalnız yatacak derecede hastalık vücûdumuzu istila edemez.
Benim ihvanım bahtiyardır. O bahtiyarlığı, zuhurunda görürler.
Bendendirler, halka ne karışırlar; halktandırlar, bana ne gelirler.

Havatır

Hatıratı red ile uğraşma, hatırat, ilham, vahy hepsi birdir.[26]
Efendi Hazretlerine buyurdular ki;

Bir gün Hazreti Azizimizin huzuru saadetlerinde iken

“Ulan nasıl idare edebiliyorum mu? Ben de

“evet efendim” dedim.

“Mes’ulmüyüm?”,

“Hayır efendim.”

“Mes’ul olmadığımı neden anladın?” Efendim ilhamı zatî ile hareket ediyorsunuz.

“Hâ, ilhamı zatîde havatır olmaz.” buyurdular.

Kazım Bey; Yine günlerde bir gün hazretin Türbe de ziyaretine gitmiştim. O gün pek hararetli ve coşkun bir hal idi anlatarak takrirlerine devam ediyor ve. Dinleyen ihvanı mustagraki feyz-i irfan ediyordu. Bu esnada muhabbetlerinden sermest ve cezbeli olduğum halde gönlüme pek tuhaf bir hatır (vesvese) geldi. Şöyleki;

“Sizdeki bu fuyuzat-i ilahiyeden velevki bir şemme-i kalil veya bir zerre kadar olsun ihsana nail olsam acaba sizin gibi pürzevk ve nişat olarak cuşi’d-derya gibi bende sizin gibi muhataplarına böylece talim ve tevhime kadir ve muktedir olabilirmiyim” gibi bir hatıra geldi. Derekap (hemen) saniye geçmeden hazret başını bana çevirerek;

“yapabilirmisin be………..?” dedi.

Mürşit huzurunda yaptığım bu küstahlıktan pişman olarak kemali hacaletle önüme baktım mürşit huzurunda nefes tutmanın[27] sırrı hikmetini bu acı ihtar ile idrak eyledim ve bir daha muhabbetinden gayri hiç bir şeyin bir dilek veya arzunun gönlüme girmesine muvafakat etmedim.
Hayvanlar

Meratibi hayvaniyeden insana en yakın olan beygirdir.[28]
Açlıktan ölme tehlikesi olursa köpek etini yiyip kurtulmak varsa köpek etini yiyecek, yemez ölürse mes’uldur. Domuz eti olursa yemez ölürse mes’ul değildir, yer kurtulursa yine mes’ul değildir, çünkü nass-ı kâti vardır.
Bir hayvan keserken elinize bıçağı aldığınız zaman, “dur hayvan şimdi seni makamı insana getireceğim” deyiniz, bıçağı vurunuz.
Güvercinler ile örümcekler Allah’ın rahmet askerleridir, birçok evliyaya hizmet etmişlerdir.

Hz. Hatice Kübra aleyhisselâm

Nusret Hanım rivayetiyle;
Hazreti Hatice aleyhisselâm validemizin vefatı sırasında Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Ya Hatice, ortağın olan Hazreti Meryem’e benden selam söyle.” demiş, buyururlar.
Hediye

Asıl hediye bizlere verilir.
Birine bir şey verirken hediye veya sadaka deyiniz.
Suret insanın (avamın) anasını koşalar.[29]
Kuşadalı Efendimiz, Sultan Selim imamı Mehmet Can efendiye gönderilmiş. Mehmed Can Efendi imam efendiye

“sizi bana gönderdiler ki kendilerini anlatsınlar.”

Hicaza gidip gelen bir zat Hazreti Azizimiz Sultanımıza bir tesbih hediye eder. Hazret de Efendi Hazretlerinin

“Mehmed ben yar ile cünbüşde iken üstünü kopardım, sen al da bak.”

“…Sen de koparırsan birine ver de çeksin” buyururlar.
Hikmet

Çerkesi Mustafa Efendi Azizimizin ihvanından bir zat Yozgat Valisi imiş. Hasta olmuş, İstanbul’dan doktor çağırmış. Kendisini muayeneden sonra

“Çerkeş’te şeyhim vardır, Onu da tedavi et.” diye Çerkeş’e gönderir. Doktor saadethanelerine müracaat eder. Haremde derler. Ertesi gün ziyaretlerine gider. Valinin selamını ve kendisine verdiği emri arz eder.

“Bak Doktor: Bu akşam bizim hastalıkla hasbihal ettik, bana dedi ki biz seninle anlaştık, bu vücuda zararım yok. Şimdi beni vücutdan atarlarsa yeni gelecek zarar verir dedi. Mamafih görüştüğümüze memnun oldum.” buyururlar.

İrşad neş’e-i Muhammediye ile olur. O da şimdi Halvetilerde vardır. Biraz da Kadirilerde var.”
Nevres Bey’den;

“Sadık’a yaz; yanına gelenlerin kimine cehren, kimine kalben benden selam söylesin, kalben selam verdiklerinde “ve aleyküm selam” diyene rastgelir buyurdular.

Kuşadalı Efendimiz Beypazarı Ali Efendimiz Hazretlerine devam ederken medresede arasıra zikir ederlermiş. Talebe bundan müşteki olarak birgün odada bulunmadıkları bir sırada eşyalarını, kitaplarını dışarı atmışlar. Kuşadalı Efendimiz dönüşlerinde bu hali görünce hiçbir şey söylememişler. Doğrudan Hazretin huzurlarına gitmişler.

“Ah İbrahim ne olurdu, ağzını açıp iki lâkırdı söyleyeydin. Git gör eşyalarını atanların ikisi de öldüler.” buyurmuşlar.

Bir yerde gördüm varlıktan yokluğa düşmüş olanlardan birisine muavenet (yardım) etmek isterseniz kuvvetliye muavenette bulununuz.
Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.
Ne kadar terakki edersen et, üstünde yine fahâmet[30] vardır.

Himmet

• Nevres Bey’den;

Birgün huzurda birkaç ihvanla (Ali, Asım) beraber bulunuyorduk. Hazreti Aziz sohbet buyuruyorlardı.

Bir çocuk geldi, ileriye doğru giderek yüksek sesle Kur’an okumaya başladı. Hazret sohbeti kestiler. Çocuk Kur’an’ı bitirdi, giderken

“Gel şuraya otur, bana ilahi oku.” buyurdular. Çocuk ilahi okumaya başladı. Hazret cezbelenip avuçlarının içini, çocuğa öptürerek bir de tokat atar gibi iltifat buyurarak

“Haydi, (Hay de) git buyurdular.”

Ahmet Amîş Efendi dünya ahvalinin bozulduğuna dair şikâyette bulunan müridlerinden Halil Efendiye,

“Halil baksana bana, ben bir çalgıyı bozar tekrar yaparım ve çalarım, senin bu işlere aklın ermez “ der. Ve bu zataa huzurlarında ileri geri söz söyletmezlermiş,

Hizmet

İşiniz varken bırakıp bana gelmeyiniz.
“Efendim emret” deyip durmayın, (femi saadetlerini (dudaklarını) göstererek)

“buradan bir şey çıkar yapamazsınız, mes’ul olursunuz.”

Birgün Hüseyin Avni Bey huzura gider. “Ben üç şeyle hizmet ettim, bilirim şeyhe hizmet çok güçtür.” buyururlar.

Hüsn-ü zan

Sizden birisinin halini sorarlarsa tek bir iyi halini biliyorsanız onu söyleyiniz. (İyi deyiniz.)

İlim

Âdem’e inen ilk suhuf u hesap birden dokuza kadar rakamlar, ikincisi hendese, üçüncüsü mimaridir. Onun için hesap kıyamete kadar terakki edecektir.

İlişkiler

Kuşadalı Efendimizden;

Haşa bende hata olmaz, bir hata varsa o da Hacı Ahmed dediğimdir buyurmuş.

El ile men et, dil ile men et, kalb ile men et, El ile men zahirûnun, dil ile men ulemanın, kalb ile men evliyaullahın vazifesidir, ez’afu iman (zayıf iman) yani en kuvvetlisi budur.[31]
İşi kendi haline bırak, Allah en iyisini yapar.
Kendi işini kendin gör.
Kaya gibi olmalı, kımıldatan olursa kımıldamalı.
Kaldırım olmuş, yere yatmış onu çiğnersin, lâkin ayağınla itmek olmaz.
Yanınızda biri Kur’an yanlış okursa tashih etmeyiniz. Biz bunu böyle biliyorduk deyiniz.
Tuttuğunuz hizmetçi namaz kılmasını bilmiyor, okuması da yoksa

“Bismillahirrahmanirrahim, elhamdü lillahi Rabbi’l-âlemîri’l öğretiniz, namazı kaldırınız, sonra errahmanirrahim’i sonra mâliki yevmi’d-din …. ilâ ahir öğretiniz.”[32]

Kir kiri yıkar, kör körü yeder. Kirkor’a deme, Kirkor deme, Kirkor yol doğru gider.[33]
Gitme, gitme diye ısrar etme, bu gece hacı Ahmed ikileşti.
Bir yere misafir gittiğiniz zaman sigara verirlerse içiniz, menhiyattan bir şey olursa ona da bir bahane bulunuz, “haramdır” diye red etmeyiniz, “mideme dokunuyor, doktor men etti” gibi.
Bir kahvede oturursanız yanınıza birisi gelirse kahve ısmarlayınız. Meyhanede olursa rakı ısmarlayınız. Osmanlılık böyledir.
Bir gün ashab-ı kiram ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri ile sohbet buyururlarken birisinin gelmekte olduğunu görerek.

“Dünyanın en şerir adamı geliyor.” buyurdular. Geldikten sonra ridayı saadetlerini o adamın altına yayıp oturttular. Kalkıp gittikten sonra Sahabe-i Kiram

“Ya Resulallah sallallâhü aleyhi ve sellem böyle buyurdunuz, sonra da bu ikramı yaptınız” deyince Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“O kavminin ulusudur. Ululuk Haktan atadır. Onu istihfaf etmek hatadır.” buyururlar.[34]

Mehmet Efendimiz Hazretleri

“Efendim, Sadık Bey’e müracatla bir iş istemek arzusundayım.” diye müracaatta bulunurlar. Hazreti Azizimiz

“gücenmeyeceğine emin isen müracaat et” buyururlar.

Nevres Bey rivayetiyle

Bir gün üzüm alıyorduk. Üzümcü deneleri koyuyordu. Ben itiraz edip koyma dedim. “Bırak! Taneleri kime verecek.” buyurdular.

Aşağı başa bağlıdır. Bütün kötülükler yukardan gelir.

İman

Kâfir yoktur, senin kâfir dediğin için kâfirdir.
Karşınızda bir adam geldiği zaman yüzünü gördüğünüzde Hakkı hatırlayıp zikir ettiriyorsa o mü’mindir.

İnsân-ı Kamil

Hakk insanı kâmildir.
Benim yanıma gelip “li vechi’llâh” beş dakika oturan imanını kurtarmadan gitmez (… imanını kurtarır).
Bizi sevenleri sevenler, imanını kurtarmadan ahirete gitmezler.
Beni çok sevin canınızı ben alayım, canınızı acıtmam.
Evliyaullahtan iki sınıf bahtiyardır. Biri hayatı cavidaniye mazhar olanlar, diğeri sine-i Resulullah’ı (Muhammediyeyi) saran âdemler (Hayat-ı cavidaniye mazhar olanlar yani hayat-ı zatiye ile hay olanlar).
Evliyaullahtan Azerî; “Bizim yolumuzun esası Allah’tan gafil olmamak, kimseyi incitmemek.” buyururlarmış.
Necip Bey rivayetiyle;

Bir kaç defa huzurlarına girdiğimde

“Neye geldin?” buyurdular. Ben de;

“Cemâli bâ kemâlinizi görmeye geldim.” dedim,

“Ha, sen onu göremezin, lakin lahm ve sahm (et ve içyağı) görürsün. Efendime geldim de o sana yeter.” buyurdular.

Taşı nur toprağı nur, kâmil ölmez, kapdan kaba taşınır.
Hoca Efendimiz Hazretleri bizzat

“İnsanı kâmil” sahibinin bir sözü var pek hoşuma gider. Buyurdular ki,

“Havf ve reca kaydında kurtulmadıkça insan insanı kâmil olamaz. Meselâ yüz evliyaullah idam etseler kılı kıpırdarsa veyahut kendisine kutbiyet ve gavsiyet zuhuru arzusu geldiyse fakrı tam sahibi olamaz.”

Evranos Sami Bey rivayetiyle

“Kuşadalı Hazretleri sahibi zuhurdur, iki üç yüz senede bir zuhur eder. Karabaş Veli Hazretlerinden sonra sahibi zuhur Kuşadalıdır.” buyurdular.

Hazreti Azizimiz, Sultanımız birgün Ömer-ül Halveti Hazretlerinin huzurlarında bulunurken Kuşadalı Efendimiz Hazretlerinin sohbetlerinden bahs buyurulmuş. Hazreti Azizimiz de zevki deruni hâsıl olmuş ve böylece zevk ve tefekkürde iken Kuşadalı Efendimiz zuhur buyurmuşlar. Vücudu Mübareklerinin sadrı alilerinden yemin ve yesar (sağ ve sol) ve fevk-i tahtlarından birer şems zuhur ederek hepsinin şuaları Hazreti Azizimizin üzerinde toplanmış. Ömer-ül Halveti Hazretlerine arz ettikte müşarünileyhin gözleri yaşarıp

“Ahmed, bu hali nice ehlullah arzu ederler, muvaffak olamazlar. Cenabı Hak sana nasip buyurdu. Kuşadalı’nın ayniyyeti kemali ile sizde zuhur edecek.” buyurur.

Kuşadalı Hazretlerinin Şam’da bulundukları sırada Hazreti Halidi Bağdadinin halifelerinden münzevi bir zat varmış. Bu zatı görenler hemen vücudunun zikr ettiğini görürlermiş. O esnada kaymakamlıktan mazul bir zat pek elim bir vaziyette kalmış, birisi kendisine burada bir Şeyhi Rumi vardır. (Kuşadalı Efendimizi murad ederek) kendisine müracaat edersen işin olur der. O zat da Hazreti ziyarete gidip arzı hal eder. Müşarün ileyh Hazretleri bu zata filan zata (Halidi Bağdadinin halifesi) gidiniz buyurur. Efendim oraya giremem ki der.

“Siz gidiniz, girersiniz, bizden de selam söyleyiniz.” buyurur. Bu zat gider hakikaten bir mania müsadesi olmadan zatın yanına girer. Selamı tebliğ eder.

“Biz pek ihtiyarız dışarı çıkamıyoruz, lütfen teşrif buyururlarsa görüşürüz” derler. Bu zat da gelip Kuşadalı Efendimize söyler.

“Pekâlâ, gidelim.” buyururlar. Bu zatla birlikte giderek yanlarına girdikleri zaman o zat istikbal eder, otururlar biraz sonra mazul (azledilmiş) zata bir manzara açılır. Bakar ki Kuşadalı Efendimiz yüksek bir kürsüde oturuyorlar, münzevi zat yerde bulunuyor. Kuşadalı Efendimiz ellerini uzatıp o zatın elinden tutmak isterler. Üçüncüde ellerinden tutup kendilerini yukarı çıkarır. Manzara kapanır. Biraz daha görüştükten sonra ayrılırlar. Müşarün ileyh Hazretleri mazul kaymakama

“bu zatın irşadı bize emr oldu. Lehülhamd bu da oldu” buyururlar.

Kuşadalı Efendimiz Hazretlerini bir zat davet eder. Namaz kılınacağı zaman ev sahibi seccadeyi serer. Kuşadalı Efendimiz Kıbleye tam müteveccih olmak üzere seccadeyi biraz çevirmesini emir buyurur. O zat

“Efendim Kıble bu taraftadır.” der, seccadeyi yine aynı cihete serer. Müşarünileyh tekrar ihtar buyururlar. O zat yine ısrar edince tüm oradakilerin keşiflerini açar, Kâbe-i Muazzamayı görürler ve müşarünileyhin tayin buyurdukları mahallin hizasında olduğunu müşahede ederler. Hazret

“Cümlenize Hac farz oldu.” Buyurur.

“Kâbe sizi ziyarete geldi; Sizin de onu ziyaretiniz farz oldu.” Paşaya hitaben

“Bunların parasını sen çekerek hepsini Hacca götürüp getirirsin.” buyurmuşlar.

Hoca Efendimiz Hazretleri;

Hamami Hazretleri için Hazreti Azizimiz “Yerlerde, göklerde, dünyada ahrette zamanlarında ondan büyük kimse yoktur:” buyururlardı.

İnsan gönlü, sırr-ı mübhemdir. İnsanla oynamaya gelmez.
Kâmilin kabulü, şefâat-i hassaya[35] nâiliyettir.

İrade

İnsan surette muhtar, hakikatte mecburdur.
Cenabı Hakk şerri Cüz’iyi kullanır ki altından hayrı külli zuhur eder.

Cenabı Hak hayrı Cüz’iyi kullanmaz ki altından şerri külli zuhur eder diye.

İrade-i teklifiye irade-i tekviniyenin zuhuru içindir. İradei teklifiye iradei tekviniyyenin aynı ise o adam saiddir, değilse şakîdir.[36]
“ İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn” irade-i cüziyyeyi silmiş süpürmüştür.
Arifler için irade-i cüziyyeyi tasdik (var demek) küfürdür. Mahcuplar (perdelenmişler) içinde irade-i cüziyyeyi ademi tasdik (yok demek) küfürdür.
Ayete bakılırsa Allah “kün!” demedi, bir şeye ol demesini murad ettiği anda olur.
İradei külliyenin efradı beşerde zuhuruna o ferdin irade-i cüz’iyyesi denir. [37]

İsim koyma

Herşeyin ismi âlîsini bil, babanın verdiği isimle çağır.[38]
Hoca Hüsnü Efendi huzura girdiğinde Azizimiz Efendimiz

“Adın ne?” buyururlar. Hoca Hüsnü Efendi de

“hangi adımı soruyorsunuz?” der.

“Senin kaç adın var.” buyururlar. O da;

“Bir anamın, babamın koyduğu ad var, bir de hakikat adım var,” deyince öyle ise

“…” ayetine bir mana ver.” O da bir mana verir. Efendimiz

“Ooo sen buna mana veremedin, öyle ise hakikat ismini de bilemezsin” buyururlar.

Cihangirli Hasan Efendi anlattılar;

Birgün huzura girdim. Abdülkadir Belhi Efendi Hazretleri de huzurda idiler. Fakiri göstererek,

“Bu bizim ihvanımızdır. Bak omuzu toz olmuş, silkiverin.” buyurdular. Abdülkadir Hazretleri de silkdiler. Sonra Abdülkadir Hazretlerine

“İsminiz nedir?” diye sordular. Abdülkadir cevabını alınca

“Abe benim ismim de Abdullah’dır buyurdular.

Avni Beyin biraderi Selim Bey rivayetiyle;

Vahidül ehad’in arzu ve iradesine muhalif hiçbir şeyi istemem ve kabul etmem.
İsmail Hakkı Bursevi

Bursa’yı teşriflerinde tekmil ervahı evliya kendilerini ziyarete gelmiştir, en sonda Ruhulbeyan sahibi İsmail Hakkı Hazretleri gelmişler.
Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri Allah ile çok uğraştı, nihayet “kul küllün min indillâh …”[39] dedi, işin içinden çıktı buyurdular.
İsmail Hakkı Hazretlerinin şeyhi Osman Atpazarî rihletleri zamanında İsmail Hakkı Hazretlerini yanlarına çağırarak,

“Kalbimi yokladım, -senin kalbin gibi kalbimi dolduran bulamadım, nefesimi sana veriyorum.” buyurarak dillerini çıkarmışlar, İsmail Hakkı Hazretleri öpmüşler, göçmüşler.
İş-Vazife

• Vazifeyi yaparken “Ya Rabbi, sana hizmet ediyorum.” demeli.

Vazifeniz başında benden size selam getirip de bir şey teklif ederlerse yapmayınız.

Hilâfet, ya sahîhun neseb-i bi’l istihkak,[40] ya bîat-ı âmme ve tâmme[41], ya da kahr’ı galebe[42] ile istihlâf [43]olunur. Yavuz Selim Han’da bu üçü de tahakkuk etmiştir.
Kabir halleri

Onların cesetleri – emr olunduğu gibi – kabirlerinde kırk sabah kalırlar.

Kader

Zahiren kaderiyyun, batınen ceberriyyun ol.
“Allah’ın senin dinine (kaderine) yazdığı şeyin men’ine Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bile kadir değildir buyurdular.
Bu niçin böyle oldu, bu böyle olmalıydı, gibi sözler caiz değildir, çünkü bundan Allah Teâlâ’ya akıl öğretmek çıkar.

“Asâ en yekrehû şey ‘en fe-hüve hayrun leküm. Ve asâ en tuhibbû şey’en fe-hüve şerrun leküm”. [44]

“İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir. Ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir.” de vâki olur buyurdular. Hem haz etmezsin hem de hakkında şerdir.

Bir gün Mecdi efendiye rast geldim. “Efendi harp olacak mı?” dedim.

“Sulh istiyorum, harp olmasın. Sen de dua et.” dedi. Ben de

“Biz muradı Muhammediye tabiyiz, harp ve sulhtan hangisi Muhammediyenin zuhurunu mucip ise ona talibiz.” dedim.

“Allah benimle kedi ile oynar gibi oynar.” buyurdular
(Benim Ahmed Tahir Sultandan işittiğim; Allah benimle, kedinin fare ile oynadığı gibi oynar; şeklindedir. Oynar oynar sonra ne yapar?… yer).
Yaptığınız kabahati kimseye söylemeyiniz. Hüküm giyer çünkü şahit oluyor.
Abdülmecit Sivasi Hazretleri buyurdu ki; “Kadiri anlamayınca kader anlaşılmaz, kadir anlanınca da kader mestur kalır.”

Kadın

Kadınlar ilaç, sağlık vermek üzere tarafı risaletten memurlardır.[45]
Huzurlarına inabe (tevbe alıp ihvan) olmak üzere gelen 14-15 yaşlarında bir kıza salatu selam getir, istiğfar getir, Kur’an oku. Sokak üzerindeki odada okuma, dışarıdan geçenler sesini duymasın.
Kadınla muamelen üç şey iledir. İdare, mudara, dubara.
Efendi Hazretlerine Hazreti Azizimiz, Sultanımız, Efendimiz “Türbeye gelen kadınlara dikkat ediyor musun, onların içinde erkekleri vardır, onlara iyi dikkat et.” buyururlar.

Karı Koca

Nevres Bey rivayetiyle;

“Lüzum nasıl olup da hareminizle (eşinizden) ayrılırsanız diğer bir ere varıncaya kadar; ere vardıktan sonra sizdeki rahatı bulamazsa, onun kadar rahat ettirecek derecede yardım etmeye mecbursunuz.”
Kelime-i Tevhid

Yetmişbin kelime-i tevhid imansız gitmiş adamın imanını kurtarır.
“La ilahe illallah da ilah şagil manasınadır.”
Nevres Bey’den;

Ben size şimdi La ilahe illallah’ın Türkçesini söyleyeceğim. “Yoktur, vardır, yoktur vardır; yoktur vardır. Öyle de anlar be” buyurdular.

Göztepe müezzini rivayetiyle;

“Çan sesini işittiğiniz zaman “ Rabbena lâ tüziğ kulûbunâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahme. İnneke ente’l-vehhâb .” [46]deyiniz.
Kerâmet

Hafız Eşref Efendi rivayetiyle;

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar erişmedi, ben Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

Hasan! Eğer şeriatımız müsaade edeydi sana kendimi şu havlunun üzerinde gösterirdim.
Rıza;

“Efendi Hazretlerinin köylerinin civarında Balımcık Sultan namında bir zat yatarmış. Bir harb vukuunda eli kılıçlı olarak görülürmüş ve türbesinde bulunan ibrik akşamdan doldurulur, sabahleyin boş bulunurmuş.” Hazreti Aziz’e arz etmiş.

“Dur bakalım ulan.” buyurmuşlar. Ve iki mübarek parmakları ile iki kaşlarının arasını tutarak bir lahza tevekkuftan sonra “Haa ulan, büyük zatmış.” buyururlar.

Azizimiz Sultanımız Efendimiz Hazretlerine;

“Bir veli Hazreti İsa aleyhisselâm kademine varınca kendisine maide-i İsa (sofrası) iner. Bana da filan mahalde indi, lakin inen maideyi sana söylemem yalnız çift olsun” buyururlar.

Hoca Efendimiz rivayetiyle

Fatih için; “Kırk sene huzuru ruhu ile güleştim, en nihayet bana muti oldu.” buyurdular.

Ehlullah yanında kerâmâtın celî ve azîmi, tâ’atle telezzüz eylemektir. Halvet ve kesret ve dahî her nefeste hâzır olub, Allah’ı zikr eylemek kerâmâttandır. Ve dahî varidat olub inşirah hâsıl oldukça vakar ve sekînesi ziyâde olub, edeb ve hayâ üzerine olmak kerâmâttandır. Ve cem’i ahvâlde Allah Teâlâ’dan razı olmak kerâmâttandır. Yoksa mücerred hırkada zuhur eylemek keramet değildir. Zîrâ tasavvuf ehli mahcûbdur.
Ahmet Amîş Efendi, “Beni bu türbenin türbedârı zannederler, oysaki biz bütün bu âlemin türbedarıyız” buyururdu.
Bakkal dükkânında duruyordum. Bir meczûb bana ‘Ahmed’ diyerek elime bir metelik koydu. ‘Sıkı tut’ dedi. Hayatımda bu cihetle parasız kalmadım.

Kıyamet

Kuşadalı Efendimizden;

Kıyamet yaklaştıkça enbiya varisleri bulunan evliya gittikçe makamları münhal kalır gitgide yalnız varisi Muhammedi kalınca ve ona da biat eden bulunmayınca alameti kübrayı kıyamet yer yer başlar, buyurmuştur.
Kibir

Birinci senede imam, ikincide tamam, üçüncüde kalpaklı yuvan, dördüncüde bir kalbur saman olmayın.
Nezâfeti şer’iyyenin haricindeki nezâfetten Allah’a sığınırım.[47]
Tenezzül ayn-ı terakkidir.[48]

Kitap

Her alınan kitabın üç defa okunmak hakkı vardır.
“Yüksek hakikatlere ulaşmayı kastederek: “Bu iş kitapla olmaz, fakat kitapsız da olmaz.”
Bundan böyle tasavvuf kitaplarını okumak yasak. Kur’ân okuyun, Hadîs okuyun, Mesnevi okuyun. (Niyazî-i Mısri Divanı içinde aynı beyanı vardır.) Başka kitaplarla uğraşmayın. Tasavvuf kitaplarını yazanların çoğu yoldayken yazdılar. Neş’e ve mertebe bakımından birbirini tutmaz sözler olur, şaşırtır sizi. Ama Mevlânâ gitti, dönüp geldi. Mesnevi’sini sonra yazdı.

Kulluk;

“Va’büd Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn.”[49] Sana yâkin gelinceye kadar ibadet et, yakın gelince kendisi eder.
Güneş yevmi kıyamette cehenneme gidecektir. Çünkü güneşe tapanlar Allah’sız kalmasın buyurdular.
Yapmakla yapmamakda muhayyer bırakıldığımız bir şey de yapmamayı tercih ediniz.
Ömer-ül Halveti Hazretleri Aziz Sultan buyurmuşlar ki;

“Ahmed, Ahmed! rûbubiyetin ubudiyetin rûbubiyetine mani olmasın.”

Allah benden razı olmasaydı beni dünyaya getirmezdi. Ben Allah’tan razı olmalıyım.
Yokuşu severim, inişi sevmem.

Kur’ân-ı Kerim

Bir gün Kur’an okuyorlardı.

“Ben âlimim siz de Kur’an okursunuz amma benim gibi değil, ben okurum, mefhumu gözümün önünden geçer.” buyurdular.

Hatime fatihanın aynıdır. Saadeteyn arasındaki şekavete(iki mutluluk arasında kötülüğe), şekaveteyn arasındaki saadete itibar yoktur.
Çok Kur’an okuyan bunamaz.
Nevres Bey ‘in rivayetiyle;

“Namazda okunan Kur’an’ın her harfi için (her kelimesi) yüz sevap, namaz haricinde abdestli okunan Kur’an’ın her kelimesi için elli sevap, namaz haricinde abdestsiz okunan Kur’an’ın her kelimesi için yirmibeş sevap verilir.” buyurdular (Hadis).

Bir gün Hazreti Azizimizi ziyarete gelen bir hanım, Efendimizi Kur’an okurken gördüklerinde,

“Efendim, ne zaman gelsem sizi Kur’an okurken buluyorum.” demiş. Azizimiz de

“Hanım, ben başka kitapları da okudum, aradığımı bunda buldum.” buyururlar.

Evliyaullahtan bir zat Kur’an tilaveti yüzünden mazhar-ı velayet olmuş. Sonra gözleri âmâ târi olmuş, ne vakit Kur’an okurlarsa gözleri açılır, hitamında (bitiminde) yine kapanırmış.
Kur’an-ı kapatırken “Yarabbi, cümle Ümmeti Muhammedle beraber ilmiyle amil eyle.” Diye dua etmeli.
“Kur’an-ı Kerim’de bazı kelimat (kelimeler) vardır ki takdim tehir (öne ve sona alınarak) okunursa manayı hakikat zuhur eder. Bazan harfi takdim ve tehiri icap eder. Bunu arif bilir.
Abdül Gani bin İsmail En Nablusi Hazretlerinin[50] huzurunda bir hafız Kur’an okudu.

“Gel öbür tarafa geçelim bir de ben okuyayım” buyururlar. Kur’an başlayınca akmakta olan dere durup yükselmeye başlar. Hoca Efendimiz rivayetiyle Hazreti Azizimiz Sultanımız

“Ya dünya ahdümü men hademeni” kelami kudsisini bazan “lehdümü men hademeni” diye buyururlarmış.

Kur’an okurken veya salevatı şerife getirirken nefesiniz kesildiği zaman içeriye yutkunduktan sonra nefes alınız.
Kabire toprak atılırken Sûre-i Rahmân’ı okuyunuz.

Kutsal mekânlar

Medine’de ölün, Medine’de oturmayın, çünkü (durdukça insan için bu yerler) adileşiyor.

Latife-şaka

“Kuşadalı Efendimiz ihvanla latifeyi severlerdi ve bana benzerlerdi” buyurarak ve ellerini göğüslerine götürerek

“Kuş baba, kuş baba” buyururlardı.

Necip Bey) Birkaç defa (Ahmet Amîş Efendime) tesadüf ettim. Kuşadalı Efendimizden bahis buyururlarken “Kuşbaba” derler ve bensiz sayha iderlerdi.
Marifet

Marifet Hakdan razı olmaktır.
Ve ma’rifet ehli eşyanın ilmi ne üzerine ise hakikatle bilmiş ve görmüştür. Mahbûb şânında buyurur:

[Kul] hel yestevîllezîne yalemûne vellezîne lâ yalemûn. Ulâike humul muflihûn. [51]

Ve humul mühtedûn. [52]

Lâ havlun aleyhim ve lâ humyahzenûn.[53]

İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân.[54]

Ve alleme Âdemelesmâe kullehâ. [55] Ve nice bunun gibi âyât [âyetler] demiştir. İmdi tasarrufa mail olanlardan [meyledenlerden] olmayasın!

