IX. DERS

Yorum yapın

TEVHÎD- EF’ÂL

Senin mi fiillerin? Nedir bu gizli kibir?
Ef’âlin Hakk’ka ait; tövbe et, tekbir getir!

Nefsinin vehmidir, bil, fâil olduğun sanmak;
Kendini Rab olarak görmeğe kalmış ramak!

Ef’âlini hikmetle yaratan Rab’dır ancak;
Bu idrâk ile sen de saf kulluğa aç kucak.

Vermedikçe Rab’bına ef’âlini bittemyiz,
Olur musun ef’âlin künhünü hiç mümeyyiz?

“Lâ fâile illAllah” Tevhîd-i Ef’âl’dir, bil!
Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.

Karagöz perdesinde bir sûretsin, bakar-kör;
Sen, ef’âli yaratan O Ulu Üstâdı gör!

Olur cüz’î irâde, perdesi basîretin;
Kezâ muharrikidir, nefis denen meretin.

Bu cüz’î irâdeyi söküp atsan fehminden,
Geriye ne kalırdı, bak bakalım, kendinden?

Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ bir er,
Sultânî irâdeye tâbi’ olarak bekler.

Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl.
Meslûbü-l irâdedir; huzûrda câri bu hâl.

Hakk huzûrunda olmaz irâde emâresi!
Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.

Huzurda bulunana ârif olunur ıtlak;
O’nun tâbi’ olduğu cebir de cebr-i mutlak.

Var sen cebr-i mutlaka tâbîliğini fehmet;
Ef’âli de Hakk’dan bil; bu fakr ile bul rahmet!
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Tevhîd-i Ef’âl: Fiillerin birliği. Tevhîd mertebelerinin birincisi, Uruc (mânevî yükselme) sürecinin ilk basamağı ve Fenâ Kavsi’nin ilk durağıdır. Eşyâda sâdır olan fiillerin aslî fâilinin Hakk olduğu bilincinin uyanması ve bu bilincin hâl edinilmesi demektir. Ef’âl: Fiillerin çoğulu, işler, ameller. Fâil: (1) İşleyen, yapan; (2) Bir fiilin anlattı ı işi yapan.

Ramak: Pek az şey.

Bittemyîz: Seçerek, ayırtederek.

Künh: Bir şeyin aslı, Hakîkati, özü, temeli, kökü.

Mümeyyiz: Seçen, ayıran.

Lâ fâile illAllah: Allah’tan başka fâil yoktur.

Sâlik: Mânevî bir yola giren.

İfnâ: Yok etme, tüketme.

Cüz-î irâde: Kişinin arzu ve fiillerini gerçekleştiren fâilin yalnızca kendi olduşu inancı.

Basîret: Önden görüş, seziş, gönül uyanıklığı.

Muharrik: (1) Tahrîk eden, harekete geçiren, oynatan; (2) Kışkırtan, ayartan, dürten.

Meret: İri ve çirkin şey, sevimsiz ve münâsebetsiz.

Müheyyâ: Hazır.

Sultânî irâde: Cenâb-ı Hakk’ın İrâdesi. Tâbi’: Uyan, boyun eğen, bağlı kalan, birinin emri altında bulunan. Muhâl: Mümkün olmayan, imkânsız. Meslûbü-l irâde: İrâdesi alınmış, elinde bir şey olmayan.

Huzûr: Hâzır bulunma.

Cârî: (1) Cereyân eden, akan, geçen; (2) Geçerli. Emâre: Belirti, iz, eser, ipucu, eser, ni an, âlamet.

Cebr-i izafî: Bağlı bulunduğu şeye göre değişen bir zorlayıcılık, mecbur kalış, seçeneği düşündürmeyen bir güç, seçme özgürlüğünü kullandırmayan zorlayıcı durum.

İrâe: Gösterme, işâret etme.

Ârif: İrfân sâhibi, mârifete kavuşmuş kimse, velî.

Itlak: Salıverme, koyuverme, bırakılma.

Cebir: Zor, zorlama.

Cebr-i Mutlak: Tek zorunlu güç, kaçınılmaz zorlayıcılık.
IX. DERSİN YORUMU:

1-5. Beyitler:

Senin mi fiillerin? Nedir bu gizli kibir?
Ef’âlin Hakk’ka ait; tövbe et, tekbir getir!

Nefsinin vehmidir, bil, fâil olduğun sanmak;
Kendini Rabb olarak görmeğe kalmış ramak!

Ef’âlini hikmetle yaratan Rabb’dır ancak;
Bu idrâk ile sen de saf kulluğa aç kucak.

Vermedikçe Rabb’ına ef’âlini bittemyiz,
Olur musun ef’âlin künhünü hiç mümeyyiz?
“Lâ fâile illAlah” Tevhîd-i Ef’âl’dir, bil!
Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.

Merâtib-i Tevhîd yâni Tevhîd Mertebeleri altıdır. “Merâtib-i Tevhîd Sülûku” en alt noktası Beeriyyet ve en üst noktası da Tevhîd-i Zât diye isimlendirilen bir çember gibi düşünülür. Bu çemberin Beşeriyyet durağından itibâren başlayan Yükseliş Kavsi: Tevhîd-i Ef’al, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât mertebelerini kapsar; bunlara Fenâ Mertebeleri denir. Bu çemberin iniş Kavsi ise: Cem’, Hazretü-l Cem’ ve Cemmü-l Cem’ mertebelerini kapsar; bunlara da Beka Mertebeleri denir. Bu iki kavis tamamlanınca Cemmü-l Cem’ mertebesi ile Beşeriyyet durağı çakışır. Sâlik böylece hareket noktasına geri dönmüş olur. Ama bu dönüşte sâliğin elde ettiği idrâk ile salt beşer seviyesinde yâni bu mânevî yolculuğun başındaki idrâki arasında pek büyük bir fark vardır. Ganiyy-i Muhtefî’nin Merâtib-i Tevhîd Risâlesi’ndeki gâyesi bu mânevî yolcuğa fikrî bir hazırlığı gerçekleştirdikten sonra Fenâ ve Beka mertebelerinin mâhiyetlerini açıklamaktır.

Ganiyy-i Muhtefî, bu nefesinde işte “Fenâ (Yokluk, hiçlik, kulun fiilini görmemesi hâli. İnsânın zâtının Hakk’ın Zât’ında eriyerek aslına kavuşması. Tevhîd mertebelerinde “Fenâ-i ef’âl, Fenâ-i sıfat ve Fenâ-i zât” urûç (yükselme) makamlarıdır. Bu makamlar temkîn değil, telvîn yâni renklenme/boyanma makamlarıdır. Fena’nın başı “Seyri İllallah” (Allah’a doğru seyir) ve sonu “Fenâfillâh” dır (Allah’da sönme/yok olmadır).) Mertebeleri”nin birincisi olan “Tevhîd-i Ef’âl” yâni “Fiillerin Birliği” üzerinde durmakta ve “Lâ fâile İllAllah” idrâkini zevk etmenin yolunu ve yordamını telkîn etmektedir. “Lâ fâile İllAllâh” Türkçe karşılığı ile “Allah’tan başka fâil yoktur” demektir ve bununla kişinin kendi fiillerinin fâili/yaratıcısı olmadığı ve görünen tüm fiillerinin aslında Hakk’a ait olduğu gerçeği idrâk ettirilmek istenmektedir. Yine Ganiyy-i Muhtefî, insânın kendi fiillerinin fâili olduğunu sanmasının, aslında, nefsin insana oynadığı bir oyun olduğuna dikkati çekmekte ve bu vehmin insanın kendisini neredeyse Rabb olarak görmeye sevk edebileceğini vurgulamaktadır. Bu vehimden kurtulu un insanın kendisine izâfe edilen fiillerden soyunarak, bu fiillerin aidiyetinin eninde sonunda kendisinin değil Rabb’ın olduğunu idrâk etmesiyle mümkün olduğunu telkîn etmektedir.

Tevhîd-i Ef’âl mertebesine şu iki âyet örnek olarak verilir: “Oysa ki sizi de yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır.”(Saffat/96) Ve “Âdemoğullarını karada da denizde de Biz taşımışızdır”.(İsrâ/70)

Kur’ân’ın ilk cümlesi olan “Besmele”de ise “Rahman” ve Rahîm” isimleriyle sıfatlanan “Allah” ismi, fiili tecellîdir. İnsân başladığı her işe “Besmele” ile başlar ve Rahman ve Rahîm olan Allah’tan başka fâil, yâni yapan ve işleyen olmadığını düşünür ve aynı zamanda kendisini en küçük işlediği işlerden tamamıyla fânî (kendisinin işlediği bu işlerde en küçük bir katkısının olmadığını) bilirse, işte bu tecellî Allah’ın insâna olan fiili tecellîsinden ibârettir. Bu tecellîde Allah insâna iş ile tecellî eder. Bu tecellî Hakîkat yoluna girmenin başlangıcıdır. Fiillerin fâilinin Allah olduğu telkîni insânın aklına “böyle bir düşüncede ahlâkî yükümlülü ün nasıl yeri olabilir? Veyâ “İnsândan çıkan kötü fiilerde, yanlış işlerde ahlâken sorumlu olan kimdir ve kim kime karşı sorumludur?” sorularını getirebilir.

İnsân, Şeriat açısından, kendi fiilerinden sorumludur. Buna rağmen, kendisi, ahlâkî anlamda fâil-i muhtar, yâni fiillerini kendisinden başka haricî ya da dahilî herhangi bir belirleyici âmilden bağımsız olarak irâde eden bir fâil değildir. İnsanın fiilleri doğrudan doğruya kendisinden çıkmaktadır ve bu fiiller kendi istidâdıyla ve bu istidâdı idâre eden kanûnlarla belirlenmiştir. Bu kanûnlar (A’yân-ı Sâbite) öyle sâbit ve değişmez kanûnlardır ki, Allah bile onları değiştirmez. Her şey Ezel’de takdir edilmiştir. Bu hususu Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre’nin yayınlanmamış “Kader ve Kazâ’ya Îmanı Anlamak” başlıklı incelemesinden yararlanarak açıklamak istiyoruz:

Mânevî alanda insanın ayağını kaydıran önemli tuzaklardan biri de Gündelik Akl’ın (Akl-ı Meâş’ın) “Kader ve Kazâ” sırrını, gene Kader’in iktizâsı olarak, idrâk etmek için çaba sarfetmesi ve bu konuda vehminin esiri olmasıdır. Oysa insan “Kader ve Kazâ”nın sırrını fehmetmekden âcizdir. Nitekim, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de sırf bunun için: “Bana Kader’in sırrından sual etmeyin!” buyurmuştur.

Kader Cenâb-ı Hakk’ın Mükevvenât’ı yaratmadan önce zaman içinde vuku bulacak olan her şeyi Zât’ına has: 1) Hikmeti ve 2) Hükmü ile tesbit etmiş olmasıdır. Kazâ ise Cenâb-ı Hakk’ın: “Ol! (Kün!)” emr-i ilâhîsiyle bu Mükevvenât’ı ve zamanı halk etmesinden sonra, bu vuku bulacak olanların zaman içinde Kader’de tesbit edilmiş olan sıralarına göre tecellî edip vuku bulmalarıdır.

Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’den ilgili âyetler ile bir bölük hadîs “Kader ve Kazâ” faslının, sırrının değil de, yalnızca îmânî temelinin anla ılması için mealleri ve yorumlarıyla birlikte aşağıya dercedilmiştir:

Âyetler:

… Göklerin ve yeryüzünün ve her ikisi arasındakinin mülkü Allah’ındır. O dilediğini yaratır ve Allah her şeye kadirdir. (Mâide/6).

Allah: Mâlikü-l Mülk’tür; yâni bütün Mükevvenât’ın Hâlikı ve Mâliki’dir. Mülkünde bütün tasarruf yetkisi ancak Zât’ına mahsûstur. Dilediğini, dilediği gibi yâni bütün kader ve kazâsı ile birlikte yaratır. Bunu tâyin etmek konusunda yegâne Yetki, Hikmet, İlim, İrâde, Hüküm, Hilkat (Yaratma) ve Kudret’in sâhibi sâdece ve sâdece O’dur.

· Allah sana bir zarar verirse o zararı O’ndan başka giderecek yoktur ve eğer sana bir hayır verirse zâten her şeye gücü yeten de O’dur. O, kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sâhiptir. (Enâm/17-18) E er bir zarara uğradığın zehâbına kapılırsan o zararı Allah’dan başka giderecek bir zât yoktur. Zararını ortadan kaldırdıklarını zâhiren gözlediklerinin hepsi de bil ki Allah’ın senin hakkında Ezel’de vermiş olduğu Kader hükmüne uygun hareket etmektedirler, ve çoğu da bunun bilincinde değildir. Görünüşe aldanma! Allah yüce Hikmeti ile bütün Mükevvenât’ın Kader’ini Ezel’de tesbit etmi tir. Görünüşün ardında, aslında, her şeyin gerçek sebebi yalnızca ve yalnızca O’nun Hükmü’dür.

· Şurası gerçektir ki Biz her şeyi Kader’e göre yaratırız. (Kamer/49)

Kader bütün bu Mükevvenât Âlemi’nin ilâhî yâni Allah’a mahsûs olan programıdır. Allah, her bir nesnenin vücûd âlemindeki zuhûrunun Ezel’de “Ol!” emriyle yaratmış olduğu bu programa uygun olmasını murâd ve takdîr etmiştir.

· Arzdaki her yürüyen canlının rızkının sorumluluğu yalnızca Allah’ın üzerindedir.

.Allah onun durduğu yeri de (sonunda) gideceği yeri de bilir. Bunların hepsi de apaçık bir Kitap’da kayıtlıdır. (Hûd/6) Canlıların maddî ve mânevî rızıklarının sorumluluğu Zât’ına Rezzâk ismini lâyık görmüş olan Allah’a aittir. Bunların zaman içindeki bütün durum, konum ve rızıkları Allah tarafından tesbit edilmiş olan Kader kitabında (Levh-i Mahfûz’da) apaçık yazılıdır. Hiç bir canlı bu kitaptaki programın dışında hiç bir şey yapmağa kadir değildir. Onlar hakkındaki hüküm Ezel’de her şeyi bilen ve Zât’ına Aliym ismini lâyık gören Allah tarafından verilmiştir.

· Siz yeryüzünde de gökte de (Allah’ı) âciz kılanlardan değilsiniz. Sizin Allah’dan gayrı ne bir dostunuz ve ne de bir yardımcınız vardır. (Anke-bût/22)

.Sizler ister vehminizin, ister aklınızın dürtüsüyle ya da Şeriat’a uygun olsun diye bilmecbûriye alacağınız tedbirlerle Allah’ın takdîrinin önünü kesemez, Ezel’de sizin hakkınızda vermiş olduğu hükmünün tasarrufunda O’nu âciz kılamazsınız. Aslında, bilebilseydiniz ki, aldığınız bütün tedbirler de O’nun Ezel’deki hükmüne uygundur. Ama nefsiniz bunun apaçık idrâkine engel olmaktadır. Ama bilin ki bu engelleme dahi sizin hakkınızda Ezel’de verilmiş olan Kader hükmünden bir cüzdür; başka bir şey de değildir.

· Gaybın anahtarları O’nun indindedir, onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez. Ve yeryüzünün karanlıkları içinde bir tek tâne bile yoktur ki, yaş ve kuru hiç bir şey bulunamaz ki apaçık bir Kitap’da tesbit edilmemiş olsun. (Enâm/59)

Gayb âlemini de Şehâdet âlemini de en ince ayrıntısına kadar bilen Allah’dır. Çünkü her ikisinin de Hakiym ve Aliym olan Hâlıkı O’dur. O bütün bunları Kader kitabında tesbit etmiştir. O’nun hükmünün dı ında tecellî eden hiçbir şey yoktur.

· Ölüleri, hiç kuşkusuz, Biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her işi yazarız. Biz her şeyi bir öncü’de yazmışızdır. (Yâsin/12) Yeryüzünde insan sûretinde fakat kalpleri ölü olanların kalplerini de, bedenen ölerek toprağa girip Cezâ Günü’nü bekleyenleri de Biz diriltiriz. “Ölmeden evvel ölünüz!”

.Ölüm sırrına erdirdiklerimizi huzurumuzda Hayy kılarak dirilten de Biz’iz. Bu olacakların hepsi de Mükevvenât’tan önce takdîr ve tesbit etmiş olduğumuz Kader kitabında kayıtlıdır.

· Hiç bir şehir yoktur ki Biz o şehri Kıyâmet’ten önce helâk etmeyelim ya da iddetli bir azâba uğratmıyalım. İşte bu, Kitap’da yazılmış bulunmaktadır. (İsrâ/58)

Biz, “Külli şey’in hâlikun illâ vechehû” âyetinin mânâsı akıllarını isâbetle ve dirâyetle kullananlar tarafından idrâk edilsin diye, Kader kitabında, Kıyâmet’den önce her bir şehrin kendisi için biçtiğimiz bir vakitte helâk olmasını bir kural olarak vaz etmiğizdir.

· Bilmez misin ki Allah gerçekten de göklerde ve yeryüzünde ne varsa bilir; şüphe yok ki bu, bir Kitap’da bulunmaktadır; şüphe yok ki bu, Allah için pek kolaydır. (Hacc/70)

· Gökte ve yeryüzünde hiçbir gizli şey yoktur ki apaçık bir Kitap’da bulunmamış olsun. (Neml/75)

· Arzda yürüyen hayvanlar ve iki kanadıyla uçan ku lardan ne varsa ancak hepsi de sizleri andıran topluluklardır. Biz o Kitap’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi de haşredilip Rabb’lerinin huzûruna getirilirler. (En’âm/38)

Ezel’den Ebed’e kadar vuku bulacak olan her şey Bizim: Rubûbiyet’imizin, Hikmet’imizin, İlm’imizin, irâde’mizin, Kudret’imizin, ve Rahmet’imizin eseri olarak eksiksiz olarak hükm ve kayd edilmiş bulunmaktadır. Görünüşe aldanarak cüz’î irâde sâhibi olduklarına îman edenlerin ya da vehimlerinin kendilerini: “İnsan kendi kaderini kendi yaratır” diye avuttuğu insanların Kader’in sırrı hakkındaki nasibsizlikleri de, vukuat karşısındaki ısyânları da, bütün insanların haşrı da, Cezâ Günü de hep Bizim tertib etmiş olduğumuz o Kader Kitabı’nın (Levh-i Mahfûz’un) iktizâsıdır.