Kellâ innehum an Rabbihim yevmeizin lemahcûbûn. Sümme innehum lesâlülcahîm. [56]

Ve ma’rifet ehli şânında buyurur:

Ma’sıyetullâhi illâ biinâyetillah ve lâ kuvvete alâ tâ’âtillâh illâ bitevfîkillâh. [57]
Mecâz-Rumuz

Kuşadalı Efendimizden;

Hoca Efendi Hazretleri Şeyhim evvela nasara yansurudan başlattı, sonra celese yeclisüye geldim.

Daha sonra feteha yeftahu dedim. Maksudun mu’tellât (illetli harfler) bahsi beni çok yordu. Kale (قال) aslı Kavele (قول) imiş bu kîlü kalleri ve bu tür şeyleri anlayamadım. İzharı müzaheret [58] ile geçtim.. Fakat avamili bugün hala anlayamadım. Niçin bazı kelimelerin sonu mazmum veya meftuhdur. Bir türlü anlayamadım, buyurmuşlar.[59]

• Bir gün huzurda bulunurken kendimi zabt edemeyerek sarıldım, bir müddet sonra efendim gelip kapıdan çıkarken

“Çapkın dur ana iyice bir enfiye çekeyim” buyurarak parmakları ile enfiyeden alıp öyle bir nazar buyurdular ki kendimi gayb edip huzurda bulunan ihvandan Feyzi Bey koluma girip beni Karakulak Hanına kadar getirmiş.
Mekân

Fatih, İstanbul’un Medinesi’dir.

Melek ve Şeytan

İyi bir iş yaparsan vücud giyer, o senin hadimin olur, O melaikedir. Fena bir iş yaparsan o vücud giyer o senin zebanindir.
Melaikenin avamı, insanların havassına hadimdir. Melaikenin, havassı, hassül havassı insanların hassül haslarına hadimdir. İnsanların hasları, evliyaullah, hassül hasları enbiyaullahtır. Melaikenin hassül hasları Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail’dir.

Müjdeler

• İbrahim aleyhisselâm ile müşerref olduğumda uzun zaman yaşayacağımı tebşir buyurdular.
Mürşid-i Kâmil

Mürşidin vazifesi müridini küfür ve iman ve havf ve reca kaydından kurtarmaktır.
Mürşide mülaki olmayanlar şeriatın tarifi veçhile kızgın sacda kalırlar, mürşide mülaki olanlar rahat kalırlar.
Bizim fabrikaya düşen paslı demir bile olsa 24 ayar altın ederiz. Bazan bakırın üstüne bir altın cila vurur altın ayarında kullanırız. Gelen domuz ise tuzlamız vardır, oraya atar mürûr-ı eyyam (zamanla) ile tuz olup her yemeğe çeşni verir.
Biz bir binayı tamir ederken kiremitlerini sallamayız.
Biz nübüvvetin velayetinin sırrının neş’esine memuruz şimdi bu neş’e yanlız halvetilerde bir parçada kadirilerde kaldı.
Kuşadalı Efendimizden;

Altın sırrı velayet, gümüş sırrı nübüvvete işarettir. Mürşidin el ayası da sırrı zattır.[60] Mürşit, salikin teşriini muhafaza içindir buyurmuştur.

Dağ dağ, taşı taş gördükçe bir şeyhe muhtaçsın.
Şu şöyle olsun, bu böyle olsundan kurtulancaya kadar şeyhe muhtaçsın.
Kendinle konuşancaya kadar şeyhe muhtaçsın.
Helvaya şeker konulacak zamanı helvacı bilir.
Onların kabulü herşeyden âlâdır. Asıl bahtiyarlık odur.
Damad Hasan Efendi için bir gün de “mürşid değildir, mürşid muavinidir.” (Sebebi için) Hasan Efendi hazretleri cem’iyyete nail olmuşlar, tenezzül etmemişler. (Cem-fark)
Efendi Hazretleri bir gün Hazreti Azizimiz Sultanımız Efendimize

“Efendim, sizin karşınıza günde bu kadar zevat gelir, onların ne ahlakta, ne halde olduğunu nasıl anlarsınız? Gülmüşler de

“Onlar kendilerini bana anlatır.” buyurmuşlar.

İnsanların bazıları, kendilerini kurtarmadan başkalarını kurtarmaya kalkışıyor.

Muhabbet (Sevgi)

Tilavet-i Kur’an, musahabeti-l ihvan, mülâkatı’r-rahman.[61]
“Üzkürullaha inde külli hacerin ve şecerin”[62] Zaman, mekân, ihvan.
Her şeyin muhabbeti fena bulur, mürşid muhabbeti fena bulmaz, gittikçe artar.
Benim ihvanımı seven bendendir.
Miralay Hilmi Bey;

Üçüncü defa ziyaretlerine gittiğimde kalbimden

“Ben mürşidi kâmil istiyorum. Beni kabul et.” diyordum.

“Sen mürşid istiyorsan ben de seni kabul ettim. Şimdi ayaklarını omuzuna vur, git.” buyurdular.

Aziz Sultan Efendi Hazretlerine “Bana kavuştuğuna şükür eder misin?” buyururlar.

“Ederim efendim”,

“Bana kavuşmasaydın ve senin halin ne olurdu?”

Kâmilin kabulü şefaat-ı hâceye nailiyettir. (kavuşmak)
Birgün muhabbet hakkında kalbimde hâsıl olan akideyi taşıyarak huzura girdiğimde muhabbet ziyade noksan kabul eder. … ille’l-meveddete fı’l-kurbâ [63] buyurdular.
Hoca Efendimiz Hazretleri hakim iken Azizimiz Sultanımız Hazretlerinin haki paylerine yüz sürüp biraz hediye takdim ederler. Mehmed Efendimiz Hazretlerine bunu kim gönderdi buyururlar. O da

“Efendim, ihvandan hakim Ahmed kulunuz.” der.

“Sen onlara selam yaz, dikkat et Kuşadalının gülleridir.” buyururlar.

Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün mektep arkadaşlarımdan Remzi isminde biri var idi kendisi Nakşibendi Halidi tarikina intisap etmiş idi. Bir gün bu zat “seni şeyhime götüreyim gelirmisin” dedi gidelim dedim. Tekkeye gittik bizi o tarika mensup olmadığımız için zikirlerine sokmadılar. Hariçte zikir hitame erinceye kadar bekledik bir günde Remzi’ye bu haftada “benim şeyhime gidelim dedim” muvafakat etti. Her ikimiz huzura vardığımızda hazret bana hitaben

“Muhabbet iki türlüdür birisi, hiç bir itiraz ve illet kabul etmeyen muhabbetirki lillâ fillâh sırf Hakk için muhabbettir. Bu Allah Teâlâ’nın Ya Vedud isminden alınmıştır. Ehlullah buna meveddeti hakikiyede derler. Diğeri sadece muhabbettirki her türlü avariza maruzdur, illet peyda eder. Mesela: Sevgilisinde gördüğü ve beğendiği her hangi bir şeyin zavaliyle o muhabbette mahkumi inkirazdır. Birinin hüsnüne, parasına veya mansıbına muhabbet…. . gibi bunlardan her hangi birinin zevaliyle muhabbete arıza gelmiş olur ki, bu kısım muhabbet doğru değildir.”

Sonra bana dönerek

“sen zanneder misinki senin muhabbetin gibi herkeste seni öylece seviyor bu öyle değildir aldanmağa gelmez” buyurdular, nitekim o arkadaş ile muhabbetimiz bundan ileri gidemedi o benden bende ondan uzaklaştık.

“Her şeyin başı Ehl-i Beyt’ e muhabbetdir.”

Duaların en hayırlısı nedir? Diye sorulduğunda şöyle buyurdular:

“Yarabbi bizi Ehl-i Beyt kapısından ayırma.”

(Dilekleriniz olursa) “Hazreti Fatıma radiyallahü anha Anamız’dan dileyin. O çok merhametlidir. Kendisinden niyaz edileni geri çevirmez.”

“Mustafâ’yı, Murtezâ’yı bir bilmeyen azabtan kurtulamaz.”

“Aynada baktım özüme, Ali göründü gözüme”

Gittiğiniz yerde gönül safâsı bulabiliyorsanız oraya devam ediniz. Gittiğiniz yer burası dahi olsa, gönül safâsı bulamıyorsanız sizin için buraya gelmenin bir faydası yoktur.
Muhabbette fâni olan, vuslatta bâki olur.

Namaz

Ben namaz kılmasını sevmem, benden namaz kılanı severim.[64]
Cemaatle namaz kılarken imam cehren okursa dinleyiniz, cehren okumuyorsa kendi virdinizle meşgul olunuz.
Nevres Bey’den

Bir gün abdet almışlardı. Kurulanmadılar

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellembazen böyle yaparlardı” buyurdular.

Hayye ale’s-salâh mü’minleri salata, hayye ale’l-felah münkirleri felaha davettir.
Namaz kıldıktan sonra seccadeyi kaldırmayınız, gelecek namazı kılana kadar namaz kılınmış gibi sevap yazılır.
Hakikatte salat insan-ı kâmile bir tek secdeden ibarettir. O secde ruhun ruhu âzâmâ inkiyadından ibarettir. Elestü birabbiküm de ruhun “belâ’sını burada izhardan ibarettir.
Kazım Bey:

Günlerde bir gün hazreti, odasında namaz kılarken gördüm. Yaşının ihtiyar olması iktizası olarak odasında oturak namaz kılıyorlardı. Odada başka kimse yok idi. Özendim. Arkada müsait bir yer bularak kendiine iktida eyledim. Beraberce oturak namaz kıldık. Ba’desselam enseme hafifçevurarak iltifat etti.

“sen gençsin kıyamda rükûda vaki hareketleri emr olunduğu gibi ayakta yapacak idin” buyurducevaben

“Efendim oturak namazına özendimde sana iktida eyledi dedim.”

Birşey demedi.

Namazı kılmazsan işine şeytan, kılarsan Rahman karışır.
Velînin namazında Hak ile arasındaki hâil (perde) kalkar. Hakk ile karşı karşıya şühûda gelir. Bu şühûd da mutlaka namazda olur.

Rabıta

Kuşadalı Efendimizden;

Rabıta rabıta derler, Hakdan gafil olmamak demektir.[65]

Kuşadalı Efendimizden;

“Ahirete intikal etmiş mürşide rabıta olmaz, eğer olsaydı Resul Efendimizden başkasına olmazdı.”

Huzurda teveccüh olmaz.
Asıl rabıta şeyhinin uluhiyyetini tasdiktir.
Nevres Bey’den;

Bir gün Hazret-i Aziz ile birlikte giderken yolda bir küçük çocuğa rast geldik. Hazret dillerini çıkararak çocuğa “bööh” buyurdular. Çocuk da adını dedi. O zaman

“Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “Bazan çocuklara dillerini çıkarırlardı, böylelikle çocuğa rabıta verirlerdi.” buyurdular.[66]

Hamami Tevfik Efendi Azizimizin müridanından birine rabıta halinde giderken semavat münkeşif olmuş, rabıtadan gaflet etmiş huzura girdiğinde “Siz rabıtayı şerifeyi bir temaşaya feda ettiniz.” buyurmuşlar.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

Tuzun iki maddeden ibaret olduğu her birisi ayrı ayrı alınırsa birer semm-i mûhlik (öldürücü zehir) olduğu halde ikisinin birden alınması mücib-i faidedir ifadesinde “Allah Teâlâ ile Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem öyledir” buyurdular.
(Lâ tükeddimu beyne yedeyillahi verresul)[67] ayeti celilesi Allah ile Muhammedi sallallâhü aleyhi ve sellem tefrik etmeyiniz manasınadır.
Ravza-i Mutahhara’yı ziyaretle namaz kıldım. Dua ediyordum. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz sağ tarafımdan zuhur ile şu ayeti kelimeyi okuduklarını işittim;

“velâ tes’elnî ma leyse leke bihi ilmün” [68]

Kuşadalı Efendimizden;

Şeyhimin mertebesi Hakk, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin Hayy, Allah’ın mertebesi Hu‘dur, buyurmuş.

Bir yere giderken “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret buyurdukları gibi hicret ediyorum”, deyiniz.
Evden çıkarken hicrete niyet ediniz. (Naim Bey Rivayetiyle) Efendimiz’e ubudiyetine,
Diğer verese-i enbiya kendi müridlerini daire-i mezuniyetleri kadar terakki ettirirler. Varisi Muhammed’e hudud yoktur.
İnnî le-ecidü nefessu ‘r-rahmân min kıbeli ‘l-“Yemen Hazreti Muhammedin kâ’bına halel vermez.”
Türbede birgün Sakal-ı Şerif ziyaret edilirken salat ü selam esnasında

“Medine’ye gidip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi toprağın altında aramayınız”.

Medine’de minber ile mihrap arasından teveccüh ettiğinde Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz zuhur buyururup ve bazı iltifatlarda bulunurlar. Hazreti Azizimiz de kendilerinden üç şey sual buyururlar. Birisi Usame Kareni ile mülakatlarıdır. Hakikatinde sual buyurmuşlar; O benim velayet-i âmmeme kadehimiz gibidir, buyururlar.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhabbet vâcipdir. Eğer Resûl’ümüze muhabbet aşk derecesini bulursa, o vakit İnsan benim gizli hazinem, ben insanın gizli hazinesiyim hadîsi vardır, onun sırrı tahakkuk eder.
Her saadetimiz Resûl-i Ekrem’e mubabbetimizledir.
Her velînin kemâli, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi anlayışı nisbetindedir.

Resim

Eski peygamberler zamanında ümmetleri kendilerini unutmamak için resimleri yapılıyordu. Fakat Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bunu men etti. Çünkü Ümmeti Muhammed’den bir adam eğer çalışırsa her istediği peygamber kendisine temessül eder, görünür ve peygamberin kendisi ile görüşür. O halde resme hacet kalmaz.

Rızık

Nasib olursa, nasibini yer altında da bulur.
Bak, sana kısaca söyleyeyim: ‘Allahü latifün biibâdihi yerzüku men yeşâ’. Ama rızık, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak vs. hepsi rızıktır.
Vali ismi Esmâ-i Hüsnâ’dandır. Vali halka hizmetle mükelleftir. Rızık sıkıntısı çekmekten berîdir.

Ricâl-i Gayb

Allah’ın öyle nedimleri vardır ki Muhammed’den dahi gizlidir.
Allah’ın öyle kulları vardır ki Allah’ın üzerine yemin verseler behemehâl Allah onların yeminini icra buyurur.
Rical (adam) önünde kantarı[69] bulunan değildir. “ Ricâlün lâ tülhihüm ticaretün velâ bey’in an zikrillâh …”[70] ayeti ile tarif olunandır! Erkekten olduğu gibi kadından da olur.

Rumuz

Büyük Hanım rivayetiyle

Leylek leylek löpürdek,
Hani bana çekirdek,
Çekirdeğin içi yok,
Kara kızın saçı yok.
Derviş derviş devrilmiş
Kabeye gitmiş kurulmuş.

Karnın doyuncaya kadar ye (nüsha; ölünceye kadar ye)

Seni Salih baba mı dövdü?
Seni Salih baba mı dövdü?
Rüya

Rüyada öldüm. Akşam ile yatsı arası bir bahçenin arasından gidiyorum. Yolda bir hocaya rastgeldim.

“Bana ne var?” diye sordu:

“Ben de bilmem ben evden çıktım, arkamdan ağlaşıyorlardı” dedim, ayrıldık. Ben kendi kendime “bu ne anlayacak, ben âlemi letafette, bu âlemi kesafette” dedim ve

“Kabrime girdim. Örtüldüm. Münker Nekir gelmedi.”

Rüyamı Efendi Hazretlerine arz ettim.

“Efendim Münker Nekir gelmedi” dedim,

“Ulan kim kime ne soracak” buyurdular.

Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin göründüğü rüyanın sahibi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir, onu kimse tefsir edemez.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi rüyada gören münkir ise müslim, fâsık ise salih, salih ise evliyaya terakki eder, mülhak olur.

Sağlık

Kuşadalı Efendimizden;

Şifayı ilaçdan değil anda mütecelli olan Hakk’dan beklemeli.

• Bir gün Baharcı Mustafa Efendi ile birlikte huzura girdik. Hazreti Aziz biraz vücudça rahatsız görünüyorlardı. Mustafa Efendi;

“Efendim vücutça biraz hoşluk var galiba” dedi. Hazreti Aziz üç defa

“Mustafa, sen Allah’ın işine karışma.” buyurdular.

Hastayı sık ziyaret ediniz, yanında çok durmayınız. Kendisine hissettirmeden okuyup alnını okşayarak çıkınız.
“Kalb safâsı, beden hafifliği iste!”

Savaş

Gümüşsuyu Askerî Hastanesi Baştabibliğinden emekli Albay Doktor Hamdi Hızalan Bey, Ahmet Amîş Efendiden naklen anlatıyor:

Edirnekapı dışında kabri bulunan Bekir Niğdevî’nin kabri yanında Amiş Efendinin talebelerinden Hilmi Topbaşı Bey’in kabri vardır. Hilmi Bey Çanakkale Savaşında Fransız zırhlısını Boğaz’ın sularına gömen meşhur askerdir.

“Siz harbin fecaatini bilmezsiniz. Ben Rus (Kırım) harbinde yaralıları sırtımda taşıdım. Harbin fecaatini yakinen bilirim. Sakın harbi temenni etmeyin.”
Selam

• Mehmet Efendi anlatıyor.

Aziz Sultanımız bir gün birisini sordular.

“Efendim selamları var” dedim.

“Öyle şey istemem, bana selam göndermeyenden selam getirmeyiniz. Birisi beni sorarsa selamı var deyiniz.”
Seyr-u Sulûk

Şeyhim beni demirci dükkânına götürdü. Kızgın demiri örse koyduktan sonra beş, altı çekicin aynı noktaya düştüğünü göstererek “İşte Ahmed, sülük böyle olacak.” buyurdular.
Osman Efendi (merhum Erzincanlı Tevfık Bey’in arkadaşı) medresede okurken Hazreti Azizimizi ziyarete gider, kendisine

“sen medresede okuyorsun, tahsilini bitir, buraya öyle gel, yalnız sana bir ders vereyim, kimseyi incitme, avcılıkla uçan kuşlara bile dokunma” buyurmuşlar.

Mehmet Efendimiz buyurdular,

“Birgün huzurda iken gönlümden fakirde keşfi keramet olsa” diye geçirdim.

“Ulan keşif, meşif ne yapacaksın sen bana bak ben sana bakayım, bu sana yetmez mi?” buyurdular.

“Vuslat hakiki olmadan evvel Azizimiz Sultanımız dört defa kendilerini envarı Ahmediyeleri ile bana gösterdiler.”
Yüzmeyi öğrenmeden denize girerseniz, boğulursunuz.
Abdülaziz Mecdi Tolon’un rivayeti ile

Hazreti Türbedara ilk intisaplarında bina ve emsile okuyup okumadığını sormuş. O da

“okudum” demiş. Bunun üzerine buyurmuşlarki;

“Orada bir nasara var. Bu nassârun’da var, mensurunda da var, yensuruda var, lemyesuruda da var lemma yensuruda da var. İşte o bir maddedirki hepsinde var, hepsi ondan oluyor.” [71]

Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün hazretin ziyaretine gitmiştim odasında diğer bir ihvanda var idi, elini öperek teşehhüt mikdarı (az bir zaman) huzurunda oturdum. O sırada: Ellerini kulaklarına kadar kaldırarak “Allahuekber” deyip secdeye vardı ve tekrar “Allahuekber” diyerek doğruldu. Ve üç defa elini başına vurarak bir işaret verdi. Ve huzurdan ayrılmaklıgımız için elini uzattı ve elini öperek her ikimizde dışarı çıktık. Bilhare Bahriye kolağalıgından emekli ve ismi Mehmet Efendi olduğunu anladığım bu zat bana hitaben

“bu işaret sana mı, bana mı?” diye sordular. Bilmem dedim ve ilaveten

“siz bu işareti ne anlıyorsunuz” dedi “secdeye kapandığına nazaran siz namaz kılıyor musunuz?” diye sordu cevaben dedim ki

“hiç bir şeybilmiyorum.”

Tekrar sordu; Mutlaka bir şey söylemekliğimi diledi bunun üzerine cevaben “mürşit bir nur-u azamdır huzuru mürşide girdiğiniz zaman bu lahuti feyze bakarak o huzurda eğiliniz kendinizin mevhum ve sahte varlığınızı vesair gayri müstahsen halat ve muşvarınızı üzerinizden atınız. Sizde yalnız hakkın varlığı ve bu ilahi varlığın muazzam sevdası kalsın eger böyle yaparsanız elini üç defa başına koyduğu gibi sizler de baş tacı olmanızı ima ve remzen beyan buyuruyorlar,” dedi.

Mehmet Efendi bu tevcihi çok beğendi ve tekrar tekrar teşekkürler ederek ayrıldı.

Kazım Bey:

Zabit olduktan sonra arz-ı veda için hazrete gitmiş idim elini öptükten sonra bu müfarâkatın (ayrılmanın) acılıklarını hissederek huzurunda gayri ihtiyari ağlıyordum. Bir hafta kadar bu üzüntüm devam etti, kendileri hiç bir şey söylemez ve yine yaşlı gözlerimle kalkar giderdim. Nihayet bir gün sordu.

“Ne ağlıyorsun be çocuk” dedi Bu iltifatı celile karşı gözlerim bir sel gibi coşarak

“efendim ben ağlamayım da kim ağlasın” diyebildim. Manevi rüyamı hatırlayarak

“gözlerimin kapanıklığı henüz tamamen zail olmamış iken pürtaksir (kusurlu) sizden ve huzurunuzdan ayrılıyorum teessüfüm bu yüzdendir dedim.” Hazret cevaben

“Helvacı helvasına şeker katacak zamanını bilir ne sıkılıyorsun be”

“Senin isteğinle olmaz onun isteğiyledir.”

“Her şeyin zamanı vardır kederlenme” buyurdular. Ve nereye tayin edildiğimi sordular. Cevaben Üsküp’e dedim.

“Oh desene Mekke’ye gidiyorum desene oraları Muhammet Nur’ul Arab’ın (Koca Arabın) ayak bastığı mübarek yerlerdir, ne güzel güle güle git ferahlanırsın ve ederek biz sizden asla münfek (ayrı) değiliz ki nereye gidersen git bizi kendi nurunda, kendi ruhunda, manevi varlığında görür ve bulursun” diyerek izhar-ı teselli ve beşaşet (müjde) buyurdular. Artık söylenecek söz kalmamıştı tekrar tekrar ve doya doya mübarek ellerini öperek arzı veda eyledim.

İhvanıma kötü ruhlar musallat olamaz. Aman diyecek kadar hastalanmazlar. Seyr-i sülûku itmam etmeden bu dünyadan göçmezler.
İnsan yolunda yuvarlanmalı. Yuvarlandıkça toparlanır.
Bazı insanların gözü, bazılarının sözü, bazılarının da özü değer. Özü değenler evliyâullâhtır.
Hepimizin hatâsı var. Hiç kimse hatadan münezzeh değildir. Tövbekâr olunursa Allah affeder. İrtidâd başka; tövbe edilse bile kabul olunur mu bilmem.

Sigara

Onlar muhamvil- al ahvaldırlar. Haramı helâle tahvil ile içerler.
“Mürşid buna sigara iç der o bırakamaz; birine içme der o da içemez” buyurdular. Huzurda bulunan ihvandan Tahir Efendi;

“Evet, efendim takdiri hûdadır bozulamaz” dedi.
Sohbet

Benim sükûtumdan anlamayan kelamımdan bir şey anlamaz.
Sözün gelini nikâh edebildiğindir.
Kuşadalı Efendimizden

Şeriatı tut, hakikati yut, selâmet andadır.

Erce mi konuşalım oyuncakça mı? Erce akılca, oyuncakça hakikatçe.
Ahmed Amîş Efendi muazzam meselelerin vücudunda zuhurundan evvel sohbetini buyurmazlardı. Birgün bir mesele zuhur etti, arz ettiğim zaman “Ha … daha şöyle olacak, böyle olacak diye” sohbetini buyurdular.
Bazen huzura gittiğimizde dış kapıyı kapat, iç kapıyı aralık bırak buyururlardı.
Bir yere girdiğiniz zaman kapıyı nasıl bulursanız öyle bırakınız.
Eve girersen halvet, çıkarsan celvet

Şeyh Şaban-ı Veli

Kastamonu’ya giden ihvandan birisine

“Şaban-ı Veli’yi ziyaret et benden selam söyle, redd-i selam oluncaya kadar ayrılma.” buyururlar. O zat da ziyaret eder ve selamı alilerini tebliğ eder. Biraz bekledikten sonra Hazret-i Şaban-ı Veli zuhur ederek

“ ve aleyhisselam” buyururlar.
Şükür

Şükrü’n-nimet, rü’yetül mün’im.[72]

Ölüm

Sekerat-ı mevte (ölüm sarhoşluğu) düşenlerin yanında dilindeki kuvvete göre ya “la ilahe illallah” veyahut “Allah” deyiniz. Bir defa “la ilahe illallah” veya “Allah” derse lafı kesiniz. Şayed o adam bundan sonra dünya kelamı ederse yine tekrar “la ilahe illallah” deyiniz yine bir defa Allah deyince yine kesiniz buyurdular.
Onların kabirleri teslimi ruh ettikleri mahaldir.[73]
Kuşadalı Efendimizden;

Kamillerin irtihalden sonrada saliklerine feyzi devam eder, sülükde vefat edenlerin terakkiyâtı devam ettiği gibi.

İhvanım tekmili meratib etmeden ahrete gitmesin, süflilere uğramasın, son derece müzayakaya (zor durumda kalmak) düşmesin.
“Efendimiz Hazretleri buyurdular ki;

Bir gün huzura girdim, baktım Efendi Hazretleri gitmek arzu buyuruyorlardı. İçimden feryat ettim.

“Aman efendim.” O zaman

“Ulan, tecelliî kemaldeyim, makamı müntehideyim, bu akşam baktım. Hacı Ahmed ikileşmiş. Birini yükün önünde gördüm. Artık bana gitmek lazım geldi. Elemlenme mahcub değilsin, muhtaç değilsin, hocan yok, ne demleniyorsun?” buyurdular.

Hazret-i Azizimiz âlemi cemale intihalleri yaklaştığı zamanlarda

“Benden sonra benim gibisini bulamazsınız”

Birkaç defa da

“nefesimi içeri alacağım, dışarı vermiyeceğim” buyurdular.

Nusret Hanım rivayetiyle;

Efendi Hazretleri buyururlardı ki

“Bu âlemden giderken insanı kuruturlar yahud limon gibi sıkarlar.”

Şeyh Bekir Efendimiz Türbeye Azizimiz Sultanımıza devir muamelesi ikmal olunup muamelenin hitamında azizimiz kendilerine arz edince

“Sen şöyle bir dolaşıver de gel.” buyurmuşlar. Azizimiz Camiye gidip biraz sonra hasta bulunan Hazreti Azizin huzurlarına girdikte Hazreti teslimi ruh etmiş bulmuşlar.

“Bir de baktım ben ölmüşüm, o kalmış.” buyurmuşlar.
Talebe, Salik (Derviş)

Dershanede senin karşına gelip oturan talebenin indallahta (Allah Teâlâ yanında) senden büyük olduğunu unutma.
Dersi hatırlayıp derse girmeyin. Dershaneye girerken siz kalben talebeye biat edin. Onlar kendilerine lazım olan şeyi size söylerler.
Asıl derviş bayram namazını kılar kılmaz şeyhinin elini öpmeden yerinden kalkmaz.
Kuşadalı Efendimizden;

Salik ne sofu ne sefih ikisi ortası olmak gerektir.

Göztepe Müezzininin rivayetiyle;

“Beni evlendirdiler, gerdeye koydular. Seccadede iki rekât namaz kıldım. Baktım cemaatım ayakta duruyor. Bir mihrabiye okudum. Ondan sonra iki ellerimi ileriye uzatarak ba’dehu geriye uyluklara doğru çekerek (Şabanî tarikince kürek çekme zikri denirmiş) Kelime-i Tevhid zikrine başladım. Cemaatim de bana uymasın mı?

Efendi Hazretleri birgün Yakacık’a giderken birdenbire cezbelenip

“İhvan bahtiyardır, o bahtiyarlığı zuhurunda görürler.” buyurdular.

Damadı alileri Hasan Efendi hazretlerine “Hasan, ha sen ha ben” buyururlarmış.
Birgivi Mehmed Efendiye “Bana sarılsaydın daha iyi olurdu ama Halil’e sarıldın. Benden Halil’e, Halil’den sana” buyurmuşlar.[74]
Zülüflü İsmail Paşa Hanımı Küçük Hüseyin Efendi Hazretlerinin dervişi imiş. Birgün Hazreti Azizin dervişlerinden bazı hanımlar bu hanıma “gel türbeye gidelim, bizim şeyhimizi de gör” demişler ve gitmişler. Hanımlar yed-i mübarekei azizi öpmüşler. Bu hanım durmuş, Hazret de

“sen de gel hanım” buyurarak davet etmişler ve “sen derviş misin?” diye sormuşlar.

“Evet Efendim.”

“ Kimin?”

“Küçük Hüseyin Efendinin.”

“Benim de dervişim ol.”

“Efendim iki zata derviş olunur mu?” “Olur. Sen çok Kur’an okuyorsun, onu biraz azalt. Kalbini daima Hakla bulundur. O vakit herşey Kur’an olur, için dışın Kur’an olur” buyurmuşlar.

Çerkeşi Azize bir derviş gelmiş, biraz oturup giderken Efendim dergâhın masrafına yardım olmak üzere hediyem olsun size biraz altın yapayım der. Tam bu sırada Hazretin müridanından biri içeri girer ve torba içinde koca bir kitle halinde bir şey getirir. Efendim rabıta-i şerifeye mülazemetle çift sürerken sapana bu takıldı, fakir de Efendime getirdim der. Bir de torbayı açar bakarlar ki yekpare bir altın kitlesi. Dervişe;

“Bakınız bakalım hakiki altın mı” buyururlar. Derviş bakar,

“Evet, Efendim hakika altın” der. Ben de

“Bir bakayım” buyururlar. Bir de derviş bakar ki kum. O zaman Azizimiz “Bizim dervişlerimiz nefeslerini kimya ederler, siz de böyle yapınız.” buyururlar.

Salihler, yollarını doğrultmuşlardır. Bize küp dibindekiler lazımdır.
Ahmet Amîş Efendi tarikat ehli için buyururdu ki;

“Yedi göbek yukardan, yedi göbek aşağıdan kabul edilmiş” bahtiyar kullardır. Derece derece, bu kişilerden kimi bilir, kimi bulur, kimi olur. En az nasîbdar olanı bile, bu yüce zevatın nazarlarına mazhar oldukları için akıbetleri İnşâallah hayra çevrilir.

Gelen defterle gelir, İnce elenip sık dokunmaz.

Tasarruf

Mustafa Özeren Efendi;

Mehmet Tevfık Efendi Hazretleri, “Bir Arifin gönlüne girmek için ya siyim siyim ağlamalı ya haline acındırmalı, ya da peşin peşin saymalı.

(Hoca Efendim Hazretlerinin bu sözü için, Arifinin bunca eserlerini inceledim. Hakikatları bu dereceye kadar sinesinde cem eden bir kelâmı-âliye rastlamadım.)

Size “kimlerdensiniz” diye sorarlarsa, “Ahmed Amîş kullarıyız” dersiniz buyurmuşlardır.
“Azizanımızın gücü her şeye yeter.”
Benim Şeyhim Bekir Efendi İstanbul ile Manisa’ya hüküm ederlerdi, ben her yere hükmederim.
Gam gam üstüne, gam gam üstüne veririz. Gelene sevinmeyinceye, gidene yerinmeyinceye kadar.
Biz bir evi temelinden tepesine kadar değiştiririz, kiremiti kımıldamaz.
Kapalı kutuya mal konmaz, domuza inci takılmaz.
Beykozlu Ali Bey’den;

“Ben sağ iken kimseden korkmayın. Kimse size bir şey yapamaz. Ben öldükten sonra hepten korkmayın. Mahşerde içlerimiz dış, dışlarımız iç olacak.” [75]

Ömerü’l-Halveti Hazretleri bir gün “Ahmed, sen çok ricale mülaki olursun, onlarda benim meslekimi ara, meşrebimi arama” buyurdular.
Mehmed Efendimiz buyurdular ki köpekleri topladıkları zaman Hazreti Azizimize arz ettim.

“Ulan! Allah yerden taşları alır, insanların üzerine yağdırır. Allah insanlara gelecek belayı bunlara yükletti, sus” buyururlar.

Nevres Bey;

“Şemseddini göndermezdim ama Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem istedi, gönderdim. (Vezir Şemseddin Paşa Trablus-Garb’te bulunmuştur.)

Tunuslu Hasan Efendi rivayetiyle

“Nasreddin Şah,[76] imanını kurtararak gitmiştir. Çünkü Şemseddini severdi. Bizi sevenleri sevenler imanını kurtarmadan ahrete gitmezler.” buyurdular. O zaman Tunuslu Hasan Efendi,

“Efendim, ya seni seven deyince Hasan efendinin yüzlerine elleriyle berayı iltifat vurarak “Sus, oraya laf yok.” buyururlar.

Hoca Efendim Hazretleri (İmam Ziya efendi ‘den);

Bir gün huzurda idim.

“Saatin var mı?” buyurdular, ben de

“var efendim dedim.”

“Şimdi buraya bir bahriyeli geldi, saati işlemiyormuş, saatini işlettim, ayaklarını omuzuna aldı gitti.” buyurdular.[77] (Ayni durum fakire de vaki oldu. Fikret, ben ve başka birisi; belki Besim’di. Huzurda idik Fikret’e saatin var mı? Diye sordu. Yok dedi. Elleriyle Fikret’in bileğini tutarak

“İşte saatin çalışıyor ya.” buyurdular. “Fakire de senin saatin de çalışır çünkü ben kurdum” buyurdular – Ahmed Erdem).

Bir gün Süreyya Bey ile Mehmet Efendimiz huzurda bulunurlarken Efendi Hazretleri Hazreti Azizin sohbetinde cezbelenmişler. Süreyya Bey bir iki defa Efendi Hazretlerinin yüzlerine muterizane bakmış. Hazreti Aziz

“Ne bakıp durursun. Onun velayetinin nübüvveti zuhur edecek, vucud-u mutlak olacak, onu kimse anlamayacak” buyurmuşlar.

Bir Süreyya Bey vardı. Efendim Hazretleri : “İlmimi Süreyya’ya verdim” buyururdu. Bir gün Beyazıt’da rastlamıştık. Beyaz sakallı güzel bir yüzü vardı. Efendimin elini öptü, Efendim her zaman kalbimdesin ‘ dedi. Efendim de :

“Ah Süreyya, kalbindeyim ama bilsen orada nasıl kalabiliyorum” buyurdu. Bir sabah Efendim:

“Süreyya her sabah benden süt istemiye gelirdi. Bu sabah gelmedi. Bakın, acaba başına bir şey mi geldi ?” buyurdular. Gittik tahkik ettik ki, vefat etmiş. Kabrine Makâm-ı Süreyya derler.

Göztepe Müezzini Efendi rivayetiyle;

Hareketi arzdan birkaç gün sonra huzura gittiğimizde

“Ananız sizi beşiğinde salladı mı?” buyururlar.

Nevres Bey rivayetiyle Mehmet Efendimiz Hazretleri;

“Şeyhime ya ondur, ya öldür, ya seyahat ver” diye ricada bulundum. İki sene Trabzon havalisine seyahat çıktı.

Bir zata “sen saz çalmasını bilir misin?”

“Evet Efendim.”

“Nasıl çalarsın bildiğin gibi mi?”

“Bildiğim gibi”

“Yok olmadı, ben kırk senedir çalarım lakin bulduğum gibi çalarım.” buyurdular.

A. Mecdi Efendi rivayeti ile:

Girit’te iken talebesi ve Meclisi Mebusanda arkadaşı sonra da Osmanlı Hükümetinde Hariciye Nazırı olan Girit’li Ahmed Nesimi Beyi Ahmet Amîş Efendiye götürmek ister. Bir gün zihni bunun ile meşgul iken Hazreti Türbedarın ziyaretine gider. Hazretin elinde bir miknatıslı demir görmüş, mıknatısı çiviye doğru uzatınca mıknatıs onu çekmiş ve işte o zaman,

“Bak mıknatıs demiri nasıl çekti, ben istersem istediğimi böyle çekerim, siz ötekini berikini getireceğiz diye neye uğraşırsınız” diye buyurmuş.

Yine bir gün Mecdi Efendiye,

“Bu adamları getirip durma, herkes buraya giremez, biz istemeliyiz, Biz isterken de istediklerimizi getirmeye muktediriz” buyurmuşlardır.
Tasavvuf

Bu neşe-i Muhammediye bir zamanlar Arabistan’da çalkandı, nihayet meczupluğa müncer [78]oldu, İran’a intikal etti. Orada da ilhada müncer oldu. Türkistan’a intikal etti. Orada da taarruzlara müncer oldu. Yine Arabistan’a intikal edecektir.
Tevhid

Kuşadalı Efendimizden;

Yer taban, gök tavan, içindeki kâffe-i mahlûkat (bütün) ihvan (kardeş) olmadıkça tevhid kokusu duyulmaz.

Ye Allah için, iç Allah için, otur Allah için, gez Allah ile.
Haydin haydin kapuları kakalım, yari canda kıstırıp anda halvet edelim.
Allah’tan gayrı bir şey yoktur. Allah’ın aynı da yoktur.
Esma-i ilahiye zat-ı ilahiyenin libasıdır. Her an bir libası ile zuhur eder. Onun hükmü bitince diğer bir ismiyle tecelli eder.
Efendi Hazretleri buyurdular ki, bir gün huzurda idim. Hazret-i Azizimiz şöyle buyurdular. Allah bu dünyada esma ile tecelli buyurur, hangi esma ile zuhur ederse diğerleri ona tabi olurlar.

Efendim … “mâni” ismiyle mi mütecelli dedim?”

“Evet” buyurdular.

“Efendim ya rahman, rahim isimleri var.”

“Haa ulan onlar Esma-i Muhammediyedendir, onunla zuhur edince tadından yenmez.” buyurdular.

“ ve le-sevfe yu’tîke Rabbüke fe-terdâ .” [79] İltifatında dedim ki

“Ya Rab bir vücud bul da onu razı et.” buyurdular.

Kuşadalı Efendimiz Beypazarlı Ali Efendimize hizmetleri esnasında birgün kahve ocağında yemek yerken

“İbrahim” diye Efendimiz Hazretleri seslenmişler. Hemen lokmalarını yutmadan koşmuşlar.

“İbrahim, yemek mi yiyordun, tevekkeli değil benim de ağzımdan iki lokma geçiyordu. İki vücud bir oldu, artık burada durman olmaz. Şimdi iskeleye binip gideceksin” buyurmuşlar. O da boyun eğerek Mısır’a hareket eden vapura binip Mısır’a gitmişler. Sonra Beypazarı Ali Efendimiz Hazretlerinin teşrifi bekâ buyurdukları gün İstanbul’a gelerek namazlarına yetişmişler.

“Sen verdin biz yedik, vermesen ne yerdik?”
“Tevhid lastik gibidir, uzatırsan kâinatı içerisine alır, daraltırsan birçok şeyi almaz.”
Sıfat-ı celâl, cemâl; ikisi birleşdirir kemâl.
Zat görünür bilinmez, sıfat bilinir görünmez.
Şeyh Bekir Efendimiz Türbedar Azizimiz Sultanımıza buyurmuşlar;

“Beni put yap, ya sen bana bir tekme atarsın, sen kalırsın ya ben sana bir tekme atarım ben kalırım.”

“Mütecelli vâhid, mecâlî müteaddiddir.” (Yani, Allah’dan tecellî eden tektir, bize ise çeşitli yollarla, Çeşitli şekillerde ulaşır.)
Hazreti Ahmet Amîş Efendi; “Tevacüd, vecd, vücud” der. Sonra eliyle diline işaret ederek ve parmaklarını diline getirerek

“Hal dili ile buradan ötesi söylenemez ki” dermiş.

İnsanların çoğu mâbûd-i mevhuma tapar.
Aşk gönlü istilâ edince nefis ölür.
Abdülazîz Mecdî Beyefendiye şöyle buyurmuşlar:

“ Zât, lâ-taayyünât’a girmedikçe olmaz.”
Vahdet-i vücud

Ben bazen, bensiz Allah derim.
Her ne zaman elimi duaya kaldırırsam bir de bakarım ki, bütün mükevvenat dileklerini (bu) fakire arz ediyorlar.
Kuşadalı Efendimizden;

Hakk ûluhiyeti hiç kimseye vermez fakat bazan (bu) fakirden tecelli eder buyururmuş.

Ahbereti’r-rusül tahavvüle’l-hakki bi’s-suver. (Peygamber haber verdi, neyi de ben ilâve ettim.) Allah suretle zahir oldu.
O, bu hep O derler. O, bu hep bu imiş, bunu anlayınca, üç sene gökyüzüne bakamadım.
“Söyleyene bakma, söyletene bak.” derler, doğrusu “söyletene bakma, söyleyene bak”tır.[80]
Allah mükevvenatı zulmette halk etti, zulmet vahdet demektir.

Ebu Hüreyye radiyallâhü anh bir gün Sahabi ikram

“ Yetenezzelül emr ma beynehünne”[81] bu ayeti Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bana tabir ettiği gibi size söylesem boğazını işaret ederek “kesersiniz” buyurdular.

Hazret-i Aziz burada “emr” zât demektir buyurdular.

Rüzgâr uğultusu kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hakk’tır; kâmil bunlardan Hakk’ı sima eder. (işitir ve görür) [82]
“ Küllü müsallin imâmün velev kâne münferiden” (Hadis) (Her namaz kılan, tek başına bile olsa imamdır.)

İmam metbu demektir, cemaat de kendi vücududur.

Görünen mertebedir, hakikati hakk’dır.
(Arapça fiil )Kâne’nin manası “idi” dir, “oldu” manasına değil. [83]
Nevres Bey Harbiye mektebinde Fransızca muallimi idi. Ahmet Amîş Efendiye danışyordu

“İmtihanda talebeye kaç numara verelim diye mümeyyizlere sorduğun zaman ne verirlerse onu ver, vermiyecek isen sorma. Sözün nereden geldiğini bil”

Göztepe Müezzini Mehmed Efendi rivayetiyle;

Birgün Sami Bey’le birlikte huzuru Hazreti Aziz’de idik. Buyurdular ki;

“Bir bektaşî fakiri Üsküdar’dan Beşiktaş’a gitmek üzere kayığa biner, giderken kayıkçıya, şu karşıki saray kimin deye sorar. O da padişahın der. Öteki O da onun, daha öteki O da onun, ya en öteki O da onun deyince o gün almış olduğu yeni çorapları ayağından çıkarıp, bunları da ona ver diye denize atar.” buyurdular.

Bir gün Mecdi Efendi huzurda iken Efendi Hazretleri

“Ben Allah’ım, ben Allah’ım ben Allah’ım” buyurarak;

“Ben Allah’ım demekle insan Allah olur mu?” buyurmuşlar.[84]

Birgün bayram ziyaretine gittik. Yarım saat kadar sohbet buyurdular. Sonra kalkıp mübarek parmaklarıyla oynar gibi neşelendiler.

“Ben neşelendim ki âlem de neşelensin.” buyurdular.

Eşref Efendi rivavetiyle;

“Bendendirler, halka ne karışırlar, halkdandırlar bana ne gelirler, götürürler getirirler, götürürler getirirler, götürürler getirmezler.”

Olmuş olmuştur, olacak da olmuştur, olacak bir şey yoktur
Şeyhim bana buyurdular ki “Ahmed sen huzurdasın, diz otur.” Buyurdular.
Baharcı Mustafa Efendi bir gün huzurda iken Hazreti Azizimize

“Efendim vücutça biraz hoşsunuz galiba” demiş. Hazreti Azizimiz de

“Mustafa, sen Allah’ın işine karışma.” buyururlar.

Kuşadalı Aziz tarafından hilafet verilerek Tırnova’ya irşad için gönderilen Ömer-ül Halvetî Hazretlerine intisab eden Ahmet Amîş Efendiden medresedeki hocası buna razı değildir. Ahmet Amîş Efendi üzüntülüdür. Hocasının hatırını da kırmak istemez. Nihayet bir gün Ömerül Halvetî Hazretleri ile âni karşılaşırlar. Halvetî şöyle buyurur:

”Biz senin kalbine kancayı taktık. Ne tarafa dönsen delik Allahtan tarafadır!..” Ahmet Amîş Efendinin gönlünden geçirir ki, medrese hocası da Ömer Halvetî Hazretlerine biat eylesin. Gerçekten de öyle olur.

Buna benzer Nevres Bey rivayetiyle Mehmet Efendimiz Hazretleri;

Kendilerinden kaçardım, yolumu değiştirdim Birgün hap hap karşı geldi. “Ben senin ciğerine kancayı taktım, nereye gidersen git, delik Allahadır.” buyurdular.

Kuşadalı Efendimiz, Mehmed Can efendiye

“Hicaz’da taş atarken taşlayan ile taşlananın kim olduğunu gördün mü?” buyurdular.

• Bir kadın huzuruna Ahmet Amîş Efendinin gelip, Medine’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ravzasına konmak üzere bir dua rica eder. Ahmet Amîş Efendi bir pusulaya bir iki satır yazıp verir. Kadın:

“Ama bu kadarcık olur mu?” diye sorunca cevabı şu olur:

“Hadi git be kadın, ben onu zatımdan Muhammedi’me yazdım! Elbette olur!”

“Ağzımdan çıkan sözleri zaman ile unuturum. Fakat ne söyledimse hadisât-ı âlem öyle zuhur eder”
Allah’ın akve’l kuvâ, â’ciz’ül â’ciz olduğunu anlayınca ‘hah ‘ dedim.[85]

Vefâ

Kuşadalı Efendimizden;

Girdiğin kapıyı, geldiğin yolu sakın unutma ha. (Mürşid ile şeriatı Ahmedî) buyurmuşlar.
Yaratılış

Ezelde hilkat yoktur, zuhur vardır.[86]
Taşda hayati ilâhi olmasaydı Musa’nın esvabını (elbiselerini) alıp kaçar mıydı?
Tabiatında sekr vermek istidadı olan bir şeyi içmekten içmemeği tercih ediniz.
Nevres Bey;

“Eğer senin sırrında işret etmek yoksa kimse senin yanında işret edemez.” buyurdular.

Şeyhim bana buyurdu ki,

“Ahmed sen çok ricale mülâki olursun, onlarda benim meslekimi ara meşrebimi arama.”

Yemek

Biz yemeği ağzımıza koyarken sabret seni makamı insana getireceğim deyiniz, lokmayı ağzınıza koyunuz.
Her ne yerseniz sadaka diyerek yeyiniz.
Yediğim yemek Allah’ı zikr etsin. Ben de telezzüz ederek şükredeyim.
Şeyhleri kendilerine buyurmuşlar,

“Ahmed açlığın aklına gelirse benden değilsin.”

Hazreti Azizimiz Efendimiz su içerken sudaki tecelli-i Hakkiye işareten “sana çok şükür” buyururlardı.

Zalim

Bir zalimin karşısına çıktığınız zaman üç defa “eûzü bike minke” (O’ndan, O’na sığınırım.) deyiniz buyurdular.

Zikir

Ahmet Amîş Efendi “Minel âbâd ilel âzâl, ila ma-lâyetenâhin müstecmiu bi cemiissıfat, Allah” diyerek lafza-i celal zikrine başlardı.

(Ebedîlikten ezele, sonsuz olan bütün sıfatların hepsini toplayan, Allah)
AHMED AMİŞ EFENDİ (1807-1920) İLE AHMED AVNİ KONUK’UN SOHBETLERİ

[Ahmed Amîş Efendi, Konuk'un mürşidi olmamasına rağmen, onunla tasavvufî sohbetler yapmış bir zattır.[87]

Amîş Efendi’nin yazılı eseri yoktur. Konuk, Amîş Efendi’nin hayatının son yıllarında onun sohbetlerinden notlar tutmuştur. Abdülbâkî Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri adlı eserinde bu notların kendisinde olduğunu zikretmektedir. Biz bu notlara iki farklı şekilde ulaştık.

Gerek Ahmed Avni Bey’in tasavvufî yönünü ortaya koymak gerekse Amîş Efendi’nin manevî sohbetlerinden birer örnek vermek açısından çok değerli olan bu notların bir kısmını Ahmed Güner Sayar Türk Edebiyatı dergisinde yayınladı. Sayar, bu notların doğrudan Gölpınarlı tarafından kendisine verildiğini yazmaktadır. Sayar, aynı sohbetlerin yazma kaydını Süheyl Ünver’in de kendisine okuduğunu belirtmektedir. Ahmed Avni Beyin kaydettiği beş sohbetin üçüne bu şekilde ulaşmış olduk.

Biz de geriye kalan iki sohbeti, yani aşağıdaki ilk (9 Ağustos 1919) ve son sohbeti (6 Nisan 1920), Abdülbâkî Gölpınarlı’nın Konya Mevlânâ Kitaplığı’nda bulunan yazma mecmuasından alarak bugünkü alfabeye çevirdik. Aşağıya ekliyoruz. Böylece bütün sohbetleri okuyucuya intikal ettirmiş oluyoruz. Fakat sohbetlerden anladığımız kadarıyla Ahmed Avni Bey, aşağıda ilk sırada yer alan 9 Ağustos 1919 tarihinde kaydedilen ilk sohbetten önce Ahmed Amîş Efendiyi en az iki kez daha ziyarete gitmiş olmalıdır, çünkü sohbetin sonunda “Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi” demektedir.

Ahmed Amîş Efendi’nin türbedarlığını yaptığı Fâtih Sultan Mehmed’in türbesinde yapılan sohbetleri Konuk çıkar çıkmaz not almıştır. Konuk’un bu kaydetme titizliği bizim açımızdan çok önemli bir kişilik ipucu vermektedir. Değerli her şeyin yerini ve geleceğe aktarılmasını önemseyen Konuk’un sohbetlerdeki ifadeleri de ne kadar yüksek bir tasavvufî olgunluğa sahip olduğunu göstermektedir. Amîş Efendi’nin remzi (sembolik) sorularına o da remzi cevaplar vermektedir. Sohbetlerde Konuk, mütevazı, edeb ve manevî derinlik sahibi yüce bir kişilik olarak hemen kendini göstermektedir.
12 Zilka’de 1337 (9 Ağustos 1919)

335 senesi Ağustosi efrenciyyenin sekizinci ve 337 sâli hicrîsi Zilka’desi’nin (9 Ağustos 1919) on ikinci Cum’a günü kable’z zuhr Hüseyin Avnî Bey biraderimizle yüz yirmi yaşını mütecaviz bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi ile teberrük olunan insânı kâmil Fâtih Türbedârı Hacı Ahmed Efendi Hazretleri’nin huzûrı şeriflerine gittik. Kimse yoktu. Mübarek elini öptük. Önüne oturtup yakına gelmemizi işaret buyurdu. Aşağıdaki mükâlemât cereyan etti.

Hazret: “Niçin geldiniz? Maksadınız, emeliniz nedir, ne istersiniz?’

Fakîr: “Maksudumuz Hakk’tır.”

H: “Hakk var mı, Hakk nerede?”

F: “Her taraf Hakla dolu, ondan gayrı bir şey yok. La mevcûde illâ hû [Allah'tan başka varlık yoktur].”

H (Gülerek): “Öyle yâ, O’ndan gayrı bir şey yok…”

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben) “İsmin nedir?”

H: “Hüseyin Avnî…”

H (Fakire hitaben): “Senin ismin ne?”

F: “Ahmed Avnî…”

H: “O, benim. Ben beraberim. Ahmed benim. Avni’yi sonra getiriverirsin olur gider.” (Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Sultan Mahmud türbesinde.”

“Türbenin içinde de mi oturuyorsun?”

“Hayır, efendim, türbenin civarında…”

“Ooo, büyük yer! Sultan Mahmud. Sözünün eri ise.” (Fakîre hitaben): “Sen nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nında.”

(Unkapanı lâfzım telâffuz edemez gibi birkaç defa tekrar ettiler).

“Oo, orası çok uzak…” buyurdular. Sonra: “Hangi milletlerle görüşüp konuşuyorsunuz?”

“Yetmiş iki milletle görüşüp konuşuyoruz.”

“Kâh talim ve kâh te’allüm ediyorsun, değil mi?”

“Evet, efendim, kah talim ve kâh te’allüm ediyorum.”

“İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûn sümme inneküm yevmelkıyâmeti inde rabbikum tahtesımûn.” (Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Ey insanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkacaksınız. Zümer 30-31) İşte bu âyet tam sana göredir.”

(Bu cevab üzerine fakirin kalbinde bir ukde peyda oldu. “Acaba ömrümün âhir olduğuna mı, yoksa Mûtû kable en temûtû sırrına mazhariyete mi işaret buyurdular?” dedim.)

“Geceleri ne yapıyorsunuz?”

“Evliyâullâhın nuruyla müstenîr oluyorum.”

“Çok âlâdır, sa’âdettir.” “Elhamdûlillah.”

‘Validenizi görüyor musunuz?” (Ya’ni, anâsırı erba’anın ahkâmını vücûdunuzda görüyor musunuz?)

“Her vakit temastayız. Görüyoruz efendim.”

(Hazret güldüler. Fakire hitaben): “Bak, sana kısaca söyleyeyim: Allahu latifün biibâdihi yerzuku men yeşâ’. (Şura, 19) Allah denilen ma’nâ latiftir; biibâdihi, ibâdına… ‘Bâ’, mülâbese (Benzeyen iki şeyin birbirinden ayırt edilmeyerek karıştırılması) içindir. Yerzuku men yeşâ, dilediğini ırzâk eder, amma rızk, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak… ilh. hep rızıktır.”

“Hususuyla huzûrı âlinizdeki istikâmetimiz alâ rızıktır.”

“İşte rızkın âlâsı odur ya! En alâ rızık, rızkı ma’nevîdir.” (Biraz sükûttan sonra) “Söyleyiniz bakalım! Lâ tüdrikühü’lebsâr ve hüve yüdrikü’lebsâr ve hüve’llatîfîi’l habîr. “(Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latif’tir, haberdardır. Enam, 103)

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Ne diyor?” buyurdular. Hüseyin Avnî Bey âyeti kerîmeyi tekrar etti.

“Hah! İşte öyle… ‘Bâ’mülâbese içindir. Bismillâhi’deki bâ gibi. Bismillah budur.”

(Biraz murâkıb oturdular, ondan sonra) “Söyleyin bakalım!” buyurdular.

“Zâtı âliniz buyurun, dinleyelim!”

(Hüseyin Avnî Beye hitaben) “Ne söylüyor?”

“Zâtı âliniz…”

“Zâtı âli, zâtı âli! Sen de mızmızsın…” buyurdular. Bir müddet bir şey söylemediler. Sonra tekrar buyurdular ki: “Geceleri uyuyor musunuz? Yoksa âh… âh… diye bağırıyor musunuz?”

“Kâh uyuyoruz, kâh bağırıyoruz efendim.”

“Öyle olmalı. Nasıl geliyorsa öyle yapmalı, değil mi? Ananızı görüyor musunuz?”

“Görüyoruz efendim.”

(Fakire hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nda…”

“Orası çok büyük yerdir. Çarşısı var, pazarı var. Çok aydınlıktı bir yerdir.”

“Evet, efendim. Kesret vardır.”

(Ba’dehu biraz yattılar, murâkıb bir halde kaldılar. Yatarken rahatsız olmamaları mülahazasıyla:)

“Efendim rahatsız olmayın; gidelim mi, oturalım mı?”

“Yoook. Sakın bu sözü bir daha hiçbir yerde, hiçbir kimseye söyleme! Herkes, zâtında muhayyerdir. Dilediğini işler. İster gider, ister oturursun…” (deyip bize müteveccihen sağ taraflarına yattılar. Beş dakika kadar öylece murâkıb kaldılar. Biz de sâkitâne oturduk. Ba’dehu birden bire kalkıp oturdular. İki ellerini açtılar. Du’â vaziyeti aldılar. Biz de ona muvâfakaten ellerimizi açtık. Tatlı tatlı güldüler de buyurdular ki):

“Âmin ama neye âmin?

Du’âya değil mi?

Hangi du’âya?

(Fakire nazar edip) “Ömrün tavîl olmasına âmin, değil mi? Bak! Bu Kur’ân’dır. Tûbâ limen tâle ‘umruhû ve hasune ‘ameluhû. (“Ömrü uzun ameli güzel olanlara ne mutlu” Hadis-i Şerif) Tûbâ, mübalağa ile sa’âdet, limen tâle ‘umruhû, ömrü uzun olan ve ameli güzel olan kimse içindir. Ömrü uzun olmak ve ameli hasen olmak büyük sa’âdettir.”

(Sükût ettik. Biraz zaman geçti).

“Söyleyin bakalım!”

(Biz tebessümle yine sükût ettik.)

“Sizin çıraklarınız var mı?”

“Kendimiz çırağız, efendim. Bizim çırağımız yoktur.”

“Hepimiz çırak” (dedikten sonra) “İhtiyarlık var serde… Ben, ihtiyar değil miyim?”

“Hayır, efendim ihtiyar değilsiniz.”

(Hazret güldüler. Ba’dehû Hüseyin Avnî Bey biraderimiz kıyam edip elini öpmeğe kast ettikte Hazret onun elini mübarek eli içinde tutup buyurdular ki):

“Ben du’â ediyorum. Fakat benim du’âm yalnız sana değil… Benim du’âm, ‘âmmdır. Hepinize du’â ediyorum.”

(Hüseyin Avnî Bey’den sonra fakîr yedi şerifini takbîl ettim. Fakire hiçbir şey söylemediler. Kemâli âdâb ile buzûrı şeriflerinden çıktık. Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi).
12 Zilhicce 1337 (7 Eylül 1919)

Hüseyin Avnî Bey biraderimizle 120 yaşını mütecaviz [aşkın] bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi [şerefli vücudu] ile teberrük olunan [bereket bulunan] insânı kâmil Fâtih Türbedârı Ahmed Amîş Efendi’nin huzûru şeriflerine gittik. Hazret yalnızdı. Âtideki [aşağıdaki] mükâlemât [konuşma] cereyan etti.

Amîş Efendi: Hoşgeldiniz, bayrâmı şerifiniz mübarek olsun.

Ahmed Avnî: Teşekkür ederiz efendim.

Amîş Efendi: Nerede eğleniyorsunuz?

Ahmed Avnî: Hakk’da eğleniyoruz efendim.

Amîş Efendi: Kira ile mi?

Ahmed Avnî: Kira ile.

Amîş Efendi: Pek alâ! İsmi şerifiniz?

Ahmed Avnî: Ahmed Avnî.

Amîş Efendi: Ben de Ahmed’im.

Ahmed Avnî: Biz Ahmed’e Avnîlik [yardımcı olma] de ilhak ediyoruz [ekliyoruz]. Acaba bu ilhak kendi hayâlimiz mi? Yoksa hakikaten Avnîlik var mı efendim?

Amîş Efendi: Nene lâzım? Orasını karıştırma. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah. Bu kâfidir.

Sonra vekilleri Türbedâr Mehmed Efendi geldiler. Ona “Ne var?” buyurdular. Biz de destur alıp huzurlarından çıktık. Bu dördüncü ziyâretimdi.

5 Sefer 1338 (31 Ekim 1919)

Hüseyin Avnî Bey ve Hayri Bey biraderlerimizle Cum’a namazım Abdülhay Efendi’nin [Öztoprak] mescidinde edadan sonra Türbedar Hacı Ahmed Amîş Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Fakirin beşinci ziyaretim idi. İçeriye girdiğimizde yalnız olup, gözleri kapalı müstağrak [kendinden geçmiş] bir hâlde idiler. Bir müddet ayak üzerinde durduktan sonra önüne oturduk. Mübarek gözlerini açtı ve bize nazar etti ve fakire hitâb ile sordu:

“Nerede sakinsiniz? Nerede tavattun ediyorsunuz [oturuyorsunuz]?”

“Şimdilik hazreti şehâdette, âlemi nefisde tavattun ediyoruz.”

“Mâ şâallahu kâne ve mâ lem yeşe’lem yekun [Allah neyi dilerse o olur, dilemediği şey olmaz]. Hakk’ın dilediği olur, dilediği mevcûd olur, dilemediği mevcûd olmaz. Ve bilkaderi hayrihi ve şerrini, bu kelâmın tefsiridir” buyurdular.

Bir müddet murâkıb olup [manevî tefekküre dalıp] tekrar sordular:

“Niçin geldiniz?”

“Zâtı âlinizle şerefyâb olmak için geldik. Zâtı âlinizle müşerref olmağa

“Ziyaret… Ziyareti bilir misiniz? Ben ziyaret bilmem.”

Tekrar murâkıb olup gözlerini açtılar: “Allahümme sallı alâ Muhammedin ve alâ âlihi Muhammed” dediler. Ondan sonra “Allah sizi Zâtına mazhar buyursun” diye du’â ettiler.

Fakir: “Du’âyı âliniz berekâtıyla inşâallah mazharı ismi Zât oluruz”

Badehu [sonra] bir hayli müddet gözleri kapalı murâkıb oturdular, sonra gözlerim açıp salevât getirdiler.

“Söyleyiniz erkekler!” buyurdular.

“Söyletiniz de söyleyelim efendim” dedim. Hiç cevap vermeyip yine murâkıb oldular, gözlerini açtıktan sonra tekrar salevât getirdiler. Fakîre

“Sizin taraflarınızda yangın var mı?”

“Bizim taraflar masun kaldı [yangından etkilenmedi) efendim.”

Hazret güldüler. “Allah şifâ versin” buyurdular.

Ondan sonra yine bir müddet murâkıb oldular, bâ'dehu gözlerini açıp yine salevât getirdiler.

Fakîr: “İnmemalkevnü fil hayâti ve hüve hakkun fil hakîka” [yani, “Dünyada varlığa ait ne varsa hayâldir, fakat hakikatte hakdır] dedim. Dikkatle dinlediler de “Peki, peki” dediler. Bâ’dehu:

“Çok sularınız var mı?”

“Var efendim”

“Kendi kendine akan sular var mı?”

“Bazen bulunur efendim” dedim. ,

Bunun üzerine Hazret, Fakirin Önüne doğru yüzü üzerine eğildiler. Bir müddet öyle durdular. Fakîr bâtınında [içimden] Cenâbı Mevlânâ Efendimiz ile mürşidim Esad Dede hazretlerine müteveccih oldum [gönlümü bağladım]. Bâ’dehu [sonra] kalktılar.

“İnneke meyyitün ve innehu meyyitun” [Sen de ölüsün, o da ölüdür]. Biz sükût ettik. Sonra buyurdular ki:

“Romatizma, romatizma derler… İnsan uyanık iken gelir ise uyutmaz. Uyurken gelir ise uyandırır. Rum rum yapar.”