· Gerçekten de yeryüzünün onlardan neyi eksiltti ini Biz biliriz. (Bu bilgiler de dâhil olmak üzere) Her şeyi zabta geçirip koruyan Kitap ise Bizim indimizde bulunmaktadır. (Kaf/4)

Sizin büyüleriniz de, fallarınız da, eşyâ ya da hadîsâtı uğurlu-uğursuz diye sınıflandırmanızdaki vehimleriniz de hiç Bizim indimizdeki bu kitaba te’sir edip de bu Kitab’ın sırlarını sizlere fâş edebilir ya da Ezel’deki takdîrimizi değiştirebilir mi? Ne kadar da bâtıl îtikatlarınız var! Hiç değilse bu bâtıl îtikatların dahi Levh-i Mahfûz’da sizin hakkınızdaki Hükmün gereği olduğunu bir idrâk edebilseniz!

· Yeryüzüne ya da nefislerinize gelip çatan hiç bir musîbet yoktur ki Biz, onları yaratmadan önce onu, bir Kitap’da tesbit etmemiş olalım. Şüphe yok ki bu, Allah’a pek kolaydır. (Hadîd/22)

Yeryüzüne ya da nefsinize gelip çatan bir musîbet karşısında haddi hudûdu aşmayın! Şeriat’ın böyle bir durumda gerektirdiğini yapın! Ama görünen sebeplere bakıp da Allah’ın Fâil-i Mutlak olduğunu unutmayın! Bu musîbetler karşısında Allah’ın takdîrine teslim olarak: “Allah, demek ki, böyle takdîr etmiş. Mâlikü-l Mülk O’dur. O dilediğini yapar. Başıma bu gelen de ancak onun Fazl’ındandır (Hâzâ min fadl-ı Rabbî) ” diyerek tevekkül edip Hakk’a teslim olun; gerçek Müslümanlar’dan olun:

· De ki: “Bize, Allah’ın bizim için yazmış olduğundan başkası kesinlikle isâbet etmez. O’dur bizim dostumuz ve inananlar da Allah’a dayanıp tevekkül etmelidirler.” (Tevbe/51)

· Binlerce oldukları hâlde ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara “Ölün!” dedi… (Bakara/243)

İnsanların bazı olayların zuhûruna engel olmak üzere aldıkları tedbirler o olayların zuhûruna her zaman engel olmazlar. Eğer Allah bir kimsenin ölümüne hükmetmiş ise ve o kimse kendi aklınca bulunduğu şehirden çıkıp gitmenin ölüm tehlikesini izâle edeceğine inanır da o şehri terkederse ölüm Kader’deki hükme uygun olarak onu gittiği yerde de bulur. Nitekim bir hadîsde, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz:

“Allah bir kulun bir yerde ölmesini takdîr etmişse onun oraya gitmesine sebep olacak bir ihtiyaç (bir sebep) yaratır” demektedir (Tirmizî, Kader:11/C.Uşşak:660)

Hadîsler: · Bir kul hayrı ve şerri ile Kader’e îman etmedikçe tam îman etmiş olmaz. Gene, başına gelecek olan bir şeyin mutlaka geleceğine, gelmeyecek olanın kat’î sûrette gelmeyecepine inanmadıkça tam îman etmiş ve O dilediğini yapar” de! Çünkü “keşke” sözü şeytân’ın işe karışmasına kapı açar. (Ibni Mâce, Mukaddime: 10/C.Uşşak: 656)

· Lânet ettiğim altı çeşit kimse vardır ki onlara Allah ve gelmiş geçmiş bütün peygamberler de lânet etmiştir. Bunlar: 1) Allah’ın kitabına ilâve yapan, 2) Allah’ın Kader’ini tasdîk etmeyen, 3) Allah’ın alçalttıklarını yükseltmek ve yücelttiklerini de alçaltmak için ceberutlukla insanların başına musallat olan, 4) Mekke haremi dâhilinde yasak olan işleri yapan, 5) Ehl-i Beytim’e zulmeden, ve 6) benim Sünnetimi terkedenlerdir. (Tirmizî, Kader: 17/C. Uşşak: 665).

· Her şeyin bir hakîkatı vardır. Kul, başına gelen bir şeyin mutlaka geleceğine, gelmeyen şeyin de gelmesine imkân olmadığını bilmedikçe îmanın hakîkatına erişemez. (Ebû Dâvûd, Sünnet:16/Câmiü’s Sa îr: 1346, Yeni Asya).

· Bir kişi Resûlullah’a gelerek: “Yaptırdığımız muskaların,tedâvîde kullandığımız ilâçların ve yaptığımız perhizlerin Allah’ın kaderinden gelecek herhangi bir şeyi geri çevireceği görüşünde misiniz?” diye sordu.Resûl-i Ekrem: “Onlar da Allah’ın Kader’indendir” buyurdu. (Tirmizî, Kader: 2/C.Uşşak: 667).

· Adak Allah’ın insanoğlu için takdîr ettiğinden başkasını yaklaştırmaz (yâni hükmettiği kaderi değiştirmez). Fakat adak bazan Kadere uygun dü er de bu da cimrinin vermek istemediği malı vermesine sebep olur. (Müslim, Nezir:7/Câmiü’s Sağîr:1227,Yeni Asya),

· Allah tarafından takdîr edilene râzî olması insanoğlunun mutluluğundan ve Allah’dan hayır dilemeyi terketmesi de bedbahtlığındandır. Gene, Allah tarafından kendisine takdîr edilene karşı şikâyetçi olması insanoğlunun bedbahtlığındandır. (Tirmizî, Kader: 15/C.Uşşak:664)

· Allah’dan (bir işin) hayırlısını dilemesi insanoğlunun iyi olduğunun işâretidir. Allah’ın takdîr ettiğine rızâ göstermesi insanoğlunun iyi oldğunun işâretidir. Allah’dan (bir işin) hayırlısını dilememesi insanoğlunun kötü oldu unun işâretidir.

.Allah’ın takdîrine hoşnutsuzluk göstermesi de insanoğlunun kötü olduğunun işâretidir. (Müslim, Müsned:168, Tirmizî, Kader:15, Müslim, Hac:402).

· Allah bir kulu hakkında bir şey takdîr etmişse, bu takdîrini hiç bir şey geri çeviremez. (İbni Kânî’den/Câmiü’s Saîr: 958, Yeni Asya). Allah bir kulun Kader’inde kendisi için bir şeye hükmetmişse O’nun bu hükmünü dua da, adak da, Şeriat’a uygun ya da Şeriat-dışı tedbirler de değiştiremez.
Bunların Allah’ın hükmü üzerinde hiç ama hiçbir tesiri yoktur.

Bununla beraber kul, Allah’ın takdîrinin nasıl tecellî edeceğini bilmediği için, ekseriyetle kendi nefsine hoş gelecek bir beklenti içindedir ve dua ve niyâzları da daha çok nefsini tatmin edecek bir tecellînin vuku bulması yönünde olur (Aslında onun bu beklentisi de, ve dua ve niyâzları da gene Allah’ın kendisi için Kader’ine yazmış olduğu hükümlerinden başka bir şey değildir). Hâlbuki yukarıdaki bir başka hadîsde de belirtilmiş olduğu vechile bir insan: 1) bir işin hayırlısını dilemek ve 2) Allâh’ın kendisi için takdîr etmişolduğu şeyin vukuunda da bu takdîre rızâ göstermek mecbûriyetindedir. Bu konuda belki de her şartta geçerli olabilecek, efrâdını câmî’ ve ağyârına mânî’ olan bir dua: “Yâ Rabbi! Bildiğim ya da bilmediğim her türlü şerden Sana sığınır, bildiğim ya da bilmediğim her türlü hayrı Sen’den niyâz ederim” şeklinde olmalıdır.

· Fazla kaygılanma! Senin için takdîr edilen olur, rızık olarak yazılan gelir. (Beyhakî’nin Şaâbü-l Îman’ından/Câmiü’s Sa îr:3873, Yeni Asya).

nsanın vukuat karşısında ya da beklediği rızık bakımından kaygılanması kendi nefsinin doğal bir tepkisidir. Ancak, insan nefsine hâkim olarak bu konuda aşırıya kaçmamalıdır. İnsanın, Allah’ın Ezel’de kendisi için vermiş olduğu hükümden başka bir şeyin asla vuku bulamayacağının ve takdîr edilmiş olan rızıktan da başka bir rızka asla nâil olamayacağının idrâkini zinde tutarak Rabb’ine teslim olması kendisi için daha hayırlıdır.

· Kuş dahi Kader’le uçar. (Ömer Fevzi Mardin, Hadîs-i Şerifler, s.101).

· Muhtac olduğunuz şeyleri (yüz suyu dökmeden, zillete düşmeden) izzet-i nefis ile isteyiniz. Zîrâ umûrun kâffesi Allah’ın takdîri ile cereyân eder. (a.g.e.,s.102).

· Üç huy vardır ki onlar kimde bulunursa o, Allah’ın sevgili has kullarından olur. Bu üç huy: 1) Kadercin hükmüne rami olmak, 2) Allah’ın haram kıldığı şeylere karşı sabretmek, 3) (sâdece) azîz ve celîl olan Allah’ın zâtı için öfkelenmek

. (Deylemî’nin Müsnedü-l Firdevs’inden/Câmiü’s-Sağîr: 1835, Yeni Asya).

· Şunlar îmanın zayıflığındandır: 1) Allah’ı kızdırmak bahâsına insanları râzî etmen, 2) Allah’ın verdiği rızıktan dolayı insanları övmen, 3) Allah’ın sana vermediği rızıktan dolayı insanları kötülemen. Bir kimse ne kadar şiddetle isterse istesin, Allah’ın nasîb etmediği şeyi sana getiremez. Hiç kimsenin hoşnutsuzluğu da Allah’ın sana verdiğini geri alamaz. Allah, hikmetiyle ve büyüklüğüyle, huzur ve ferahı: 1) Kader’e rızâ’ya, ve 2) kuvvetli îmana; kaygı ve üzüntüyü de: A) şüpheye, ve B) “kaderine itiraz etme”ye yerleştirmiştir. (Ebû Nuaym’ın Hılye’si ve Beyhâkî’nin Şi’bü-l Îman’ından/Câ-miü’s Sağîr: 1389, Yeni Asya).

Bu âyet ve hadîslerden anlaşılmaktadır ki eğer bir kimse bir hâcet için dua eder de o duanın muhtevâsı bi hikmet-i Hudâ gerçekleşecek olursa bu duanın, o kimsenin nefesinin kuvvetinin bir emâresi ya da Kader’ini değiştirmiş bir dua olarak değil de: 1) onun, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın tâyin ve takdîr etmiş olduğu hükme (zâhirde) tesâdüfen paralel düşmüş görünen bir duası, ve kezâ 2) gene ezelde, o kimse için takdîr edilmiş olan hükmün gereği olarak kabûl edilmesi gerekir.

Kazâ’nın zâhirine bakıp da işin aslında bir sebeb-sonuç ilişkisinin mevcûd olduğunu vehmetmek vahim bir hatâdır. Cenâb-ı Hakk, Ezel’de, Zât’ını bir sebeb-sonuç ilişkisiyle kayıt altına almaksızın Kader’i tâyin etmiştir.

Kader’de, yalnızca, Cenâbı Hakk’ın (hikmeti sâdece ve sâdece Zâtı’na mâlûm olan) Hükmü vardır. Bu Hüküm ise: 1) “sebeb-sonuç ilişkisi”nden bağımsızdır; ve 2) bu ilişkinin, insanın nefsinin kendi hayâlinde tahrik ettiği, vehmî zuhûruna da takaddüm eder. Beşerin Akl-ı Meâş’ının kendisine telkîn ettiği sebeb-sonuç iliş kisi Kader’in halkedilmesinin temelinde yoktur. Bu ilişki ancak, Kazâ’nın zuhurunda, olayların zaman içinde bir silsile teşkil etmesinin mâkûlemizde (gene de Ezel’deki Kader hükmüne uygun olarak) ihdâs ettiği bir vehimden ibârettir. Hiç bir işin Kader hükmünün dışında vuku bulmadığı ve kimsenin Kader’in hükmünü değiştiremeyecği idrâki dâimâ zinde tutulmalıdır. Bu itibarla, bâzı hareket ve davranışların “uğurlu” ya da “uğursuz” olduğu vehmine, yâni nefsin insana, açık ya da kapalı bir biçimde, telkîn ettiği “Kader’in hükmünü değiştirebileceği vehmi”ne kapılmamak gerekir. Bu kabil bir inanç bir tür şirk-i hafî’den başka bir şey değildir. İnsan bir takım hareket ve davranışlarla ya da mezarlardan, meczublardan, falcı ve cincilerden meded umarak Kader’i değiştiremez. Başına ne gelecekse gelecektir. Bu anlamda uğurlu sayılabilecek tek şey insanın kendi nefsinin hiyle ve oyunlarını teşhis ve tesbit etmek hususunda irâde ve idrâk sâhibi olmasıdır. Ayrıca unutulmamalıdır ki Cenâb-ı Peygamber Efendimiz: “El hayru fi mâ vak’a” yâni: “Vuku bulanda hayır vardır” ve gene “Bir işin sonunu sabırla beklemek ibâdettir” demiğtir. O hâlde vuku bulanın hayrının tecellî etmesini sabırla ve îmanla beklemek mahzâ edeb ve ibâdet olmaktadır. Böyle bir fırsat, ele geçtiğinde, asla hebâ edilmemelidir.

Beşer, herhangi bir hususta: 1) Şeriat’a, 2) Akl’a ve 3) İlm’e uygun olan bütün gerekli tedbirleri eksiksiz almakla yükümlüdür. Bu tedbirler alınmaksızın Kader’in hükmüne teslimiyet göstermek ise: 1) isâbetli de değildir, 2) Peygamber’in sünnetine uygun bir tavır da değildir.

İnsan Kader’in kendisi hakkındaki nihaî hükmünü (yâni Dünyâ’daki hayâtında kazandığı sevab ve günahlar yüzünden Cennet’e mi Cehennem’e mi gideceğini) remil atarak da, zâiçe çıkartarak da, fal açarak da, medyumlar ya da cinler …vb vâsıtasıyla da bilemez. Bununla beraber, insanın Dünya hayatındaki fiilleri Kader’in kendisi hakkındaki nihaî hükmünün ne olacağının şaşmaz bir göstergesidir. Eğer bir insan bütün hayâtında emr-i bi-l mâ’rûf ve nehy-i ani-l münker’e uygun hareket ederse bu onun Kader’inde tesbit edilmiş olan nihaî yerin Cennet olduğunun işâretidir. Bütün bu nedenlerden ötürü, Tevhîd-i Ef’âl zevkine erişen Hakk yolu yolcusu kendi fiillerinin aidiyetini, bunları hiç sorgulamadan, Sâhib-i Aslî’sine iade eder ve bu bakımdan tam bir teslîmiyet içinde olur.

6- 13. Beyitler: Karagöz perdesinde bir sûretsin, bakar-kör;

Olur cüz’î irâde, perdesi basîretin;
Kezâ muharrikidir, nefis denen meretin.

Bu cüz’î irâdeyi söküp atsan fehminden,
Geriye ne kalırdı, bak bakalım, kendinden?

Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ bir er,
Sultânî irâdeye tâbi’ olarak bekler.

Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl.
Meslûbü-l irâdedir; huzûrda câri bu hâl.

Hakk huzûrunda olmaz irâde emâresi!
Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.

Huzurda bulunana ârif olunur ıtlak;
O’nun tâbi’ olduğu cebir de cebr-i mutlak.

Var sen cebr-i mutlaka tâbîliğini fehmet;
Ef’âli de Hakk’dan bil; bu fakr ile bul rahmet!
Şeriat açısından insanın eylemlerinin/fiillerinin/sorumluluğunun kaynağı olan cüz’î irâde, insânın hürriyet probleminde önemli bir köşe taşıdır. Öyle ya bir yerde fiil/eylem varsa, bu fiili niyet safhasında tasarlayan, çe itli seçenekler/imkânlar arasından karar kılan ve sonunda uygulamaya koyan bir özgür irâde de vardır şüphesiz.

Ama Ganiyy-i Muhtefî, Tevhîd-i Ef’âl aşamasına erişmiş olan sâlikin “Ef’âli yaratan Rabb’ı” görmesi gerektiğine işaret etmekte ve bu olgunluk aşamasında artık “Karagöz perdesinde bakar-kör bir sûretten” farklı bir olgunluk sâhibi olmasına dikkati çekmektedir. Hakk’ın huzûrunda bulunmakta olduğunu idrâk edemeyen ve dolayısıyla da kendisinde bir cüz’î irâdenin mevcûd olduğunu vehmeden bir kimse bu vehmiyle aslında Hakk’ın huzurunda bulunmakta olduğunun idrâkinden yoksun olduğunu te’yid etmekten başka bir şey yapmamaktadır.

Aslında bizler, adına Kader ya da Levh-i Mahfûz denilen muazzam bir ilâhî senaryonun Mükevvenât denilen sahneye konuluşunda rol almış figüranlardan başka neyiz ki? Bu sahnede serbest olduğumuzu iddia ediyoruz, “Özgürüz, bizim cüz’î irâdemiz var” diye böbürleniyoruz. Aslında senaryoyu yazıp bize rol verenin yanında bizim cüz’î irâdemiz sâdece senaryoda bize düşen rol ile sınırlıdır. O halde, Büyük Senarist dıında kimsenin tam bir özgürlüğü yoktur, bütün İrâde yâni Küllî İrâde O’na mahsûstır. Bu açıdan bakıldığında cüz’î irâdemizin, aslında, nefsimizin bir aldatmacasından başka bir şey olmadığı kolayca fehm edilmektedir. Halvetî sufîlerinden Kayserili Mehmet Tevfik (ölm.1927) mürîdlerinden birine bir gün emreder: “Git de filân yerde Karagöz oynatılıyormuş, seyret ve gel bana anlat.” Mürîd gider, seyreder ve gelir. Tevfik Efendi : “Ne gördün? Anlat hele!” der.