“Romatizma hararet ister efendim”

“Biz harareti bulamıyoruz ki…”

Bir hayli müddet yine murâkıb durdular. Bâ’dehu gözlerim açıp salevât getirdiler. Sükût üzere oturduk. Bâ’dehu:

“Haydi oğlum! Ben abdest bozayım. Ben abdest almam, bozarım” buyurdular. Biz de ellerini öpüp kalktık. Huzurlarından çıktık.
5 Rebiülevvel 1338 (28 Kasım 1919)

Salim Efendi ile beraber Türbedâr Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Yalnızdılar. Huzuruna girdiğimizde kendilerine yaklaşmamızı işaret buyurdular. Gayet yakın olarak diz dize önlerine oturduk. Hazret, Salim Efendiye “Safâ geldiniz” buyurdular.

Biz de “Safa bulduk efendim” dedik.

Salim Efendi: “Ben sensiz olamam, sen de bensiz olamazsın” dedi.

Hazret: “Öyle ya!”

Fakire hitaben: “Nerede tavattun ediyorsunuz?” Fakîr: “Hak’ta tavattun ediyoruz.”

“Tavassul mu ediyorsunuz [ulaşıyor musunuz]?”

“Evet efendim! tavattun ve tavassul ediyoruz.” Gülerek fakire hitaben: “Bu hoca kim?” “Salim Efendi.”

“Allah bu hocayı mertebesinde dâim buyursun.” Salim Efendi’ye hitaben, Fakîr için: “Bu efendi kim?”

Salim Efendi: “Bid’atün minnâ” [Bizden bir parçadır]. Bizim nurumuzdan Ahmed Avnî Bey. Posta müdür muavini.”

Fakire: “Ben de Ahmed’im, sen de Ahmed’sin. Ahmed iki mi? Sen sensin, ben benim.”

Fakîr: “Ahmed’in mim’i kalkınca ahad [bir] olur. O vakit bir olur.”

Hazret: “Mim kalkar mı? Kalkar a! O vakit sen kalmazsın. Fakat bu vücûdunun kalkması lâzım gelmez. Vücûdunla beraber sen kalmazsın. O vakit Hak sende mahfî [gizli] olanın kim olduğunu bilirsin.”[88]

“Vücûdda mahfî olanın kim olduğunu bilmekle beraber senlik vehmi kalıyor efendim. Vehim ise sultânı kuvâdır [kuvvetlerin sultanı].”

“Ben konuşurken yoruluveriyorum. Siz konuşun, ben dinleyeyim.”

Salim Efendi: “Söylemenizi bize intikal ettirin, söyleyelim ve konuşalım.”

Fakire hitaben: “Oooo Nûrî Paşa! Söyle bakalım.”

Salim Efendi: “Efendim, Nûrî değil, Avni;.”

Hazret: “Avnî mi?”

Fakîr: “Efendim, zâtı âlilerinin teveccüh buyurdukları Nûrîliği kabul ettim.”

“Kabul etmeseydin ne olacaktı?”

“Hiç bir şey olmayacaktı. Şu kadar var ki, tevcihi âlilerini [yüksek teveccühünüzü] kemâli hoşnûdiyle [büyük bir memnuniyetle] kabul ettiğimi arz ediyorum.”

“Pek alâ! Dışarıda soğuk var mı?”

“Hayır efendim.”

“Rahmet var mı? Kış ortası derler, geldi mi?”

“Hayır efendim. Hararet var.” “Yaaa!”

Biraz murâkıb olup, ba’dehu salevât getirdiler. Sonra da “Lâ ilahe illa hüve’r Rahmân” [Rahman olan Allah'tan başka ilâh yoktur] buyurdular. Ondan sonra: “Ben hep böyle söylüyorum. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. [Allahım! Muhammed aleyhisselâma ve onun ailesine, soyuna, ehli beytine selâm olsun!] İşte bu üç kelime. Gecegündüz bunları söylüyorum. Bunları okuyorum.”

Fakire ellerini uzattılar. Tuttum. Oturdukları mahalde doğruldular: “Tubâ, tûbâ, tûbâ derler. Ömür uzunluğu imiş. Tûbâ limen tâle umruhû ve hasune ameluhû. Böyle uzayıp gidiyor.”

Ba’dehu yine murâkıb oldular, yine salevât getirdiler ve “Lâ ilahe illa hüve’rRahmân” buyurdular.

Ellerini uzatır vaziyetinde bulunmakla Fakir ellerim öptüm. Salim Efendi de öptü.

Kalktık. Kalkarken: “Ben umûma [herkese] du’â ederim. Başka bir şey elimden gelmez. Cümleniz için du’â ediyorum” buyurdular. Ba’dehu huzurlarından çıktık.
9 Nisan 1336 (6 Nisan 1920)

17 Recebülmürecceb 338 ve 9 Nisan 336 Cum’a (6 Nisan 1920) günü Türbedâr Efendi Hazretleri’nin ziyaretine Salim Efendi (merhum) ile birlikte gittik. Hazret “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” buyurdu. Biz de “Hoş bulduk, safâ bulduk, efendim” dedik.

Hazret:

“Veâyetün leümü’lleyl,Neslehummhu’nnebâra (,..)Veküllün felekin yesbehûn’a (Yasin: 37-40)[89]kadar tilâvet buyurdu. Sonra “Ve kâlûlhamdü lillâhillezi sadekanâ va’dehû (…)kıylelhamdü lillahi Rabbilâlemin (Zümer; 74-75) [90] kadar okuyup tekrar “Ve âyetün lehümülleyl, neslehu ….” okudu. Yâsînı şerifin sonlarına doğru geçti. Sonra tekrar bu âyetten başladı. “Ve küllün fi felekin yesbehûn..” a kadar birçok defa tekrar etti. Biz de huzurdan kalktık. Bu hal, belki üç çâryek devam etmişti. Hazret 9 Mayıs 336 tarihinde, yani bundan tam bir ay sonra intikâl buyurdular. 130 yaşında idiler.

Kaddesenâllâhu biesrârihi ‘azzamellâhu zikrahu ve nefa’anâ bifiiyûzâtihi yâ hüvelMuîn” (Allah bizi onun sırlarıyla kutsasın. Allah zikrini azîz etsin. Feyizleriyle bizleri faydalandırsın. Ey Muîn olan Allah!!
HATIRALAR

Ömerül Halvetî bir gün Ahmed Amîş Efendiye şöyle der:

“Ahmed, Marko hastalanmış, benim adıma git kendisini ziyaret et, şu pusulayıda kendisine ver” der. Marko, aslında gayr-ı Müslim olmasına rağmen, bütün insanlara, özellikle Müslümanlara hoşça muamele eden bir doktordur. Ahmed Amîş Efendi kendisini ziyaret eder Efendi’nin selâmını söyler ve pusulayı da kendisine verir. Marko kemâl-i ta’zımle aldığı pusulayı öper, başına koyar ve derhal açar. Bir de bakar ki pusulada kelime-i şehadet yazılıdır. Marko bunu görünce:

“Biz ona çoktan inandık ve iman getirdik!..” der. Bir hafta sonrada hayata gözlerini yumar.[91]

Üstad Abdülaziz Mecdi Efendi, mürşidi Ahmed Amîş Hazretlerinden naklen şöyle rivayet eylemişlerdir:

Türbedar Bekir Efendi Hazretleri ömürlerini kuru ekmekle geçirmişlerdir. Fakat kutbiyeti ve manevî dereceleri itibarıyla ne dileseler ânında olurmuş. Meselâ istediği an, fakiri zengin, zengini fakir yapabilirlermiş. Ancak kendi fakir durumu hatırladığı zaman

“Ya Rabbî ben senin üvey kulun muyum?” diye nâz edermiş.

Ahmet Amîş Efendi Tırnovada bir camide imam bulundukları sıra da fazlaca alkol almış ve sokakta düşmüş bir şahsın etrafına halk toplanmış kendisine hakaret ederler. Bunu gören hazret:

“Onu benim sırtıma bindirin evine götüreyim” buyurur ve adamı sırtlayıp evine yatağına taşır. Adam sabah uyandığında anasından bir hayli şikayetler işitir ve çok mahcup olur ve şöyle der:

“Tevbeler olsun bir daha içmeyeceğim!..” Adam gerçekten bu felaketten kurtulur.

Ahmet Amîş Efendi şeyhi Fatih Türbedarı Niğdeli Bekir Efendinin Hakk’a yürümelerinden birkaç gün önce gönülden muhabbet bağladığı Ahmed Amîş Efendiye:

“Artık benim vaktim tamam, benim yerime sen türbedar olacaksın. Evkafa git muameleni yaptır buyurmuşlar.”

Ahmed Amîş Hz.leri gitmiş fakat muamele bitmemiş.

Şeyhi Bekir Efendiye gelip vaziyeti izah eylemiş. Bekir Efendi:

“Yarın git mutlaka yaptır buyurmuşlar.”

Ertesi gün tekrar giden Ahmed Amîş Efendi, muameleyi gene ikmâl edememiş ve durumu tekrar Bekir Efendi’ye iletmişler. Bunun üzerine Bekir Efendi ertesi gün

“Git ve mutlaka üç saat içinde muameleyi ikmâl ettir.” buyurmuşlar.

Verilen son talimat gereğince muamele tamamlanmış ve tekmil vermek üzere huzura giren Ahmed Amîş Efendiye Bekir Efendi şöyle buyurmuşlar:

“Ahmed! Benim vaktim tamam, artık gidi­yorum! Senin yanında ölürsem belki dayana­mazsın. Birkaç dakika çık da dışarıda şöyle bir dolaş buyurmuşlar.”

Gerçekten birkaç dakika sonra içeriye girdiklerinde, Bekir Efendi Hz.lerinin ruhu ebedî âleme intikal eylemiş, fakat aynen yerlerinde oturur vaziyette bulmuşlardır.

Ahmed Amîş Hz.leri bu sahneyi anlatırken şöyle buyururlarmış:

“Ahh…o ölmedi ben öldüm!… O kaldı!”

Rüştü Bey ile beraber bir gün Ahmed Amîş Efendinin huzuru saadetine gittik.

“Ulan bana boza getirdin mi?” buyurdular. Ben de

“getireyim efendim” dedim.

“Boza der demez aklınız bozacı dükkânına gitmesin. Mürşid ne demek istiyor onu anla, sözünü anla, onlar boş söylemezler.” Ben de

“Evet, efendim “ve mâ yentiku an-il-heva” dedim.

Mübarek şahadet parmaklarını ağızlarına götürerek işaretle “sus” buyurdular.

“O yalnız Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme mahsustur. Mürşidler hakkında da öyledir. Biz ihvanımızdan böyle söz sudurunu severiz. Lâkin herkesin yanında söylenmez.”

Şeyhim bana dedi ki

“Allah’tan korkar mısın?

“Hayır”dedim.

“Benden korkar mısın?”

“Senden korkarım dedim.” Ben de;

“Efendim ben ne senden korkarım ne de Allah’tan korkarım çünkü sizden bana zarar gelmez ki.”

Mahdumu âlileri Ali Bey’e hitaben;

“Ali bana bu benim, babamdır, bu benim hocamdır, bu benim şeyhimdir” diye hizmet edeceksen hizmet etme” buyurdular.

Birgün huzuru saadetlerine girdim, kalabalık idi. Ellerini öpüp ihvanı araladım, oturdum.

“Vakti saadette birgün sahabeden birisi gelip huzuru saadette oturan ashabı aralayıp oturdu, bu günde aynıdır, buyurup

“Biz bir an zikirden hâli değiliz.” Bir sayha ile

“Allah” dediler. Bu da,

“ vele zikru’ilâhi ekber” [92]Allah’ı zikretmek en büyük (ibadet) ‘tir.” buyurdular.

Bursa Lisesi Fransızca muallimi Nevres Bey’den rivayet:

Benim şeyhim derdi ki,

“Ahmed birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa beni müdafaa etme buyurdu.” Nevres Bey içinden

“ben bu naneyi yiyemem” diye geçirince Ahmed Amîş Efendi Efendi Hazretleri derhal

“Ben de şeyhime Efendim ben bu naneyi yiyemem dedim. Şeyhim bana sen bu naneyi yiyemezsen sen de benim dediğim gibi adam olamazsın.” buyurdu.

“Biz, bizim lafımız olduğu zaman sıkılıp kaçandan korkarız” buyurdular.

Bende (Nevres Bey) içimden hakikaten böyle bir hali kendisinde gördüğüm bir arkadaşı düşündüm.

“Eyvah bizim arkadaş helak oldu dedim.” Derhal Efendi Hazretleri

“Eh eh korkma ona da bir zat tecellisi yapar, kurtarırız.” buyurdular.

“Ellerini göğüslerine vurarak bu ism-i zikretsinlerde (Ahmet)aleyhim de bulunsunlar” buyurdular.[93]

Bir gün sinni alilerini (doğum tarihini) soran bir zâta cevaben

“Şeyhim bana dedi ki Ahmed senin tarihin meçhuldür.”[94]

Hazreti Ali kerremallâhü veche buyurduki,

“Dünyada iki şeyden korkmam. Biri Allah takdir ettiği, diğeri de etmediği şeyden.” Bunu bir yerden okudum. Ahmed Amîş Efendi Efendim Hazretlerine arz ettim. Buyurdular ki

“Allah’ın takdir etmediği vukua gelmez, takdir ettiğinden korkmak da küfürdür.”

Birgün ashabdan Hz. Rebîa radiyallâhü anh Hazreti Fahri Alem Efendimize sallallâhü aleyhi ve selleme

“Ya Resüllallah, Rebîa bendeniz rica eder ki fakir haneyi teşrifle cemaatle namaz kılasınız.” Hazret Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Peki ya Rebîa geliriz.” buyurdular.

Bir gün mescidde edayı salatten (namaz kılındıktan ) sonra

“Ya Rebîa sana geleceğiz” buyurdular ve haneyi Rebîa’ya teşrif buyurdular. Eshabı kiram da gelirler. Hazreti Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Hazreti Rebîa’nın radiyallâhü anhın gösterdiği odada cemaatla nafile namaz kılarlar. Ba’desselat (Namazdan sonra) duyan ashap ta gelirler. Hazreti Rebîa taam hazırlar. Hazreti Rasulullah Efendimiz sohbet buyururlarken ashapta bir zat “keşke filan da bulunsaydı” der. Orada bulunan ashabden diğer biri

“hayır, o münafıktır” der. Resul Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Öyle deme!” buyururlar. Sohbete devam ederler. Birinci zat yine “keşke filan da bulunsaydı” der, diğer zat da

“hayır o münafıktır” der. Onun üzerine Hazreti Fahri Alem Efendimiz

“HAYIR ÖYLE DEME, LA İLAHE İLLALLAH” DİYEN CENNETE GİRER buyururlar. Üçüncü defa aynı surette tekrar eden muhavere üzerine…

“Öyle deme, la ilahe illallah diyenin cesedine Allah ateşi haram kıldı.” buyururlar.

Kuşadalı Efendimizden;

Şeyhim dedi ki;

“Ahmed ayı ol ayı.” Ürkdüm. Sonra döndü:

“Yani zurnacı nasıl çalarsa ona ayağını uydur. Ayının otuziki türküsü varmış onun da hepsi ahlat (yaban armudu) üzerine imiş, Talip de böyle olmalı.”

(Nevres Bey) Bir gün huzur-ı saadetlerinde yalnızdım.

“Efendim ahrette de böyle birleşip konuşacak mıyız?” dedim.

“Ulan Allah Allah, birde birleşmek olur mu?” buyurdular.

• (Nevres Bey) Yine bir gün huzurda iken kademi saadetlerini tutarak

“Ulan Kur’an’daki “ve’l-teffeti’s-sâku bi’s-sâk ,” [95] O burasıdır” diye topuklarını gösterdiler, ben de hemen tutup öptüm, hafifçe bir tokat lütfettiler.

Şükrü Bey’in rahatsızlığı esnasında uğradığım korkudan dolayı huzur-ı saadetlerine girdiğim zaman

“Amirin emri ile hareket ettiğini bilsene” buyurdu. Sol omuzuma vurarak lâ havfün aleyhim ve lâ-hüm yahzenûn, [96]

Makbule Hanım huzuru saadette iken yine huzurda bulunan Süreyya Bey,

“efendim ben yağan kara dur diyorum, duruyor… şöyle ediyorum, böyle ediyorum” diye söyler. Efendimiz de

“ben de kimsesizlere merhamet ederim” buyurdular.

Makbule hanımefendiye gitmeleri için müsaade buyurdular. Hemen huzurdan ayrılmamak ve dayanamadığı sohbeti mübarekede devam edebilmek üzere gecikirken Süreyya Bey,

“Efendim benim saçmalarımı dinlemek istiyordur,” der. Efendimiz de;

“onun senin saçmalarını dinlemeye ihtiyacı yok” buyururlar.

Yine bir gün hanımefendiye, “Seni ağlatmam” buyurdular.
Efendi Hazretleri Aziz Sultanımızın teşriflerinde Nusret Hanıma;

“Ben herkesi affettirdim, yalnız sen kaldın.” buyururlar.

Azizimiz, Sultanımız, Efendimiz türbede iken bir zat gelir, Efendimize müteveccihen namaza dururlar. Orada bulunan ihvana

“Bu zat işi doğru yaptı amma git kıbleyi düzelt.” buyururlar.

Kuşadalı Efendimin müridanından birisi adalardan birine kaymakam tayin edilir. Oradan

“Efendim buranın ahalisi gavur, hayvanları domuz” diye yazar.

“Ben de beni onlarda da görsün diye gönderdim.” buyururlar.

Şemseddin Paşa Bükreş’te iken

“Efendim iki karpuz bir koltuğu sığmıyor” diye Kuşadalı Efendim Sultana müracat ederler. Azizimiz Efendimiz de

“İki karpuzu bir etsin.” buyururlar.

Bütün hocalardan elif okudum, (Seyyid Muhammed) Nurul arab’dan bütün okudum.

Bosnevi Hacı Mehmet Efendimiz Hazretlerine pirdaşlarından birisi dil uzatırlarmış. Müşarünileyh bir gün

“Azizimizin ihsan buyurduğu geri alınmaz yalnız söylemesin” buyururlar. O anda o zatın dili tutulur.

Şemseddin Paşa türbede Kayserili Mehmet Tevfık Efendi Hazretlerini görerek

“Efendim türbede bir zat var, kimdir?” diye sormuşlar. (Ahmed Amîş Efendi için)

“O benim vekilimdir. Bedelimdir. Bedel mübeddelü mislin aynıdır” buyurmuşlar.

Nevres Beye;

“Sen imam ol, Şemseddin de sana cemaat olsun, yabancı değil ya…”

Ahmed Naim (Baban) beyefendi rüyalarında Hazreti Azizi görmüşler,

“Nevres benim kutbumdur” buyurmuşlar.

Remzi Efendiyi huzura götürdük, iltifattan sonra Ahmed Amîş Efendi

“innemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâu. [97] ayetini okumuyoruz. Her fırsatta bilirim innemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâu, kıraati de vardır.

Allah alim kullarından haşyet eder. Haşyet eder de titrer mi? Padişahın vezirini sayması gibi sayar” buyururlar.

• Ahmed Amîş Efendi;

Bir gün başlarını kaldırıp “ben yazı tahtası değilim” buyurdular.

“Benim verdiğim Ali Paşa vergisi değildir.”

Birgün Mehmet Efendimize

“Şu şeyi sana vereyim mi?” buyururlar.

“Ver Efendim.” dedim.

“Bana kim karışır ulan?”

Mehmet Efendimiz bir gün;

“Efendim benim Allahu ekbere kanaatim yok.” derler,

“Öyleyse hadsiz, hududsuz, kenarsız, sınırsız, Allah de.” buyururlar.

Mehmet Efendi kalben keşfinin açılmasın istemişler.

“O zaman keşif meşif ne olacak, sen bana bak, ben sana bakayım” buyururlar.

Ahmed Amîş Efendi buyurdu ki;

“Beni senin elinden yine sen kurtarırsın.”

Halil Efendiye;

“Ulan karışma, ben bu sazı bozuk düzen de çalarım.”

Bir gün huzura giren birisi Azizimiz Efendimize birtakım tefevvühatı na-lâyıkada (Dil uzatma. Münâsebetsiz söz söyleme) bulunur. Hazret;

“Oğlum beni sana yanlış anlatmışlar.” buyurur. Bu kadarı bile çok gördü, akabinde;

“Bir zat gelip esnayı kelamında Kuşadalı Efendimizin huzuru saadetlerine birisi gelip birçok na-muvafık tefevvühatta bulunur. Hazret hiç itiraz etmeyip ellerini göğsüne vurarak eyvah buyururlar dedi” buyurdular.

Mahdumu âlileri Ali Bey’in vefatı üzerine kabirlerinin mahallerini tayin zımnında ihvan arasında münakaşa olurken bazılarının Efendi Hazretlerine de bir yer ayıralım mütalâası geçer. Huzura giren Nevres Bey’e daha kapıyı açar açmaz

“Onların kabri teslim-i ruh ettikleri mahaldir” buyururlar.

• Nevres Beye;

“Bizim tarikimiz Nuh Gemisi gibidir,” buyurdular.

“Ben de binenler selameti bulmuştur” dedim.

“Evet binenler selameti bulmuştur.”

• Nevres Beye;

“Şeyhim beni çingenelere dövdürdü. Çingeneden dayak yiyen pezevenk de kibir mi kalır?

Mehmet Efendi anlatıyor.

Bir gece Asım beye gidiyordum, yatsıya yakındı. Hazreti Aziz’e Hafız Paşa Caddesinde, Kumrular mescidine yakın bir yerde rast geldim.

“Nereye gidiyorsun” diye sordular.

“Asım Bey’e gideceğim” i söyledim.

“Selam söyle” buyurdular. Sonra anladım ki Efendi Hazretleri Karagümrük’ten geliyorlarmış. O gün buyurdular ki evkafdan maaşım geldi, geç vakitte eve geldim, kapıyı çaldım,

“Beni yemeğe beklemeyin” dedim. Karagümrüğe gittim, bizim bakkalın evini buldum ve borcumu verdim. Ben de bu parayı sana ödemezsem bana haramdır dedim. Bakkal kilisede vaaz eden papaza;

“Papaz Efendi, seninkiler lafta kalıyor, Müslümanlar yapıyor. Parayı evime kadar getirdi” demiş.[98]

Nusret Hanım bir gün kerimesi Ayşe Hanımla birlikte huzuru saadete giderler,

“Efendim bülbülünüz hastalandı” der. Aziz Sultan;

“Ya öylemi? Sen hasta mısın buyururlar.” Ayşe Hanımda

“Hayır, efendim, hasta değilim” der, bunun üzerine Aziz Sultan

“Bak benim bülbülüm hastalığı kirletmiyor” buyururlar.

Nevres Bey rivayetiyle

Huzura girdim, içimden;

“Efendim ben bu Müslüman düşmanlarına karşı çalıştım. Şahsi menfaat gözetmedim. Sen sahibi zaman değil misin? Nasıl olurda senin bir bendeni, bi-gayri hak bu herifler sürüyorlar da sen beni kurtarmıyorsun?

Aziz Sultan ihvana karşı sohbet ederken sözünü kesti ve fakire bakarak;

“Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin men’ine Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bile kadir değildir. Ben buna kâni olamadım,” kalben yine teveccüh ettim; Bu sefer de yine bendelerine tevcihi hitap buyurarak şu ayeti tilavet buyurdular.

“ İnneme ‘n-necvâ mine ‘ş-şeytani li-yahzüne ‘llezine âmenû” [99]“

Ben yine kani olmadım, yine yüklendim, bu defa da;

“Gam, gam, ba’de gam, kambur üzerine kambur verir” buyurdular. Yine kâni olmadım, bu defa da

“ Leyse bi-dârrin lehum şey ‘en illâ bi iznillâh”[100]

Buna da kâni olmadım. Bu defa Ahmed Amîş Efendim gayet şiddetle

“in yensurkümullâhe fe-lâ galibe leküm.” [101] Allah yardım ederse size kimse galebe edemez. Allah sana yardım etmiyor, fazla lafa lüzum yoktur, gideceksin.

Mahdum-ı âlîleri Ali Bey’in nutk-ı âlîleri

Anayım ben kim doğurdum anamı

Yine anamdan doğup ben doğurdum atamı (anamı)[102]

Hastayım Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz yanımda oturuyorlardı.

“Ben, aman Ya Resulallah, aman Ya Resulallah” diyordum, yanına gelenler beni sayıklıyor zan ediyorlardır.

Hasta idim. Doktorlar geldiler, muayene ettiler, yavaş sesle beş dakika kadar yaşar, yaşamaz dediler (Hastanın yanında en hafif lisanla bile konuşmayınız çünkü işitir). Ben bunun işitince kendi kendime

“tu … sana çatal bıçak Ahmed herkes senin öleceğini biliyor da senin haberin yok…”

O anda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemEfendimiz

“Sen daha huzurda bulunacaksın” buyurdu, ben kalktım, oturdum ve bana pirzola getiriniz dedim. Doktorlar da kaçtılar.

(Nevres Bey) Bir bayram günü Beykozlu Ali Bey ile birlikte (Ahmed Amîş Efendimin) devlethanelerine gittik. Ellerini öpük. Kendileri odadan aşağı indiler, bahçeden iki çiçek koparmışlar, getirdiler, birisini bana birisini de Ali Bey’e verdiler.

“Tu … gördün mü bunu senin için, bunu da bunun için koparmıştım. Patlayıp durma seninki sana gelir buyurdular” (Beykozlu Ali Bey’e buyurdular).

Rus vapuru ile Hicaz’a gidiyordum, vapurun davlumbazında namaz kılmak istedim. Yolcular “sakın oraya çıkma, kaptan seni denize atar,” dediler. Ben kaptana müracaatla ve işaretle orada namaz kılmak istediğimi anlattım. Kaptan müsaade etti. Ertesi sabah birde baktım bir Rus tayfası omuzunda peşkir, elinde ibrik yanıma geldi. Her ne kadar ısrar ettimse de kabul etmeyerek kendisi dökerek abdest aldım. Vapurda su sıkıntısı vardı. Kaptan bana bir sürahi su gönderdi. Hemen bir fincan buldum. O suyu herkese dağıttım.

Bir gün Efendi Hazretlerinin huzuruna gittim, efendim açım dedim, keselerini çıkarıp bana uzattılar.

“Efendim öyle istemem hem içim aç hem gözüm aç” dedim.

“Ulan köftehor ben seni öyle de doyururum böyle de.” buyurdular.

Bir bayram günü bayram namazını, ba’de’l-eda türbede ziyaret gittim. Türbeden çıktılar, ben de beraberdim. Cami etrafında nöbet bekleyen askerler nöbetlerini bitirmiş gidiyorlardı. Türbenin Akdeniz cihetindeki zincirli kapıdan geçtiler. O zaman Hazret-i Aziz şöyle buyurdular;

“Siz camide iken bunların beklediği nöbet senin yetmiş senelik ibadetinden efdaldir.”

Bursa ‘da Şerbetçi Ahmed Efendi ‘nin rivayetiyle

Birgün huzurda iken Hazreti Azizimiz tarafından

“Ahmed, tanbura çalar mısın?” buyurdular (Aynı zamanda kendileri dımbır dımbır diye terennüm buyurdular),

“düzeyim deme ha koparırsın, nasıl bulursan öyle çal.”

Yorgancı Tırnovalı Nuri Usta, Ömer-ül Halveti Hazretlerinden Hazreti Azizle pirdaşmışlar. Bu zatın irtihalini haber vermek üzere huzura giren yorgancı Hacı efendiye – daha bir şey söylemeden-

“Nuri Ustanın vefatını haber vermeye geldin, O kendi kuşağını kendi sıktı, hayatını aldı. Azrail’e canını vermedi.” buyururlar.

Yine Ahmed Efendi ‘den

İhvandan Firuzağalı Hasan Efendi anlatmışlar,

“Birçok ehlullaha hizmet ettim. Sonra, Yarabbi beni öyle bir zata ulaştır ki emirlerini söylemeden ben yapayım” dedim. Duam kabul oldu. Hazreti Azize mülaki oldum. Hakikaten içimden su vereyim gelir, kalkıp veririm buna mümasil birçok arzu buyurdukları hizmetlerini şifahen buyurmadıkları halde yapardım. Birgün birkaç arkadaş hendeseden bahs ettik, kalktım huzura geldim, gelirken vapurumuz diğer bir vapurla hemen müsademe edecekti (çarpışacaktı). Ben korktum, huzura girer girmez.

“Ulan ben sana öl demedim mi?” buyurdular. Biraz sonra murakabe vaziyeti aldılar. Bize de bir uyku hali geldi. Birde baktım ki beş altı deniz gördüm. Hazreti Aziz elimden tutarak o denizleri birer birer derken ikişer ikişer, üçer üçer ve en nihayet hepsini birden atlattılar. Kendime geldim. Bizde Aziz murakebe vaziyetini terk buyurmuşlar. Fakire bakarak

“Ulan Hasan bu, senin görüştüğün hendeseye benziyor mu? Buna ehlullah hendesesi derler.” buyurdular.

Firuzağalı Hasan Efendi rivayetiyle

İhvandan Mustafa Efendi’nin haremi (eşi) vefat eder. Arası biraz geçtikten sonra nefis galebe edip bir kadın getirip hem-bezm (muhabbet; yiyip içme) olmak ister. Kadın yatağa yatar, Mustafa Efendi de kadına yaklaşmak isteyince birde bakar ki yatakta hazret yatıyor. İki üç defa bu vak’a tekrar edince hemen parasını verip çıkar. Bir buçuk ay kadar huzura gidemez. Ondan sonra bir gün Hasan Efendi huzura girdiklerinde

“oh oh Mustafa, Mustafalar … olur.”

“Benim ihvandan bir Mustafa vardı, çok haşarı idi, külhanı bir akşam beni düzeyazdı” buyurur. Sonra da diğer ihvana bakarak

“Akrabanızdan biri vefat etmiştir, gidip cenazesini kaldırınız” buyururlar.

Nevres bey’le Beykozlu Ali Bey bir gün Aziz Sultanı ziyarete giderler ve giderken

“kıyamet ne ise bize tarif buyursun” diye konuşurlar. Huzura girdiklerinde;

“Kıyamet içlerin dış, dışların iç olacağı gündür.” buyururlar.

Hafız Bekir Efendi rivayetiyle

Bir gün Doktor Talat Bey’le birlikte rahatsızlıklarına müteessifane haber aldığımız Hazreti Aziz’in devlethanelerine gittik. Kapıyı Cici açtı. İsimlerimizi söyledik, arz ettiler, gelsinler buyurmuşlar. Huzura girdik, kendilerini kesbi afiyet etmiş bularak mesrur olduk. Derecesi 43′e çıkmış. Nafiz Paşa’yı getirmişler, muayene ederek;

“Allah sizlere ömür versin, hasta artık gitmek üzeredir” dedi. Kendisini kovdum, evdekilere “böyle söylenir mi?” dedim. Derken Hazreti Rasül Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, Hazreti Ömer radiyallâhü anh ve Hazreti Osman radiyallâhü anh ile birlikte zuhur ederek şuraya oturdular.

“Size bir kadın lahana turşusu suyu getirecektir, red etmeyin için” buyurdular. Hakikaten ertesi sabah bir hanım kapıyı çalarak Efendi Hazretlerine ilaç getirdim, “lahana turşusu suyu getirdim” dedi. Evden almamak istediklerini işittim, getir getir dedim, içtim. 43° hararet hemen 37°’ye indi buyurdular. Sonra da doktora (Talat Bey) tevcih-i hitap ederek; “doktor, sakın şeyhime iyi geldi diye her hastaya lahana turşusu suyu tavsiye etme” buyurdular.

Hoca Efendimiz Hazretleri rivayetiyle -

“Ben o pezevenge haber gönderdim.

“Ben o pezevenge haber gönderdim.” Dedim ki:

Memuriyetin ne ise onu elinden geldiği kadar yap. Aklının ermediği yerde erenden sor, başka şeye parmağını sokma dedim. O dinlemedi gitti, karışdı şimdi pezevenk odasından odasına korkusundan gidemiyor.

Nevres Bey rivayetiyle;

Bir gün Ömerü’l-Halveti Hazretleri abdest alacaklardı. Su dökmek üzere ibriği almaya koştum. Benden evvel Bulgar Ayvaz ibriği kaptı. Ben almak istedim. Bırak buyurdular ve aynı zamanda Bulgar’a bir nazar buyurdular. Gece oldu, benim odamın kapısı çalındı. Baktım bir Bulgar,

“büyücü müsünüz bizim ayvaz deli oldu” dedi, gittim baktım.

“Allah, Allah” diye zikrediyor.

Bir gün Makbule Hanım kerimesi Nusret Hanımla huzura girer. Hazret-i Aziz rahatsızlarmış. Doktorlar zatürre demişler. Hanımlar müteessirlermiş. Büyük hanıma hitaben

“Korkma, merak etme, hastalık bu vücudda hükmünü icra edemez, size merhameten duruyorum” buyururlar.

Akrabaları arasında Kuru Nimet Hanımın dayısının kızı dargın iki kişiyi öyle yapar, böyle yapar barıştırırmış. Bir gün hasta imiş,

Bu hanım rüyada Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz mübarek yedi şeriflerini takbil (öpmek) etmişler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz de

“Senden bu hastalık gitsin, selamette ol.” buyurmuşlar. Filhakika hanım iyileşmiş ve yed-i şerifin mübarek kokusunu şimdi her yerde duyuyorum diyormuş.

Nevres Bey’in rivayetiyle Mehmet Efendi Hazretlerinden

Bir gün Efendi Hazretleri

“Abdulehad Nuri’ye git benden selam söyle” buyurdu, ben de gittim türbeye yaklaştığımda türbedar kapıyı açtı, bana

“ Buyurunuz.” dedi. Kendisi girmedi. Ben girip

“ Kutbul-arifin, gavsul’-vasilin biraderiniz Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin selamı var.” dedim. Onlar da

“ aleykümselam ve aleyhisselam” buyurdular.

Hacı Necip Bey huzura ilk gidişlerinde;

“Ne istiyorsun?” buyururlar.

“Dua isterim” dedim.

“Camiye git, yetmiş bin kişi dua ediyor.”

“Efendim, Bursa’dan Halil Efendi’den selam getirdim dedim.”

“Ya” … buyurdular. İhvanı sordular

“Zikir ediyor musunuz” buyurdular. İsmi zâtı (Allah) telkin buyurdular.

“Orada Hancı İsmail Ağa vardır. Benim sarhoşum. Ben onun hanında misafir kaldım, tanıyor musun?”

“Evet efendim” …

“Ona selam götür.”

“Tuzcu Hasan Efendi’yi tanıyor musun? Pazar yerinde tuz satar. O bize Tîrnova’da ilahi okurdu. Güzel sesi vardı, tanıyor musun? Ona da selam götür. Ilıcalara giderken yolda kahve satar, iki kolları yok İbrahim vardır, onu da tanır mısın? Ona da selam götür.” buyurdular.

Nevres Bey rivayetiyle

Birgün huzurda bulunuyordum. Namık Kemal Bey’in Vatan Yahut Silistre”sinde askerlerin

“Allah muinimiz olsun” sözlerine karşı Abdullah Çavuş’un

“Allah’ın işine karışmayacağız, yoluna gideceğiz” dediğini arz ettim, ellerini vurarak “tam söz budur” buyurdular

Şerbetçi Ahmed Efendi biraderimiz rivayetiyle

Bursa’dan araba ile dönerken arabacı uyumuş, arabada yolun kenarına gelmiş, lakin o uyumamış, selametle geldik, buyurdular.

“Bursa’da iki eli bilekten kesik İbrahim Ağa namında bir zat varmış. Ona gider misiniz” buyurdu.

Bak biz Rumeli’de kahveye üç arkadaş oturup kahve ısmarladık. Diğer bir arkadaş geldiği zaman ben kahvemi o zata verirdim. Öyle hoşlanırdı ki gönlünü alırdım buyurdular. “ li-key lâ te ‘sev alâ mâ-fâteküm ve lâ tefrahû bimâ etâküm.”[103]

“ Elinizden bir şey giderse yerinme, bir şey gelirse sevinme” buyurdular. Ben de gayri ihtiyari

“Efendim bu Allah mertebesidir.” dedim.

“Evet Allah mertebesidir.” buyurdular. ve

“Bunu birini yaptım, birini yapamadım” buyurdular. Lakin hangisini yapamadım buyurduklarını hatırlamıyorum.

Hoca Efendimiz Rivayetiyle Halil Efendi merhumdan Azizimiz Sultanımıza biattan birkaç gün sonra huzurlarına girdiğimde

“Nihaksızsın, nihakın yok” buyurdular ve bunu birkaç defa gidişimde tekrar buyurdular.

Hoca Efendimiz Hazretleri rivayetiyle

Meşrutiyetin ilanında Mehmed Efendimiz Hazretlerini birtakım kendini bilmezler rencide ettiklerinden huzura geldiklerinde Aziz Sultan

“Cenab-ı Hak yerden taşları alır, gökten yağdırır. Nitekim ümem-i salifede olmuştur. Ne yapalım Allah “ Fe-câsû hilâle ‘d-diyâr ve kâne va’den mef’ûle.”[104] deyiverdi.

“Memleketine git, gel deyinceye kadar otur.” buyurdular. Mehmet Efendi Hazretleri de köylerine giderler. Üç sene kadar kalırlar. Bir gün o civarda bir tepede bulunurken Azizimiz huzur ile “Gel” diye işaret buyururlar. Hemen “Ben İstanbul’a gidiyorum.” diye veda ederken, efrad-ı aileleri gitmemeleri hakkında ısrar ederler, dinlemezler. İstanbul’a gelirler. Huzura girdiklerinde

“Daha vakit de vardı. Seni benim misafir etmekliğim lazım gelirse de evin müsaadesi olmadığından seni Hasan’a misafir edeyim” buyururlar.

“Orada nasıl geçindin” diye sorarlar.

“Efendim evvela bilezik, küpe gibi ziynetleri, sonra halıları ondan sonra bakırları sattık.” deyince

“Desene Allah’ın keyfini getirdin” buyururlar.

• Aziz Sultana Ömer-ül Halveti Hazretleri

“Ahmed bana çarşıdan iki horoz al, gel” buyururlar.

Hazreti Aziz’de birisi iki, diğeri bir kuruşa horoz alıp getirirler. Ömer-ül Halveti Hazretleri horozların birini bir eline diğerini de diğer eline alarak

“Ahmed bunların hangisi iyi?” buyururlar.

“Efendim, bunu iki kuruşa diğerini bir kuruşa aldım.” derler. Ben sana ne soruyorum, sen ne söylüyorsun buyururlar. Tekrar hangisi kötü derler. Üçüncüde yine Hazreti Azizimiz

“Efendim, ne bileyim bunu iki kuruşa bunu bir kuruşa aldım.” buyururlar. Onun üzerine Hazreti Ömerü’l-Halveti kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri tebessüm buyurarak

“Ahmed buna kötü, şuna iyi deseydin, seni dergâhtan kovardım.” buyururlar.

Tırnova’da iken omuzlarında iki kova ile saadethanelerine su getirirlermiş ve Kamile Hanımın bezlerini de bazen bazen bizzat çeşmede yıkarlarmış. Birgün çeşme civarında bulunan bir zata selam vermişler, o zat işitmemiş

“Çeşme taşının bana reddi selam ettiğini işittim.” buyururlar. Bunun üzerine Mehmet Efendimiz;

“Efendim nasıl oluyor?” diye sorarlar. Vakti gelince anlarsın buyururlar.

Avni Bey’in bir dayısı vardı, hafifçe nüzul inmişti. Berayı tedavi İstanbul’a gelmişti. Bizim de Hazreti Azize mülaki olduğumuz ilk devrede idi. Kendisini huzura götürdük. Biz içeriye girmedik. Hazret

“Sen nerelisin?” buyurdular.

“Mucurluyum.”

“Mucur nerdedir?”

“Efendim Anadolu’da Kırşehir’dedir.”

“Buraya seni kim getirdi?”

“Yoksa kuşlar mı haber verdi?”

“Yapraklarda benim ismimi gördün mü?”

“Sokaklarda levhada mı yazılı gördün?” buyurdular.

Mehmet Efendimiz Hazretleri buyurmuşlar ki;

“Ulan, her gelen beni senin gibi anlasa yakamı paçamı yırtarlar.”

Birgün “araba getir” buyurdular, arabayı getirdim. Baktım aranıyorlar.

“Efendim ne arıyorsun?” “Ulan, Cici araba parası koymamış.”

İçimden “Efendim, hâlikiyet yok mu? Yarat” diye yüklendim. O esnada minderin altını kaldırıp iki çeyrek çıkardılar. “Ha, ulan burada imiş.” buyurdular.

“Vekil!, vekil! Dünyada, ahrette senden ayrı değilim, beni meydana sen çıkardın.”

Bir gün yanında damadı Darülfünun müderrislerinden Ahmed Naim (Baban) Bey bulunduğu sırada huzuruna bir genç gelir, elini öper, karşısında durur. Ahmed Efendi, bu gence hitaben:

“Haydi, git, yine eskisi gibi kârhanelerde, meyhanelerde gez, dur.” Der.

Genç, tekrar elini öper, kalkıp gider. Müderris Ahmed Naim Bey, bu vaziyetler ve bu sözler karşısında hay­retler içinde kalır. Bunu anlayan Amîş Efendi, onun hayretini gidermek için der ki;

“Bunun âyan-i sabite’sinde (Levh-i Mahfuz’da) kârhanelerde, meyhanelerde gezmek vardır. Nasıl olsa bunu yapacak. Ben böyle söylemekle, hiç olmazsa günahtan kurtulmuş olur. Çünkü bu takdirce yaptıklarını emirle yapar.” Bunu böylece nakleden üstat Abdülaziz Mecdi Efendi, bu şahsın hâlâ bu yolda gezmekte olduğunu söylerdi.”

Bektaşi Şeyhlerinden birisi dervişi ile beraber Fırat kenarında balık tutup kızartıp yerlerken dervişin gönlüne

“Efendim teşrifi beka buyururlarsa yerine kim gelir diye bir hatıra gelir. Hazret bu vakayı sana kim haber verirse ona yapış.” buyurur. Aradan seneler geçer. Hamami Hazretleri ihvanı ile Çamlıca taraflarında bir tenezzühe çıkarak yemekten sonra zikirederek hitamında o civarda bulunan mezkur Bektaşî fakirini yanlarına çağırarak

“Fırat kenarında filan zamanda yediğimiz balıkta yanımızda bulunan fakir değil miydi” diye kulağına söyleyince derhal ayaklarına kapanıp bende olmuşlardır.

Avni Bey’in kardeşi Abdullah İstanbul’da askerlik ediyordu. Bir gün Mehmed Efendi Hazretleri havaların sıcak olması münasebetiyle Abdullah’a birkaç gün geceleri sen türbede yatar mısın? buyurdular. Abdullah da yatarım dedi ve yirmi gün kadar geçtikten sonra “Abdullah, sen artık işine bak, ben yatarım” buyurdu ve sonra fakire hitaben “Hoca burada yirmi gün terledi, Azrail’e can vermesin buyurdular (ne lütuf).
Mehmet Efendi Hazretleri buyurdular ki,

“Birgün huzurda bulunuyordum. Bir çocuk Kur’an okuyorlardı. Diğer bir adam geldi. Camekânın kapısını açık bırakarak türbeye girdi. Badezziyaret yine kapıyı açık bırakıp gitti. Çocuk kalkıp ve o adamın hareketine kızar gibi yaparak kapıyı kapadı. Hazreti Azizimiz

“Şu adamın istidatsızlığına ve şu çocuğun istidadına bakın.” buyurdu.

Beykozlu Ali Beyden;

Amcam Miralay Hasan Bey’i maiyetindeki Kaymakam Salih Bey jurnal eder. Amcam da üzüntüsünden felce uğradı Hazreti Azizimiz’e teşriflerini rica ederek fakirhaneye getirdim. Evde diğer bir odada Hasan Bey’in kızı son nefesinde yatıyordu. Hasan Bey’in odasına girdiler ve secdeye kapanarak biraz durduktan sonra hastayı yukarı kaldırın buyurarak diğer hastanın odasına teşrif buyurdular. Hâlbuki biz kendilerine ondan hiç bahsetmemiştik. Ve kızcağıza;

“Pelte yapacak mısın?

“Evet efendim.”

“Kendi elinle getirecek misin?”

“Evet efendim.”

“Ben börek de isterim.”

“Peki efendim.”

Efendi Hazretleri teşrif buyurdular. Komşumuzda bulunan bir kız çocuğu vefat etti, bizim kızcağız kurtuldu. Jurnal eden Salih Bey kapısının önünden geçerken orada bulunan Hüseyin Bey’in çavuşuna;

“Bey nasıl oldu?” diye sorar. Çavuş da

“elhamdülillah iyileşti” der.

“Bekle onun müddeti kırk gündür, kırk gün sonra ölür” der. Lakin üç gün geçmeden kendisi öldü gitti.

Hoca Efendimiz Hazretleri;

Birgün Efendi Hazretleri huzuru Hazreti Aziz’de cünbüşleşirken Cici Sultan içeri girmiş.

“A! ayol ne oluyorsunuz” demiş. Hazreti Azizimiz de

“Biz Vekil ile görüşürken dünya ve ahireti unuturuz.” buyurmuşlar.

Birgün Firuzağalı Hasan Efendi huzurda iken kapı açılır, içeri bir hammal girip baştürbedar burda mıdır? der. Hazrette

“Başı yok, kıçı burdadır.”, buyururlar,

“Ne istiyorsun?”

“Efendim, su getirdim, nereye koyayım.” Onun üzerine Hasan Efendiye, Hasan efendi bunu eve götürüver ve Hasan Efendi fıçıyı kendi götürmek ister. Hammal vermez. Eve gelip te fıçıyı indirince Hasan Efendi hemen arkalığı kapıp benim de hizmetim olsun der, fıçıyı arkasında taşır. Dönüşte hamal

“bu zat sizin nenizdir?” Hasan Efendi de

“bizim efendimizdir, huzurlarında mütenaim (nimetlenen) oluruz” der.

“Acaba ben de gelsem kabul eder mi?” der,

“Evet” der. Hamal türbeye gelince

“ben abdest alayım” der. Hasan efendi huzura girer.

“Hasan, hamaldan hoşlandın mı? Apartalım mı?” buyurur. Hamal gelipte mübarek ellerini öpünce elinden tutup huzurlarında oturturlar. Ben ne dersem sen de onu söyle buyururlar.

“Nasara” buyurur, hamalda

“nasara.”

“Celese”

“celese”

“feteha”

“feteha”

buyurduktan sonra bir nazar buyururlar. Hamal “Allah” deyip mağşi aleyh olur (bayılır), biraz sonra hamal sahve (uyanınca)gelince,

“Ben seni sevdim, sen de beni sevdin mi?” buyururlar. Hamal da

“sevdim efendim” der.

“Sen ara sıra buraya gel.” buyururlar. Altı ay sonra da işini ikmal ile memuren memleketine gönderirler. Hamalın ismi Şizo’lu Osman imiş.

Firuzağalı Hasan Efendi Hazreti Nurularab’ın mahdumları Hacı Şerif Efendi ile Kerim Efendi dergahında iken inkişaf hâsıl olmuş, bazı uygunsuz hal görmüşler. Şerif Efendi

“Kalk Hasan bir daha bu dergâha girmen olmaz” demişler, Hazreti Azize gelmişler.

İlim irfan demektir.

İrfan Hakkı bilmektir.

Eğer Hakkı bilmezse

Ha bir kuru emektir.

Hamami Tevfik Efendimiz Hazretleri birgün ihvanı ile birlikte Kağıthanede teferrüce çıkarlar. Beş on gün kalırlar. O zaman Karyağdı Tepesinde de Bektaşi canlarından bir zat varmış. Orada tepeye çıkar demlenilmiş ve bu zevata da “hay huyenlar” dermiş. Bir gün Hazret abdest alıp o Can’ın bulunduğu tarafa doğru gider ve onun kulağına birşeyler söyler. O can hemen Hazretin ayaklarına kaparak

“Vallahi budur, billahi budur, bundan başka yoktur.” diyerek biat eder ve o dergâhı terk ederek Hazrete kul olur. Sordukları zaman 45 sene evvel şeyhin alemi cemali teşrif buyururken senin kulağına kim

“Taşı nur, toprağı nur, kâmil ölmez, kabdan kaba taşınır” sözünü söylerse senin sülükun onun elinde biter buyurdu. 45 senedir buna muntazır idim.”

Bir gün Makbule Hanım kızı Nusret Hanımla birlikte huzura giderler, giderken de iki hevenk üvez [105] götürürler, huzura bırakırlar.

“Evkaftan bana haber gönderdiler, Efendim sen Süleyman Bey, İstanbul’da azizanımızdan istekte bulunup Kütahya’da yalnızım, konuşacak, görüşecek kimse yok, bana bir ihvanımızı gönderseniz” derler. Bir müddet sonra Mustafa Özeren Sultanımız Kütahya’ya tayin olurlar, Kütahya’ya vardıklarında bir müddet (9 gün) Süleyman Bey’in evinde kalırlar, sohbet ederler. Süleyman Bey, 1940-1945 yılları arasında Kütahya’da bulunan Mustafa Özeren Sultanımıza

“Beni burada sırlamadan seni bir yere göndermem.” derler. Nitekim Süleyman Bey vefat eder, Özeren Sultanımız Süleyman Bey’i kendi elleriyle defnederler. İhtiyarladın, yerinize bir vekil tayin edin, etmezseniz biz tayin edeceğiz. Düşündüm, onların tayin ettikleri benim işime gelmez, ben kendime vekil tayin ettim.

“Elvekil ke-l asîl, vekil aslının aynıdır. Türkler bunu bilmez.” buyurunca Makbule Hanım,

“Efendim, kimse sana vekil olamaz” demiş. Sonra Hazreti Aziz Nusret Hanım’a

“Git, türbede benim vekilim vardır. Çağır lakin Vekil Efendi de haa!” buyurmuşlar. Nusret Hanım, türbeye girip Mehmed Efendimize; Efendim çağırıyor der.

“Kız senin Efendin kimdir?” buyurur. Nusret Hanım

“Efendim işte” der. Müşarün ileyh de hemen koşar, huzura girer, al bunları eve götür.” buyurur. Müşarün ileyh de hevenklerini birini bir eline diğerini diğer eline alır. Bu sırada Hazreti Azizimiz Sultanımız mübarek ellerinin ayalarını yere tevcih buyurarak sağa sola meyi ederek müşarün ileyhe nazar buyurunca Mehmet Efendimiz de neşelenerek iki tarafa raks ederek epey müdded mecbubu neşe ile pür zevk ve neş’elenir.

“Vekil, vekil; beni meydana sen çıkardın. Dünyada, ahrette senden ayrı değilim,” buyururlar.[106]

Kayserili Mehmed Tevfik’in Ahmed Amîş Hazretlerine intisabı bizzat kendilerinden rivâyeten Nevres Bey tarafından naklolunduğu na göre;

Mehmed Tevfik (Kayserî) Hazretleri bir gece rüya görürler. Rüyada Ayasofya ile Sultanahmed Camisi arasında büyük bir kalabalık toplanmış, tellallar

“Hazret Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olacak kimse yokmu?” diye bağırışıyorlar. Hemen Kayserili Aziz, kalabalığın arasından sıyrılıp:

“Ben varım” diye çıkıyor. Bunun üzerine münâdîler Mehmed Efendiyi kalabalığın ortasında kurulmuş bir tahtın önüne getiriyorlar. Elinde kılıç tutan ihtiyar bir zat:

“Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olacak sen misin?” diye soruyor.

“Evet, benim” cevabını alınca, elindeki kılıçla Kayserili Azizi kurban ediyor. Ertesi gün Fatihe yolu düşen Mehmed Efendi Hazretleri, türbeden içeri girince kendisini mânâ âleminde kurban eden zâtı karşısında ansızın buluveriyor ki, bu zât Ahmed Amîş Hazretlerinin tâa kendi leridir!.. Ahmet Amîş Efendi Hazretleri ise:

“Gel bakalım Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olan!” deyiverince iş anlaşılıyor ve Kayserili Aziz’de böylece aradığını buluyor. Derhal mübarek elini öpüp kendilerine teslim olmuştur.

Ahmet Amîş Efendi sohbetine gelenlerle tatlı tatlı konuştuktan sonra, onun hakkında dua eder ve bazı müjdeler verirdi. Evranoszâde Samî Bey, o zaman Rüşdiye öğretmeni olan Şerafettin Yaltkaya’yı, Efendinin sohbetine getirdi. Fakat iki saat müddetle oturdukları halde Efendi sessiz durup hiç konuşmadı. Evranoszâde Samî Bey, Efendinin böyle gelenlere dua edip bâzı müjdeler verdiğini bildiği için bu durumu merak etti. O gün hiç konuşmadan Ahmet Amîş Efendinin yanından ayrıldılar. Evranoszâde Samî Bey ertesi gün tek başına Efendinin yanına gitti ve

“Efendim, Şerafettin için bir müjde vermediniz sebebi nedir?” diye sordu. Ahmet Amîş Efendi, biraz durakladıktan sonra;

“O (Şerafettin Yaltkaya) bulunduğu mesleğin en yükseğine çıkar.” dedi. [107]

Cafer bey Rivayetiyle;[108]

Harbiye Mektebinde ilk defa sınıf arkadaşım küçükten beri tanıdığım Kazım Bey delaletiyle Ahmet Amîş Efendimizin Türbedeki zaviyesinde ziyaret şerefine nail oldum Cemaline nazar ettim öyle bir hal müşahade ettimki o ana kadar ve halada bu güne kadar hiçbir insanda o neş’e-i kemali göremedim. Tahminen 35 yaşlarında ateşi aşk ile yanmakta olan beyaz sarıklı bir hoca hazreti türbedarm dizlerine kapanmış muttasıl ağlıyor ve feryadı derununu göz yaşlarıyle izhar ediyordu. Oda gülerek kendisini okşuvor mukabil sevgi, ve muhabbetler ishar ederek bu münasebetle

“Evliyaullah said miyim şaki miyim” diye ağlarlar buyurdular. Hayalimde tam manasıyle yer etmiş olan bu ulvi manzara hiç bir vakit hatıramden silinmemiş ve daima aynı ile baki kalmıştır.

Cafer bey rivayetiyle;

1325 Rumi (1909) senesinde Evronoszade Sami Bey delaletiyle kendisine intisap ettiğim zaman fakiri bendelige kabulü sırasında şu sözü sarf etmiştir.

“Bunuda köy namına alalım” buyurdular bu sebeple Cafer Bey İnonü nahiyesinden bir türlü ayrılamamış ve orada sakin kalmıştır,

Cafer Bey Rivayetiyle;

1328 (1912) senesi İşkodrada muhasarasında bulunduğu zamanlarda bana bir hal arız ölmuştu. İçimden Allah ile mücadele ediyordum. Şöyleki;

“Ey ulu Kudret bende ne kuvvet varki iyi veya kötü olabileyim. Bütün kudret ve kuvvet senindir. Sen yardımcım olmaz isen ben ne yapabilirim diyordum.”

Bir Sene sonra tekrar İstanbula geldim Ve Ahmet Amîş Efendimi ziyaretim esnasında yanında diğer muhatap ve ziyaretçileride vardı. Birden bire bir ayet okudu ve dedi ki;

قَالَ لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بِالْوَعِيدِ مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ

“Allah dedi ki: ‘Benim katımda çekişmeyin; size bunu önceden bildirmiştim. Benim katımda söz değişmez; Ben kullara asla zulmetmem’ der.”[109] dedi ve yüzünü bana dönerek gülümsedi anladım ki kaşifi kulub olan Halifeyi Rasul razı derunuma vakıf ve benim halimi bana söylüyordu.

Cafer bey rivayatiyle:

Bir gün Mehmet efendi hazretleriyle birlikte huzuri mürşide giderek elini öpüp oturduk derhal bilmünasebet düşünerek

“bir müminin yetmiş bin mümine şefaati vardır. Benim ise yetmiş kere yetmiş bin mümine şefaatim olacaktır.” Buyurdular.

ve aynı zamanda elinide başına kadar kaldırdılar.

Huzurlarından çıktıktan sonra Mehmet Efendi gördünüzmü efendi hazretleri elini başına götürdü bu işaret sizi kabul ve şefaatlerine mazhar buyurduklarına delalet eder buyurdular.

“Haza min fazli rabbi”[110]

Kazım Birön Bey rivayetiyle: [111]

(Bu hatıra Hazret ile 1311 rumi (1895) senesinde Mektebi harbiyeye girdiğim zamanda vaki oldu.)

Ahmet Amîş Efendimin Fadlı kemalini Manastırda Askeri idadi mektebinde iken işittiğim ve kendisini görmek istediğim hazret ile ilk mülakatta huzuruna girdiğimde elini öpmeyerek mensup olduğum tarikati halvetiye usulü üzere avcunun içini öptüm. Derekap (arakasından) elimi yakalayarak

“Sen kimsin be” diye sordu. Hüviyetimi tesbit ederek Manastırdan yeni geldim diye cevap verdim. Kaşifikulub olan bu sultani alişan o zaman ki mücahedatımın temamen aynını ifade buyurarak bana hitaben

“Geceleri teheccüt namazına kalkarak karanlık yerlerde kuru tahtalarda Allah’ı zikir eylemekten ise benim gibi pamuk şilte üzerinde zikir yapsanız daha iyi değil midir?”

“Bian şart Allah Teâlâ’yı bilmek ilme’l yakîn, ayne’l yakin, hakk’al yakîn ile bilmek lazımdır.”

“Şimdi seninlen biraz kelimeyi tevhit zikrine devam edelim.” diyerek kendisini “lailaheillallah” diyerek zikir etmeğe başladı, fakirde ihfaen (içimden) devam ediyordum. Birkaç defa tekrar eyledi tekmil vücudum sanihay feyzinden duçari imbisat oldu. [112] Vücudunda gayri ihtiyari bir sallanma hareketi baş gösterdi bu kadarcık bir vakfe bile bizi canlandırmağa kafi geldi.

Odasında ziyaret için gelenler bizim gibi Harbiye Mektebi talebelerindi onlara sordu.

“Siz de efendiyi tanıyor musunuz?;” onlarda cevaben

“Hayır yeni gelmiş bilemiyoruz.” dediler. Bunun üzerine baha hitaben

“Benim bir tahririm var sen onu bilirmisin?” diye sordular ve fazla tafsilata ve izahata lüzum görmeden sözünü kestiler ve elini öperek ayrıldık.

Kazım bey rivayetiyle:

Çok geçmeden bir gece rüyamda gözlerimin ağrılı olduğunu gördüm manada ihtiyar bir zat sordu.

“Gözlerinin tedavisi için bir tabibe müracaat etmedin mi? (Manevi gözlerimi)

Kasıt ve murat ederek sordu

“Hayır, etmedim dedim.”

“Geçen hafta gittiğin Fatih türbedarına git ve söyle o tabibi haziktir senin gözlerini şifayap eder” buyurdular. Bunun üzerine gittim ve Türbede huzurlarına girdim rüyamı kendilerine söyledim.

“Rüyada görülen zatın kim olduğunu bilebilir misin?” diye sordu.

“İhtiyar bir zat idi” diyebildim. Güldüler,

“Öyle ise diz dize gelde dua edelim şifalar isteyelim” buyurdular ve arapça olarak bir dua okuyrak bana türkçesi münfehim oldu. (anladım)

Yanında bulunan kişiler “âmin” dediler. Ve bana hitaben günlük vakit buldukça 30 istiğfar 50 salavat-i şerife çekmekliğiimi ve arada kendilerini ziyaret eylemekliğimi tembih buyurdular.[113] Artık muntazaman ziyaretine gidiyordum.

Kazım Bey:

Günlerde bir gün benden karpuz istedi Fatih Camii havlusunda küme halinde satılmakta olan karpuzlardan bir tane seçtirerek aldım ve götürdüm eve götür bırak ve gel dedi Öyle yaptım huzuruna geldiğimde bana hitaben?

“Elin oğlu karpuza bir bakınca tanır ve eliyle sıkmaksızın olgununu seçer sende böylece yapabilirmisin” buyurdular.

Kazım Bey:

Bir gün huzuruna bir fakir gelmişti sadaka istiyordu içimden geçti ki; “bana emretse ben versem” bana hitaben

“oğlum iki kuruşunuz varsa bu fakire ver” buyurdular, sevinerek verdim.

Kazım Bey:

Bir gün bana sordu.

“Üzerinde giydiğin elbise kimindir? Sana kim verdi?

O zamanın usul ve kaidesinece

“Padişah verdi, onundur” dedim.

“Cebindeki para kimindir?”

“Padişahındır dedim.”

“İcabında kanını onun uğrunda feda edeceği ne dair sizin birde yemininiz vardır onuda yapacakmısın?” dedi “hayhay” dedim.

“O halde kurulacak senin neyin kaldı be diye” buyurdular.

Kazım Bey:

Bir gün bana hitaben

“Talime çıkıyor musunuz?” diye bana sordu. Mektebi harbiyede talebe bulunduğumuzdan

“her gün çıkıyoruz” diye cevap verdim.

“Taburun hep birden yürüdüğünde ayakların rap, rap diye zikreleydiğini işitiyor musun?” diye buyurdular.

Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün huzura girdiğimde

“Kazım sen Arnavutça bilirmisin” diye sordular. Cevaben

“bilmem efendim” dedim. Hazret

“Bir arnavuda sordum kiuşt nedir?” cevaben “bu imiş” diye söyledi.”

“Kurbalara dikkat ediyor musun bunlar hep bir ağızdan “bu imiş” “bu imiş” diye nasıl bağırıyorlar” buyurdu.

Kazım Bey:

Bir gün huzurda sohbetlerini dinliyordum. Beni daha ziyade kendi arka tarafına alır ve muvacehesinde bulundurmakdı. Çünkü O’nun yüzüne baktıkça -gayri ihtiyari cezbeleniyordum. Sohbet bitti herkese yol verdi sıra bana gelmişti. Fakat huzurlarında diz oturmak mutat olduğu için dizlerim uyuşmuş idi bir türlü kalkamadım o vakit gülümsedi

“ayaklarını kapıya doğru uzat, başını da dizime koy dedi” uyuşukluk geçince gidersin. Bu teklif canıma minnet idi mürşit dizinde başımın kaldığını hiç hatırlamamıştim. İstedi oldu emirleri gibi yaptım dizlerimin uyuşukluğunu gidermeğe çalışır iken başımı mübarek eliyle bol bol okşadı bana muhabbeti ilahiyenin yüksek tadını veriyordu biraz sonra ayağa kalktım ve mübarek ellerini öperek gözüm yaşlı ayrıldım.