Mürîd gördüklerini anlatmaya başlar. Büyük insân dinler, dinler ve nihâyet şöyle der:

“Orada görülecek şey şudur: Bütün o hareketleri bir tek el idâre etmektedir. Tıpkı kâinattaki binlerce oluş, geliş ve gidişi bir tek elin idâre etiği gibi”.
Demek oluyor ki kendimizde vehmetmekte olduğumuz özgürlüğümüz ya da cüz’î irâdemiz dahi, aslında Küllî İrâde’nin takdîrinden başka bir şey değildir. Büyük sûfî Ebû Süleyman Dârânî (215/830) bu gerçeğe, insânı tanımlarken şöyle temas ediyor: “Zâhirine sâhip, bâtını sâhipli; görünüşte hür, gerçekte köle”(Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, S.102, Fatih Yayınevi Matbaası, Birinci Baskı, Ekim, 1979′da Ebû Hayyân et-Tevhîdî’nin Mısır 1929 basımlı El-Mukabesât kitabının 89. sayfasına atfen.) Bir başka sûfî, Fâtih Türbedârı nâmıyla mâruf Ahmet Amiş Halvetî aynı gerçeği: “İnsân zâhirde muhtar, Hakîkatte mecburdur” ifâdesiyle dile getirmektedir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 8. beyitte yukarıda açıklamaya çalıştığımız; “özgürlük zannı” perdesi altında insânı aldatan ve nefsini azdıran “cüz’î irâde”yi zihinden/düşünceden çıkarıp atmadan Tevhîd-i Ef’âl’in gerçekleşemeyeceğini bir kez daha vurgulamakta ve “cüz’î irâde”nin Küllî İrâde’nin içerisinde nasıl eridiğini/kaybolduşunu 9-10. beyitlerde verdiği örnekle şöyle anlatmaya çalışmaktadır.

Pâdişah’ın huzûrunda, ondan gelecek bir emri almaya hazır olarak bekleyen ve Pâdişâh’ın sultanî irâdesine boyun ermiş olarak bulunan bir kişinin kendi irâdesiyle iş yapması mümkün değildir. Aslında potansiyel olarak iş yapabilir ama Pâdişâh’ın huzurunda bulunmasının kendisine telkîn ettiği “Edeb” onun cüz’î irâdesini elinden almıştır. Böyle bir davranış Ganiyy-i Muhtefî’nin 12. beyitte de belirttiği gibi yalnızca âriflere özgü bir ahlâktır ve “âr”dan kaynaklanır. Pâdişâh’ın kudretini ârif olan O’nun huzûrunda O’nun mutlak cebrine tâbîdir. Ganiyy-i Muhtefî’nin verdiği bu örneğin tarihsel bir arka plânı da vardır: Sultan II. Abdülhamîd zamanında Üçüncü Devre Melâmîliği’nin pîrî olan Seyyid Muhammed Nûrul Arab’ın düşüncelerini kendilerine uygun bulmayan bazı kimseler kendisini Pâdişâha gammazlarlar. Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamîd, Seyyid’i İstanbul’a dâvet ederek bizzat kendisinin de dinleyebileceği bir ilmî toplantının Şeyhülislâmın konağında yapılmasını, fakat kendisinin orada bulunacağını Şeyhülislâmdan başka kimsenin bilmemesini irâde eder. Gerçekten Pâdişah gelir ve toplantı salonuna açılan kapılardan birinin önüne konulan bir paravanın ardından toplantıyı izler. Bu toplantıya zamanın ileri gelen ulemâsı dâvetlidir. Söz Allah’ın sıfâtlarından başlar sırasıyla kudret, hayat ve ilim gibi sıfatlardan sonra irâde bahsine gelir.

Burada Seyyid Muhammed Nûrul Arab: “Allah’ın bütün kemâl sıfatları insâna cüzî de olsa yansımıştır. Böyle olunca cüz’î bir irâdenin de insânda bulunması lâzım gelir. Fakat huzûrda bulunanlar cüz’î irâdelerini izhâr edemezler” der. Dinleyenler bunu “Acaba bir örnekle açıklayamaz mısınız?” demeleri üzerine, Nûrul Arab bu sefer keşf ehli olduğunu da izhâr ederek: “Bakınız, biz şimdi Pâdişahın huzûrunda bulunuyoruz. Onun huzûrunda bizim cüz’î irâdemizle her istediğimizi yapabilmemiz mümkün müdür? Onun huzûrunda irâde külliyyen onundur. Bize gel derler, kalkıp geliriz, çıkın gidin derler, çıkar gideriz. Ne zaman huzûr-i şâhâneden çıkarsak, o zaman cüz’î irâdemiz geçerlilik kazanır.

Ehlullâh ise her an Allah’ın huzûrunda bulunduklarının idrâkini zinde tuttuklarından, dâima Allah’ın irâdesiyle hareket ederler. Huzûrdan ayrılmazlar ki irâdelerine sâhip olsunlar.” der. Muhammed Nûrul Arab’ın irâde konusundaki bu sözleri II. Abdülhamîd’i memnun etmiş, kendisinin rahat bırakılmasını ve İstanbul’daki ikameti esnâsında en iyi şekilde ağırlanmasını emretmiştir.
Tevhîd-i Ef’âl nefesinin 13. ve son beytini Ganiyy-i Muhtefî, rahmet bulmak isteyenlerin İlâhî İrâde’ye mutlaka boyun eğerek ef’âllerini/fiillerini Hakk’a vermelerini ve fakr’ı tercih etmelerini söyleyerek bitmektedir. Şüphesiz buradaki fakr, yoksulluk anlamında değil, “El fakrü fahrî” diyen Hz. Peygamber(SAV)’in işâret ettiği gibi hiçbir ârâzın kendisine ait olmadığını idrâk etmiş olan sâlikin nefis ve vehim fakrıdır.

“Hakk kulundan intikamı yine abdiyle alır,
Bilmeyen ilm-i ledünni, ânı abd etti sanur,

Her işin Hâlık’ı oldur, abd eliyle işlenür,
Sanma ansız bahriyâ âlemde bir çöp debrenür..”

IX. Dersin Kıssadan Hissesi

İnsanı açık şirkten korumağa yönelik nefis tezkiyesinden sonra Hakk yolunun yolcusu (sâlik) kendisini bu sefer gizli şirkten de koruyacak olan Merâtib-i Tevhîd’i hiç değilse ilm-el yakîn olarak zevk etmeğe yönelmelidir.

Merâtib-i Tevhîd’in ilk basamağı olan Tevhîd-i Ef’âl’de, sâlikde egemen olan idrâk: asıl fâilin Cenâb-ı Hakk olduğu idrâkidir. Bu idrâke erişen sâlik artık hiçbir fiili kendi fiili olarak görmez ve kendisininmiş gibi görünen fiilleri de Cenâb-ı Hakk’a rücû ettirerek o âna kadar fiillerini kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduşu hafî şirkden O’na sığınır. Bu idrâk sâlike Kader ve Kazâ’ya îmânın temellerini iyice hazmetmesini ve Mükevvenât’a daha bilgece bakmasını sağlar.

VIII. DERS

Yorum yapın

REALİZM VE VAHDET-İ VÜCÛD

“Gerçek” denilen mechûl farklı idrâk olunur;
Kıstasıdır idrâkin “Akıl” denilen şuur.

Bir göz atın etrâfa: kesrette her şey farklı.
Ama tâciz etmiyor bu fark Gündelik Aklı.

Buna göre: her şeyin bir hüviyyeti vardır.

Asıl olan: hüviyyet; a’râz ise geçici;
A’râza meclûb akıl, bundan nâşî, seçici.

Seçmek, zâten, kesreti müş’irdir. Anla bunu!

Gündelik Akıl aslen zaaf ile mâlûldür.
A’râzın temyizinde yanılgısı mebzûldür.

“Şu dal incedir”de, dal: hüviyyet; ince: a’râz.
Görünürde: dal kadîm; ince, yalnızca, garaz.

A’râzla vasfedilir hüviyyet nokta nokta;
Varlık da bir sıfat ki a’râzdan sayılmakta.

Gerçek, bu çerçevede fehmedilirse şâyet,
Realizm adınadır bu bâbdaki rivâyet.

Bir başka idrâkteyse alınır Vücûd öne.
Tek Varlık bu Vücûd’dur. İdrâk döner bu yöne.

Olur Akl-ı Meâd’ın işi bu özel idrâk;
Vücûd’un fehâmeti ancak bununla berrâk.

Bâtın’ı setrederken bu mevhûm hüviyyetler
Vasfederler Vücûd’u, âşikâr, birer birer.

Yalnızca Vücûd olur aslî Hüviyyet bunda;
A’râzdır diğerleri, bil, eninde sonunda.

Tek kadîm gerçek: Vücûd; gayrısıysa hep hâdis.
Bu idrâke vüsûl zor: beşer, vehminde hapis!

Bu yüksek fehâmete Vahdet-i Vücûd denir;
Bu idrâkin hâmili olur serâpâ münir.

Realizm idrâkinde eşyâ apaçık zâhir;
Buna, Gündelik Akıl olmaktadır müzâhir.

Vahdet-i Vücûd’daysa eşyâ yalnızca hayâl!
Nefis, fakat, Gerçeği çarpıtmağa pek meyyâl.

idrâk-i Hakkîkat’da, avâm: bakar-kör, hasîr!
Akl-ı Meâd sâhibi Ulülelbâb’dır basîr.

Aslında Vücûd hiç de gizlemiyor Kendini;
Müdrîkdir Akl-ı Meâd tüm eşyânın fendini.

Sen Akl-ı Meâd’la bak: kesrette Vahdet’i gör!
Gündelik Akl’a tapan hem şaşıdır, hem de kör.

Zâhirden ibârettir, avâlim, bilâ ilim;
Oysa Havas bilir ki salt a’râzdır avâlim.

İki kutup: Realizm ile Vahdet-i Vücûd.
Bu idrâk ile beşer İnsân olur ve mescûd.
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Realizm: Görünen gerçekliği (realite’yi, şe’niyyet’i) en uç Hakîkatmiş gibi algılayan felsefî görüş ekolü.

Mechûl: Bilinmeyen.

Kıstas: Ölçü.

Şuûr: Kendi varlığımız hakkında bizi bilgilendiren olayları mutlâk ya da gerektiği gibi açık bir biçimde idrâk etme yeteneği.

Tâciz: Rahatsız etme, sıkıntı verme, tedirgin etme.

Gündelik akıl: Buna Akl-ı Meâş adı da verilir. Eşyâ ile sınırlı akıl, aklın en alt tabakası, dünyada geçim işini düşünen akıl. Sâdır: Çıkan, meydana gelen.

Meclûb: Tutkun.

Nâşî: Ötürü, dolayı, sebebi ile.

Müş’ir: İşâret eden, haber veren, bildiren.

Haslet: İnsânın yaratılığındaki huy, tabîat, mizâc.

Zaaf: Zayıflık, kuvvetsizlik.

Mâlûl: İlletli, hastalıklı, sakat. Temyîz: Ayırma, seçme, Mebzûl: Çok, bol. Kadîm: (1) Eski; (2) Öncesi bilinmeyen şey; (3) Başlangıcı olmayan, öteden beri mevcûd bulunan.

Garaz: Hedef, gâye, maksat, meyil, istek. Vasıf: Nitelik, bir kimsenin veyâ bir şeyin taşıdığı hak, sıfat.

Bâb: Konu, kısım, bölüm, kapı.

Rivâyet: Söylenti, bir haber, söz ve hadîsenin hikâyesi.

Akl-ı Meâd: (1) Hakk’ın lûtfettiği Hikmet ve İrfan’ın eseri olan, eşyânın ve bu eşyâdan esinlenerek zihnimizde oluşmuş olan tasarımlarının zâhirî Realite’sinin ardında bulunan bâtınî Hakîkat’ı vâsıtasız bir biçimde fehm ve idrâk etmeyi mümkün kılan Akıl.

Berrâk: Nurlu, pek parlak, duru, açık. Setretmek: Örtmek, kapamak, gizlemek. Mevhûm: Aslı, esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan, hayâl ürünü.

Âşikâr: Belli, açık, meydanda.

Hadîs: Sonradan meydana gelen, yeni çıkan.

Vüsûl: Varma, erişme, yetişme, kavuşma.

Hâmil: Taşıyıcı, sâhip.

Serâpâ: Tümüyle, bütün, hep.

Münîr: Nûrlu, ışık veren, parlak.

Müzâhir:Yardımcı, taraflı çıkan, yardım eden, koruyan.

Meyyâl: Eğilimli, düşkün. Avâm: Halktan ilmi irfânı kıt olan kimse, Hakîkate tam erememiş, halkın ekseriyeti.

Hasîr: Feri gitmiş, donuklaşmış.

Ulülelbâb: Akıllarını dirâyetle ve isâbetle kullanmasını bilenler.

Basîr: Hakîkatleri anlayan, görüp anlayan.

Müdrîk: idrâk eden, anlayan, anlamış, aklı ermiş.

Avâlim: Âlemler.

Bilâ ilim: İlimsiz.

Havas: Seçkinler, üstün bilgi sâhipleri.

Salt: Yalnızca, sâde.

Mescûd: Secde edilmiş.
VIII. DERSİN YORUMU

1-9. beyitler:

“Gerçek” denilen mechûl farklı idrâk olunur;
Kıstasıdır idrâkin “Akıl” denilen şuûr.

Bir göz atın etrâfa: kesrette her şey farklı.
Ama tâciz etmiyor bu fark Gündelik Aklı.

Buna göre: her şeyin bir hüviyyeti vardır.
Hüviyyete göre de a’râz olmakta sâdır.

Asıl olan: hüviyyet; a’râz ise geçici;
A’râza meclûb akıl, bundan nâşî, seçici.

Seçmek, zâten, kesreti müş’irdir. Anla bunu!
Hasletidir bu aklın, farklı görmek topunu.

Gündelik Akıl aslen zaaf ile mâlûldür.
A’râzın temyizinde yanılgısı mebzûldür.

“Şu dal incedir”de, dal: hüviyyet; ince: a’râz.
Görünürde: dal kadîm; ince, yalnızca, garaz.

A’râzla vasfedilir hüviyyet nokta nokta;
Varlık da bir sıfat ki a’râzdan sayılmakta.

Gerçek, bu çerçevede fehmedilirse şâyet,
Realizm adınadır bu bâbdaki rivâyet.
Ganiyy-i Muhtefî, bu beyitinde önce hüviyet ile a’râz konusuna değinmekte, sonra akıl gerçeği üzerinde durarak Gündelik Akıl ile Akl-ı Meâd’ı karşılaştırmakta, sonunda da dünyâyı/varlığı/ eşyâyı yorumlamada iki ayrı kutbu oluşturan Realizm ile Vahdet-i Vücûd arasındaki idrâk farkını göstermeye çalışmaktadır.

Kur’ân’da: Akl’ın: 1) düşünmek için, 2) ibret almak için, 3) öğüt almak için, 4) hidâyete ermek için, 5) cehâlette kalmamak için, 6) (gönül yönünden) kör, sağır ve dilsiz olmamak için, ve özellikle de 7) Kur’ân’ın mânâsının anlaşılması için, ne kıymetli ve “o olmazsa olmaz” bir yardımcı oldu una dair pekçok âyet vardır.

Akıl iki türlü kullanılabilir: Biri insânı felâkete, diğeri ise Hakîkatların keşfine sevkedebilir. Eğer insân aklını, onun her şeyden üstün ve her şeyin ona musahhar oldu u vehmiyle kullanırsa bu vehimdeki gizli şirk ona felâket getirir. Eğer aklını usûlüne ve Kur’ân’ın rûhuna uygun olarak “aklın asla hükümrân olmadığı, aksine, Hakk’ı (Gerçeği) fehm, idrâk, temyîz ve teslim etmek yönünden ancak ve ancak hâdim olabileceğinin idrâki” ile kullanırsa, bu da onu Hakîkatların keşfine sevkedebilir. Bu hususda müslümanı temkine sevkeden rehberlerden birisi: “Şüphe yok ki (insânlar) Allah’ın ilminden bir şeyi ancak O’nun izniyle kuşatırlar (kavrarlar)” (Bakara/255) âyeti olmalıdır.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, Kur’ânî bu gerçeğe dayanarak iki türlü akl’a dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi Gündelik Akıl yâni Akl-ı Meâş’tır. Akl-ı Meâş, yüzü eşyâya dönük veyâ başka bir deyişle eşyânın zâhiri ile sınırlı olan akıldır. Bu aklın konusu fiziksel realitelerdir. Gündelik Akıl, bu realitelere bağlı çokluk/kesret alanı ile ilgilenmekte ve bu çokluğun varlık verdiği eşyâların farklılığı onu rahatsız etmemektedir. Çünkü seçmek, farklı görmek bu aklın varoluş sebebidir. Gündelik akıl realite’yi görünen son hakîkat olarak algılar ve realitenin ardındaki Hakîkat’ın varlığını teslim etse bile o Hakîkata asla nüfûz edemez. Bu nedenle güçlü gibi gözüken bu özelliği aslında onun en zayıf yönünü teşkil etmektedir.