Kazım Bey:

Harbiye mektebi üçüncü sınıfına geçerken İkinci vatanımız kabul ettiğimiz Rumelinde eski üçüncü ordu merkezi “Manastır” şehrine sılaya gittim. Orada iki arkadaşım vardı. Biri Recep Fehmi, diğeri Niyazi Beylerdi. Bir gece evvel Recep fehmi efendi bir rüya görmüş bize anlattı. Yine bu üç arkadaş bir mesire mahallinde hep beraber gezerken, kurşun yağmuruna tutulmuşuz yanımızdan kurşunlar geçerken bizlere hiç bir şey olmuyormuş. O sırada bir zat peyda olmuş. Recep Fehmi Efendiye hitaben

“korkmayın sizlere bir şey olmaz, sahibiniz yerde gökte kuvvetli ve çok büyük bir zattır” demiş.

O akşamüzeri birleşerek Manastırın şehir Altı nam mesiresine gittik. Bir yerde mola vererek tarafımızdan bir ilahi okundu ve akabinde zikrullaha başladık. Karşımızdaki tarlanın içinde birçok mandalarda var idi. mandaların başlarını saga sola oynatarak bize müşareketle zikrimize onlarında iştirak ettiklerini görüyorduk. O sırada silah sesleri duyuldu. Kurşunların uzaktan atılmasına rağmen yanımızdan vızır vızır geçiyorlardı.

Niyazi Bey zikirden fariğ olmuş ve bizlere hitaben

“hepimiz vurulacağız, aşağıya hendeğe girelim bize siperlik yapar ve hemen uzaklaşalım” diye bağırdı. Ve öylece yaptık. Allah Teâlâ’nın izniyle bizlere hiç bir zarar olmadı. Meğer kurşunlar ciheti askeriyenin endaht (silah talimi) mahallinden geliyormuş bizim bulunduğumuz yeri tutuyormuş. Recep Fehmi efendinin rüyası ayniyle zuhur etti.

Kazım Bey:

Bir gün arkadaşım Veli Ağa ile mektebi harbiyede talebe iken sohbet arkadaşım idi. Bu zat ile birlikte ve diğer üç arkadaşı da dâhil olmak üzere Edirnekapı sur haricine yakın bir medresede sakin münzevi Ahmet Efendi namında birinin ziyaretine gidyorduk.

“Veli ağa son zamanlarda, Cibali de odunculuk yapan Veli baba namıyla maruf idi. Bu zat ile yolda giderken bizden biraz ileride diğer üç arkadaşı, gidiyorlardı. O sırada güzel bir koku duydum. Bu kokukun nereden geldiğin araştırmakta iken, arkadaşım Veli ağa seslenerek

“biraz geri kal” dedi. Avucunun içini koklattı aynı zamanda gögsün da açtı kokladığim rayihayı tayibenin aynını veriyordu. Dayanamıyarak “bu güzel kokuyu bende isterim” dedim. Cevaben

“bu rayihanın membaı hazretin vücudu mübareklerindedir ve oradan isteyiniz” söyledi. Bundan sonra Ahmet Amîş Efendi Hazretin ziyaretine gittiğimde elini öperken bu rayihayı tayibeninde geldiğini duyardım. Bu rayihadan

“banada ver” diyemedim ve isteyemedim. Hazretin temerküz eden vo gittikçe çoğalan yüksek muhabbet bana herşeyden üst geliyordu.

Kazım Bey;

Zabit çıktıktan sonra Rumeli’de çok kara günler geçirdik. Arnavut ihtilali, Bulgar ihtilali, ilânı hürriyet, Balkan harbi gibi ardı arası bitmeyen tükenmeyen azim ihtilaller ve harplar içinde Yaşadık. Bu keşmekeşte İstanbula gitmek yasağı konulduğumdan artık çaresiz bu muhitte haşır ve neşir oluyorduk. Bunlardan uzun boyrlu bahsetmeyeceğim. Yalnız küçük bir kısmını hatırat kabilinde-yazarak geçeceğim.

1319 (1903) Bulgar ihtilalinde Soroviç şimendifer (Demiryolu) köpüsünü bir bölükle muhafa etmeğe memur oldum. Sağ ve soldaki istasyonlarda bulunan Karakollarımız Bulgar eşkiyası tarafından birer birer baskına uğradı sıra bizim bulunduğumuz Şimendifer köprüsünü bombalanmasına gelmiş idi. Köprünün münaasip mevkilerinde pusular ve istihkâmlar tertip edilmişti. geceleri uyku yok idi, Hazreti Azizin ruhaniyeti mürşidanelerine teveccüh sırasında manada uyur uyanık bir halde zuhur ederek

“Korkuyor musun be..” diye sordular.

“Korama korkma birşey olmaz buyurdular.” Hakikaten o gece sabaha karşı Bulgar eşkiyası bir cemmigafir (çoğunluk) halinde köprüyü berhava etmek (havaya uçurmak) için geldiler ise de basiretkâr bulunmaklığımız ve istihkâmlarda yapılan yaylım ateşler ile eşkiya dayanamayarak ve bir şey yapamadan kaçup ric’at eylediler.

Hazretin “bizi her an kendi manevi varlığında bulursun” sözünün birinci işareti zuhur etti artık ferahladım.

Kazım Bey:

Birinci Harbi umumide Trabzonda Jandarma karakol kumandanları mektebi müdürü idim. Seferberlik vukuunda Trabzon Depo taburu kumandanı oldum. Trabzon ve havalisinde icra kılınan Rus harbi safahatını gördüm. Muharebe sona erince binbaşılığa terfiimi beklerken Yüzbaşılık rütbesinden emekliliğim icra kılındı üzüntü ile İstanbula geldik. o sırada Hazreti Ahmet Amîş Efendimin damadının damadı Naim Beyin hanesinde ikamet buyuruyorlardı. Bir gün huzuru mürşide dâhil oldum. Kendileri teveccühte idi. Fakirde karşısında diz çökerek oturdum ve içimden iç durumumu hikayeye başladım. Hemen mübarek gözlerini açtılar ve bana hitaben

“git kapının süpürgeliğinde dur, oradan söyle biz her yerden işitiriz.” buyurdular. Öyle yaptım ve orada yine içimden söylüyordum.

“Beni erken emekliye sevkettiler yaşım henüz hizmete müsaittir. Hiç olmazsa binbaşılık ile emekliye sevkedilse idim daha rahat bir emekli maaşına nail olur evladı iyalimi daha ferih ve fehur beslerdim.” Demekliğim üzerine Ahmet Amîş Efendim bulunduğu yerden üç defa;

“Sâlavat” diye emir buyurdular. bu üç salavatı beraberce çektik:

“Allahümme salli ala Muhammedin veala Ali Muhammed” akibinde öyle bir

“Hû” çekti

“yer gök inlesin ve arkana bakma git.” Buyurdular. İş bu emir üzerine yüksek sesle bir “Hû” çektim ve arkama bakmayarak hatta elinide öpmeyerek ayrıldım ve gittim. İçimden bu dileğimin husule geldiğini bana sırren ima edlliyordu. Artık bundan sonra kendi razı derunuma tabi olmuş idim. Ertesi gün bir istida yaparak Jandarma Müfettişi umumisi General Folon’a (Fransız Generaline) gittim ve dilekçemi verdim. General Folon beni Edirne Mülhaklığın[114] dan tanıyordu. Alay kumandanım idi. Üç gün sonra kendisini görmekligimi bildirdi. Benim bu suretle vaki olan müracaatımı haber alan ve beni emekliye sevkeden Şube müdürleri General Folon’a girmek için üç gün sonra kapusında beklerken kendi odalarına çağırarak beni tekrar vazifeye alacaklarını söylediler ve bir muvafakat senedi aldılar. Ve yarın daireye gelmekliğimi bildirdiler. Ertesi gün daireye gittiğimde iradeyi seniyesi çıkmış ve emekliliğimin hiç olmamış gibi sayılarakk tekrar Trabzon alayına sevk ve istidamımı bildirdiler ve emri resmiyeyi elime verdiler. Bunun üzerine General Folon’a verdiğim dilekçemin takibinde sarfınazarla doğruca Trabzona müteveccihen hareket eyledim. Trabzon alay kumandanı bizimle Pontüs eşkiyasının tenkili [115] hususunda ciheti askeriyeyle müştereken takibatta bulunmamızı emreyledi. Tabur merkezi Maçka kazası idi. Bu kazanın İslam ve Hiristiyan kariyeleri heyeti ihtiyariyelerinin merkebe celbi ile tarafımızdan nasayıhı müessirede bulunulması ve eşkiyanın istiman eylemek suretiyle hükümete teslim olmalarını daha ziyade faideli olacağını gözönünde tutarak hemen harekete geçildi. Ve merkezi kazadan gelen heyeti ihtiyariyelere nasayhi lazime icra ediİmekte ve eşkiyanın teslim olmaları için kendilerine 20 gün gibi az bir müddet içinde arkasının alınması tebliğ edilmekte idi. Cenabı Hakk’a binlerce hamdu senalar. İşbu müddet dolmadan gayri müslim eşkiyalar birer birer ve çete halinde silah ve teçhizatlarıyle birlikte kaza merkezine gelerek teslim oldukları görüldü. Durumu Maçka kazası kaymakamı vilayete bildirdi. Vilayet bunların silahları nın alınarak kendilerinin hudut dışı çıkarılmak üzere merkezi vilayete sevklerini ve teslim olan İslam çetelerinin de tüfenkleriyle beraber Ankara cephesine sevk ve yollanmasını emir buyurdu. Verilen emir ifa edildi. Az zaman sonra eşkiyanın arkası alındı ve böylelikle Trabzon mıntıkası Pontüs eşkiyasının istilasından kâmilen temizlenmiş oldu. Bu suretle Erzurum Trabzon yolu açılmış ve ordudan Jandarma alay kumandanlığına bir takdirname gönderilmesine karşı alay kumandanı benide Binbaşılığa terfi ettirilmek üzere inha eyledi.[116] O sırada vilayetlerin İstanbul ile alaka ve muhabereleri kesilmiş olduğundan Mustafa Kemal Paşanın iradeyi milliyesiyle Trabzon taburuna Binbaşı olarak terfi ettirildim. Bir müddet sonra merkez Trabzon taburunun kadrosunun lağvi ile Bayburt Tabur kumandanlığına yine bununda lağviyle Erzincan müstakil tabur kumandanlığına tayin edildim. Erzincan’ana ulaşmamdan bir sene Kürt eşkıyasının takibatında bulundu Birinci İmraniye hadisesi namıyla yad olunan iş bu isyanda mutasarrıf Ali Rıza Beyin hakimane tetbirleri sayesinde eşkiyaların Erzincana girmeleri tehlikesi de bertaraf edildi. Bir zaman sonra jandarma dairesince kadro düzenlemeleri icra kılınmış ve 25 seneyi ikmal edenlerin emekliliğinin yapıldığı bildirilmişti. Tarafımıza tekrar Binbaşılık rütbesinden emekliliğe sevkedildiğim resmen bildirildi, Hesap ettim 3 seneyi geçmiş idi. işte üç salavatın sırrı hikmetini bu suretle anlıyorum ve tekrar emekli olarak İstanbul’a ulaşınca Sevgili azizimiz Hazreti Ahmet Amîş Efendimin bir sene evvel irtihali dar-i beka buyurduğu haberini kemali teessürle öğrendim. Ve Fatihteki Medfeni mübarekesine giderek ziyaretlerinde bulundum ve pek acı gözyaşları döktüm. Cenabı Hakk şefaatlarını ve yardımlarını üzerime sayaban buyursun. Rahmetullahi aleyhi ve rahmeten vâsiaten.

Hammami Muhammed Tevfik Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdular ki;

”Kamil Velilere makbul hediye ahde vefadır.”

MARAŞLI AHMED TÂHİR EFENDİ

(1885-1954)

Kadı, dersiam, vaiz, Halveti-Şâbânî şeyhî.

Maraş’ta doğdu. Maraş vilâyeti kâtiplerinden Berberzâde Hz. Efendi ile Hızanoğulları’ndan Esma Hanım’ın oğludur. Dedesi Ahmed Efendi vilâyet başkâtibi idi. Ahmed Tâhir Efendi’nin çocukluğu Maraş’ta geçti. Medrese tahsilini Kayseri”de tamamladı. Pîrdaşı olacağı medrese arkadaşları Hüseyin Avni (Korıukman) ve Yozgatlı Yûsuf Bahri (Nefesli) beylerle birlikte İstanbul’a giderek yükseköğrenime başladı. Dârülfünun’un Ulûm-i Riyâziyye ve Tabîiyye Şubesi İle Hukuk Şubesi’nin ikisini birlikte okuyarak mezun oldu. Daha sonra Medresetü’l-kudât’a girdi. Ömer Nasuhi (Bilmen) ve Bekir Hâki (Yener) onun bu medresede beraber okuduğu arkadaşlarıdır. Ahmed Tâhir Efendi, Fâtih türbedarı diye tanınan Halveti – Şâbânî şeyhi Ahmed Amîş Efendi’ye bu yıllarda intisap etti.

Medresetü’l-kudât’ı bitiren Ahmed Tâhir Efendi (1914), askerliğini I. Dünya Savaşı yıllarında Kafkas cephesinde Üçüncü Ordu kumandanı Vehib Paşa’nın hukuk müşaviri olarak tamamladıktan sonra Sivas’ın Suşehri kazasına kadı tayin edildi. Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihe kadar (1919) burada kadılık ve kaymakam vekilliği yaptı. Ardından İstanbul’a döndü ve Beyazıt dersiamı oldu. Cumhuriyet devrinde dersiâmlık müessesinin kaldırılması üzerine Ayasofya Camii’nde vaiz olarak görevlendirildi. Ayasofya Camii müzeye dönüştürülünce (1934) vaazlarını cuma namazından sonra Sultan Ahmed, pazar günleri öğle namazından sonra Nuruosmaniye camilerinde 1953 yılının ortalarına kadar sürdürdü. Bu görevinin yanı sıra Nisan 1941 ‘de Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde Kütüphaneler Tasnif Heyeti üyesi olarak çalıştı. 1951 yılında emekli oldu. 1947′de ciddi bir rahatsızlık geçiren Ahmed Tâhir Efendi 1954 Temmuzunda mide kanaması geçirdi ve 11 Temmuz 1954′te Haydarpaşa Numune Hastahanesi’nde vefat etti. Ertesi günü Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından vasiyeti gereği Fâtih Camii hazîresinde mürşidi Ahmed Amîş Efendi’nin yanında toprağa verildi.

Dârülfünun’da okuduğu yıllarda arkadaşları Hüseyin Avni ve Yûsuf Bahri beylerle mürşid arayışı içine girip bu amaçla İstanbul’daki tekke şeyhlerini ziyaret eden, ancak aradıkları nitelikteki şeyhi bir türlü bulamayan Ahmed Tâhir Efendi. son olarak adını duyduğu Hamzavî – Melâmî kutbu Seyyid Abdülkâdir-i Belhîye gittiklerinde Belhî, nasiplerinin Fâtih türbedarında olduğunu söyleyerek onları Ahmed Amîş Efendi’ye göndermiş, arkadaşlarından bir gün sonra türbedarı ziyaret eden Ahmed Tâhir Efendi’nin tarikata intisabı bu ziyaret sırasında gerçekleşmiştir. Mürşidinin ölümünün ardından irşad makamına geçen Kayserili Mehmed Tevfik Efendi’ye bağlanan Ahmed Tâhir Efendi onun 1927′de vefatı üzerine halifesi olarak irşad faaliyetine başladı. Soyadı kanunu çıkınca mürşidinin adına telmihen Memiş soyadını aldı.

Ahmed Tâhir Efendi Arap, Fars ve eski Türk edebiyatlarını iyi bilir, vaazlarında âyet ve hadislerden sonra genellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevi’si ile Dîvân-ı Kebir’inden beyitler okuyup bunları herkesin anlayabileceği bir dille açıklardı. Kendisi de mürşidleri gibi sohbet, muhabbet, hizmet ve rabıtayı esas alan bir seyrü sülük usulünü benimsemiş, mensuplarını Koska’daki evinde, dönemin aydınlarının devam ettiği Beyazıt’taki Küllük Kahvehanesi’nde, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki odasında ve yaz aylarını geçirdiği Çengelköy’deki Sultan Vahdeddin Köşkü’nde kabul edip sohbet yoluyla irşad etmiştir. Tarikat silsilesi Ahmed Amîş Efendi, Ömer el-Halvetî, Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi vasıtasıyla Halveti-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye (Kuşadalı) kolunun pîri Kuşadalı İbrahim Efendi’ye ulaşır. Küllük Kahvehanesi’nde yaptığı sohbetlerde Evrenoszâde Sami Bey, Mustafa Efendi (Özeren), Hasan Nevres. Miralay Hilmi Şanlıtop, Muzaffer Ozak, Mehmed Ali Yitik, Vehbi Güloğlu, Fethi Gemuhluoglu gibi müridlerinin yanı sıra Babanzâde Ahmed Naim Bey, Muhiddin Raif, Neyzen Tevfik, Abdülbaki Gölpınarlı gibi dönemin önemli şahsiyetleriyle üniversite öğrencileri katılmıştır. Özellikle Mevlânâ ve Mesnevi konusunda Ahmed Tâhir Efendi’den İstifade eden Abdülbaki Gölpınarlı’nın birkaç defa ona intisap etmeyi istediği, ancak onun bunu kabul etmediği bilinmektedir.

Mensupları arasında “Hocaefendi” diye anılan Ahmed Tâhir Efendi’nin mürşidi Ahmed Amîş Efendi’nin methine dair Farsça bir manzumesiyle Sultan Ahmed ve Nuruosmaniye camilerinde verdiği bazı vaazlarından derlenmiş bir metnin bulunduğu kaydedilmekteyse de bunlar henüz yayımlanmAmîştır. Sahip olduğu hukuk, fen ve ilahiyat diplomalarının kendisine tasavvuf yolunda hiçbir faydası olmadığını söyleyen Ahmed Tâhir Efendi’nin, “Resûlullah Allah’ın harem dairesidir; insan bir ağaca benzer, kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir; kişi çalışarak köküyle gövdesini bulmalı; mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber; insanda aşk-ı ilâhî o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı” gibi irfanı anlamlar taşıyan 131 vecizesi Muhabbet Üzerine adlı kitapta yer almaktadır. Burada ayrıca mensuplarından Ömer Lutfi Toygar’a yazılmış on beş mektubu da bulunmaktadır.[117] Yirmi dört vecizesiyle bazı mektuplarından seçme parçalar Abdullah Kucur tarafından yayımlanmıştır.[118]
HUZUR NEDİR?

Tarif zor. Bu bir his ve duygu meselesi. Şehevî ve meyve, gıda lezzetleri de lâyıkı ile anlatılabilir mi? Şimdilik hissedebildiğim: Allah’a yakın olma duygusu; O’na yaklaşmak, O’na kendimizi sevdirmek için, dünyevî hiçbir istek olmadan, ihlas ile yapılan her gayretin verdiği bir rahatlık duygusu. Anladığımca da bu duygu da hakikaten her an Hak ile beraber olan zatların yanında hissedilir ve hissedilmemesi de mümkün değildir.

Bir demir parçasının mıknatıs yanında bulundukça mıknasiyet aldığı gibi, kul eğer dünyanın geçici, Allah’ın emirlerinin Hak olduğunu içten duyarak kabul etmiş, Hak yoluna talipli ise, Hak ile her an beraber olan bir veli yanında bu huzuru bulacaktır.

“Evliyanın da sahtesi vardır evladım.” buyurmuşlardı. Elbette sözleri haktı.

Talip huzur bulmuyorsa, ya bakır gibi mıknasiyet kabul etmiyor, yahut evliyanın sahtesi ile karşılaşmıştır, derim. Allah istediğini, ezel takdiri ile kendine doğru çeker. Bizleri mahzun etmemiştir inşaallah.”

“Bilenler Nasıl buldun?” diye sorarlar: Hikâyem başkası için geçerli olur mu bilmem. Zira kimi rüya ile, kimi tanıtım, kimi nisbet kokusu ile buldu denir. Elbet bir ilk sebep mevcuttur. Anlatayım:

Günlerden cumartesi, gece saat 24′e kadar okuldan dışarı çıkma izni var. Kimi sinemaya, kimi gezintiye giderdi. Namazlı bir arkadaş abdest almış, acele hazırlık için koridorda koşuyordu. Diğer biri de yüksek sesle soruyordu:

“Bu akşam nereye gidiyorsunuz?” Koşan da durmadan yüksek sesle cevap verdi:

” Bizim bir kalaycımız var, gönüllerimizi kalaylatmaya gidiyoruz.”

O güne kadar kararan gönlümün kalaya, temizliğe ihtiyacı olduğunun hissi ile mi bilmem, cevabın cazibesinde kaldım.

Camide toplanan arkadaşlar bir yere gitme hazırlığı içindeler. O gün herkes dağıldı gene yalnızlıkta kaldım. Birkaç gün sonra, çarşamba ve hafta ortası galiba tatil günleri vardı. Gece aynı grup arkadaşlar, yatsı namazını edadan sonra okul dışına çıkma hazırlığı içinde idiler. Sevdik mi sevildik mi bilmem, Vahyi Ağabeye danıştılar, “Ömer’i de götürelim mi?” Vahyi Ağabey ki muhabbete kapı ve pencereleri açık, bir sıkıntımız olursa ona anlatırdık. Tabii götürelim” teşvikinde bulundular. Meğer bu konuda “İstediğini getirebilirsin” diye izinli imişler.

O günde, başka ziyaretçilerin bulunması sebebiyle, biz talebelere ertesi gün için “gidebileceğimiz” ruhsatı çıktı.

Gün perşembe, ben yine merak ve iştiyakla arkadaşların peşlerini takiple onlara katıldım. Şimdi Kanada’da doktorluk yapan, orada bir miktar ömür geçiren Edip Can’ın kolunda idim.

Bir gün sormuşlardı: ” Seni kim getirdi be yahu?”

“Efendim, Edip’le gelmiştik.” ” Yaa.” Bu sualleri birkaç kere zuhur etmişti. Hâlbuki bir öğrendiklerine tekrar sual açmazlardı. İlk vuslata sebep olmanın kıymetini anlayabilmiştim ama, niçin tekrarla sorduklarını anlayamAmîştım. (sh:30-33)

(Nasıl tarif etsem bilmem ki, edebiyat tarifi mi yapsam, nasıl?) diye bocaladım. Benim sıkıldığımı anladılar. Ve Din ne yapar?” sualine çevirdiler. Din, insanlara yöneltilen, Allah’a kulluğu, ibadeti emreden Allah’ın yalnız insanlara mahsus emirleri, insanlığı öğreten kaidelerdi.

” İnsanı insan yapar efendim” diyebildim. Onlar hakiki cevabı lütfettiler:

” Din, İrade-i cüzi yeyi, İrade-i külliyeye götürür. (İradei cüzi-ye: İnsanların iradesi, İrade-i Külliye Allah’ın iradesi). İrade-i Külliyeye ulaştın mı buradan Bağdad’a bakarsan görürsün.”

Sohbet ve ilgileri hep benimle mi oldu? Daha neler anlatıldı bilemiyorum. Eski arkadaşlara latifelerde bulundular. Zaman nasıl geçti, ne çabuk saat 23.30 oluverdi. “Haydi size izin vereyim.” buyurdular. Geldiğimizde olduğu gibi teker teker ellerini öptük. Kimi ellerinin içini, kimi üstünü öpüyordu. Hatıralarımda saklı, bir de, ertesi gün tek başıma kendilerine gidip sarılmamdır.

Şimdi, Onların kelâmlarından bazılarım Edip Can’ın kaleminden yad edelim:

(1) İlk gittiğim günler bana şu misali verdiler:

“İnsan bir tramvaya benzer. Tramvay, cereyan kesilince durur. O cereyanın bir merkezi vardır, kesilen cereyan oraya avdet eder, insan da böyledir. Ondaki ruh, tramvaydaki cereyan gibidir. Ruh çıkar, merkezi neresi ise oraya gider ve insan hareketsiz kalan tramvay gibi işlemez, durur. İşte bu da ölümdür.” dediler.

(2) “İnsanlar Allah’a birçok yoldan varırlar. Hüsnü hulk, ibadet, zikir, iyilik, vs. gibi. Fakat en kısa ve kestirme yol Muhabbettir.”

(3) “Namazı huzurla kılabilmek için namaza başlamadan önce çok çok “Lâilâhe illallah Muhammedin sallallah” demeli ve namaza ondan sonra durmalı, çünkü “Lâilahe illallah” kalbin süpürgesidir, orasını temizler.”

(4) “Namaza baş açık durmamak iyidir. Çünkü (Biz Hıristiyanların yaptıklarının aksine yaparız) diye Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır. Onlar çanla toplanır, biz ezanla, onlar baş açık kılarlarsa biz örtüneceğiz.”

(5) “Nefis ölmez, nefiste ilerleme olur.”

(6) “Herkesin şeytanı başka başkadır. Bazılarınınki azılı olur. Resûlullah: (Benim şeytanım bana iyilikten başka bir şey söylemiyor) buyurmuşlar.

(7) “Namazlardan sonra, (Beden afiyeti, ruh afiyeti, kalp safası, ruh safası ihsan eyle Ya Rabbi) diye dua etmeli.

(8) “Fatiha ölülerin gıdasıdır.”

(9) “Sağ tarafa “Lâilahe illallah” sola “Muhammedin sallallah” diye zikir çekmeli.

(10) “Uyurken yatakta zikir çekerek uyunursa, sabaha kadar gönül zikir ile geceyi geçirmiş olur.

(11) “Zikir çok çekmeli, bağıra bağıra gönül kapısını zorlayıp içeri girmeye çalışmalı. Nasıl ki bir arkadaşınıza “Necmi, Necmi” diye çağırırsanız, sağır dahi olsa nihayet bir an dönüp “Efendim” diyecektir. İşte gün gelir bu kapıdan da ses gelir, o sesi işittin mi tamam.”

(12) Hz. Mevlâna’yı çok severler. Kendilerine, Nuri Osmaniye’deki vaızlarında Mevlâna’dan pek fazla bahsettiklerinden “Siz Mevlevi misiniz?” diye arkadaşlar sor muşlar. “Ben Mevlevi değil, Mevlânavi yim” demişler.

(13) “İnsanı kâmil o adamdır ki başını’ göğsü üzerine eğdiği zaman kendini huzurullahta bulur.”

(14) Şeyhin ruhu da Allah gibi her yerde hazır ve nazırdır. Mürit her zaman her yerde, sıkışık anında, şeyhine sığınabilir.

(15) “Şeyh, kendiyle Allah arasında hiçbir şey olmayandır.”

(16) “Şeyh, müridini öyle yetiştirmeli ki Allah’la arasında olan her şey silinip temizlenmeli. Bir altın düşünsek, onun üzerindeki toprak, çamur ve işe yaramaz kısımların tasviyesinden sonra altını, saf altını meydana çıkarmak nasılsa bu da öyledir. İnsanla Allah arasında “hırs, hayal, kin, şehvet, vs.” vardır; işte şeyh bunların tasviyesi ile uğraşır.

(17) “Kendileri her zaman, sesli olarak “Lâ ilahe illallahüverrahmanirrahim” zikrini tekrarlardı.

(18) “Müminlerin sıratı, mizanı bu dünyadadır.”

(19) “Abdülkadir Geylâhi Hazretleri ölecekleri gün kapının eşiği önüne uzanmış, perişan bir halde ağlıyorlarmış, sor muşlar:

“Ya Abdülkadir neye ağlarsın. Senden bahtiyar kimse var mı? Sen zamanın kutbusun.” “İşte en son mertebeyi burada zillette buldum” demişler. Bizim Efendi Hazretleri türbedar da zillette buldular.”

(20) “Namazlarda şu iki duayı okumalı:

1- Ya Rabbi, hakkımda hayırlı tecelliyatlar ihsan et.

2- Kendi benliğimi ifna, Kendi varlığını icra eyle.”

(21) “Mü’minlerin çektiği azap, hastalık, günahlarını azaltır, ona karşılıktır. Bu adamına göredir. Bazılarında da mertebe değişir.”

(22) “İnsanda Aşkı İlâhi o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı.”

(23) “(Tarikat için) insan yolunda yuvarlanmalı, yuvarlandıkça toparlanır.”

(24) “Zikir çektirmek şeyhin kuvvetine, kâmilliğine bağlıdır. İsmi şeriflerden hangisini söylersen olur. Hatta şeyh kâmil olunca (taş, taş) diye zikir çektirse, işler gene olur. Müritlerinden birisi Kuşadalı Hazretlerine sormuş; onlar da (Günde 15 defa İbrahim çeksen sana kâfi) demişler.

(25) Aziz Ağabey kendilerine sordular: “Bu zamanda Evliyaullah az mıdır, yoksa çoklar da kendilerini göstermiyorlar mı?”

” Evliya çoktur, fakat zamanımız dalâlet zamanı ve Allah’ın Celâl sıfatı hüküm sürüyor, onun için kendilerini göstermiyorlar, yoksa, zenginler, fakat paraları ellerinde değil. Güneş var, fakat arada bulut var, ziyası mestur.”

(26) “Allah’ın kanunu icabı, bir dalâlet, bir hidayet deye zamanlar hüküm sürer. Bu devrin en sonu delâlet bitecek, kıyamet o zaman kopacak. Son zamanların en son hidayeti, Mehdi Aleyhisselâmla olacak. Ondan evvel Hz. İsa aleyhisselâm inecek, bütün Hristiyanlar Müslüman olacaklar. Mehdi Aleyhisse lâm zamanına 100 sene kadar var. (Sene 1947′de söylendi).

(27) “Maneviyatta ilerleye ilerleye evvelâ adını, sonra tadını, sonra huzurunu, en nihayet kendini bulursun.”

(28) “İnsan Allah’ın binasıdır, bir insan öldürmek, kâinatı yıkmaktan fenadır.”

(29) “Ruhlar ezelde yaratılmışlardır. Sırası gelince kafese girerler. Daha kafese girmemiş ve sırasını bekleyen nice ruhlar var. Bazı insanların ruhları Arşı aladan başlayıp, 7 (yedi) kat gökleri dolaştıktan sonra vücut kafesine girerler. Bazıları 12, bazıları da 34 kat dolaşarak girerler. Ne kadar dolaşmış ise, rücu, yani eskiye dönüş o kadar güçtür. Eskiye dönüş: İlâhi kudretten maadasını atmaktır. Yalnız Arşı görerek kafese girmiş ruhlar da vardır. Böylelerinde rücu çok erken ve basit olur, küçük yaşta zuhur eder. Hazreti İsa aleyhisselâm gibi.”

(30) “İnsan ruhu, bedene girmeden evvel 18.000 alem gezmiş, her birinden başka bir şey “nefis, şehvet, heves vs.” almış. Mürşidin vazifesi bunların hepsini temizleyip tek şeyi bırakmaktır.”

(31) “İnsan Lailahe illallah diye diye kalbi bununla dolar, buna gebe kalır, günün birinde doğurur.”

(32) Arkadaşlardan birisi Af. Hazretlerine şu hikâyeyi anlattı:

Şeyhin birisi dervişe sormuş: “Allah sana 100 yıl ömür verse ne yaparsın.” Derviş

“İbadetle geçiririm” dediğinde, şeyh efendi: “Ben olsam 99′unu İHLÂS ile, bir yılını da ibadetle geçiririm” demiş.

Arkadaş bundan bahis ile,

“İhlasın bu kadar mühim olup olmadığını ve manâsını” sordu. Cevap olarak:

“O kadar mühimdir evlâdım. İhlâs, insanda Allah’tan gayri her şeyin temizlenmesi, yalnız Aşkı İlâhinin kalmasıdır. Daha doğrusu, (Halis olmaktır) ki bu da Evliyaullahın son mertebesidir.”