Realite, şe’niyet demektir. Ve bu anlamda Mutlak Varlık’ın önemli bir işlevine i âret etmektedir. Kur’ân, Rabbü-l Âlemiyn’in ef’âlinden söz ederken: “Külli yevmin hüve fîşe’n”, yâni: “O her an realitenin içindedir” (Rahmân/29) ifâdesini kullanmaktadır. Ama ne var ki bir çok tefsirde bu âyet Türkçe’ye çevrilirken “O her an yeni bir iştedir” şeklinde bir anlam kaydırmasına uğratılmıştır. (Rahmân/29) âyetindeki îkaz, aslında, “Eğer Rabb’ınıza kurbiyyet kesbetmek istiyorsanız sizin için bu kurbiyyetin anahtarı fiziksel realitedir” demektedir. Bu itibarla ârif kişiye düşen, realite’nin bir ve tek olduğunu ve Cenâb-ı Hakk’ın sürekli olarak bu realitede tecellî etmekte olduğunu fehm, keşf, idrâk ve temyîz etmesidir. Ama ne var ki Gündelik Akıl, asıl olana (Hüviyyet’e) deil de, bu asıl’dan çıkan, meydana gelen iğreti/değişken hâl ve sıfatlara tâbi’/tutkun olduğundan “Kadîm” ile Garaz’ı “yâni ezelî Hakîkat ile bu Hakîkatten neşet edeni” birbirinden ayırt edememekte, bir anlamda “Zât’ın Sıfat’la nokta nokta vasfedildiğini” anlamamaktadır. Ganiyy-i Muhtefî, bu noktada konunun daha iyi anlaşılması için “Şu dal incedir” ifâdesini örnek olarak vermekte ve bu ifâdede geçen dal’ın “Kadîm ve Hüviyyet”e, ince’nin ise “A’râz ve Garaz”a karğılık geldiğini söyleyerek, “varlığın da bir sıfat olarak a’râz’dan sayılması” gerektiğini hatırlatmaktadır. Ve buraya kadar anlatılanların, hâlâ Gündelik Akıl’la düşünülmeye ısrar edilecek olursa bu görüş tarzına Realizm adı verilmekte olduğunu da ilâve etmektedir. Karmaşık gibi görünen bütün bu yazılanları tek bir cümlede toplamak gerekirse: “Realite, görünen gerçektir.

Realizm ise görünen bu gerçeği son Hakîkat olarak algılayıp, onunla yetinmektir”.

10-22. Beyitler

Bir başka idrâkteyse alınır Vücûd öne.
Tek Varlık bu Vücûd’dur. İdrâk döner bu yöne.

Olur Akl-ı Meâd’ın işi bu özel idrâk;
Vücûd’un fehâmeti ancak bununla berrâk.

Bâtın’ı setrederken bu mevhûm hüviyyetler
Vasfederler Vücûd’u, âşikâr, birer birer.

Yalnızca Vücûd olur aslî Hüviyyet bunda;
A’râzdır diğerleri, bil, eninde sonunda.

Tek kadîm gerçek: Vücûd; gayrısıysa hep hâdis.
Bu idrâke vüsûl zor: be er, vehminde hapis!

Bu yüksek fehâmete Vahdet-i Vücûd denir;
Bu idrâkin hâmili olur serâpâ münir.

Realizm idrâkinde eşyâ apaçık zâhir;
Buna, Gündelik Akıl olmaktadır müzâhir.

Vahdet-i Vücûd’daysa eşyâ yalnızca hayâl!
Nefis, fakat, Gerçeği çarpıtmağa pek meyyâl.

İdrâk-i Hakkîkat’da, avâm: bakar-kör, hasîr!
Akl-ı Meâd sâhibi Ulülelbâb’dır basîr.

Aslında Vücûd hiç de gizlemiyor Kendini;
Müdrîkdir Akl-ı Meâd tüm eşyânın fendini.

Sen Akl-ı Meâd’la bak: kesrette Vahdet’i gör!
Gündelik Akl’a tapan hem şaşıdır, hem de kör.

Zâhirden ibârettir, avâlim, bilâ ilim;
Oysa Havas bilir ki salt a’râzdır avâlim.

İki kutup: Realizm ile Vahdet-i Vücûd.
Bu idrâk ile beşer İnsân olur ve mescûd.
Ganiyy-i Muhtefî, 9. beyitten itibâren yeni bir özel idrâki dikkatimize sunmakta ve bu idrâki besleyen/oluşturan, bu idrâke kaynaklık eden aklın Akl-ı Meâd olduğunu söylemektedir. Ve ancak bu akılla insânın eşyânın/ a’râz’ın kendinde oluşturduğu yanılgıdan/vesveseden/kuruntudan kurtulabileceğini, ezelî tek gerçeğin Hakk’ın varlığı olduğunu ve onun dışındakilerin varlığının O’ndan emânet alınmış iğreti/geçici varlıklar (hadîs) olduğunu anlayabileceğini açıklamaktadır. Akl-ı Meâd, eşyânın ve bu eşyâdan esinlenerek zihnimizde oluşmuş olan tasarımlarının zâhirî Realite’sinin ardında bulunan bâtınî Hakîkat’ı vâsıtasız bir biçimde fehm ve idrâk etmeyi mümkün kılan akıldır. Böyle bir akla sâhip olan kişiler “Ulülelbâb”dır yâni onlar akıllarını isâbetle ve dirâyetle kullanmasını bilenlerdir. Onların bütün olaylara ve eşyâya bakışı bunların zâhirini delip geçen, bâtınına erişen, vâsıtasız bir biçimde Hakîkat’larını kavrayan ve bu Hakîkate göre davranan bir bakıştır. Böyle bir bakışa ulaşanlar “Varlığın Birliği”ni idrâk ettiklerinden baştanbaşa Nûr kesilmişlerdir. Ve baktıkları her şeyde zâhirin zihinde/nefiste oluşturduğu hayâl perdelerini kaldırarak aslında hiç de kendini gizlemeyen “Mutlak Varlık”ı teşhis edip, kesrette Vahdet’i yaşamanın zevkini ve neş’esini sürmüşlerdir. İşte ancak bu idrâkin/zevkin sâhipleri beğer mertebesinden İnsân mertebesine geçmişler ve sonunda da “eşyânın isimlerini öğrenen ve onlardan haber veren babaları Hz. Âdem’e melekler nasıl secde etmişlerse” onlar da aynı secdeye/hürmete/saygıya lâyık konuma yükselmilerdir.

VIII. Dersin Kıssadan Hissesi

Akl-ı Meâş denilen, beşere has Gündelik Aklın en büyük yanılgılarından biri:

görünen gerçeği yâni Şehâdet Âlemi’ni ve bu âlemin a’râzını nihaî Hakîkat olarak algılayıp onunla yetinmesidir. Aslında bütün bu Şehâdet Âlemi Bâtın’ı idrâkden setreden, ketmeden büyük bir nefsânî vehimden başka bir şey değildir. Bunu idrâk ise ancak Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir lûtfu olan Akl-ı Meâd sâyesinde olur. Akl-ı Meâd sâhibi olanlar bütün bu Şehâdet Âlemi’nin hiylelerini temyîz ederler.

VII. DERS

Yorum yapın

VAHDET-İ VÜCÛD

Âriyet isimlere kafanı takma sakın!
Zîrâ Hakk sana, bil ki, şah damarından yakın!

Donmuş suya “buz” dersen, bu, âriyet isimdir.
Sende “benlik” vehmini sağlayansa cisimdir.

Aslına bakarsan buz düpedüz sudur ancak.
Bir düşün! Kim, bu cismin ardında açmış sancak?

Esmâ’ tecellîsiyle aldatma sen kendini!
Fehmeyle Zât’ını da yok et vehmin fendini!

Bu idrâkî Mi’râcla mutlak saîd olursun;
Bir gün gelir Hakk’ı da Hakk-el-yakîn bulursun.
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Vahdet-i Vücûd: Arapça, varlığın birliği demektir. Allah’tan başka varlık olmadığının idrâk ve şuuruna sâhip olmak, bilmek. Vahdet-i Vücûd’u zevken elde eden sâlik, gerçek varlığın bir olduğunu, bunun da Hakk’ın varlığından ibâret bulunduşunu, Hakk ve O’nun tecellîlerinden başka hiçbir şeyin bulunmadığını bilir. Her şey, o Bir’in çeşitli şe’nlerinden (realitelerinden), görünüşlerinden, tecellîlerinden ibârettir.

Âriyet: Ödünç, iğreti.

Şah damarı: Bu damar insân anatomisinin en hayatî damarlarından birisidir ve boyun bölgesinde bulunmaktadır. Fakat buradaki anlamı Kaf Sûresi’nin 16. âyetinden gelmekte ve Allah’ın, aslında, insâna fevkalâde yakın olduğuna işâret etmektedir. “And olsun ki, insânı Biz yarattık ve nefsinin ona neyi fısıldamakta olduğunu biliriz. Biz ona Şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Esmâ’ tecellîsi: Allah’ın isimlerinin tecellîsi. Fend: Aldatmaca, hiyle. Mi’râc: Rûh’un, daha bu Dünyâ hayatında iken, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna ve harîmine kabûl edilmesiyle kişinin Allah’ın Dostu (Velîyullah) olması olayı. Saîd: (1) Mutlu, huzurlu; (2) Âhiretini hazırlamış kimse.

Hakk-el yakîn: Bir olay ya da bir nesne hakkındaki en son bilgiyi yaşayarak öğrenmek sûretiyle elde edilen ya da başka bir deyimle bir olayı ya da bir nesneyi beşerin değil Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği, Zât’ına has bakışla idrâk etmek sûretiyle eriilen kesinlik.

VII. DERSİN YORUMU

1-3. Beyitler:

Âriyet isimlere kafanı takma sakın!
Zîrâ Hakk sana, bil ki, şah damarından yakın!

Donmuş suya “buz” dersen, bu, âriyet isimdir.
Sende “benlik” vehmini sağlayansa cisimdir.

Aslına bakarsan buz düpedüz sudur ancak.
Bir düşün! Kim, bu cismin ardında açmış sancak?
Ganiyy-i Muhtefî’nin bu nefesi, Kur’ân’ın ifâdesiyle insâna “Şah damarından daha yakın” olan Hakk’ın, varlıkla olan ilişkisi ve bu ilişkinin nasıllığına yönelik idrâkin uyanı ına ait uyarı ve tavsiyeleri içermektedir. Yine bu nefes, “Esmâ’ Tecellîsi”nin insânı aldatan vehmine dikkat çekmekte ve insânı, i reti isimlerin câzibesine kapılmaksızın o isimlerin ardındaki Hakîkatin ke fine dâvet etmektedir.

Varlık sahnesinde yer almış canlı ve cansız, görülen ve görülmeyen her nesnenin bir ve hattâ birden çok ismi vardır. Bizler bu isimler aracılığı ile eşyâyı tanır, onları birbirinden farklı kılarız. Verilen bu isimler her ne kadar takıldıkları nesnelere i âret etseler de, o nesnenin tüm Hakîkatini yansıtmazlar. Çünkü o isimler olmasa da nesneler vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Kur’ân, “her şeyin isminin Âdem’e öğretildiğini” söyler. (Bakara/31) Buradan Âdem ile bütün insân soyunun kasdedilmiş olduğu, “tüm isimler bilgisi” nin de mantıkî tanımlama ve dolayısıyla kavramsal düşünme melekesine delâlet ettiği sonucu çıkarılabilir/düşünülebilir. (A’râf/11)

Yaratıcı Kudret olan Allah da kendini bize isimleri ile tanıtmaktadır ve Allah’ın isimlerine, en güzel isimler anlamında Esmâ’ü-l Hüsnâ adı verilir. Bütün varlık Cenâb-ı Hakk’ın tecellîleri olmaları nedeniyle bir Esmâ’ü-l Hüsnâ resm-i geçidi sergilemektedir. Genel olarak Kur’ân’ın Allah’ın 99 ismini ihtivâ ettiği kabul edilse de, Hakk’ın âlem ile mümkün olabilen bağıntılarının sonsuzluğu yâni İlâhî Tecellî’nin sayısızlığı sonucu İlâhî İsimler de sonsuzdur. İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1-3. nefeslerde varlığa takılan isimlere aldanmamamızı, “donmuş suya buz dememiz” örneğinde olduğu bu isimlerin iğreti isimler olduğunu, asıl görülmesi gerekenin cismin arkası/ardı yâni bir anlamda delâlet ettiği mânâ olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ve insânın bunu nasıl gerçekleştireceğinin metodunu da şöyle gösteriyor.

4-5. Beyitler:

Esmâ’ tecellîsiyle aldatma sen kendini!
Fehmeyle Zât’ını da yok et vehmin fendini!

Bu idrâkî Mi’râcla mutlak saîd olursun;
Bir gün gelir Hakk’ı da Hakk-el-yakîn bulursun.

Ganiyy-i Muhtefî, insânın önce vehmin hiylelerini yok etmekle işe başlamasını önermektedir. Vehim ya da başka bir ifâde ile kuruntu: gerçekte var olmayan bir şeye varlık atfetmek marazı’dır. Yine vehim, inceleme ve muhakeme yeteneklerini durduran ve insânı kendi hayâlinde tutsak kılan bir hapistir. Vehm’in en zor izâle edileni “Benlik” vehmidir ve bunu da üreten beşerin nefsidir. Beşer, nefsinin hevâ ve hevesini söndürürse hem bütün görünen şeylerin (zâhir’in) hem de kendi benliğinin yalnızca hayâl ve vehim olduğunu idrâk eder. İşte Ganiyy-i Muhtefî 4. beyitinde bu gerçeğe dikkat çekiyor ve Esmâ’ Tecellîsi ile, bir anlamda Zâhir ile insânın kendini aldatmadan Zât’ını yâni bâtınını/müsemmâ’sını keşfederek cisminin ona verdiği vehimden kurtulmasını öneriyor.

Bir ismin müsemmâsı ile (yâni o isim aracılığıyla isimlendirilmiş olan şey ile) aynı olup olmadığı konusu İslâmî Teoloji’nin tartıştığı temel konulardan biridir. imdi bu tartışmaya şerhini yapmaya çalı tı ımız nefesin (Vahdet-i Vücûd) işâret etti i mânâ ölçüsünde biraz değinelim. Varlık âleminde hiçbir şey yoktur ki Ahadiyyet’e delâlet etmesin ve Hayâlde de hiçbir şey yoktur ki Kesret’e delâlet etmesin. Kesrete saplanıp kalan kimse âlem ile, İlâhî isimler ile ve âlemin isimleri ile uğraşır. Hâlbuki Ahadiyyet’e meyleden kimsede ise Hakk hakkındaki idrâk baskın olur. Buradaki Hakk Ulûhiyyet’i (ilâhlığı) ve onun kevnî sûretler yönünden değil fakat âlemin tümünden ganî ve bağımsız olan Zât’ı itibâriyle telâkki olunan Hakk’tır. İlâhi İsimler, değişmez bir biçimde dâima Hakk’a işâret ederler. Her isim Hakk’ın tecellî bakımından, O’na mahsûs özel bir vechesi ya da özel bir sûretidir. Ve bu anlamda her İsim Zât ile özdeştir. Başka bir deyimle, “bağıntılarının (nisbetlerinin) gerçekleri”dirler. Yâni bütün İlâhi isimler Tek Olan Hakk’ın âleme olan nisbetleri (bağıntıları) olup bu yönden hepsi de İlâhî Tecellî’nin sebep olduğu çeşitli özel bağıntılar açısından müşâhede edilen İlâhî Zât’tır.

Fakat farklı bir açıdan İsimler, imâ ettikleri Zât’a bağlı olmaksızın da bizâtihi göz önüne alınabilirler. Başka bir deyimle, bunlara bağımsız Sıfatlar gözü ile de bakmak mümkündür. Bu türlü telâkki olundukları takdirde her İsim, kendisini diğer İsimler’den farklı kılan kendi Hakîkatine mâliktir. Ve bu itibarla da bir İsim müsemmâsından gayrı olmuş olur.

Daha öz bir ifâde ile anlatmaya çalışırsak: Her İsim hem Zât’a ve hem de İsmi olduğu ve İsmi’nin özellikle zorunlu kıldığı özel anlama delâlet eder. Şu hâlde her bir İsim Zât’a delâlet ettiği sürece bütün İsimleri ihtivâ eder, fakat kendine has olan mânâya delâlet ettiği sürece de İlâhi İsimler’den farklıdır. Kısaca İsim, Zât yönünden müsemmâsı ile aynı fakat kendi husûsî mânâsı ise müsemmâsından farklıdır. Yâni tıpkı ayna misâlinde de görmüş olduğumuz gibi:

İsim ne Zât’ın gayrıdır ve ne de Zât- ‘ın aynıdır. Kendine lâyık görmüş olduğu Ganiyy ismine uygun olarak Hakk, Zât’ı itibâriyle âlemden ganî olduğunu, yâni ona hiçbir ihtiyacı olmadığını ifâde etmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken şudur ki; “âlemden ganî olmak ile İlâhî İsimler’den ganî olmak ayrı şeylerdir.” İsimler Hakk’ın mahlûkata destek olduğu bağıntılardır. Bunların varlığı mahlûkat sebebiyle ve onların menfaati gereğidir. Zât’ın kendisi ise, bu gibi bağıntılar olmadığı takdirde bâkî olmayacak bir şey değildir. İsimlere muhtaç olan Hakk değil, mahlûk olan âlemdir. Şu hâlde Kesret’e yönelik yanları bakımından İlâhi İsimler kesin olarak Hakk’dan gayrı olup Hakk da bunlara karşı bağımsızlığını muhafaza eder. Fakat Zât’a yönelik yanlarıyla İlâhî İsimlerin tümü, eninde sonunda Hakk’a ircâ edilebilmeleri dolayısıyla, Tek’dirler. Ve ikinci veche itibâriyle de İsimler Mertebesindeki Hakk da tıpkı mutlaklığı mertebesinde oldu u gibi Tek’dir (Ahad’dır).

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 5. nefesinde böyle bir “idrâk uyanığını” gerçekleştirenin “Hakk-el yâkîn” olmasa bile “ilm-el yâkîn(Bilgiye ve delile dayanan kesin bilgi.)” olarak Mi’râc’ı zevkettiğini ve bu mutluluk ve huzurun da gerçek Hakk-el yâkîn “Mi’râc”ın müjdecisi olduğunu vurguluyor.

VII. Dersin Kıssadan Hissesi

İğreti isimlere itibar eden, kendine hükmeden Vehm’in esîri olur. Bilge kişiler dahi çoğu kez kendilerini İsimlerin tecellîleriyle avuturlar. Asıl amaç isimlerin ardındaki Hakîkat’i fehm, keşf ve idrâk etmek olmalıdır.