(33) “Allah’a varınca, insan Allah olur mu?” diye soruldu:

” Allah, Allah’lığını kimseye vermez, vermemiştir. Peygamberlerine dahi. Surete uluhiyet isnat ettirilemez. Evliyaullahın durumu, bir denizin kıyısındaki ev sahibine benzer; hem denizden, hem deryadan istifade eder. O deniz “Deryayı İlâhidir”.

Evliyaullahın halini sobanın içerisine sokulu, uzun müddet kalan bir demir parçasına da benzetebiliriz: Sobanın içerisinde iken ve çıktıktan birkaç dakikaya kadar o demir de ateş olmuştur ve ateş gibi kıpkırmızıdır. Fakat ona ateş diyebilir miyiz, o gene demirdir. Allah Allah’lığından vazgeçer mi evlâdım.”

(34) “İnsan iki defa doğmadan insan olmaz: Anasından doğar, ikincisi de ruhun doğumudur. İkincisinin ebesi Mürşitlerdir.”

(35) “Allah bir insan yapmış, içine 70.000 türlü terkip koymuş. İşe yaramayanlarını söküp atmalı. Nasıl ki bahçeye ektiğimiz sebzenin etrafındaki muzır (faydasız) otları temizleyerek, sulayıp büyütür, besleriz bu da öyledir.”

(36) “Dışarısı esbaplı ve esbapsız şeytanlarla doludur, sakınmalı.”

(37) “Dünyevî işlerde yerine göre kafa tutmalı, yerine göre ağlayıp sızlanmak. Fakat Allah işlerinde kafa tutmaya gelmez, orası Babı tevazudur, kafa tutarsan bitirirler.”

(38) Anatomi imtihanında muvaffak olamayarak huzurlarına gittiğimde: “Ne vakit (Lâilahe illallah) ı kayıp edersen o vakit üzül” dediler.

(39) Kurban bayramında ziyaretlerine gittiğimiz gün:

“Ne yapıp yapmalı, Allah’ı gönülden içerde kıstırmak, ondan sonra mesele tamam. Ya o seni yahut sen onu becerirsin. Adamına göre… Fakat bunu başarmak için bir de pezevenk lâzım, onsuz olmaz. O bazen Allah’a, bazen sana gelir. Allah’ı kandırır, yapar yakıştırır. Ama zor evlâdım zor. Fazla muhabbet ister, fazla aşk ister. Aşkın kabarır da ağlarsın, ağlarsın, yalvarırsan, nihayet acır. O zaman işini bitiriverir. Allah’ın da cilvesi çoktur. Muhabbetin artar da kıvamına gelirse bu defa O rahat durmaz, vakitli vakitsiz seninle oynar, arada bir çimdik atar, uyursun bir cezbe gelir uykun kaçar.”

(40) “Bir ilacı bir doktor verir, şifa bulamazsan da başka doktordan alacağın aynı ilaçla iyi olursun. O hassa izni ile müessirdir.”

(41) “Meleklere verilen ömür defteri uzayabilir, lâkin Allah indindeki ecel sabittir.”

(42) “Türbedar Hazretleri; “Benim ecelim 6 sene önce geldi, sizler için bekliyorum” derdi. Onlara bu dünya tevkif gibi gelir.”

(43) “Ehlullah kâinata hâkim olurmuş, doğru mu?” diye sordular.

“O kâmiller içindir evlâdım, hepsi için değil. İşte ben onlardan bir tane gördüm ki kâinatla mum gibi oynardı.”

(44) ‘İnsan nefse at gibi binerek Allah’a gider, onun da yemini fazla kaçırmamak üzre vermeli.”

(45) (Nefis için) “Yendim zannedersin, bir yerden gene karşına pehlivan gibi çıkar. Burada yere atarsın, kapının Önünde eskisinden daha azılı karşına çıkar.”

(46) “Rüyaların hikmeti çok büyüktür. Bu alemin ötesinde bir alem vardır. Burada olacak herhangi bir vak’a evvelâ orada olur, sonra burada zuhur eder. O alem buraya benzemediği için ekseri rüyalar tabire muhtaçtır. Orası buranın atölyesidir.”

(47) İmtihanda muvaffak olamayıp huzurlarına gittiğimde: “Türbedar (Amîş) Hazretleri ( Bir şeyin olup olmaması arasında sence bir fark mevcutsa, nakıssın, tamamlanmaya çalış.) derdi. Sende de bir fark mevcut mu?” diye sordular ve devamla: “Gene Efendi Hazretleri (Çalışma ile olmaz, çalışmadan da olmaz) derlerdi. Bunu sana bir misalle anlatayım mı? Meselâ: Bir fidan dikersin, ona emek çekip çalışmadan, sulamadan meyve verir mi? vermez. Fakat, çalışıp sulamakla da meyve vereceğini garantileyebilir misin? Hayır vermeyebilir de. Bu da öyle evlâdım, çalışıp didinmeli, dua etmeli, ondan sonra gelene rıza göstermeli.”

(48) “Üç türlü kitap vardır:

Birincisi, sizin bildiğiniz ders kitabı.

İkincisi, İmam-Din kitabı.

Üçüncüsü de, insanın kendi kitabı.

Üçüncüsünü okumak çok zordur. Onun hocasını bulmalı, hocası da pek bulunmaz. Kitabın sahifeleri namütenahidir. Hz. Mevlâna, Hz. Abdülkadir o kitabı son sahifesine kadar okumuşlardır. Ben size onun ilk sahifesini söyleyeyim mi? “Lâilahe illallah Muhammedin sâllallah.”

(49) “Zikir çeke çeke, içerde bir şeyler kaynamaya başlar, muhabbet doğar, zevk duyulur. İşte o zevki yakalamak ip ucudur. İp ucunu elde ettikten sonra yavaş yavaş dürmeye başlamalı.”

(50) “Zikir çekerken gözleri kapayarak sağa sola ırgalanmalı, ırgalandıkça yayığın içindeki yağın toplandığı gibi, ruhtaki muhabbet yağlan da bir araya gelerek, toplanır. Onun zevkine doyum olmaz.”

(51) “İstanbul’a geleli, iki defa tiyatroya, bir defa da sinemaya gittim. Terkide azıcık günah da olsun, Allah’ın gafur sıfatına nail olmak için.”

(52) “Havalar açıldı, bahar geldi, fakat insanın içindeki bahar açmalı, gelmeli. O bahar da geldikten sonra yaz kış hep bahar olur. Fakat onu bulmak pek zor: 70.000 tılsım var evladım.”

(53) “Bazı insanların gözü, bazılarının sözü, bazılarının da özü değer. Özü değenler Evliyaullahtır.”

(54) “Evliyaullah iki kısımdır: Bir kısmı istediği zaman kalbinden geçeni icra eder. Bir kısmı da içerde bir kabarma olunca yapabilir.”

(55) Kendisine zikir verilen bir arkadaş, rüyasında zelzele görmüş.

” O zelzele yaptığın zikir dolayısıyla gönlünde olan sarsıntıya işarettir, zamanla diner.” Buyurdular.

(56) Aziz ağabey, Necip Fazıl’ın (Çöle İnen Nur) ismi altında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin hayatlarını yazdığını söyledi:

“RESULULLAHIN HAYATINI YAZABİLMEK İÇİN ONUN AHLÂKI İLE MÜEDDEP OLMAK LÂZIMDIR. ALLAH TEÂLÂ DA BULANIKLIK İSTER AMMA RESULULLAH DA KAT’İYYEN. ALLAH’IN SIFATLARI ARASINDA SARHOŞLUK, GADDARLIK, HER ŞEY VARDIR. RESULULLAHTA BULANIKLIK İSTEMEZ, TAM DURULMAK LÂZIMDIR.”

(57) “RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM ALLAH’IN HAREM DAİRESİDİR.”

(58) “Maneviyatta dahi salikin Allah’a varması bir derece kolaydır. Fakat, Resulullaha varmak için: Aşk ister, ahlâk ister, sayi (çalışmak) ister.”

(59) Salih Yeşil’in muaviye davasıyla hâlâ alakadar olduğunu söylediler:

” İyi amma, onun muhakemesini bize mi verdiler. Her büyüğün bir Muaviye’si var; Resulullahın Ebu Cehl’i, Hz. Musa’nın Firavunu, Hüseyin Efendimizin Yezid’i, Hz. Ali’nin de Muaviye’si var. Dikensiz gül olur mu? Dikeni ile uğraşacağına gülü ile uğraş. Dikeni koklarsan burnunu kanatır, gülü koklarsan zevk duyarsın.”

(60) “İnsan bir ağaca benzer: Onun kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir. Çalışarak köküyle gövdeni bulmalı.”

(61) “Allah’ın yanında insanın bilgisi ve kudreti, saçta kıl kadar bir şeydir. İnsan kudretini, bilgisini, hatta mümkünse varlığını Allah’a teslim etmeli. Varlığını teslim edersen Evliyaullah olursun, o da çok zordur.”

(62) “Bir dışardan, bir de içerden adam olunur.”

(63) Enfiye tabakalarını kaybetmişlerdi, yanlarına düşürmüşler, buldular ve sonra:

” Bir gün nerdeyse kendimi itireceğim. Fakat kendini itirmek iyidir. O zaman insan Allah’ı bulur.”

(64) Türbedar Hazretlerinin bir kerametlerinden bahs ile: ” Ne pezevenkmiş” dediler.

(65) “Aşkı kabarmış bir insan, dolaba gelmiş hayvan gibi şuursuzdur, arar.”

(66) İhvandan bir zat, Efendi Hazretlerini ziyaret etmiş, gittik orada idiler, az sonra ayrıldılar. Efendi Hazretleri:

” Bu adam da paraya düşkündür, sizden önce bir hayli münakaşa ettik, paralı olması için benden dua istiyor. Herkes buraya soyunmak için geliyor, bu giyinmeye.”

(67) “BİZİM İŞİMİZ ÇOK ZOR, BURAYA GELENLERİN BİR KISMI DELİ, BİR KISMI MECZUP, BİR KISMI AKILLI OLUR. HER BİRİNE BAŞKA ANAHTAR LÂZIM, HELE KADINLAR.”

(68) Mutrip Muzaffere: ” Sen çalgıya meraklısın, üstüne fazla düşüyorsun. Şu Allah’ın üzerine de bir düşemiyor musun?”

(69) Gene Muzaffere: Madem kanuna hevesin var, sana bir kanun bulalım beyahu ben kanunla ney’i severim. Fakat asıl mesele, kanunsuz kanun çalmaktır, gönülden.”

(70) “Maneviyatta son mertebeye kadar 6 basamak vardır: Fenafişşeyh, Fenafirresul, Fenafillah, Fenafial’al, Fenafissıfat, Fenafizzat.”

(71) Adana’da bir zata bazen bir hal gelerek yere düştüğü ve cezbe halinde birçok gazeller, kasideler okuduğunu, milletin hayrette kaldığını, söylediler. Onlar da:

“İnsanlar Allah’ın bir kuyusudur, bu dalâlet zamanında bile insanları Allah boş bırakmıyor, kuyularından birini taşırıverir. Henüz hidayet zamanı gelmediği için insanlar çok zamandır böyle şeyler görmedi. Arada vu ku bulan zuhuratlar da gariplerine gidiyor. Henüz musluklar kapalı yakında açılırsa Füyuzatı ilahiye müstalit kalplere akmaya başlar, cezbelenen sokağa düşer.”

(72) “Tarikatın Halvetiyenin gayesi faniliktir, faniliğin gayesi zatiyettir. Ricali Halvetiye, mazharı zattandırlar.”

(73) İmtihanlardan bahs olunuyordu: “Bu imtihanlar kolay evlâdım, asıl imtihan Allah imtihanıdır. Orada da iki büyük imtihan var:

(a) Tevhid,

(b) Ameli saliha.

Ben bunlardan birincisini çabuk verdim, ikincisinde bir hayli uğraştım.”

(74) Maddî ve manevî imtihanlardan bahs olunuyordu: ” Her ikisinde de çalışmak lâzım, fakat maneviyatta hak yenmez, lâyık olduğunu verirler. Bazen çalışmadan da verirler. Orada tek şey lâzım. İsteyici, tırmalayıcı olmamalı, kalen istememeli, halen istemeli.”

(75) “Herkesin sülûku ve seyri bir olmaz, başka başkadır.”

(76) Çengelköy’de V… ağabey manevî bir hal ile sarhoş gibi olup yerlere uzanıverdi. Sonra kendine geldiğinde, bizleri göstererek ” Bunlara da himmet edin Efendim” dediler. Onlar da: Zamanı gelince olur, şimdi o zevkin üzerinde bir kapak var, onun açılması lâzım.” Sonra bize dönerek: “V…’nin kapağı iki sene evvel fırladı.” ve devamla: ” İşte bu zevk Neş’eyi Muhammediyenin en basitidir.” buyurdular.

(77) “Evliyaullah bir yaprağa baksa, sizin cinsi münasebet anında duyduğunuz zevki duyar.” (Manevi zevkin cinsi olandan üstünlüğünü kastı ile. ” Allah insanlara o zevki, arkasını “yani manevî zevki” arasınlar diye vermiştir.” buyurmuşlardı.)

(78) “Dünya işlerinde muvaffak olamayan, ahiret işlerinde hiç olamaz. Bunlar ötekinin yanında sigara içimi kadar da değildir.”

(79) “Her ismi şerifte bir şarap mevcuttur, yeter ki zaman gelsin o zevk zuhur etsin.”

(80) “İçerde saklı bir mevcudiyet var, uyumaktadır. Onu zikirle uyandırmalı. Zikir onun ninnisidir, uyutmaz, uyandırır. Bir defa da uyandı mı, artık uyumak bilmez.”

(81) As. Öğretmen Okulu, son sınıfta Sait isimli arkadaş 34 dersten ikmale kalmıştır, daha evvel sene kaybı olduğu için, ikmalini veremezse hem tahsili heba olacak, hem de er olarak kıtaya sevk edilecektir. Memleketindeki evlerini annesine baskı yapıp satarsa, belki As. okul masraflarını ödeyip, sivile çıkarak tahsiline devam edebilecektir ama, buna da imkân yoktur. Bunalım ve çıkmazlar içinde ders de çalışamamaktadır. Kendini İstanbul Boğazı sularına atıp, intiharı düşünmüş, sıkıntılar içinde camide aramızda bulduk. Derdini önüne gelene anlatıyor. Arkadaşlar Efendi Hazretlerine götürelim diye konuştular, o da Hazret ismini duyunca, belki para yardımı yapıp, As. okul masraflarını öderler zannı ile huzura geldi.

” Arkadaşın bir derdi var” dediğimizde:

” Hayırdır inşallah, aşk işi ise, zorca, başka bir şeyse basit.” diye lâtife ettiler. Arkadaş durumunu anlattı, dinlediler ve gayet sakin:

” Bu kadar mı? Bunda bir şey yok evlâdım. Sen günde 100 tane Lâilahe illallah, 33 tane de Allahümmesalli çek, derslerine çalış, fakiri de gönlüne bir şey kalmaz. Bir şeytanı tokatlarız, o bizim solumuzdadır ve sonra devamla:

“Bunu Türbedara götürün, böyle işlerde Allah’ın adamını bulmalı, yapan var, yaptıran var evlâdım. O dediğim, Allah’ın adımıdır. Biz de O’nun adamıyız, yalnız O’nun tırnağının ucuyuz.” buyurdular. Netice: Bu Sait denilen arkadaş imtihanlarını vererek öğretmen oldu, hatta Efendi Hazretleri onu, rabıtalı. Lise mezunu bir kız ile evlendirdiler, çocukları oldu. Fakat maalesef her şeyine ilgi gördüğü bu muhabbetin ikinci sahifesinde koptu, nasip.

(82) ÇENGELKÖY’DE, RAHMETLİ ALİ BEY, BİR ADAMIN TAHSİLDEKİ KIZINI ZORLA AMERİKA’YA GÖTÜREREK TAHSİLİNİ İKMAL ETTİRMEKTE ISRAR ETTİĞİNİ VE KIZ İLE ANNESİNİN BU İŞE TARAFTAR OLMADIKLARINI, DOLAYISIYLA EFENDİ HAZRETLERİNİN HİMMET BUYURMALARINI İSTİRHAM ETTİKLERİNDE: BUYURDULAR:

” BİR KÂĞIDA ‘LÂİLAHE İLLALLAH MUHAMMED RESULULLAH’ YAZAR, ANNESİNİN ELİNE VERİRSİN. ANNESİ KÂĞIDI İKİYE BÖLEREK, ‘LA İLAHE İLLALLAH’ KISMINI KENDİSİNDE BIRAKIR, MUH… RES…’I KIZA VERİR, BABASI İSTERSE KIZI AMERİKA’YA GÖTÜRSÜN, GENE ER GEÇ DÖNECEKTİR. ÇÜNKÜ, ALLAH, MUHAMMED’DEN AYRILMAZ.”

(83) “Mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber.”

(84) “Allah insanın gönlünün derinliklerindedir ve daima insanla beraberdir. Uykuda ve uyanık hallerde de. İşte Allah’ı orada, gönlünün lâyenetaha’sında aramalı.”

(85) “Mürşid odur ki hasta kalpleri tedavi etsin, ameliyat etsin. Zira her kalp hastadır, tedaviye muhtaçtır. Tedavi görmüş bir kalp ile hasta kalbin ‘Lâilahe illallah’ demesi başkadır. Berikinde ‘Lâilahe illallah’ yalnız ağzından çıkar, diğerinde, ağzı da varlığı da zikir çeker, hatta karşıda eşyalar da aynı kelimeyi söylerler.”

(86) “Hayatta hiçbir şeye üzülmemeli, yalnız bir şeye üzünülse yeridir; o da ‘Allah her zaman benimle beraber de ben neden O’nun cahiliyim. O’ndan bihaberim.’ Akıllı insanlar buna üzülmüşler, bunu arAmîşlar. Hz. Mevlâna, Hz. Abdulkadir gibileri de bulmuşlar.”

(87) Bahsi geçen, bunalım ve sıkıntılarından kurtulan Sait, şiirler yazardı. Bir gün Sait’e:

” Gene şiir yazıyor musun?” diye sordular ve ” Bundan sonra Allah’a ait şiirler yazmaya çalış. Bu güzellikler hep O’ndan gelmedir, O’nun bir cüz’üdürler, O’ndan sıçramalardır, şerraresidirler. Zevklerin güzelliklerin membaı, deposu Allah’tandır.” buyurdular.

(88) “Gönüldeki emaneti burada iken yakalamalı, ölünce ruh anı terk eder seninle beraberken yakalayamazsan, ayrılınca nasıl yakalanırsın? Burada iken kuyruğundan, saçından, ele neresi gelirse orasından yakala.”

(89) “Hocalık kolay, lâkin Allah hocalığı zor. O hocadan dünyada 35 tane ancak bulabilirsin. Allah’a yol çok, gitmesi zor. Yolda bin bir türlü eşkiya, hain, şeytan dolu. İşte kâmil şeyh bunların hepsinden atlatarak saliki yürütendir.”

(90) Sait’e sigara içip içmediğini sordular. ” İçerim” dedi. Onlar devamla: ” Fazla içme, günde 10 tane kadar normaldir, tiryakisi olma. Dünyada hiçbir şeyin tiryakisi olmamalı, yalnız gönüldeki zevke tiryaki olmak iyidir. Orada neler var. Başka şeye tiryaki olursan orası kıskanır.” ve Said’e dönerek:

” İşte sendeki, kıskandığından olacak, senin sağa sola meylettiğini görünce kırbaçladı, kendi mevcudiyetini belirtti. O halin ondandır, öyle bil.” dediler.

(91) “Rüyada büyüklerle münasebeti cinsiyede bulunmak, ilerde ondan feyz alınacağına işarettir. O hal ruhun ruha ilkahıdır.”

(92) “Şehvet maneviyatta mubah ve makbuldür.”

(93) “Evvelâ kahvehane, sonra meyhane, sonra kârhane.” (Herhalde bu misallerle, maneviyatta da zevk basamaklarının mevcudiyetine işaret ettiler.)

(94) “Eşkiyalığın da 3 nev’i vardır.

Birincisi, bildiğimiz “Şekaveti amme’

ikincisi, tahsildarların, polislerin, hükümetin yaptığı ‘Şekaveti kanuni’,

üçüncüsü doktorların yaptığı ‘Şekaveti tıbbi.’”

(95) “Kur’an’ın bir mektubî, bir de gayri mektubî kanunları vardır. Yerine göre, bilhassa bu zamanda ikinciyi de yapacaksın.” ‘polisin eline 5 lira sıkıştırma gibi.’

(96) “His, akla hakimdir. Hisse hakim olacak tek şey de İmandır.”

(97) Türbedar Hazretleri için, “Mükevvenat iki dudağı arasında idi.” derler.

(98) Bir ağabey, kendilerine ‘Efendim, bana manevî zevk kâfidir, evlenmesem olmaz mı?” diye sordular. ” Hayır, biri ruh, Öbürü kalıp zevkidir. İkisi de yerine gelecektir.” buyurdular. Bir gün de: ” Kalp zevki tamam olmadan, kalp zevki tamam olmaz.” buyurdular.

(99) Said’e sordular:

” Artık şiir kapısını bırakıp, şuur kapısına mı başladın? Güzellere şiir yazıyordun, şimdi Allah’a yaz, onu onlara veren Allah’taki güzellik nihayetsizdir.”

(100) “Bir kimse hakiki ışığını sever de, yolundan, dediğinden gitmezse, o sevgi makbul değildir, hayvanidir.”

(101) “Şeyh o kimsedir ki saliklerinden birisi Mağrip’de, diğeri Maşrik’de olsa, ikisi de aynı zamanda tehlikeye düşse, ikisine de aynı anda yetişsin.”

(102) Gurupdan ve güzelliğinden bahs olunuyordu: Asıl tulü ve gurup insandakidir.” buyurdular.

(103) “İnsanın içinde lâakal 7 türlü insanlık vardır, bizler onun nefis katındayız. Onun ardında Sır, onun ardında Aşk, sonra Felek, öyle gider.”

(104) “İnsan kâinatın dışında olup kâinatı seyretmeli.”

(105) İmtihanda muvaffak olamayarak üzüldüğüm gün, ” İmtihanı gene kayıp ettin ha. Üzülüyor musun? Ne vakit ‘Lâilahe illallah’ı kayıp edersen o vakit üzül.” buyurdular.

(106) “Gönüldeki muhabbet elde iş, düsturumuzdur.”

(107) “Derviş için her yer birdir, Şam’ı da İstanbul’u da, Bağdat’ı da bir, Güneş’i aynı, Ay’ı bir Allah’ı bir. Yalnız şu var ki nerenin Evliyaullahı zenginse oranın Allah’ı daha iyidir.” (Yani, kendine vusul vesilesini daha fazla zuhur ettirmiştir.)

(108) “İnsan, 18.000 alemle münasebette, Ay, Güneş, şehvet, nefis vs. Bunların hepsine karşı bir istinatgaha muhtaçtır: İşte oda Allah…”

(109) Namazı istediğimiz şekilde, oturarak, rahatça kılmak hususunda hükümet adamlarının fikri söylendi. Cevaben: “Doktorun reçetesindeki terkiplerden bir tanesi değişse, o ilaç müessir midir? Değil. Tesirini kaybeder, şifasız kalır, bu da böyle; bu işler aklile değil naklile olur.

(110) “Ruh zevki başka beden zevki başkadır. Beden zevki ruh zevkine haildir, ikincisinde perhiz etmeli, onda tenzil olunca, öbüründe tezyit olur.”

(111) “İnsanın ruhu Allah’a yakın, bedeni uzaktır. Asıl mesele ikisini de yaklaştırmaktır.”

(112) “İradeyi kırmamalı, iradeli olmalı. İradeyi kullana kullana inkişaf eder, iradeyi külliye yaklaşır.”

(113) “Allah’ın lûtfu hangi taşın altında olduğu bilinmez, usanmadan çalışıp aramak lâzım.”

(114) “Bu, verilmez, alınır. Biz haline göre vermek mecburiyetindeyiz, meselâ, dışarda Güneş var, sen pencereni kapıyorsun, ne yapmalı.”

(115) “Meyve gibidir, bazıları evvel, bazıları orta, bazıları da geç yetişir tecelliyatına göre.”

(116) “Bu yolun evveli şiir, sonu kimyadır.”

(117) “Namazı kılmazsan işine şeytan, kılarsan Rahman karışır.”

(118) “Bazıları odun gibidir, yakmak için çok emek ister, güç yanar. Bazıları da çıra gibi bir kibritle tutuşur.”

(119) “Peygamberimizin doğumları, nübüvvete ermeleri, ölümleri hep Pazartesine rastlAmîştır. Onun için tarikatımızda Pazartesi, Perşembe oruç tutmak sünnettir.”

(120) “Namaz olmazsa niyaz olmaz, niyaz olmazsa münacaat, münacaat olmazsa rüyet, rüyet olmazsa hakikat olmaz, o da olmazsa Hak bulunmaz.”

(121) “Herkes Allah’ı bir yoldan bulur. Lâkin en kestirmesi Hayrat ve Muhabbet yoludur.”

(122) “Namazı öyle kılmalı ki sen değil kılan kılsın. Bizimkiler namaz değil, namaz taklididir.”

(123) “KADINLARA MÜMKÜNÜ KADAR İYİ MUAMELE EDİP ONLARA HAKARET ETMEMELİ; ZİRA ONLAR MAZURDURLAR.”

(124) “Hz. Türbedardan naklettiler: Bir hafız bir gün Türbedar Hazretlerinin huzurlarına giderek:

“İçimden doğdu, size bir Kur’an okuyayım Efendim.” demiş. Onlar da: Hafız, bir nokta, iki nokta, üç nokta” demişler. Hafız; ” Evet” demiş. Sonra,

” Üç nokta, iki nokta, bir nokta” demişler. Hafız gene:

” Evet” demiş. Devamla: ” İki nokta, bir nokta” demişler. Hafız,

“Evet” demiş. Ellerini vererek

” Haydi git” demişler ve işini halletmiş.

Efendim:

“Onlar bazen dolarlar, saçacak yer ararlar, neresi olursa saçıverirler.”

“O zaman olurdu, ama şimdi pek olmaz. Zira o zaman harman zamanı idi, şimdi başak zamanı, hafız’a olan da işin harmanı.”

(125) “Zikir, cilayı kulüptür, kalp cilalanır da alemi melekût o aynadan kalbe akseder.”

(126) “Efendi Hz.’leri (Türbedar) , bazen huzurlarına gittiğimizde, ellerini uzatarak,

“Beni meşgul etme evlâdım, haydi git” derlerdi. Bu “Haydi git”in manasını anlayıncaya kadar kafamız şişti.”

(127) “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Ali birbirinden ayrılmazlar. Onlar paranın iki tarafı gibidir, birisi yazı, öbürü turası.”

(128) Milleti, Hz. Türbedara, zındık demeleri üzerine:

” Secdelerin, rükûların kime olduğunu bilmezler de konuşurlar. Aldulkadirül Geylâni Hazretleri,

“Hiç bir Cami yoktur ki orada bana secde olmasın” demiş. O ki daha Kutbiyyet makamından hitaptır. Orada Türbede senelerce Veraset ve Kutbiyyet makamında oturdu da kimseler bilmedi.”

(129) “Fenafillah nedir?” diye sordular:

“Allah’a banmak, yani Allah’ın cebine girmektir.” buyurdular.

(130) Uzak illerden birinde bir zat, Efendi Hazretlerine (Türbedara) mülâki olmak istemiş. Onlar da cevap olarak: ” İstemez, yalnız şunu bellesinler ona yeter Bir şeyin şeyinin şeyi, o şeydir. Bir nurun nurunun nuru, o nurdur.”

(131) “En büyük ibadet ve sevap, bir kalbi şad etmek, sevindirmektir. En büyük günah da bir gönlü kırmak, ihtizaz ettirmektir.”

Cihana padişah olmak bir kuru dava imiş,

Bir veliye bend olmak her işten ala imiş

(Garibullahi Sivasi- Bunu çok tekrar ederdi.)

Edip Can’ın, seneler önce bana vermiş olduğu notlar, 131 adet kıymetli sözler, sonunda bir beyit ile son buldu. Onun günlük kayıtlan ile feyiz bu kelâm ve irşatların devamı ve ilâvelerin kendisinde var olduğunu sanırım. Ben fakir kula böyle notlar yazmak nasip olmadı, inşaallah, herkese lüzumlu olanlar verilmiş ve pırıl pırıl hatıra ve feyizleri gönüllere işlenmiştir. Ve O Işık aile, dostlar muhitinde, sevenden sevene naklolmaktadır.

Kendilerine, kavuşma ve ayrılık zamanlarında, bir evlâdın babasına sarılıp öpmesi gibi sarılır, sakallarını koklayıp yanaklarından öpmemize de izin verirlerdi. Zahir muhabbet izharından, gerçek gönül muhabbetine yol vardır herhalde, mektuplara muhakkak cevap yazarlar ve kendilerine muhabbetli mektuplar yazılmasından memnun olurlardı. Bu sevgi vasıtasının zuhur tecellisine her zaman hamd ederim.

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda
اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ
وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

22.10.2011/Esenler

İhramcızâde İsmail Hakkı

KİTAP YAZILIRKEN FAYDALANILAN KAYNAKLAR

BARKÇİN Savaş Ş. Ahmed Avni KONUK [Kitap]. – İstanbul : Klasik Yay. , 2011.

BİRÖN Em. Binbaşı Kazım Sohbetname Ahmed Ammiş Efendi [Kitap]. – Bilecik : [s.n.], 1953.

ERDEM Ahmed Fatih Sertürbedarı Ahmed Amîş Efendinin Kelamı Alilerinden Zaptedilen Bazıları [Kitap]. – Ankara : İSBN: 975-7852-85-6, Tarihsiz.

ERGİN O. Nuri Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1942.

GÜNEREN Fatih Halvetiye-i Şabaniyye Azizanın Hikmetli Sözleri ve Hatıralarım [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset.

KÜÇÜK Hasan Halvetiye-i Şabaniyye Silsile ve Evrad-ı [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset.

MEMİŞOĞLU Erdem Ehlibeyt Aşkı ve Niyâzî-i Mısrî [Kitap Bölümü]. – Ankara : İmaj, 2003.

TOYGAR Ömer Lutfi Muhabbet Üzerine [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset, Ocak-2009.

[1] Amîş kelimesinin Arapçadaki amîş veya a’meş’le ilgisi yoktur. Bu kelime Rumeli’de amca mânâsında “amm”ın tasğir (küçültme) sigası olup “amcacık” demektir. Rumeli’de çok sevilen çocuklar bu tâbirle çağrılırlar) olup, “Türbedar” veya “Türbedar Ahmed Efendi” isimleriyle de tanınır.

Talebelerinden Em. Binbaşı Kazım BİRÖN’ün Sohbetname- isimli notlarında “Ahmed Ammiş Efendi” olarak yazılıdır. Sürekli olarak isim bu şekilde yazılı olunca zühul veya sehven olmadığı görülmekte olup, Efendi Hazretlerinin “Ammiş” ismiyle anılmasının sebebini de ayrıca araştırmak gerekmektedir.

[2] Vahhabî hükümeti gelene kadar kabr-i saadetleri bilinmekteydi. Şu an ehline yine malumdur.

[3] 1283 (1866) tarihinde Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri hakka yürüdü.

[4] Rumeli’nde mesleki Melâmeti intişar ettiren büyük mutasavvıf Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin Ahmet Amîş Efendi ile görüşmeleri şu suretle vaki olmuştur.

Nur’ül Arabî Hazretleri Hakk’a yürümeden altı ay önce İstanbul’a geldiğinde, Ahmet Amîş Efendi kendisini onun ziyaret edeceğini ummuş ve hatta kalben istemiş. Ancak Nur’ül Arabî ziyaret etmeden gitmiştir. Ahmet Amîş Efendi bu durumdan Nur’ül Arabî’nin manevi mertebesinin yüksek olduğunu keşfen anlayınca Usturumca kasabasına gitmek arzusu içinde doğmuştur. Bu nedenle türbedeki arkadaşına bir hafta on gün kadar hava tebdiline gideceğini söylemiştir. O gün Sirkeci’ye indiğinde müridlerinden bir zâta tesadüf etmiş ve nereye gideceği sorunca, Selanik’e gideceğini söylemiş, bunun üzerine müridi hemen bir bilet alarak kendisine takdim etmiş Ahmet Amîş Efendiyi vapura bindirmiştir.

Rivayete göre daha vapurda bulunurken Nur’ül Arabî keşfen Türbedar’ın geleceğini bildiğinden her zaman bindiği hayvanını müridlerinden birisi ile Selanik’e göndermiş ve

“Falan gün falan saatte şu şekilde şu şemailde vapurdan bir adam çıkacak onu al, bu hayvana bindir, sen de rikâbında (özengide) olduğun halde buraya getir” diye emreylemiştir. Bu suretle Ahmet Amîş Efendi 1304 Rumi senesinde (1888) Usturumca kasabasına gidip Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’ye mülâki ve bir hafta kadar misafir olmuştur. Aralarında samimi muhabbetler ve konuşmalar olmuş ve bu arada Nur’ül Arabî altı ay sonra ” Ben de sana misafir geleceğim” buyurmuştur? Bu sözün manasını yanındakiler anlayamamış, fakat Ahmet Amîş Efendi derhal anlamış ve memnunen dönmüştür. Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’nin bu sözden kasdettiği mana, altı ay sonra Hakk’a yürüyüşlerini ihbar ve ondan sonra da bu muazzam sırrı ruhînin idraki meâlide

” Kutbiyetin kendisine intikal edeceğini tebşirden ibarettir.”

Melâmilerin ekseriyeti Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî den sonra veraseti Muhammediyenin Hacı Ahmed Efendiye intikal ettiğine kail iken gulât-ı Melâmiye ve çoğunluğun şer’î hatalarından dolayı olan Ahmet Amîş Efendi Melâmetini izhar etmedi. Bu nedenle Melâmîlik hakkındaki halkın yanlış ve haksız telâkkisini büsbütün kaldırmak maksadıyladır ki;

“Biz o adı yasak ettik!” demiştir.

Hazreti Ahmet Amîş Efendi melâmî olan kişiler içinde müstesna olarak salikleriyle yalnız sohbet ve nazar ile teslik eder ve meratib telkin etmezlerdi.

[5] (Nakledilen bütün kelâm-ı şerifler mümkün olduğunca Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin kullanmış olduğu orijinal kelimeler ve kaynaklardaki şekil üzere verilmektedir. Sözler içinde bazı elemeler yapılmıştır. Ancak bazı sözlerin O’nun şahsına ait olmaması durumu konuya arif olanlar tarafından tenkide uğrayabilir. Bu yöndeki özrümüzü Ahmed Amîş Efendinin yetiştirdiği talebelerininde aynı düşünce ve usulde olmasından dolayı hepsinin hürmete haiz olacağını takrir ederiz.)

[6] Üstat Abdülâziz Mecdi Efendi bu sözü şöyle tefsir ederlerdi:

Allah Teâlâ’da cemal ve celâl tecellileri vardır. Küfrü de, imanı da halkeden O’dur. Bununla beraber küfre razı değildir. Muhammediyet mertebesi ise yalnız cemal tecellisidir. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ancak küfür olmayan şeyleri yapmakla mükelleftir; bu ise zordur.

[7] Bu tenvir ve irşaddan mülhem olarak, Mecdi Efendi derlerdi ki, “Cenabı Hak sırrı vahdetin gizlenmesini ister, ve bu işi mahdut kulları ile idare eder, irşad ve idlal kendisindendir .”

[8] Şûra, 19

[9] “Bütün kullar Allah’tan korkar, Allah da âlim kullarından korkar.” Çünkü alim sıfatı Allah Teâlâ’nın sıfatlarındandır.

[10] Şagil: İşgal eden, tutan.* Meşgul eden, meşgul edici. * Meşgul olmayı gerektiren. * Bir mülkte oturan.

[11] Rızık vermek külfetli olduğundan babanın buğzuna düşen hiç iflah olmaz.

[12] “Bu fiil zâtu’llah, sıfâtu’llah ve halku’llah ile zuhura geldi” diye söylemektir.

[13] “Bir şeyin eseri kendisi olunca nurun karşlığıda yine nurdur”

[14] Bu söz muhabbet içinde söylenebilir.

[15] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İnsanlar yaşadıkları hâl üzere ölürler ve öldükleri hâl üzere toplanırlar.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsât, IX/462; Hâkim, el-Müstedrek, III/284.)

[16] Sarf kaidesi.

[17] A. Mecdi Efendinin bir sayha kopararak Ahmed Amîş Efendinin üzerine atılmasının ve onu kucaklamasının sebebi o sırada Efendi Hazretlerinin “enfiye öyle çekilmez böyle çekilir” demesinin verdiği zevkden ileri gelmiş bu davet dili ile değil gönül ile olmuş olacak ki Receb Arusan işitmemiş, fakat Mecdi Efendi böyle olduğunu söylerlerdi. Abdülaziz Mecdi ile Receb Arusan ne zaman bir arada bulunsalar bu hadiseyi tekrar ederler, tazelerler idi. Bu sırada Mecdi Efendi bir. Enfiye çeker ve “enfiye sebebi saadetimdir” derlerdi. Yine kendileri de ara sıra bu hadiseyi başkalarına naklederler ve “meczub olmak istemem, cazib olmak isterim” derlerdi ve böyle demek ile Türbedar’daki başkasını cezbede bilmek kuvvet ve kudretini haiz olmayı arzu ederim, demek isterlerdi A. Mecdi Efendi bu cezb hadisesini şu cümleler ile izah ederlerdi.

“Bazen mürşid bütün kuvvet ve kudretini bir an için müridine verir, mürid o kuvvet ile öyle bir aşka düşer ki kendisini hemen mürşidinin üzerine atar onu öper, ısırır ve kemiklerini karacak derecede sıkar, işte cezb budur”, ve bunu mürşid yapar, yani kuvvet ve keramet müridde değil mürşiddedir.

Ahmed Amîş Efendide de bu hal üç defa vaki olmuştur.

Biri Balıkesirli Halil Efendi, Amîş Efendiyi o kadar sıkmış ve ısırmış ki bazı dişleri dökülmüştür.

Bir defasında Nevres Bey sarmış ve sıkmıştır. O derecede ki Amîş Efendinin üzerinde bulunan bir madeni kalem kırılmış ve pantolon askısının demiri kemiklerine batarak zedelemiştir,

Üçüncüsü de Mecdi Efendi İle vaki olmuştur.

Abdülaziz Mecdi Efendi de iki zatı böylece cezb ettiği, hatta Rüştü adında birisinin sıkışından sırtında ki kemiklerin hayli zedelendiği ve irtihallerinden dört beş ay önce sanatkâr bir genç muallimin birdenbire Mecdi Efendinin üzerine atılarak dişlerini kanattığı görülmüş tür. Şu halde Mecdi Efendi de “cazib” olmak hususundaki arzularına nail olmuşlardır demek olur.

[18] Âl-i İmrân, 191

[19] Nevres Bey rivayetiyle Mehmed Efendimiz ‘in Aziz Sultan’dan rivayetleri (Azizlikten, zellilliğe; Allah Teâlâ’dan kulluğa indim)

Maraşlı Ahmed Tâhir Efendi buyurdu ki;

“Abdülkadir Geylâhi Hazretleri ölecekleri gün kapının eşiği önüne uzanmış, perişan bir halde ağlıyorlarmış, sormuşlar:

“Ya Abdülkadir neye ağlarsın. Senden bahtiyar kimse var mı? Sen zamanın kutbusun.”

“İşte en son mertebeyi burada zillette buldum” demişler. Bizim Efendi Hazretleri Türbedar da zillette buldular.”

[20] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası sebebiyle üzmekten çekindiğimizden dolayı demektir.

[21] Nakıs iken şeyhliğe kalkanların delilerle haşrından korkarım.

“İrşada mezun olmadığı halde başına adam toplayanın, Müseylemet’ül-Kezzâb ile haşrından korkulur.”

[22] Hava harekâtları ile

[23] Tâlût: İsrailoğullarının meliki. Esas adı Saul’dür.

Kelime olarak “Tâlût” İbranice bir lakabdır. Arapça “Tûl” kelimesi ile alakalı olup, aşırı derecede boylu ve kudretli anlamına gelir.

Kur’an’da iki yerde Tâlût kelimesi geçmektedir. Birkaç yerde de, ona işaret eden zamirler bulunmaktadır.

Mısır ile Filistin arasında yaşayan Amalika adlı bir kavim vardı. Başlarında Câlût adında bir kral bulunuyordu. Bunlar İsrailoğullarına saldırıp onları perişan ettiler. İsrailoğulları da, kendi peygamberlerinden, düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine bir kumandan tayin etmesini istediler. Onların bu peygamberi, Musa aleyhisselâmdan sonraki peygamberlerden biriydi. Onların bu talebi üzerine, peygamberleri onların basına, nesli Ya’kûb aleyhisselâm’ın oğlu Bunyamin’e dayanan Tâlût’u hükümdar olarak tayin etti. Bu durum Kur’an’da söyle ifâde edilmiştir:

“Peygamberleri onlara: “Bilin ki Allah, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi” dedi. Bunun üzerine (onlar): “Biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olur?” dediler. (Peygamberleri): “Allah sizin üzerinize onu seçti. İlimde ve cüssede ona, sizden daha çok üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihâta eder ve her şeyi bilendir” dedi” (Bakara, 247).
İsrailoğulları onun krallığını tasvip etmek istemediler; işi zenginlik ve kısır kavmiyet noktasından ele almaya çalıştılar. Oysa ayette ifâde edildiği gibi, Yüce Allah, Tâlût’a ilimde ve cisimde, maddî ve manevî yönden bir üstünlük vermişti. Maddî yönden iri cüsseli, güçlü, kuvvetli ve güzel olarak yaratmıştı. Manevî yönden de, dinî, siyasî, fen, teknik ve savaş ilimlerinde ona üstün bir başarı ve maharet vermişti. Aynı zamanda o, fakirlere karşı merhametli ve şefkatliydi, yoksulların dertleriyle dertlenir, sıkıntılarını gidermeye çalışırdı. Bir de, Yüce Allah amirliği dilediğine verir. Komutanlık ve amirlik için bunlar önemlidir. Yoksa veraset, soy-sop, ayrı nesepten gelme şartları geçerli ve önemli değildir.

Tâlût komutanlığı ele aldıktan sonra, askerleriyle Câlût’a karşı cihada çıkıyor ve önce askerlerini deniyor. Askerlerinden ihlaslı ve samimi olanlar belirlendikten sonra, düşmanlarıyla cihada devam ediyor. Yüce Allah bu hususta Kur’an’da şu açıklamada bulunmuştur:

Tâlût, ordusuyla birlikte ayrıldığında dedi ki: “Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç avuçlayanlar hariç- onu tatmazsa, o bendendir.” Onlardan az bir bölümü dışında ondan içtiler. O, kendisiyle beraber imân edenlerle onu (ırmağı) geçince, onlar (geride kalanlar): “Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok” dediler. (O zaman) Allah’a kavuşacaklarına kesin gözü ile bakanlar: “Nice az bir topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” dediler” (Bakara, 249).

Tâlat ve askerlerinin, Câlût ve askerlerine karşı cihada hazırlandıklarında, Allah’a karşı yaptıkları niyâz ve duaları, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir:

“Onlar, (Tâlût ve ordusu) Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki:-Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et” (Bakara, 250).

Tâlût ile askerlerinin zaferini ve Câlût ile askerlerinin de yıkılışını haber veren bir ayetin meâli ise, şöyledir:

“Derken, Allah’ın izniyle onları bozdular. Dâvûd Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir” (Bakara, 251).

Ayette de ifâde edildiği gibi, Dâvûd aleyhisselâm, Tâlût’un komutasında toplanmış bulunan İsrailoğullarının arasındaydı ve karşı ordunun başında bulunan Câlût’u öldürdü. Böylece İsrailoğulları bu savaşta galip çıktı. Filistin ordusu yenildi. Dâvûd aleyhisselâm bilâhare Tâlût’un kızı ile evlendi ve onun ölümünden sonra da onun yerine kral oldu.

[24] Allah Teâlâ’nın büyük rahmeti üzerine olsun.

[25] Ermeni yanlısı olarak görülen bazı yazılarından dolayı düşmanlarınca ‘Artin Kemal’ şeklinde adlandırılır. Mustafa Kemal’e ve Milli mücadeleye karşı tavrı tutumu yüzünden pek çokları tarafından “hain” olarak damgalanmıştır[ 4 Kasım 1922 günü, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu birkaç kişi Ali Kemal'i Tokatlıyan Oteli 'nde gittiği berber dükkânından kaçırarak İstiklal Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere Ankara'ya götüreceklerini bildirdiler. Gerçekte ise Ali Kemal, İzmit'te bölge kumandanı Sakallı Nurettin Paşa'ya teslim edildi. Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dışarı çıkarken kumandanlık karargâhı önünde bekleyen "genç subaylar" tarafından linç edildi (6 Kasım 1922). Kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak öldürüldü. Çıplak vücudu ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda dolaştırıldı. Cesedi, Lozan Konferansı'na giderken trenle İzmit'ten geçecek olan İsmet Paşa görsün diye istasyonda bir sehpaya asıldı. İzmit’te defnedilen Ali Kemal'in mezarı, başına bir mezartaşı veya herhangi bir işaret konulmaması sebebiyle zamanla ortadan kayboldu; uzun araştırmalar sonunda 1950'lerde yeri tespit edilebildi.

[26] Hatıra gelen şeyler, vesvese bile olsa meşul omayın demektir.

[27] Nefsin isteklerini içten geçirme

[28] Hayvan sınıfında insana en yakın gelen “at” dır, diyerek maymundan da gelmediğine de işaret etmiştir.

[29] Trakya Argosunda koşalamak: Kovalamak.

[30] Ululuk, itibâr, değer, kıymet

[31] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zayıf iman olarak hadiste buyurması nadirattan olduğu içindir. Kalb ile tasarruf edebilmek ne büyük servettir.

[32] Azar azar, birer ayet öğreterek;

[33] Kiri terk eder doğru yol gider.

[34] Bir gün Sahabe-i Kiram Huzuru Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile oturur iken ashaptan bir zat gelip Efendimiz’e sarılır. Huzurda bulunan eshab bunu terki edebe hamlederler. O zat gittikten sonra Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz yine aynı sözleri buyururlar.

[35] Hususi şefaat

[36] İrade-i teklifiye: İnsanın cüz-i iradesi

İrade-i tekviniye: Allah Teâlâ’nın yaratmasındaki iradesi

[37] Nevres Bey rivayetiyle Sadık Bey ‘den lâkin söyleyeni meçhul

[38] Mürşidin verdiği isme itibar etmenin önemi anlatılmıştır. Harflerin sırları nedeniyle ismin değişmesi kaderide değiştirir.

[39] Nisa,78; “Her şey Allah katındandır.”

[40] Doğru ( hakiki ) nesebe (soya) göre kazanmak suretiyle

[41] Kamunun tamamının bağlılık ve îtimâdmı bildirmesi

[42] Zor kullanarak üstün gelmek

[43] Birinin yerine geçmek, halef olmak

[44] Bakara, 216

[45] Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tarfından görevlidirler.

[46] Âl-i İmran, 9; “Rabbimiz! Doğrusu geleceği şüphe götürmeyen günde, insanları toplayacak olan sensin. Şüphesiz Allah verdiği sözden caymaz.”

[47] Nezafet; temizlik-gösteriş

Burada bahsedilen şeriatın emretmediği temizlik bile olsa şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınırım.

[48] Kibirden kurtulmak terakkinin kendisidir.

[49] Hicr, 99

[50] Abdül Gani bin İsmail En Nablusi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz; 1670-1730 yılları arasında yaşamış olup kabirleri Şam’da bulunmaktadır. Sultan’ın 194 adet eseri bilinmektedir. Ukud ül-lû’lüiyye fı Tarik is sadet il Mevleviye adlı eserin sahibi olup Müstekimzade Süleyman Saadet tarafından tercüme edilen eseri Ankara Milli Kütüphane’de HK Mf 1994 – 292 kayıt no ile bulunmaktadır.

[51] Zümer, 7 “ De ki: «Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”

[52] En’am,82; “Onlar doğru yoldadırlar.”

[53] Bakara, 262;“Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

[54] İsra, 65; “Doğrusu Benim mümin kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.”

[55] Bakara, 31 “ Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti,”

[56] Mutaffifin, 15-16; “Hayır; doğrusu onlar o gün, Rablerinden yoksun kalacaklardır. Sonra onlar, şüphesiz, cehenneme gireceklerdir.”

[57] “Ancak Allah Teâlâ’nın inayeti ile günah işlenir ve ancak Allah Teâlâ’nın muvaffak kılması ile Allah Teâlâ’ya taate güç yeter.”

[58] Muzaheret: isim, eskimiş (muza:heret) Arapça: Destekleme, yardım etme, arka çıkma

[59] Harf, kelime ve cümle sırlarından bahseden sarf ile asıllar ilmi olan yaratılış hikmetlerine işaret edilmektedir. Bu sözleri zahirine hükmetmemelidir.

[60] Mürşidin elinin içini öpmek levhi mahfuzu öpmektir, derler.

[61] İnsan, Kur’ân-ı Kerim’i okumaya, arkadaşıyla sohbet etmeye ve Allah Teâlâ ile konuşmaya doyamaz.

[62] Her taşın ve ağacın altında Allah Teâlâ’yı zikredin.

[63] Şûra, 23; “Ey Muhammed! De ki: Ben sizden buna karşı, yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem.”

[64] Bu söz Ebû Tâlib radiyallâhü anh’e aittir.

[65] Kuşadalı Hazretleri manevî irşada izin verdiği kişilerin her biri, âlem-i velayeti vermişsede rabıta telkinine salâhiyetine kavuşmamıştı. Bu âli yolda rabıta telkin etmek her asırda sahib-i vakitte tecelli eden bir lûtf-i kübradır. Kuşadalı Hazretleri, hal-i hayatta iken kendileriyle şeref-i mülakata nail olmayanların rabıta etmelerini men buyururlardı. Bu gibiler biat ettikleri vekilin delaletiyle âlem-i sülûke dâhil ve istidadı olanlar mertebe-i velayete bile vasıl olurlar. Ancak kemâl bad-el-kemâl bulmak naib-i ekmel-i Muhammedîye mülakat ile olur, denilmektedir.

[66] Albert Einstein (14 Mart 1879 – 18 Nisan 1955), Yahudi asıllı Alman teorik fizikçi. Dilini çıkarmış olduğu fotoğrafından çıkarmamız gereken çok manalar var demektir.

[67] “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Hucurat, 1)

[68] (Hûd, 46), “ Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme.”

[69] Argoda “tenasül uzvu”

[70] Nûr, 37; “Bunları ne ticaret, ne de alış veriş Allah ‘ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar.

[71] Arapçadaki sarf bilgilerinden bir kelimeden türetilen yüzlerce kelime bilgisi. Kendisi hoca mesleğinde ve kıyafetinde olduğu için bana boyle hitap etti.

Maksadı “Allah Teâlâ böyledir, herşeyde vardır, her şey ondandır ve O’dur,” demek idi.

[72] Nimete şükür, vereni görmektir.

[73] Nebiler ve Allah Teâlâ dostları teslim-i ruh ettikleri mekânda sırlanırlar. Bu nedenle makam denilen yerlerde bu sırlar vardır.

[74] (Mustafa Ozeren Efendimizden; “Ya yol verir, ya vermez” ilavesi vardır). (Halil Efendinin çeşitli hallerini gören Mehmet Efendi “Halil sen bana Efendiden daha ileri geliyorsun dermiş, onun üzerine yukarıdaki kelâm zuhur etmiş – Ahmed Erdem).

[75] “İki âlemde tasarruf ehlidir ruhu veli

Deme kim bu mürdedir, bunda nice derman ola

Ruh şimşiri Hudâ’dır ten gılaf olmuş ana

Dâhi âlâ kâr eder bir tığ kim üryân ola”

(Müfti-i’s-sakaleyn Kemal Paşazâde)

[76] 1836′de Feht Ali Şah’ın yaklaşık 100 çocuğundan Muhammed Şah tahta çıkmıştır. Bu dönemde Britanya güneyden İran’ı yarı sömürgesi yapmaya başlamıştır.

İsmaililiğiin önderi Ağa Han isyanı ettiyse de bastırılarak Hindistan’a sığınmıştır. 24 Mart 1844′de Seyyid Ali Muhammed vahiyin indiğini ve kendisinin gayba eden imam olduğunu iddia ederek Babiliğini örgütlemeye başlamıştır. Babiler Kaçarların siyasetini, mevcut Şiiliğini ve başta Rusya ve Britanya olmak üzere Avrupalıların sömürgeciliklerini eleştirmiştir.

1848′de Muhammed Şah öldüğünde Babiler isyan etmiş ve Nasreddin Şah Rusya’nın yardımıyla Babileri bastırmaya çalışmıştır. Babileri bastırmakla başarılı olan sadırazam Emir Kabir İran’ın ıslahatını başlatmış ancak 1852′de Nasreddin Şah tarafından öldürülünce ıslahat hareketi de sona ermiştir.

1870′da Kacar Hanedanının ekonomisi ifras etmiş ve Avrupalı yatırımcılara ekonomik ayrıcalık haklarını vermeye başlamıştır. Böylece İran, Rusya ve Britanya’nın yarı sömürgesi haline gelmiş ve dünya ekonomisinin de parçası olup dışarıdan ucuz malları girdikleri için İran’ın ekonomik gücü zayıflamıştır.

Britanya’ya gizlice tütün üretimi ve satışının 50 yıllık hakkını tekel olarak verilmiştir. 1890′de İstanbul’da çıkan Akhtar gazetesi tarafından bu ortaya çıkarılınca İran’da ulemalar ve bazariler ‘Tütün Kıyamı’ adlı protest hareketini başlatmış ve Kacar Hanedanı tütün ile ilgili ayrıcalık haklarını Britanya’dan geri almıştır.

[77] Kalbin manevi yolculuk için kabiliyet kazanması.

[78] Müncer: dayanmak, nihayet bulmak; bir tarafa çekilmek, sürüklenme, sona eren, neticelenen.

[79] Duhâ, 5; “Ta razı oluncaya kadar vereceğim.”

[80] Söyleyende söyletende Allah Teâlâ’dır.

[81] Talak, 12 “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah’tır, Allah’ın herşeye Kadir olduğunu ve Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığını bilmeniz için Allah’ın buyruğu bunlar arasında iner durur.”

[82] Bir gün mübarek parmakları ile enfiye alıp;

“Arif, te bu zerreden bile hakkı sima eder rüzgâr iniltisi, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hakdır.”

[83] Sonradan oldu demek değil.

[84] Vahdet-i vücud meselesini ağızlarına lakırtı edenler için söylemektedir.

[85] Akve’l kuvâ = Güçlülerin en güçlüsü Â’ciz’ül â’ciz = Âcizlerin en âcizi

[86] Bize görünen görünen şey o takdirin gerçekleşmesidir

[87] (BARKÇİN, 2011) , s.211-224

[88] Ahmet Amîş Efendi …der ve sonra eliyle diline işaret ederek ve parmaklarını, diline değdierek, hal diliyle:

“Bundan ötesi söylenmez ki!”

[89] Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler. (Yasin: 37-40)

[90] Onlar: «Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!» derler. Melekleri, arşın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların aralarında adaletle hüküm olunmuştur. «Övgü, Alemlerin Rabbi olan Allah içindir» denir. (Zümer; 74-75)

[91] Bu yapılan hareket imanını ibraz için iki şahit getirilmesi hikmetini gösterir.

[92] Ankebut, 45

[93] Maraşlı Ahmed Tâhir Efendi buyurdu ki;

“Zikir çektirmek şeyhin kuvvetine, kâmilliğine bağlıdır. İsmi şeriflerden hangisini söylersen olur. Hatta şeyh kâmil olunca (taş, taş) diye zikir çektirse, işler gene olur. Müritlerinden birisi Kuşadalı Hazretlerine sormuş; onlar da (Günde 15 defa İbrahim çeksen sana kâfi) demişler.

[94] (Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti” isimli eserin sayfa 134. vd.) Ahmet Amîş Efendiden bahsederken, Hazretin Hakk’a yürümesi esnasında 116 yaşlarında bulunduklarının rivayet olunduğunu beyan eder. Keza söz konusu eserin aynı sahifesindeki bir

ifadeye göre, Ahmet Amîş Efendiye, mürşidi Ömer-ül-Halveti:

“Ahmed! Senin tevellüdün belli değildir.”demiştir.

Bu söz tasavvufî bir neş’e ile söylenmiş ve mecazî olarak nitelendirilmiştir.

[95] Kıyâmet, 29; “ Ayak ayağa dolaştığı zaman” bilir misin?

[96] Bakara, 38 “ Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.

[97]Fâtır Suresi, 28

[98] Bakkal yahut diğer birine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz borcunuzu ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır.

[99] Mücadele, 10; اِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ اَمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيًْا اِلاَّ بِاِذْنِ اللهِ وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (Gizli toplantılar, inananları üzmek için şeytanın istediği şeydir. Allah’ın izni olmadıkça şeytan onlara bir zarar vermez.)

[100] Mücadele, 10;

[101] Âl-i İmran, 160

[102] Arif-i billah ve vâsıl-ı illallah Selanikli Hacı Ali Örfi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretlerinin seyri sülükde etvar-ı bedia ve üslub-ı güzideyi cami gazelleri de bu beyte benzer.

Babam da ben baba iken baba doğurdu anamı

Anam da meme emerken anam doğurdu babamı

Babam anamı doğurdu, anam babamı büyüttü.

İkisi de birlik idi talâk etmezden evvel anamı

Böyle bir zâde-i mâder değilim sanma ben ebter

Babamla ahd ettim ol demki doğursun o anamı

Babam bana veled dedi her emrine mütekidem

Anama mahrem dedi görmedim vech-i anamı

(Bu gazeli Şeyh Hacı Maksud Hulusi Piriştinevi şerh etmiştir).

[103] Hadîd, 23 “Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir. Allah, kendini beğenip öğünen hiç kimseyi sevmez;”

[104] İsrâ, 5 “Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar…”

[105] Hevenk: Bir ipe geçirilmiş veya birbirine bağlanmış yaş yemiş veya sebze bağı

[106] Mehmed Tevfik Kayseri Hazretleri Sertürbedar Ahmed Amîş Efendi’nin halifesidirler. Kayserili olmaları dolayısıyla “Kayseri” lakabıyla marufturlar. Ahmed Amîş Efendiden aldıkları emaneti 1921-22′ lerden 1927′ye kadar muhafaza etmişlerdir. 1927′den 1933-34′lere kadar geçen bekleme devresinden sonra, kendi ifadelerine göre emaneti Ahmed Tahir Maraşi Efendi Hazretleri devralmıştır.

Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri, Sultan Abdülhamid Han’ın sofra hizmetlerini görmekte bulundukları sıralarda gönül muhabbeti ile meşgul olmuşlar, bilahare Sultan Abdülhamid’in tahttan ayrılmasını müteakip saray erkânı ve personel dağılmıştır. Mehmed Efendi ise, zaman zaman iltifatlarına mahzar olduğu Ahmed Amîş Efendinin tavsiyesi üzerine bir ara Kayseriye git mişler ve bir müddet sonra dönmüşlerdir. Kayseri dönüşü Ahmed Amîş Efendi Hazret kendilerine hal hatır sorduklarında şu cevabı verirler:

“Efendim, tencere iki ise birini sattım, yatak iki ise birini sattım, bağı da tefeciye verdim sonra geldim!”. derler.

Ahmet Amîş Efendi kendisine:

“İyi yapmışsın” buyururlar.

[107] Hakikaten Şerafettin Yaltkaya zamanla yükselip profesör ve Diyanet İşleri Reisi oldu. Fakat İslâm dinîne hizmet edeceği yerde pek çok sorunların çıkmasına sebebiyet verdi. Bu yüzden, icraatını bilenler tarafından Telafüddîn Haltkaya adı ile anıldı.

[108] “Emekli Binbaşı olup 1953 yıllarında Bilecik İnönü nahiyesinde mütemekkinen sakinlerindendir.

[109] Kâf, 28-29

[110] Bu Allah Teâlâ’nın büyük lütfudur.

[111] Kazım bey Emekli binbaşı olup 1953 yılında Bilecik vilayeti merkezinde mütemekkiren sakindir.

[112] Hayat veren feyzinden genişledi

[113] Mürşid mürşid olursa bu kadarı da yeter. Olmazsa zikir çek çek dur, ne faide olur ki;

[114] Mülhak: isim, askerlik Bir asker karargâhında subay yardımcısı.

[115] Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma.

[116] İnha:isim, Resmî bir göreve atama veya bir üst aşama için yazılan yazı:

[117] Ömer Lütfi Toygar 1924 yılında Ödemiş’te dünyaya geldi. Babası Hacı Yusuf Toygar, annesi Fatma Üzire hanımdır.

Hacı Yusuf, doğduğu ve büyüdüğü yer olan Konya’dan medrese tahsili için genç yaşta ayrılmış ve Dava Vekilliği yaptığı Ödemiş’e ilk eşi Şefika Hanım ile evlenerek yerleşmiştir. Şefika Hanım’dan çocuğu olmayınca Şefika Hanım’la beraber hacca gitmeleri şartı ile Yusuf Efendi’ye çocuk verebilecek bir hanımla evlenmesine izin vermiş ve dünyaya gelen Mehmet Kemal ile Ömer Lütfi’ye ikinci annelik yapmıştır. Ağabeyi Mehmet Kemâl, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuduğu için Ömer Lütfi, Denizli Lisesi’ni (o tarihte Ödemiş’te lise yoktu) bitirdikten sonra ailesine yük olmamak için askeri talebe olarak İstanbul Diş Tabipliği Fakültesi’nde okuyarak 1949 yılında mezun olmuştur. Teğmen rütbesi ile mezun olduğu yıl Fatma Müesser Hanım ile evlenen Ömer Lütfi, Ankara, Merzifon, İzmir, Visbaden, Kütahya ve Eskişehir Hava Hastanelerindeki görev yıllarından sonra albay rütbesi ile emekliye ayrılmıştır. Bu yıllar sırasında Ödemiş’te büyük kızı Hasene, Merzifon’da Atiye ve büyük oğlu Yusuf Ammar, İzmir’de de küçük oğlu Ahmet Tahir ile küçük kızı Feyziye dünyaya gelmişlerdir. İstanbul’da diş tababetinde okuduğu yıllarda tanımak bahtiyarlığına eriştiği Ahmet Tahir Memiş Hazretlerinden aldığı feyz ve muhabbet vefatlarında vazifeyi devrettikleri Mustafa Özeren Efendi Hazretleri ile devam etmiş ve Ömer Lütfi bu rabıtanın bu dünya ile ilgili kısmını son nefesindeki “ALLAH” kelamına kadar terk etmemiştir.

Bu rabıtada aldığı zevki ve heyecanı paylaşmak isteği ile okuyacağınız “Muhabbet Üzerine” adını verdiğimiz eseri kaleme almıştır.

Allah Teâlâ bizlere de bu rabıtanın kokusunu nasip eder inşallah. Amin.