VI. DERS

Yorum yapın

DÜKKÂN

İki türlü bakılır bir dükkân vitrinine;
Cama bakarsan ardı gelemez idrâkine.

Vitrinin içindeki eşyâyı seçse idrâk,
Bu sefer de cam kalır fehm-ü idrâkden ırak.

Zâhire itibârın bâtını gözden siler;
Bâtına meclûbiyet, bil ki zâhiri eler.

Vahdeti idrâk muhâl, a’râza takılırsan;
Kaplarsa seni Vahdet, kesret de olmaz tasan.

Hem kesrette Vahdet’i, hem Vahdet’te kesreti
Müdrîk kıl bizi Yâ Rab! Lûtfet bize Hikmet’i.
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Dükkân: Küçük mağaza, içinde öteberi satılan mekân, yer.

İdrâk: Algılama.

Fehm-ü idrâkden ırak: Anlayış ve algılamadan uzak.

Meclûbiyet: Tutkunluk, takılmışlık.

Kesrette vahdet: Çoklukta birlik, yâni halkın içinde, kalabalığın ortasında, tek ve bir olan Allah’ı unutmamak, O’nu hatırlamak ve zikretmek demektir.

Müdrîk: Anlayan, aklı eren, kavrayan. Hikmet: Eşyânın ve olayların esrârını ve bâtınını fehmetme ya da bunları örnekler getirerek tebliğ etme yeteneği.
VI. DERSİN ŞERHİ.

1-5. beyitler:

İki türlü bakılır bir dükkân vitrinine;
Cama bakarsan ardı gelemez idrâkine.

Vitrinin içindeki eşyâyı seçse idrâk,
Bu sefer de cam kalır fehm-ü idrâkden ırak.

Zâhire itibârın bâtını gözden siler;
Bâtına meclûbiyet, bil ki zâhiri eler.

Vahdeti idrâk muhâl, a’râza takılırsan;
Kaplarsa seni Vahdet, kesret de olmaz tasan.

Hem kesrette Vahdet’i, hem Vahdet’te kesreti
Müdrîk kıl bizi Yâ Rab! Lûtfet bize Hikmet’i.
Ganiyy-i Muhtefî, Dükkân adlı bu nefesinde irfânî dilde çok kullanılan Zâhir- Bâtın ve Vahdet-Kesret kavramlarına dikkatimizi çekiyor ve bu kavramlar arasındaki ilişkiyi idrâkin ancak Allah’ın bir lûtfu olan Hikmet ile mümkün olabileceğinin altını çiziyor. Bunu yaparken de bu idrâkin uyanışına yardımda bulunacak bir örnek olarak dükkân vitrinini veriyor.

Hepimiz pek çok kez gözlemişizdir. Özellikle sezon sonlarında birçok iş yeri vitrinlerinin camlarına reklâm amaçlı “indirim, ucuzluk, kampanya” vs. gibi uzaktan insanların dikkatini çeken çeşitli yazılar yazarlar. Gözümüze çarpan bu vitrinlerin yanına yaklaştığımızda ve camın iç tarafına baktığımızda, yakın olduğumuz camın ve üzerindeki çarpıcı yazıların artık hiç farkına varmayız. Çünkü vitrin içindeki eşyâ ile meşgûl olan zihnimizden artık cam silinmiş ve var olmasına rağmen sanki gözümüzden kaybolmuştur. Aslında buna hiç dikkat etmeyiz, üzerinde hiç düşünmeyiz bile, zihnimiz bunu otomatik bir alışkanlıkla yapar. Bu örnekten de anlaşılıyor ki; insân idrâkinin yaratılışından gelen doğal bir zorunlulukla aynı anda “hem içi, hem dışı” veyâ “hem yakını, hem uzağı” görebilmesi/ seçebilmesi/kavrayabilmesi imkânsızdır.

İşte bunun gibi Hakk’ın tecellîlerinin bir aynası olan bu âlemin de zâhir ve bâtın yâni görünen ve görünmeyen iki vechesi vardır. İçinde yaşadığımız bu âlem Şehadet Âlemi’dir; yâni görünen bir âlemdir ve bu âlemin yapısı çokluk’tan oluşmuş tur. Bu çokluk/kesret Vâhid’in zâtî isimleri ve taayyünleri aracılığı ile kendini izhâr etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Hakk’ın sayısız sınırlı sûretleri olarak karşımıza çıkan eşyâ gözümüzü kamaştırmamalı “mahlûkatın Hakk’da müşâhede edilmesi” olarak değerlendirilmelidir. Buna “Vahdet’te kesreti görmek” de diyebiliriz ve aynı zamanda bu, tasavvufî literatürde Fark makamına denk düşmektedir.

“Kesrette Vahdet’i görmek” ise; zâhiri, yaratılmışları göz önünde tutmaksızın dikkati yalnızca Hakk’a yöneltmek demektir ve “Hakk, zâhiren görünen her şeyin, bâtınen, Rûhu’dur.” Bu tıpkı bir Karagöz perdesinin arkası gibidir. Perdenin önü Kesret, arkası ise Vahdet’tir. Perdenin yalnız önünü görenlerin gözü Hacîvad’a, Karagöz’e, Zenne’ye, Bebe Rûhî’ye, Tuzsuz Bekir’e, vb… takılıdır ve perdenin ardı akıllarına gelmez. Perdenin arkasını bilenler ise sahnenin önünde olsalar bile bütün bu çokluğun ardındaki gerçeği yâni “Kesrette vahdet’i” idrâk etmenin zevki ve mutluluğu içerisindedirler (Bu konuda aydınlatıcı bir okuma parçası olarak Ahmed Yüksel Özemre’nin Gel de Çık İşin İçinden! isimli kitabının II. Bölümü: Karagöz başlıklı hâtırasını tavsiye ederim; Seyran Yayınları, 2. Baskı, s.18-27, İstanbul 1998).

Gözlerinden halk silinmiş, yalnızca Hakk kalmıştır. Bu makamın tasavvufî literatürdeki karşılığı da “Cem” dir. Fakat ideal olan yalnızca ne “kesrette Vahdet’i”, ne de “Vahdet’te kesreti” görmek değil bunların her ikisini birleştirecek/toplayacak bir anlamda “cem’ül cem” edecek bir kemâl bakışına erişmektir. Bu da Ganiyy-i Muhtefî’nin işâret ettiği gibi Hikmet’ten geçmektedir. Sâdece hikmet sâhipleri akıllarını isâbet ve dirâyetle kullanıp, varlı ın sırrını yakalamada ve eşyâyı olması gereken yere koymada yetenek, ferâset ve bâsiret sâhipleridir. Bu nedenle olacak ki, Niyazî Mısrî şöyle demektedir:

“Kesreti vahdette görmek, vahdeti kesrette hem,
Bir ilimdir ol ki cümle irfân andadır.”

Sâhibi belli olmayan bir başka şiir de sözünü ettiğimiz bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:

“Bu kesret ayn-ı vahdettir bak ey nazar ehli,
Görünür sûreti yüzbin ve lâkin birdir aslı.”

Mi’râc, kesrette Vahdet’i görmenin en mükemmeli, Mi’râc’tan tekrar insânların dünyasına dönmek de Vahdet’de kesreti müşâhedenin zirvesidir. Bize düşense yine

Niyazî Mısrî’nin dilinden şöyle niyâz etmektir:

” Her nere varsam yakar bu cânımı aşk âteşi,
Yana yana külli pür nâr olmuşum Yâ Rab meded.

Vahdet ilinde seninle yâr idim noldu bana,
Kesret içre bend-i ağyâr olmuşum Yâ Rab meded.”
VI. Dersin Kıssadan Hissesi

Tıpkı gözü dükkânın vitrininin camekânına takılıp da vitrinin içini görmeyen ama dükkâna yaklaştığı (kurbiyyet kesbettiği) zaman da vitrinin camekânının idrâkinden yoksun olan kişi gibi, insan da bu Mükevvenât’ın a’râzına (Kesret’e) takıldığı zaman Zât’ı ve Zât’a kurbiyyet kesbettiğinde de a’râzı göremez. Hakîm kimse odur ki istediği zaman idrâkine Kesret’i, istediği zaman da idrâkine Vahdet’i hâkim kıldırabilsin.

V. DERS

Yorum yapın

MÜREKKEP İLE HARFLER

Mürekkep, kalem ile, harflere şekil verir.
Bu şekiller cem’ olup heceleri belirtir.

Hecelerin cem’i de kelimeyi doğurur.
Kelimeler yan yana bir cümleyi yoğurur.

Cümle, sana, mâ’nâlı ya da mâ’nâsız gelir.
Bununla ya bir hayır ya da bir şer dirilir.

Yorum senin! Bakarsan, yalnızca bu mâ’nâya,
Mürekkep de, gözünde, duhûl eder fenâya.

Bu dizili harflerle uyanan vehim, hayâl,
Tahrîk eder yorumu, mürekkep olur muhâl.

Ammâ sen bu evhâmdan edersen sarf-ı nazar,
Mürekkep de tümüyle yoruma olur mezar.

Mürekkeptir bâtını hurûfâtın, yorumun!
Ekvâna bak bir de sen; düşün, nedir durumun?

Emsâlidir mürekkep, bil, Vücûd-i Mutlak’ın.
Yorumlarken eşyâyı, sen, kâmil tavır takın!

Görür isen eşyâyı, fehmi zordur Vücûd’un.
Yönelmekse Vahdet’e, sönüşüdür mevcûdun.

Bunu iyi fehmet ki temyizin olsun rakik;
Ve meşrebin de “alâ târîk-i ehl-i tahkik”!
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Cem’ olmak: Toplanmak, bir araya gelmek.

Duhûl: İçeri girme, içine girme.

Fenâ: (1) Yok olma, zevâl bulma, adem; (2) İnsân’ın zâtının Hakk’ın Zât’ında eriyerek aslına kavuşması.

Tahrîk: Harekete geçirme, uyandırma, oynatma, kımıldatma, işletme.

Hurûfat: Harfler.

Muhâl: Mümkün olmayan, imkânsız şey.

Evhâm: Zanlar, kuşkular, kuruntular.

Sarf-ı nazar: Vazgeçme.

Ekvân: Varlıklar, âlemler.

Emsâl: Örnekler.

Vücûd-i Mutlak: Mutlak Varlık.

Kâmil: Kemâle ermiş, olgun, âlim, bilgin, geniş bilgili. Fehm: Anlama, anlayış.

Mevcûd: Var olan, hazır olan.

Temyîz: Ayırma, seçme.

Rakîk: İnce.

Meşreb: Yaratılış, tavır, huy.

Alâ târîk-i ehl-i tahkîk: Tahkîki yeğleyenlerin yoluna uygun.
V. DERSİN YORUMU

1-7. Beyitler

Mürekkep, kalem ile, harflere şekil verir.
Bu şekiller cem’ olup heceleri belirtir.

Hecelerin cem’i de kelimeyi doğurur.
Kelimeler yan yana bir cümleyi yoğurur.

Cümle, sana, mâ’nâlı ya da mâ’nâsız gelir.
Bununla ya bir hayır ya da bir şer dirilir.

Yorum senin! Bakarsan, yalnızca bu mâ’nâya,
Mürekkep de, gözünde, duhûl eder fenâya.

Bu dizili harflerle uyanan vehim, hayâl,
Tahrîk eder yorumu, mürekkep olur muhâl.

Ammâ sen bu evhâmdan edersen sarf-ı nazar,
Mürekkep de tümüyle yoruma olur mezar.

Mürekkeptir bâtını hurûfâtın, yorumun!
Ekvâna bak bir de sen; düşün, nedir durumun?
Ganiyy-i Muhtefî, eşyâyı yorumlamada olgun bir idrâkin, ince bir anlayışın insânda nasıl gelişeceğini bu beyitinde Mürekkep ile Harfler arasındaki ilişkiden yola çıkarak anlatmaya çalışmaktadır. Seçilen örneğin hergün okuma yazma olgusuyla bir çok kez karşıya karşıya gelen insânın zihninde çarpıcı bir uyanışa vesile olacağı ve metafizik bir hayrete dönüşeceği kesindir.

Bilindiği gibi cümleler kelimelerden, kelimeler hecelerden, heceler de harflerin bir araya gelmesinden kurulur. Harfler ise şeklini kalem’den işleyen mürekkebe borçludur. Eğer bir kalemin içinde veyâ ucunda mürekkep yoksa beyaz bir kağıdın üzerine ne yazarsak yazalım bir şey görünmeyecektir. Bu da bize mürekkebin asıl olduğunu göstermektedir.

Bizler cümleyi okuduğumuzda, bu cümleden anlamlı ya da anlamsız yorumlar çıkarırız. Bu yorumların sonucu da hayra ya da şerre kaynaklık eder. Ama bütün bunları yaparken görülen gerçek odur ki, aklımıza hiçbir zaman mürekkep gelmez, sanki mürekkep gözümüzden silinmiş veyâ kaybolmuştur. Aslında bunun böyle olmadığını biliriz, çünkü o olmasa yazı da olmayacak ama alışkanlıklarımız ve zihnimizin çalışma yöntemi daha çok dizili harflerle uyanan anlamlarla meşgûldür.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, gözü sâdece zâhire takılı insâna gerçeğin yalnızca harflerden zihnimize taşınan manâlar olmadığını hatırlatıyor ve asıl yorumlanması ve gözardı edilmemesi gereken gerçeğin harflerin bâtınını teşkil eden mürekkep olduğunu söylüyor. Sonra harflerin dünyâsı ile varlıklar dünyası arasında karşılıklı bir benzeşme kuruyor ve insânı yaşadığı âleme bir de bu gözle bakmaya, durumunu değerlendirmeye dâvet ediyor.

8-10. Beyitler:

Emsâlidir mürekkep, bil, Vücûd-i Mutlak’ın.
Yorumlarken eşyâyı, sen, kâmil tavır takın!

Görür isen eşyâyı, fehmi zordur Vücûd’un.
Yönelmekse Vahdet’e, sönüşüdür mevcûdun.

Bunu iyi fehmet ki temyizin olsun rakik;
Ve meşrebin de “alâ târîk-i ehl-i tahkik”!

Bu beyitlerinde Ganiyy-i Muhtefî, harflerin bâtınını nasıl Mürekkep teşkil ediyorsa, görünen şu âleminde bâtınını da Mutlak Varlık olarak Hakk’ın teşkil ettiğini söylüyor ve eşyânın çokluk (kesret) perdesine takılan insânın Vahdet’e yönelmesinin zorluğuna işâret ediyor. Ama bu zorluk aşılması mümkün olmayan bir zorluk değildir.

Bunun yolu da insânın taklit den tahkîk’e geçmesidir. Taklit ehli olmak; bir şeyi araştırmasız, delilsiz kabullenmek, yalnız zâhir ile yetinerek “neden, niçin ve nasıl?” sorularına cevap aramadan “öyleyse öyledir” mantığıyla kör bir teslimiyete râzı olmak demektir. Tasavvufî terminolojide ise taklit; hâl ve makam ehlinin sözlerini söylemek, ancak ahlâklarıyla ahlâklanmamak, olgun olmadığı hâlde onlar gibi gözükmeye çalışmaktır.

Tahkik ehli olmak ise; sâdece zâhirle yetinmeyip zâhirin arkasındaki bâtını araştırmak, gerçeği elde etmek üzere bütün gücünü ve gayretini zorlamak, her şeyde Hikmet’i aramak demektir. Ancak tahkik ehli olanlar kesrete aldanmayıp, o kesretin ardındaki vahdeti idrâk edebilirler. Başka bir ifâde ile söylersek; tahkik ehli olanlar “Kelime-i Tevhîd’i Kelime-i şehâdet’e” dönüştürenlerdir. Bu bağlamda Ganiyy-i Muhtefî “Kelime-i Tevhîd ile Kelime-i şehâdet Arasındaki Mâhiyet Farkı” başlıklı bir başka nefesinde de bu konuya temas ederek

Kelime-i Tevhîd’le meşgûl olsan bir zaman,
Bunun zikriyle başlar sende taklîdi îman.

Tahkikî îman ancak Velî’de olan bir nur;
Kelime-i Şehâdet böyle idrâk olunur.
demektedir.

Görünen bu âlemin arkasında Mutlak Varlık olarak Hakk vardır. Daha da ötesi bütün âlem Zâhir ve Bâtın olan Hakk’ın tecellîlerinden bir tecellîdir. Âlemde gördüğümüz her şey kendi başına bir varlığa sâhip değildir. Onların varlığı tıpkı gölgenin varlığı gibi ödünç, aldatıcı bir varlıktır ve Hakk’ın varlığı sâyesinde var olurlar.

Mutlak Varlığı algılamamız, tıpkı prizmadan geçen ışığı algılamamıza benzer. Bir çok farklı renklerin olmasına rağmen, sâdece ışığı görürüz, çünkü varolan sâdece ışıktır. Bu nedenle sergiledikleri özellikler ve tesirlerinden dolayı Hakk’ın tecellîsine mazhar olan yerlerin çokluğu bizi şaşırtmamalıdır. Bu çokluğun arkasında görünen sâdece Mutlak Varlık’ın birliğidir.

5. Dersin Kıssadan Hissesi

Türkçe’de bütün metinlerin hep 29 harfin terkîbiyle oluştuğuna daha önce dikkat çekilmişti. Bu açıdan bakıldığında bütün metinler 29 harfin farklı ve girift tecellîlerinden başka bir şey değildir. Fakat harflerin sûretlerinin belirlenmesini sağlayan da mürekkeptir. Bu açıdan bakıldığında harflerin bâtının mürekkebin teşkil etmesi gibi görünen bu âlemin bâtını da Mutlak varlık olarak Hakk’dır.

IV. DERS

Yorum yapın

A’RÂZ VE HÜVİYYET

Bir parçacık balmumu: özel kokusu olan,
Yumuşakça ve sarı, hem kolayca yoğrulan

Bir cisimdir ki sonlu, sınırlı hacma mâlik;
Onu emrâza karşı eczâ da kılmış Hâlik .

İyice cıvıklaşır ısıtırsan sen bunu,
Hacmı artar, aklaşır rengi de enikonu.

Görünüş de değişir değişince tüm a’râz;
Ama, hüviyyet için, bu asla olmaz maraz.

O, hüviyyeti mahfûz, gene bir balmumudur.
Biraz daha ısıtsan bir sıvı eder südûr.

Buharlaşır, daha çok ısıtsan: sıvı kalmaz.
Buhar hâlinde bile hüviyyet tâdil olmaz.

Buna benzer bir misâl için düşün insanı!
Yaşlansa, hasta olsa ya da azalsa kanı,

Ameliyât da olsa, hattâ taşısa protez,
İnsanlığı değişmez! Elhak, muhkemdir bu tez!

Şu hâlde a’râz ile hüviyyet ayrı şeymiş.
A’râzın gizlediği hüviyyeti kim bilmiş?

Bir şeyin a’râzı çok ama hüviyyeti bir!
Bunu idrâk etmeli olmadan mütekebbir.

Mâdem ki bu a’râzın ardında hüviyyet var,
Ve a’râz perdeleri olmakta sana duvar,

Bir kere de sormalı: “Görünen bu âlemin
Nedir ki hüviyyeti ve dayandığı zemin?”
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Araz: (çoğulu: a’râz). (1) İşâret, belirti; (2) Felsefî anlamda, kendi kendine varlık bulamayıp, başka bir cevherle meydana gelen hâl ve keyfiyet; (3) Zâtî ve fıtrî olmayıp iğreti ve değişmesi mümkün olan hâl ve sıfat.

Hüviyyet: Mâhiyet, hakîkat, asıl.

Mâlik: Sâhip.

Emrâz: Hastalıklar, illetler.

Eczâ: İlâç.

Hâlik:Yaratan, yoktan var eden, yaratıcı, Allah.

Cıvık: İyice erimemiş, lüzûcî, katı ile sıvı arasında bir hâl. Enikonu: İnceden inceye, gereği gibi, lâyıkı vechile, âdetâ, hatırı sayılır derecede, epeyice, (Osmanlıca’sı: arîz amîk).

Maraz (Çoğulu: emrâz): Hastalık, dert, belâ, tahammülü zor hâl.

Mahfûz: Saklı, gizli, korunmuş, gözetilmiş.

Südûr: Meydana çıkma, olma.

Tâdil: Değişiklik.

Elhak: Hakîkaten.

Muhkem: (1) Bir hükme dayanan; (2) Sağlam, metîn, kuvvetli.

Tez: Savunulan, ortaya konulan düşünce, görüş.

Mütekebbir: Kibirli.
IV. DERSİN YORUMU

1-6. Beyitler:

Bir parçacık balmumu: özel kokusu olan,
Yumuşakça ve sarı, hem kolayca yoğrulan

Bir cisimdir ki sonlu, sınırlı hacma mâlik;
Onu emrâza karşı eczâ da kılmış Hâlik.

İyice cıvıklaşır ısıtırsan sen bunu,
Hacmı artar, aklaşır rengi de enikonu.

Görünüş de değişir değişince tüm a’râz;
Ama, hüviyyet için, bu asla olmaz maraz.

O, hüviyyeti mahfûz, gene bir balmumudur.
Biraz daha ısıtsan bir sıvı eder südûr.

Buharlaşır, daha çok ısıtsan: sıvı kalmaz.
Buhar hâlinde bile hüviyyet tâdil olmaz.
Ganiyy-i Muhtefî’nin “A’râz ve Hüviyyet” adını taşıyan bu nefesi sürekli değişenle, hiç değişmeyeni insana farkettirebilmek, bir çokluk âlemi olarak bulunduğumuz/ yaşadığımız bu âlemin görünen çeşitli nesnelerinin ardındaki Hakîkati insâna idrâk ettirebilmek, bunu yaparken de insânın Hakîkatine kapı aralamak amacını taşımaktadır.

Daha öz bir ifâde ile söylersek; “renkten renge, kalıptan kalıba giren geçici/iğreti Sıfat’ın bâtınındaki Cevher’e” işâret etmektedir.

Daha önce de söylediğimiz gibi mânâ âlemine ait olan gerçekleri fehm ve idrâk edebilmek onları ancak bildiğimiz/gördüğümüz bu âlemin nesnelerine tekabül ettirmek sûretiyle mümkündür. İşte Ganiyy-i Muhtefî’de bu beyitinde “balmumu” örneğini seçmekte ve bize bu nesnenin ısıyla gerçekleşen değişim seyrini anlatarak “A’râz ile Hüviyyet” in ayrı şeyler olduğuna ışık tutmaktadır. Balmumu kolay yoğrulan, yumuşak, sarı ve özel kokusu olan, aynı zamanda sonlu, sınırlı bir hacmi bulunan bir nesnedir. Hâtta çeşitli hastalıklara karşı doğal bir ilâç olarak da kullanılmaktadır.

Ganiyy-i Muhtefî, bu nesnenin ısıtıldığında önce cıvıklaştığını, renginin aklaştığını ve hacminin de arttığını söylemekte ama görünüşteki bu değişmelere rağmen aslî gerçeğinde bir değişim olmadığını, dıştaki bu değişmenin balmumunun hâkikatine/bâtınına bir etki yapmadığını, onun saklı, gizli ve korunmuş olduğunu yâni bütün bu değişimlere rağmen balmumunun gene balmumu olarak kaldığını vurgulamaktadır.

Daha sonra Ganiyy-i Muhtefî, balmumunun daha da ısıtıldığında artık sıvı hâlini terkedip buharlaştığını, buhar hâlinde bile asliyetinden/ hüviyyetinden bir şey kaybetmediğini, bu değişimin yalnızca a’râzda/dışta/zâhirde olduğunu belirtmektedir.

Ama ne var ki, insânların gözleri daha çok zâhirdeki değişme ve gelişmelerle meşgûl olduğundan, a’râz’ın yâni geçici/iğreti/aldatıcı/ sanal perdelerin (bir anlamda eşyânın) ardındaki gerçeği/hüviyyeti derhâl fehm, idrâk ve temyîz edememektedirler.

7-12. Beyitler:

Buna benzer bir misâl için düşün insanı!
Yaşlansa, hasta olsa ya da azalsa kanı,

Ameliyât da olsa, hattâ taşısa protez,
İnsanlığı değişmez! Elhak, muhkemdir bu tez!

Şu hâlde a’râz ile hüviyyet ayrı şeymiş.
A’râzın gizlediği hüviyyeti kim bilmiş?

Bir şeyin a’râzı çok ama hüviyyeti bir!
Bunu idrâk etmeli olmadan mütekebbir.

Mâdem ki bu a’râzın ardında hüviyyet var,
Ve a’râz perdeleri olmakta sana duvar,

Bir kere de sormalı: “Görünen bu âlemin
Nedir ki hüviyyeti ve dayandığı zemin?”

Ganiyy-i Muhtefî, bu beyitlerde ise verdiği balmumu örneği ile insânı karşılatırmamızı istemekte ve insândaki yaşlılık, hastalık sonucu oluşan tüm değişmelerin -hâtta ameliyât olsa da, protez taşısa da- onun insânlığını değiştirmediğini ve bunların hepsinin de a’râzda/zâhirde olduğunu anlatmaktadır.

Anlaşılan odur ki, “a’râz ile hüviyyet ayrı şeylerdir” ve “Bir şeyin a’râzı çok ama hüviyyeti birdir!” Tıpkı buhar, sıvı, buz veyâ kar olarak değişik isimler alsa da suyun hüviyyetinin/ aslî cevherinin değişmediği gibi.

A’râzın gizlediği hüviyyeti ancak Allah’ın lütfettiği ölçüde peygamberler ve onların ilminden nasiplenmiş Allah dostları bilebilir. Ne var ki, bu bilgi bile sınırlıdır.

Çünkü Allah, “ilminin künhünü/özünü/aslını,tamamını -peygamberler de dahil hiç kimseye vermemiştir.” Öyleyse insâna düşen, yeteneği ve gayreti doğrultusunda kibire düşmeden kendisine duvar olan a’râzın ardındaki hüviyyeti keşfetmeye çalış masıdır. Kibir, insânın temyîz sâhibi olmasına mâni olur. Çünkü kibir sâhibi olan insânlar gördükleri eşyâyı ve ulaştıkları sınırlı ilmi nihaî/son Hakîkat zannederler ve buna körü körüne inanırlar. Bu da onların gözlerini köreltir ve eşyânın arkasındaki hüviyyeti göremez olurlar.

Ganiyy-i Muhtefî, son olarak Hakîkat yolcuları için hayatî ve kaçınılmaz olan şu soruyu insânın kendisine sormasını istemektedir: “Görünen bu âlemin hüviyyeti ve dayandığı zemin nedir?” İşte bu sorunun cevabını bulanlar, “nasıl âşık, sevgilisini hangi elbise ile görürse görsün mutlaka tanırsa, Hakk’ı da her gördüğü kisvede tanıyabilen âriflerdir.”

IV. Dersin Kıssadan Hissesi Ârif kişi Mükevvenât’taki sıfatlarla yâni a’râzla idrâki kamaşmayan, bunların ardındaki hüviyyeti yâni eşyânın bu a’râzdan bağımsız olan hakîkatini idrâkinde zinde tutabilen kimsedir.

III. DERS

Yorum yapın

A’YÂN-I SÂBİTE

A’yân zâhir kılınmakta hükmüyle ilâhi İsmin;
Sebep, A’yân-ı Sâbite, tüm istidâdına cismin.

Kuludur tâbî’ olduğu İsmin, bil ki her bir varlık;
Rab’bını bu İsim’le tanır, bununla çekmez darlık.

Hakk ilminde hâlimiz a’yân-ı sâbiteyle belli;
Böyle bir istidâd bizi kul kılar Rab’ba temelli.

Ayndaki istidâdın zuhûra geliş şekli bizde
Hakk ilminde sâbittir, vücûda büründüğümüzde.

Hakk’ın vücûdundadır, bil tecellîsi mevcûdâtın;
Ne aynı ne gayrıdır; Hakk olur, bunda, yalnız Bâtın.
Bu “Nefes” te geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları: A’yân-ı Sâbite: (Değişmeyen, sâbit kalan kaynak) Eşyânın varlığa büründürülmesinden önce Hakk’ın ilminde mâhiyeti, ve varlığa büründürüldükten sonraki kader ve kazâsının yazılı olduğu bir çeşit dosya.

İstidâd: Kabiliyet, yetenek.

Tâbî: (1) Birinin arkası sıra giden, ona uyan. (2) Boyun eğen, bağlı kalan; birinin emri altında bulunan.

Zuhûr: Görünme, meydana çıkma, baş gösterme, ortaya çıkma.

Vücûd: Varlık.

Mevcûdât: Var olan şeyler, Mükevvenât’.

Gayrı: Ayrı, başka.

Bâtın: (1) İç, iç yüz, gizli. (2) Kendi’ni şehâdet Âlemi aracılığıyla gizleyen.

III. DERSİN YORUMU

İlk beyit:

A’yân zâhir kılınmakta hükmüyle ilâhi İsmin;
Sebep: A’yân-ı Sâbite, tüm istidâdına cismin.
A’yân-ı Sâbite, lûgat anlamıyla değişmeyen, sâbit kalan kaynak demek olup eşyânın varlığa büründürülmesinden önce Hakk’ın ilminde: 1) mâhiyetinin, ve 2) varlığa büründürüldükten sonraki kader ve kazâsının yazılı olduğu bir çeşit dosyadır.

Bir şeyin varlığı başka, mahiyeti başkadır. A’yân-ı Sâbite, dış âlemde var olan eşyânın Allah’ın ilmindeki mâhiyetleri, gizli hakîkatleridir. Veyâ başka bir tanımla; eşyânın görünür hâle gelmeden önce Allah’ın ilminde bilgi olarak mevcûdiyetleridir.

Bunların var olması tıpkı kavramların insânın zihninde var olması gibidir. A’yân-ı Sâbite, “Hisler aracılığıyla algılanabilen âlem (Şehâdet Âlemi) ile Hakk arasında yer alan bir varlık alanıdır”.

Daha önce 1. Ders’in açıklamasında da işâret ettiğimiz gibi Hakk’ın kendini izhâr etmek zorunda oluğu O’nun Zât’ına ait bâtınî bir özelliktir ve bu bakımdan Hakk; hareketsiz “Tek” (Ahad) değil, kendisini izhâr ve tafsîl etmeye (ayrılmaya) meyleden dinamik bir “Tek” (Vâhid) dir. Hakk zâhiren ve şeksiz-şüphesiz “Tek” dir, ama bâtınen ve bilkuvve Kesret’tir.

Böyle olunca Hakk’ın kendini izhârı tecellî’nin hem birinci ve hem de ikinci merhalelerinde bâzı sâbit motifler uyarınca vuku bulur. Hakk, ilk tecellî merhalesinde, kendini rastgele değil aksine belirli bir takım doğrultularda tafsîl eder. Bu doğrultular (ya da tecellî kanalları) Hakk’ın Zât’ının gereği olarak daha ezelde tesbit edilmiştir. Bununla beraber bütün bunlar aslında İlâhî Bilinç’de vuku bulduğundan, A’yân-ı Sâbite de Gayb Âlemi’nde ezelden beri mevcûd olan gerçeklerdir (Hakaik’tir).

Ve Hakk’ın tecellîsinin ikinci merhalesini, yâni Hakk’ın şehâdet Âlemi’ndeki ferdî nesnelerde tecellîsinin şeklini kesin olarak belirleyenler de işte bu gerçeklerdir.

Hakk’ın kendini kevnî âlemde izhâr etmesi, burada da rastgele bir biçimde değil fakat ilk tecellî tarafından üretilmiş olan ezelî gerçeklere (A’yân-ı Sâbite’ye) uygun olarak vuku bulur. Başka bir deyişle A’yân-ı Sâbite, “Hakk’ın kendisini kevnî âlemde nasıl izhâr edeceğini de belirlemektedir.”

A’yân- Sâbite’nin açıklanması aynı zamanda yaratma ve dış âlemin de açıklanması mânasına gelir. Dış âlemde mevcûd ve zâhir olan eşyânın esas itibariyle kendine has müstakil bir varlığı yoktur. Bu yönüyle bu şeylerin “yok” (ma’dûm) olduğuna inanılır. Bunların görünen varlıkları gerçekte Hakk’ın varlığının değiğik sûretlerde tecellîlerinden ibârettir. Zira tek ve biricik varlık O’nun varlığı olduğundan diğer şeylerin varlıkları mecazîdir, görünürdedir. Eşyânın birbirinden farklı oluğu, ayrı ayrı varlıklara sâhip olmasından değil, A’yân-ı Sâbite’lerinin farklı oluğundandır.

Varlıkta birlik mevcûttur ve çokluk A’yân-ı Sâbite’den ileri gelmektedir.

A’yân- Sâbite, bir anlamda, varlıkların modelleri ve kalıplarıdır. Belli bir şeyin şekli, çeşitli ve değişik aynalara aynı anda farklı biçimlerde yansıyarak bir çokluk meydana getirdiği gibi, bir ayna durumundaki A’yân-ı Sâbite’ye akseden Hakk’ın varlığı da böyle bir çokluk meydana getirir. Çokluk vehîm ve hayâl olarak vardır; birlik ise gerçek olarak mevcuttur.

Belli bir top kumaştan farklı elbiseler meydana getirilebilir. Bu elbiselerin hepsi varlık olarak bir ve aynıdır, çünkü aynı kumaştan yapılmıştır. Farklılık şekillerden ileri gelmektedir. Şekilleri farklı kılan, modelleri ve kalıpları yâni ayn-ı sâbiteleridir. Kalıplar, hiçbir zaman elbiselerde var olmadıkları halde onlara şekil verirler.

Bunun gibi, dış âlemdeki bütün varlıkları farklı şekillere sokup çokluğun ortaya çıkmasına sebep olan A’yân-ı Sâbite de hiçbir zaman dış âlemde var olmaz. Dış âlemde görünen A’yân-ı Sâbite değil onun şekilleri, halleri, hükümleri, ayırıcı nitelikleri, belli özellikleri, fiilleri ve eserleridir. A’yân-ı Sâbite’nin kendisi bâtın, sûreti zâhirdir.

Eşyâ ve hadîselerin a’yân-ı sâbitelerini Allah’tan başka kimse bilemez. Bu özelliği itibariyle A’yân-ı Sâbite’ye “Gaybın anahtarları” veyâ “Kader’in Sırrı” adı da verilir. İnsânın bunları bilmesi mümkün olsa kaderi ve geleceği de bilmiş olurdu.

Bunun için Allah A’yân-ı Sâbite sahâsını insânlara kapatmış, onun bilgisini kendisine tahsis etmiştir. Çok nâdir hallerde nebî ve velîlerin bir kısmına bazı a’yân-ı sâbitelerin gösterilmesi mümkündür.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 3. Ders’in bu ilk beyitinde yüzeysel olarak değindiğimiz “anlatımı ve idrâk edilmesi zor olan bu gerçekleri” iki satıra sığdırmakta ve cisimlerin tüm alıcılığına ve kabul ediciliğine A’yân-ı Sâbite’nin neden olduğunu söylemektedir.

Gerçekten de, İlâhî Zât’ta potansiyel olarak mevcûd bulunan Mümkînâttan (İlâhî Bilinç’te olması kesin kararlaştırılmış ama henüz zuhûra gelmemiş, zâhiren var olmamış şeylerdir. Bunların zuhûra gelmesinin zamanla ilgisi vardır ve zuhûrun bilgisi/zamanı Allah’tan başkasının nüfûz edemeyeceği bir Sır’dır.) başka bir şey olmayan A’yân-ı Sâbite’ler âlemin mümkün nesneleri/cisimleri üzerinde belirleyici bir güç icrâ ederler ve bunlar mümkün nesnelerin/cisimlerin cevherleri yâni Hakîkatleridir. Ve bütün mümkün nesnelerin/cisimlerin her birisi de, kevnî âlemde (yaratılmış, görünen âlem), kendi aynının icâbına (gereğine) uygun olarak kuvveden fiile çıkmaktadır.

2-3. Beyitler:

Kuludur tâbî’ olduğu İsmin, bil ki her bir varlık;
Rabb’ını bu İsim’le tanır, bununla çekmez darlık.

Hakk ilminde hâlimiz A’yân-ı Sâbiteyle belli;
Böyle bir istidâd bizi kul kılar Rabb’a temelli.
Ganiyy-i Muhtefî, ilk beyitinde varlık sahnesindeki tüm cisimlerin, ilâhî ilimde sâbit oldukları şekilde yâni A’yân-ı Sâbite’lerinin Hakk’ın ilminde ve zâtında bulunduşu hâl üzere zuhûr ettiklerini söylemiti. Şimdi ise 2. beyitte çok önemli bir başka gerçeğe daha dikkat çekerek ve her bir varlığın, tâbî olduğu ismin “kulu” olduğunu ve Rabb’ını bu isimle tanıdığını dile getirmektedir. Şüphesiz buradaki isimlerin Esmâ’ü-l Hüsnâ yâni Allah’ın güzel isimleri, “kulu olmanın” da; bu isimlere muhatap olan varlığın, bu isimlerin oluşturduğu “kompozisyon kalıbının/kabının” dışına çıkamaması ve sürekli bu isimlerin etkisi/denetimi/rızâsı altında olduğu unutulmamalıdır.

Bu ilişki, Rubûbiyet ilişkisidir yâni ferdin Allah ile olan şahsî/özel münâsebetine işâret etmektedir. Her fert Rabb’ini bu özel ilişkinin oluşturduğu isimler aracılığı ile tanır. Her ferdin Hakk ilminde A’yân-ı Sâbitesi ile bilinen hâli farklı olduğundan bu hâlin görünür âlemdeki tecellisinin oluşturduğu Rubûbiyet de farklı olacaktır.

Bu şu anlama gelmektedir: “Her varlığın izâfî olarak Rabb’i farklıdır”. Başka bir ifâde ile söylemeye çalığırsak; “Her kulun Rabb’i, o kulun istîdâdına/yeteneğine/ alıcılığına tekâbül eden Hakk’ın isimler açısından bir vechesidir.” Hakk her somut varlıkta tecellî ettiği zaman, bu tecellîsi o varlığın istîdâdının (kabının) vaz etmiş olduğu doğal sınırlar dolayısıyla ancak belirli bir İsim aracılığıyla vuku bulur. Bu nedenle her varlığın Allah’a başlılığı ancak kendi özel Rabb’inin sûreti aracılığıyla olur. İşte Ganiyy-i Muhtefî’nin “her varlık Rabb’ini tâbî’ olduğu isimle tanır” demesi bu noktayı anlatmak içindir. Aynı zamanda, 3. beyitte de vurgulandığı gibi, bu durum o varlığı Rabb’a devamlı/temelli kul kılmaktadır. Bu da bize gerçekten de her varlığın Rabb’inin rızâsını kazanmış olduğunu gösterir. Rabb’inin kendisinden râzî olmadığı hiçbir nesne yoktur:

Çünkü, her nesne Rabb’in Rabb’lığının bekası için en uygun şeyi oluşturur. Ama burada önemli bir nokta vardır: “Her varlığın Rabb’inin rızâsını kazanmış olması, mutlak sûrette, her varlığın başkasının Rabb’inin rızâsını da kazanmış olmasını gerekli kılmaz. Son olarak şunu söyleyebiliriz ki: Hakk hiçbir zaman kendisini, âlemdeki varlıkların herhangi birinde aslî Bir’liği (Ahadiyyet’i), yâni bütün İsimlerini ihtivâ eden (kapsayan) birlik yönünden izhâr etmez. Her ayrı varlık, her belirli ânda, pekçok İsimden bir tekini seçip ayırmakta ve seçilen bu İsim de tıpkı onun Rabb’i imiş gibi davranmaktadır.

4-5. Beyitler:

Ayndaki istidâdın zuhûra geliş şekli bizde
Hakk ilminde sâbittir, vücûda büründüğümüzde.

Hakk’ın vücûdundadır, bil tecellîsi mevcûdâtın;
Ne aynı ne gayrıdır; Hakk olur, bunda, yalnız Bâtın.

Daha önce de farklı cümlelerle ifâde ettiğimiz gibi; A’yân-ı Sâbite yâni “Hakk’ta gizli olan ontolojik imkânların tecellî eden sûretleri” bilfiil var olmak için beklemekte olan kablar’dır.Ve bu kablar, Hakk’ın ilk tecellîsinin Feyz-i Akdes (Hakk’ın tecellîsindeki ilk merhaleyi temsil etmektedir. Bu, Hakk’ın kendisini henüz vücûd bulmamış olan eşyâya değil Zât’ından Zât’ına ilk tecellîsidir. Batı felsefesine has modern terminoloji açısından bu, Hakk’da kendi hakkındaki bilincin bir çeşit dışa vuru udur.Aynı zamanda Feyz-i Akdes, mutlak sûrette Gayb (yâni Bilinmeyen-Bilinemeyen) olan Hakk’ın “Gizli Hazine” hâlini terk ederek bilinmeyi arzuladığını beyân eden meşhur Kudsî Hadîs’de tasvir olunana karşılık gelmektedir. Öz bir ifâde ile Feyz-i Akdes; “Zât’ın kendinden kendine vuku bulan ezelî tecellîsidir”. )sonucu olarak ezelî ve bozulmayan bir belirli “istîdada” sâhiptir. Bu, Hakk’ın sünneti olduğundan Hakk bunu deşiğtirmez. Buna göre Hakk, her kabı ikinci tecellîsinin Feyz-i Mukaddes (Hakk’ın kendini somut Varlık âleminde Kesret’in sonsuz değişken sûretleri şeklinde izhâr etmesidir. Daha açık bir deyimle, Feyz-i Mukaddes’in yalnız cevherleri yönüyle değil fakat sıfatları, fiilleri ve olayları da göz önünde tutarak hepsini eşyâ diye isimlendirdiğimiz nesnelerin varlığa büründürülmelerine delâlet ettiğini söyleyebiliriz. Feyz-i Mukaddes, Feyz-i Akdes ile varlık kazanmış olan A’yân-ı Sâbitelerin, idrâk olunabilir varlıklar (mâkulât) hâlini terkederek, hislerle idrâk olunan eşyâya nüfûz edip yayılmalarının ve böylece de hislerle idrâk olunan âlemin bilfiil mevcûd olmasının sebebidir.) bir mahalli (tecellîgâhı) kılmakla kendisini, kabın ezelî istîdâdına uygun bir biçimde sınırlandırıp kayıt altına almaktadır. Bu yolla Hakk şuhûdi tecellîsinde sonsuz değiğken sûretlere bürünmektedir. Bu sûretlerin tümü ise Kevnî Âlem’i (Mükevvenât’ı) oluşturmaktadır.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, teorik ve genel bir şekilde özetlemeye çalıştığımız bu gerçeğe 4. beyitinde dikkat çekiyor ve her varlığın zuhûra gelmeden önce Hakk ilmindeki istidâdının sâbit olduğunu söylüyor. Şüphesiz bu nefesin en önemli açılımı istidâd kelimesinde saklıdır. Bir şeyin istidâdı şu anlama gelmektedir: “İlâhî hikmetin gereği olarak Allah herhangi bir mahalli Rahmânî Nefesini kabûl edecek şekilde hazırlar. Bu ise, hazırlanmış olan bu sûrette, ezelden ebede kadar süren tecellî feyzinin kabûlü için istidâdın hâsıl olması demektir.”

Anlaşılan odur ki; âlemde mevcûd her şeyin şimdiki sûreti onun hakkında ezelde tâyin edilmiş (sâbit kılınmış) olanın nihaî bir sonucu olmaktadır. Başka bir ifâde ile söylemeye çalışırsak: İlâhî İsimler’e uygun olarak şehâdet Âlemi’nde (görünen âlemde) vuku bulan tecellî, her hâl için, tecellîgâhın istîdâdına tâbîdir. Bu türden tecellî İlâhî İsimler’in zuhûr ettikleri tecellîgâhlardan başka şey olmayan kablarla değişir. Bu bakımdan da bu türden tecellî hiçbir şeye başlı olmayan temel tecellîden (yâni Hakk’ın Zât’ından Zât’ına vuku bulan tecellîsinden) tümüyle farklıdır.

5. ve son beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, görünen âlemdeki her varlık tecellîsinin aslında Hakk’ın varlığında olduğu gerçeğini bir kez daha yinelemektedir. Bu cümleyi, görünen varlıkların gerçekte Hakk’ın varlığının değişik mertebe ve sûretlerdeki tecellîlerinden (yansımalarından) ibâret olduğu şeklinde de kurmamız mümkündür.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Eğer bu nokta anlaşılmazsa insân Hakk’a karşı takınması gereken do ru ve isâbetli tutumu gösteremez. Sonunda da panteizm’den (Bir bütün olarak kavranan evrenin Allah ile özdeş olduğu öğretisi. Başka bir tanımla Allah’ın dünya ile ilgili olumlu ve organik ilişkisi bakımından aşkın değil de, içkin olduğunu öne süren anlayışya da görüş. ) antropomorfizm’e (Allah’a cismânî ve beşerî nitelikler yakıştırmak veyâ Allah’ın doğrudan doğruya beşere benzediğini iddia etmek. ) kadar uzanan bir dizi yanlışlıklara ve yakıştırmalara düşebilir. Bu nokta “tenzîh ile teşbîh’i tevhîd edememe yâni birleyememe” noktasıdır.

Nezehe fiilinden türemişolan Tenzîh, Allah’ın yaratılmış olan herhangi bir şeyle mukayese edilmesinin temelde ve kesinlikle mümkün olmadığının, O’nun varlığının yaratılmışlara ait bütün niteliklerin üstünde oluşunun bir beyânıdır. Kısacası ilâhî erişilmezliğin, aşkınlığın bir beyânıdır. Teşbîh ise; “bir şeyi baka bir şeye benzer kılmak ya da telâkki etmek” anlamına gelen “şebehe” fiilinden türetilmiştir ve “Allah’ı yaratılmış şeylere benzetmek” anlamında kullanılmaktadır.

İnsân, Hakk’ı idrâk edişinde, yalnızca teşbîhe başvurursa müşrikliğe düşmüş olur. Teşbîhi gözardı edip de kuvvetle tenzîhi yeğlerse, bu sefer de bütün yaratılmış âlemin ilâhî tabîatını inkâr etmiş olur. İlke kabul edilmesi gereken en doğru tutum şudur: “Sen ne O’sun ve ne de O değilsin (Aşağıdaki “Ayna” başlıklı nefese ve yorumuna bakınız. ); ve sen O’nu mutlak bir sûrette kayıttan ârî ve fakat hem de her şeyin aslında, derûnî cevherinde kayıtlanmış olarak görürsün” Hakk’ı teşbîh eden bir kimse O’nu belirli bir sûretle sınırlandırmış olur; ve sâbit bir sûret içinde tahdit edilmiş olan herhangi bir şey de bir mahlûktan başka bir şey değildir. Buradan da görmekteyiz ki bu tahdid edici sınırların (yâni eşyânın) bütünü, her ne kadar Hakk’tan gayrı değilse de, gene de bizâtihî Hakk değildir. Bunun sebebi de ferdî bütün sûretlerde kendini izhâr eden Vâhid’in bütün bu sûretlerin bir araya gelmesinden farklı bir şey olmasıdır.

İşte Ganiyy-i Muhtefî’nin de “Ne aynı ne gayrıdır; Hakk olur, bunda, yalnız Bâtın.” beyitinde de anlatmak istediği budur. Hakk her mahlûkatta (yaratılmışta) bu mahlûkun istidâdına uygun olarak görünür. Bu kapsamda O, ferdî aklın istidâdı uyarınca idrâki mümkün olan her şeyde kendini gösteren Zâhir’dir. Ve bu da (yâni her aklın özel istidâdı da) O’nun sınırıdır.

Fakat Hakk kezâ Bâtın’dır da; (ve bu kapsamda O) akıl için, kendi istidâdının koyduğu sınırın ötesine asla geçebilir değildir. Eğer akıl, düşünce aracılığı ile kendi doğal sınırının ötesine gitmek isterse, yâni aklın kendisinin idrâkinden nelerin silinmiş olduğunu anlamak isterse, kalp de yolunu şaşırır. Bundan gerçek ârifler müstesnâ olup onların idrâkine sınır yoktur. Bunlar Allah’ın cevherini düşünce ve tefekkür yoluyla değil fakat Allah tarafından anlayanlardır. Bunların idrâki için hiçbir şey bâtın (yâni saklı) değildir. Ve bunlar, âlemin Hakk’ın Vechi ya da Sûreti olduğunu, yâni bunun kendisini görünürde Zâhir ismiyle gösterenin bâtınî gerçeği olduğunu bilirler.

13 Panteizm: Bir bütün olarak kavranan evrenin Allah ile özdeş olduğu öğretisi. Başka bir tanımla Allah’ın dünya ile ilgili olumlu ve organik ilişkisi bakımından aşkın değil de, içkin olduğunu öne süren anlayışya da görüş. 14 Antropomorfizm: Allah’a cismânî ve beşerî nitelikler yakıştırmak veyâ Allah’ın doğrudan doğruya beşere benzediğini iddia etmek. 15 Aşağıdaki “Ayna” başlıklı nefese ve yorumuna bakınız. Zirâ İlâhî Hakîkat, mutlaklığı açısından, asla bir “O-luk” (hüviyyet) olamaz.

Kur’ân’da “O Allah’dır, Tek’dir” (Huvallahu Ahad) sözlerinde örneği görüldüğü gibi, “mutlaklığın” bizâtihî bir kayıt olması hâlinin getirdiği bir kayıt koyma ise istisnaî bir hâldir.

İlâhî Hakîkat olarak İlâhî Hakîkat’e gelince bu, her ne kadar İlâhi İsimlerin koydukları kayıtlarla (bilkuvve) kayıtlanmışsa da, her türlü kayıttan tamâmiyle âzâdedir. (Şu hâlde bilfiil bir Hüviyyet değildir)

3. Dersin Bu Bölümünün Kıssadan Hissesi

Eşyânın bir varlığa büründürüldükten sonra zaman ve mekân içinde Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın nasıl bir terkîbiyle nasıl bir tekâmül geçireceği, Ezel’de, a’yân-ı sâbite denilen bir çeşit dosyalara kaydedilerek tesbit edilmitir. Bunlar eşyânın kaderinin dosyalarıdır.

Bunların tümü Levh-i Mahfûz’u ve bu dosyaların zaman içindeki zuhuru da eşyânın kazâsını oluşturur.
A Y N A

Aynaya baktığında görmektesin kendini.
Lâkin, bu idrâk sırlar vehminin de fendini.

Ayna içine nasıl ediyorsun ki rihlet?
Sen misin aynadaki tecellî? Bir tahlil et!

İki boyutlu ancak, fehmeyle ki, gördüğün;
Sense üç boyutlusun. Burda, işte, kördüğüm!

Sağ elini kullansan, aynadaki solaktır.
Bunun sırrı aynanın sırrına muallâktır.

Şu hâlde bu tecellî aynın değildir senin.
Ama gayrın da değil! İdrâk et, derin derin!

İşte sana bir misâl, mantıka da aykırı;
Zîrâ, bir şey: bir şeyin ya aynıdır, ya gayrı!

Akl-ı Meâş’a göre yoktur bir üçüncü hâl.
Bu örneğin fehmi de bu Akl’a göre muhâl.

İşte Hakk da bu Kevn’i Kendi’ne seçti mir’ât.
Bu aynada seyretti tecellîsini kat kat.

Bu kapsamda mahlûkat aynı olamaz Hakk’ın.
Ama gayrı da değil! Rab’bim, şu işe bakın!

İnce bir idrâktir bu. Sakın kaymasın ayak!
“Panteizm”e düşmeden fehmedilsin bu siyâk.

Kevn Hakk’ın aynasıdır, nereye bakarsan bak!
İnsanı ârif kılan bu sibaktır, bu sibak!
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Lâkin: Ama, ancak, fakat, şu kadar var ki.

İdrâk: Algılama.

Sırlamak: Saklamak, örtmek, gizlemek.

Vehim: Kuruntu.

Fend: Hile, tuzak.

Rihlet: (1)Taşınma, göçme; (2) Ölme. Tahlîl İnceleme, çözümleme, analiz.

Muallâk: (1) Başlı; (2) Sürümcemede kalmış iş.

Gayrı: Ayrı, başka , diğer.

Akl-ı Meâş: Gündelik akıl, aklın en alt tabakası, dünyada geçim işini düşünen akıl.

Muhâl: İmkânsız, mümkün olmayan.

Kevn: Kâinat, âlem.

Mir’ât: Ayna.

Mahlûkat: Yaratılmış şeyler, canlılar.

Siyâk. Sözün gelişi, ifâde şekli.

Sibâk: (1) Baş, bağlantı; (2) Bir şeyin geçmişi.

1-4. Beyitler:

Aynaya baktığında görmektesin kendini.
Lâkin, bu idrâk sırlar vehminin de fendini.

Ayna içine nasıl ediyorsun ki rihlet?
Sen misin aynadaki tecellî? Bir tahlil et!

İki boyutlu ancak, fehmeyle ki, gördüğün;
Sense üç boyutlusun. Burda, işte, kördüğüm!

Sağ elini kullansan, aynadaki solaktır.
Bunun sırrı aynanın sırrına muallâktır.
Bir kudsî hadîste Cenâb-ı Hakk “gizli bir hazîne” olduğunu ve “bilinmeyi” istediğini söylemektedir. Fakat şu da kaçınılmaz bir gerçektir ki insânoğlunun Hakk’ı bilebilmesi ancak O’nun tecellîleri aracılığıyla mümkündür. Hakk’ın Zât’ını bilmek muhâldir. Başka bir deyişle ifâdeye çalışırsak Hakk ancak “tecellîlerinin büründüğü sûretlerde” bilinir ve görülür. Etrafımızdaki her şey ilâhî tecellînin çeşitli sûretleridir.

Bu nedenle tecellî kavramı önemli bir anahtar kavramdır ve bu kavram anlaşılmadan “İnsan Hakk’ı hangi sûrette bilebilir?” sorusuna cevap verilemez. Hakk’ın varlığa tecellîsinin nasıllığını ise insana idrâk ettirmede kendisinden yararlanılan en önemli sembol ayna sembolüdür.

İşte Ganiyy-i Muhtefî de, 1-4. beyitlerinde insan-ayna ilişkisi üzerinde durmakta ve bu örnekten hareketle insânın Hakk’ı müşâhadesi ile Hakk’ın zâti tecellîsi arasındaki bağıntıya dikkat çekmektedir.

Bilindiği gibi aynalar nesnelerin sûretlerini yansıtırlar. Ama bâzen onları gerçekte oldukları gibi yansıtırlar, bâzen de az ya da çok değişmi ya da dönüşmüş olarak gösterirler. Nitekim büyük bir cisim dışbükey küresel bir aynada küçük, iç bükey silindirik bir aynada (eğer cisim ayna ile odak doğrusu arasında bulunmakta ise) uzun ve hareket hâlindeki bir aynada da hareket hâlinde görünür. Ayna bâzen – özellikle içbükey bir ayna söz konusu olduğunda ve cisim de aynaya aynanın odak noktasından daha uzak bir konumda bulunuyorsa- kendi özel yapısından dolayı cismi tepetaklak gösterebilir. Bu takdirde -her ne kadar tepetaklak görünüyorsa daaynaya bakanın soluna sûretinin solu, sağına da sağı tekabül eder. Çoğu kere ise -söz konusu aynanın düzlemsel ayna olması hâlinde- bakanın sağı, aynada görünenin solu olur. Aslında aynaya bakan ile aynada görünen arasında, mecâzî mânâda değil de cisimler söz konusu olduğunda bile, birinin üç-boyutlu olmasına karşılık, aynadaki sûretin iki-boyutlu olarak tecellî etmesi bakımından büyük ve aşılması mümkün olmayan bir fark bulunmaktadır. Özetle söylemek gerekirse; aynaya yansıyan görüntü aslını ne kadar hatırlatsa da gerçekte aslından çok şey yitirmiş bir görüntüdür.

Ganiyy-i Muhtefî, aynaların bu aldatıcı ve yanıltıcı konumlarını idrâk etmenin ancak aynaların sırrını çözmeye bağlı olduğunu 4. beyitte söylemektedir. Acaba sözünü ettiği bu sır ne olabilir? Deneye açık düşüncemiz bizi şu noktaya getirmektedir: Bizler bir ayna içerisindeki sûretlere ya da kendi sûretlerimize baktığımızda, bu sûretleri ya da kendi sûretlerimizi aynada gördüğümüzü bildiğimiz hâlde aynanın kendisini göremeyiz. Sırf görünebilir oldukları için, eşyânın ayna içindeki sûretleri ya da hayâlleri bizim nazarımızla aynanın arasına girmekte ve tıpkı gözlerimizden aynayı saklayan bir perde imiş gibi hareket etmektedirler.

Hakk, “bilinsin diye” kendini âleme izhâr eder (gösterir). Lâkin kendini her ferdî şeyin mevcûd olan eğilimine (istîdâdına) uygun ve onun gereği olarak izhâr eder. Ve Hakk’ın kendini izhâr ettiği odak noktası (mihrak) yâni tecellîsinin eriştiği nesne (tecelligâhı) kendine bir bilinç bahşedilmiş bir insân ise, bu, nefsinde kendini izhâr edenin, aslında, Hakk olduğunu sezgisel bir bilgiyle zevkan idrâk eder. Ve nihâyet bu, kendi zâtî istîdâdının emrettiği özel bir sûretteki Hakk olduğundan onun kendi nefsinde gördüğü de Hakk’a yansıyan kendi öz sûretinden başka bir şey değildir.

O Hakk’ın Zât’ını asla göremez. Aklı, ona sırf burada ilâhi ayna olmasından ötürü kendi zâti sûretinin görünmekte olduğunu, fakat bütün bu bilincine rağmen aynanın kendini göremeyeceğini söyler; o yalnızca kendi nefsini görmektedir. Bu gerçeklik, tıpkı bu maddî âlemde bir aynaya bakmakta olan bir kimse misâli gibidir. Âlemdeki maddî ve rûhanî şeyler bir taraftan ilâhî tecellînin çeşitli sûretleri olmakta; diğer taraftan da, Hakk’ın (eksiksiz) bir zâtî tecellîsine engel olan perdeler gibi davranmaktadır. Bunlar Allah’ı örtmekte ve beşerin O’nu doğrudan doğruya görmesine izin vermemektedirler. Zâten Ganiyy-i Muhtefî’nin de işâret yoluyla anlatmak istediği budur.

5-7. Beyitler:

Şu hâlde bu tecellî aynın değildir senin.
Ama gayrın da değil! İdrâk et, derin derin!

İşte sana bir misâl, mantıka da aykırı;
Zîrâ, bir şey: bir şeyin ya aynıdır, ya gayrı!

Akl-ı Meâş’a göre yoktur bir üçüncü hâl.
Bu örneğin fehmi de bu Akl’a göre muhâl.
Ganiyy-i Muhtefî, 5-7. beyitlerinde Akl-ı Meâş’ın dayandığı iki-değerli Mantık’daki temel ilkelerden biri olan ve “bir şey; bir şeyin ya aynıdır, ya da gayrı” şeklinde ifâde edilen “Üçüncü şıkkın imkânsızlığı” ilkesine değinmekte ve bu ilkenin aynadaki görüntü söz konusu olduğunda geçerliliğini yitirdiğine dikkati çekmektedir.

Nitekim beni tanıyan bir kimse, benim bir aynada yansıyan sûretimi görse:

“Aaa, bu Necmettin!” diyerek beni hemen teşhis eder; ama aynada tecellî eden sûretim/görüntüm ile ben, gerçekte, aynı mıyız? Beni şeksiz şüphesiz teşhis etmeğe yarayan aynadaki tecellîm hiç kuşkusuz benim aynım değildir. Çünkü benim üç boyutlu bir cisim olmama rağmen aynadaki tecellîm yalnızca iki boyutludur. Ayrıca ben sağ elimi yukarı kaldırdığımda da aynada tecellî eden görüntüm sol elini yukarı kaldırmaktadır.

Bu bakımdan aynadaki tecellîm benim ne gayrımdır (çünkü şeksiz şüphe siz teşhis edilmemi sağlamaktadır) ve ne de aynımdır. Bu açıdan da bu durum Mantık’daki “Üçüncü şıkkın İmkânsızlığı” ilkesine aykırı bir hâl ihdâs etmektedir.

8-11. Beyitler:

İşte Hakk da bu Kevn’i Kendi’ne seçti mir’ât.
Bu aynada seyretti tecellîsini kat kat.

Bu kapsamda mahlûkat aynı olamaz Hakk’ın.
Ama gayrı da değil! Rab’bim, şu işe bakın!

İnce bir idrâktir bu. Sakın kaymasın ayak!
“Panteizm”e düşmeden fehmedilsin bu siyâk.

Kevn Hakk’ın aynasıdır, nereye bakarsan bak!
İnsanı ârif kılan bu sibaktır, bu sibak!
Daha önce Hakk’ın âlemin aynasında Kendini seyretmek arzusunun (meşiyyet’inin) olduğunu ve Kendine has Sıfatlar’ın tecellî sûretlerinde Kendini müşâhede etmek (seyretmek) istediğini söylemiştik. Başka bir ifâde ile anlatırsak; “Hakk Teâlâ, Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın tecellîlerini görmeyi” ya da “Hakk Teâlâ kendi tecellîlerini görmeyi” dileyince âlem aynasını yaratmıştır. Aslında Yaratıcı Arzu İlâhî İsimler’in (Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın) yâni İlâhî Sıfatlar’ın aslî batınî gayretinden zuhur etmiştir. Mutlak bir ihtiyaçsızlık hâli ile vasıflanmış olan Hakk kendiliğinden ve kendi için herhangi bir yaratma fiiline gerek duymaz. Âlemin varlığına, yaratılmış âleme ihtiyaç duyan ( yâni bu âlemi gerektiren) hep Esmâ’ü-l Hüsnâ’dır. Âlemin gerekliliği Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın tabîatı gereğidir, çünkü bunlar ancak somut varlıklarla kuvveden fiile çıkabilmektedirler ve bu somut varlıklar olmadığı zaman da yalnızca Hakk- ‘ın ilminde mestûr (gizli) kalmaktadırlar. Ganiyy-i Muhtefî, 8. beyitte bu gerçekliğe dikkat çekmekte ve bu âlemi Zât’ına ayna olarak seçen Hakk’ın bu aynada zuhûr eden Kesret’teki tecellîsini seyrettiğini söylemektedir. Bu bilgilerden sonra karşımıza şöyle bir soru çıkmaktadır. “Acaba Hakk’ın âlem aracılığıyla Kendisini seyretmesi nasıl mümkün olmaktadır?” Hakk’ın, Kendini içinde seyredebilsin diye âlemi yarattığını söylemiştik. Ama bu âlemin en belirgin özelliği ondaki her bir mevcûdun Allah’ın özel bir ve yalnızca bir vechesini temsil etmesidir. Bu temsilde bunun tümünün kesin sınırları, ve parçalarının birbirlerine belirgin irtibatları bulunmaz; ve görünüş itibariyle de yalnızca münferit (ayrı/tekbaşına) noktaların oluşturduşu gevşek bir küme gibidir. Sanki bir çeşit bulutsu bir ayna gibidir.

Daha öz bir ifâde ile söylersek, İnsân’ın dışındaki her bir varlık Hakk Teâlâ’nın ancak bir vechesini yansıtır. Bunlar bir araya cem’ edilip de bütün âlemi teşkil ettikleri zaman ancak Hakk’ın Bilinci’ne tekabül eden bir büyük bütün teşkil ederler. Bu anlamda, hiç şüphesiz, âlem “bir”dir ama (bizâtihî) bilinci olmadığından tam ve gerçek bir vahdet teşkil etmez. Diğer bütün yaratılmışların tersine, İnsân minyatür bir biçimde bütün İlâhî İsimler’i kendinde izhâr eder ve bu bakımdan da İlâhî İsimler’in vahdetini olduğu gibi yansıtabilen mûcizevî bir aynadır. İnsânın bu cem’ etme özelliği yâni bütün sıfatları kendinde toplaması bakımından Hakk en mükemmel bir biçimde İnsân’da tecellî eder. Bu tecellî de ancak insânlardan İnsân-ı Kâmil’de vuku bulur, çünkü ancak o Hakk’ın en mükemmel tecellîsinin mazharıdır.

Bir başka deyişle: Allah’ın Kendini içinde seyretmek üzere yaratmış olduğu İnsân her bir nesneyi gerçekten de olduğu gibi yansıtan iyi cilâlanmış kusursuz bir aynadır. Aslına bakılacak olursa İnsân, daha çok, âlem denilen bu aynanın bizâtihî cilâsıdır. Ve bu Âlemi Allah Kendini içinde seyredebilsin diye yaratmıştır.( Bk. Toshihiko Izutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar-Kavramlar, Çeviren: A.Y.Özemre, Kaknüs Yayınları, 1. Baskı, 1998, sayfa: 313. ) br>
Bütün bu ucu bucağı olmayan âleme yayılmış, dağıtılmış olan somut nesneler ise İnsân denilen bu noktasal odakta cem ve tevhîd edilmektedirler. Bütün girift ayrıntılarıyla tüm âlemin yapısı apaçık ve parçalarıyla birbirleriyle iyice irtibatlandırılmış bir minyatür şeklinde İnsân’da yansımaktadır.

Hakk, içinde Kendisinin görüneceği bir tecellîgâhın (mahallin) sağladığı özel bir sûret altında Zât’ını Zât’ına görünür kıldı. Eğer böyle bir mahal ve de Hakk’ın tecellîsi olmasaydı, O’na bu yoldan görünür olan bir şey aslâ görünmezdi. İnsânın yaratılığından önce Hakk Teâlâ bu âlemin tümünü kendisinde rûh bulunmayan bir cesed gibi yaratmıştı. Bundan dolayı da cilâlanmamış bir ayna gibiydi. Bu durum, Âlem denilen aynanın cilâlanmasını gerekli kıldı. Bunun için Hakk Teâlâ İnsân’a Rûh’undan üfürdü ve meleklere de “O’na secde edin!” diyerek onu yaratılmışların en şereflisi kıldı. (Hicr/29-29, Secde78-9, Sâd/71-72). Böylece İnsân da bu aynanın cilâsının temeli ve bu sûretin de rûhu oldu. Bu mânâda İnsân Hakk’ın Sûreti’dir. Ve bu özelliğinden ötürü de İnsân Hakk’ın yeryüzündeki Halîfesi olabilir.

İnsân’ın Halîfe olarak adlandırılması yaratılışındaki cem’ etme ve Hakîkatlerin hepsini kuşatma yeteneğine sâhip olmasından dolayıdır. Gözbebeği insân için ne ise İnsân da Allah için odur. Ve (İnsân) görmek ile (basar ile) eş anlamlı tutulmuştur. Çünkü Arapça’da gözbebeğine “gözdeki insân” denilir. İşte bunun için “insân” denilmiştir. Zîrâ Hakk Teâlâ yarattıklarına onun aracılığıyla bakar ve rahmet eder.

9-10. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî önemli bir uyarı yapmakta ve Hakk’ın aynası olan âlemin/mahlûkatın “Hakk’ın aynısı olamayacağı ama gayrı da düşünülemeyeceğini” ve bu iki zıt ifâdeyi/hâli anlamanın ise ince bir idrâkten geçtiğini belirtmektedir. Ve uyarısını sürdürerek, eğer bu birbirine zıt(mış) gibi görünen iki hâl (tenzîh ve teşbîh) Tevhîd edilemezse insânın ayağının kayacağını ve hâtta panteizme düşme tehlikesi ile karşı karşıya kalacağını anlatmaktadır. Panteizm, Yunanca “her şey” demek olan “pan” ile Allah’ın ismi olan “teos” kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş ve sonuna da izm takısını alarak felsefî bir ekolün adı olmuştur. Allah’ın bütün eşyâdan ibâret olduğuna inanan bu ekol, Allah ile âlemi aynı şey olarak görmektedir.

Ama biz biliyoruz ki; âlemin vücûdu (varlığı) vardır fakat bu vücûd bizâtihi mutlak Vücûd değil bir izâfî vücûd’dur (vücûd-i izâfî’dir) yâni çeşitli şekil ve sûretlerle belirlenmiş ve sınırlandırılmış olan Vücûd’dur. Ama ne kadar belirlenmiş ve sınırlandırılmış olursa olsun, vücûd-i izâfî de, eninde sonunda, mutlak Vücûd’un doğrudan doğruya bir yansımasıdır. Bu, zâtî tecellîlerin tecellî ettiği yerler (tecellîgâhları) tarafından belirlenmiş ve özelleştirilmiş olarak Hakk’ın mümkün varlıklarda tecellî etmiş olmasıyla Hakk Teâlâ’nın sûretidir. Öz bir ifâde ile: “Vücûd-i izâfî, Vücûd-i Mutlak’ın izâfî taayünler aynasında yansıyan sûretidir.”

Daha önce 1-4. beyitlerin açıklaması yaparken şöyle bir cümle kullanmıştık:

Ayna nesnelerin sûretini yansıtır. Bâzen onları gerçekte oldukları gibi yansıtır. Ama pek çok hâlde de aynadan yansıyan nesne az ya da çok değimiş ya da dönüşmüş olarak görünür. Bir aynada görünen hayâl, oraya yansıyan nesnenin kendisi değildir ama o nesneyi temsîl eder. Nasıl çeşitli aynalara yansıyan bir mumun alevi elimizi yakmıyorsa ve yine aynaların tümünün kırılması ile mum kendi gerçekliğinden bir şey kaybetmiyorsa Hakk’ın da varlık aynasındaki tecellîsini buna benzetebiliriz. “Evet, aynadaki hayâl mumdur ve mumu temsil etmektedir” ama yakmayacak kadar aslından çok şey kaybetmiştir. Bunun yanında “Hayır, bu hâyal mum değildir” de diyemeyiz.

Çünkü gölge varsa aslı da var demektir ve bu hayâl aslına benzemektedir.

Son olarak 11. beyitte Ganiyy-i Muhtefî bir kez daha âlemin Hakk’ın aynası olduğunu hatırlatıyor ve insânı “ârif” kılan bakışın Hakk’ın tecellîlerini varlık aynasında seyreden ama O’nu o varlıkla sınırlandırmayan/kayıtlamayan/ dondurma-yan bakış olduğunu vurguluyor. Ganiyy-i Muhtefî bir başka beyitinde de sözünü ettiğimiz bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:

Kaç nehire, kaç göle yansımaka dolunay?
Bakma sen bu kesrete; Allah: Ahad, Allah:Hayy!

Ayın binlerce aksi raksederken sularda,
Ay tekdir; ammâ aksi, kesîr olur şuurda.

Buna bakıp sen “Tek”i görme “çokluk” olarak;
şaşılıkdan kurtul da kalsın şirk senden ırak!
3. Dersin ikinci Nefes’inin Kıssadan Hissesi

Cenâb-ı Hakk’ın Mükevvenât’taki tecellîleri tıpkı bir insanın aynadaki tecellîsi gibidir. Aynadaki görüntünün kime ait olduğunu bilmek için görüntünün sâhibini bilmek gerekir. Mükevvenâttaki görüntünün neyin yansıması olduğunu bilmek için de bu görüntünün sâhibini teşhis eden özel bir ilim gerekir. Buna İlm-i Ledün denir.

Ayrıca, nasıl ki aynadaki görüntü o görüntünün ait olduğu kişinin aynı da gayrı da değilse Mükevvenât’ta tecellî eden Zât da o tecellînin ne aynı ve ne de gayrıdır.

Older Entries Newer Entries

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 301 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: