XV. DERS

MAKAM-I HAZRETÜ-L CEM

Hazretü-l Cem makamı ekmelü-ş Şeriat’dır;
Sâlikde Hakk sırlıdır, halkdır ortada sâdır.

Esmâ’ü-l İlâhî’dir tulû eden her yerde;
Bu idrâk ile sâlik, merhem olur her derde.

“Esmâ’ ile tasarruf” bu makamda verilir;
Esmâ’ ilmiyle, bil ki, ölü bile dirilir.

Eşyâ ilmi Esmâ’ya rabt olur kemâliyle;
Esmâ’yla fehm olunur her bir zâhir hiyle.

Hakk, âleme etmekte, Esmâ’sıyla tecellî.
Bunun fehmiyle doğar, bil ki, Hikmet-i âlî.

Hakk’a ulaşan iptir her bir Esmâ’ü-l Hüsnâ;
Ancak bu idrâk ile olur beer müstesnâ.

“Tecellî” bir fiildir; anlamı: “zâhir olmak”;
“Mazhar”: “zuhûrun yeri”; “tulû’ etmek”se: “doğmak”.

Nebî için halkoldu bilumûm arz-u semâ.
Muhammed’dir, biliniz, “Mazhar-ı Küll-i Esmâ’”;

Ey ihvânım! Tutalım, bu ipin bir ucundan.
Seyredelim Allah’a, ilm-el yakîn ve handân.

Şühûd-ı mânevîyi zordur sığdırmak lâfa;
Misaller ilâc olur idrâkteki zaafa:

Güneşin nûru tektir ama renkler muhtelif;

“Bir”den böyle çıkar “çok”, ikisi müteellif!

Âlemdeki eşyaya vurunca Zât’ın Nûr’u,
Elvân-ı ilâhîdir Esmâ’ diye zuhûru.

“Newton Çarkı”nda dahi kesret Vahdet’e döner;
İfnâ olur yedi renk, hepsi beyazda söner.

Şu çay dolu bardağa atfediniz bir nazar!

Bakalım bu Hikmet’de bunun için ne yazar?

Bardak: kavâ, müşekkel, içindeki bir rızık;
Pırıl pırıl parlıyor, kimlere olmuş azık!

Bu, görünen bir kaptır; Zâhir ismine muzaf;

Tasarımcı ve işçi Bâtın’ında muvazzaf.

Güzel bir şekil verir tasarımcı bu kaba;
Bedî’ ism-i şerifi mühür vurur bu tab’a.

Şeklin tahakkukunda Musavvir’dir iş gören;
Câmi’dir ham maddeyi, bir araya getiren.

Bu üretim bir ilme ve mîzâna dayanır;
Âlim ve Adl Esmâ’sı olur bunlara sınır.

Bardak, çaydan dolayı, Rezzâk ismine mazhar;
Fehmedin! Nasıl, Esmâ’, eder kendini izhar?

Nice Esmâ’ bilinir Hakk’dan çıkarsa izin.
Çayı hıfz eden bardak mazharıdır Hafîz’in;

Bardak, ışıltısıyla, tecellîgâh-ı Nûr’dur.
Mekanik direnciyle Kavî olan da odur.

Hanımlara faydası Nâfî isminden gelir;
Lisân-ı hafî ile, bardak, çok sır iletir.

Aslında, Hayy’dan çıkan çay yeşil bir nebattır.

Mümît’inse eseri tebdîl-i tabiattır.

Bu tecellî ile çay bir ot olur, kupkuru;
Emrâza şifâ verir çaydaki Muhyî nûru.

Bu bardak kırılırsa, eğer böyleyse kader,
Elini kesebilir: Kahhâr tecellî eder.

Fehmi geniş olana bardak çok haber verir;

Habîr’in de mazharı olduğunu bildi

Bunca hikmet ederse tulû’ tek bir bardaktan,

Hakîm tecellîsidir bunun altında yatan.

Çay dolu bir bardakta, nasıl eder tecellî,

Görün, onsekiz Esmâ’! Hepsi idrâken celî!

Nasıl da sırlı kalmı bardakta onca Esmâ’!

Düşün! Hangi Esmâ’yı hâmildir arz-u semâ?

Fehmeden mürîdindir bu kefin bütün kârı;

Bu sırlılık etmekte izhar ism-i Settâr’ı.

Ya İnsân-ı Kâmil’de tecellî nasıl olur?

Biri hâriç tüm Esmâ’ İnsân’da zuhur bulur.

Mütekebbir’dir Allah; bu yalnız O’na mahsus.

Kibir sâhibi olmak beşere yasak husus.

Mazhar-ı Esmâ’ olan eşyâ hâl lisânıyla,

Demek, Hakk’ı zikreder, Allah’ın ihsânıyla.

Bu da Vehhâb isminin olmakta müsemmâsı.

Rahmân’ın cömertliği: hilkatin muammâsı!

Nebî dedi ki: “Yâ Rabb! Tanıt bana Eşyâyı,

Âşinâ et Nebî’ne ilmindeki ziyâyı”.

Ey ihvânım! Böylece, lûtfedildi sizlere,

Lâtîf ismine uygun bu ziyâdan bir katre.

Mezâhir-i Esmâ’nın temyizini de müdrîk

Olaraktan, gayretle, edin tezyîn-i tarîk.

Bilin! Böyle açılır Mi’râc’ınızın yolu,
Muizz’in hörmetine izzet bulanlar, dolu!

Bu henüz bir ilk adım, kemâl-i idrâk için;

Siz, Mürşid’in sunduğu âb-ı hayattan için!

Budur sizi kılacak müdrîk, mümeyyiz, kâmil;

Ve belki de, himmetle, İlm-i Ledün’nü hâmil.

Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Hazretü-l Cem: Tevhid Mertebelerinin beşincisi, “Beka” mertebelerinin ikincisidir.Ekmel: En kâmil, mükemmel ve kusursuz olan, en uygun, en eksiksiz.

Ekmelü-ş Şeriat: Dinin eksiksiz uygulandığı yer.

Sâlik: Arapça giren demektir. Manâ olgunluğu elde etmek üzere, tasavvuf yoluna giren kişi.

Sâdır: Ortaya çıkmak.

Esmâ’ü-l İlâhî: Allah’ın isimleri.

Merhem: Çâre.

Tasarruf: İş görme, sahip olma. Esmâ’ İlmi: Allah’ın isimleri ile varlığı etkileyecek ilim.

Eşyâ İlmi: Varlık bilgisi.

Rabt: Bağlama, bağlanma, iliştirme.

Hikmet-i âlî: Söz ve işte en iyiyi yakalamak veya olması gerekeni farketmenin en üst/yüksek çizgisi.

Müstesnâ: (1) Özel ayrıcalıklı, ayrı, üstün tutulan; (2) Benzerlerinden baskın; (3) Kural dışı bırakılan. Arz-u semâ: Yeryüzü ve gökyüzü, tüm evren.

Mazhâr-ı Küll-i Esmâ’: (1) Hz. Allah’ın bütün güzel isimlerinin tecelligâhı: Hz. Muhammed.

İhvân: Aynı tarîkata bağlı olan manevî kardeşler.

Handan: Gülen, sevinçli. şühûd-ı

Mânevî: Lâtif, soyut manevî gerçekleri görebilme, yaşanan bâtınî tecrübeler.

Müteellif: Uyumlu. Elvân: Renkler, çeşitler.

İfnâ: Yok olma, kaybolma.

Atfetmek: Bağlamak, yakıştırmak, isnat etmek.

Nazar: Bakma, göz atma. Kavî: (1) Kuvvetli, güçlü; (2) Güvenilir, sağlam.

Müşekkel: (1) Şekil verilmiş; (2) Gösterişli.

Rızık: (1) Yiyecek içecek ey; (2) Allah’ın bahşettiği maddî ya da mânevî nîmet.

Azık: Yiyecek.

Muzâf: İzâfe olunmu, katılmış, bağlanmış.

Muvazzaf: Bir görevle yükümlü kılınmış.

Bedi’: Allah’ın isimlerinden: Yaratışının benzeri olmayan.

İsm-i şerif: Kutsal, mubârek, şerefli İsim.

Tab: Huy, yaratılış. Musavvir: Allah’ın isimlerinden: her şeyi yeni bir sûrete büründürmeğe kadir olan.

Câmi’: Allah’ın isimlerinden: Farklı şeyleri bir araya toplayarak hikmeti ve ilmiyle yeni şeyler ihdâs eden.

Mîzân: Ölçü, denge. Âlim: Allah’ın isimlerinden: ilmi istediğine istediği kadar veren, öğreten.

Adl: Allah’ın isimlerinden: Adâletin Yaratan’ı ve Sâhibi. Kulu için ezelde neye hükmetmiş ise onu ona eksiksiz olarak veren.

Rezzâk: Allah’ın isimlerinden: yarattığı her şeyin maddî ve mânevî bütün mukadder rızkını da temin eden. Hıfz:

Saklama. Hafîz: Allah’ın isimlerinden: koruyan.

Nûr: Allah’ın isimlerinden: Nûrun kaynağı olup nûrunu dilediğine dilediği kadar veren.

Nâfî: Allah’ın isimlerinden: Eşyâyı kullarına faydalı kılan.

Lisân-ı hafî: Gizli dil, hâl ile konuşma, sessiz sözsüz anlatma.

Hayy: Allah’ın isimlerinden: Şartsız diri olan. Dirilişi istediğine veren.

Mümît: Allah’ın isimlerinden: emânet ettiği dirilişi geri alan.

Tebdil-i Tabiat: Bir şeyin a’râzının değişmesi. Emrâz: Hastalıklar. Şifâ: Hastalıktan kurtulma, iyi olma, sağalma.

Muhyî: Allah’ın isimlerinden: diriltip hayat veren.

Kahhâr: Allah’ın isimlerinden: yarattığındaki zâhiri tecellîyi ortadan kaldırarak ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren.

Habîr: Allah’ın isimlerinden: herşeyden haberdar olan ve sırların mâhiyetini dilediğine bildiren.

Hakîm: Allah’ın isimlerinden: Hikmeti takdîrine takaddüm eden. Celî: Âşikâr, meydanda, belli.

Settâr: Allah’ın isimlerinden: Zâtını tecellîleriyle örten. Kullarının ayıplarını, kusurlarını, hatâlarını ve günahlarını örtüp gizleyen.

Mütekebbir: Allah’ın isimlerinden: Ululuğuna ortak etmeyen. Zikr: Anma. Allah isimlerinin tekrarlanması.

İhsân: Lûtuf, iyilik, bağış.

Vehhâb: Allah’ın isimlerinden: Kulların çalışıp kazanmakla elde edemeyeceklerini onlara vermeğe kadir. Müsemmâ: Bir ismin delâlet ettiği mânâ. Rahmân: Allah’ın isimlerinden: Her şeyin bâtınında merhametiyle hâzır ve nâzır olan.

Hilkat: Yaratılış.

Muammâ: Gizli ve güç anlaşılır söz. Âşinâ: Tanıdık. Ziyâ: Işık, aydınlık. Lâtif: Allah’ın isimlerinden: yarattığının gerekli olan ihtiyâçlarını şarta bağlı olmaksızın lûtfeden.

Mezâhir-i Esmâ: Allah’ın İsimlerinin zuhûr ettiği mahaller, tecellîgâhlar. Müdrîk: İdrâk eden, algılayan.

Tezyîn-i tarîk: Manevî yolu süslemek, güzelleştirmek, donatmak.

Muizz: Allah’ın isimlerinden: izzetin sâhibi, dilediğini azîz kılan.

Kemâl-i İdrâk: Olgun anlayış, tam kavrayış.

Âb-ı Hayat: İçene ebedî hayat bağışlayan efsânevî su. Ölümsüzlük suyu.

Mümeyyiz: Temyîz eden, seçen, ayıran.

İlm-i Ledün: Hakk’ın katından gelen hakîkat bilgisi,

Mârifetullâh. Hâmil: Taşıyıcı, sahip, yüklü.

XV. Dersin Yorumu

1-9. Beyitler:

Hazretü-l Cem makamı ekmelü-ş Şeriat’dır;

Sâlikde Hakk sırlıdır, halkdır ortada sâdır.

Esmâ’ü-l İlâhî’dir tulû’ eden her yerde;
Bu idrâk ile sâlik, merhem olur her derde.

“Esmâ’ ile tasarruf” bu makamda verilir;

Esmâ’ ilmiyle, bil ki, ölü bile dirilir.

Eyâ ilmi Esmâ’ya rabt olur kemâliyle;

Esmâ’yla fehm olunur her bir zâhirî hiyle.

Hakk, âleme etmekte, Esmâ’sıyla tecellî.

Bunun fehmiyle doğar, bil ki, Hikmet-i âlî.

Hakk’a ulaşan iptir her bir Esmâ’ü-l Hüsnâ;

Ancak bu idrâk ile olur beer müstesnâ.

“Tecellî” bir fiildir; anlamı: “zâhir olmak”;

“Mazhar”: “zuhûrun yeri”; “tulû’ etmek”se: “doğmak”.

Nebî için halkoldu bilumûm arz-u semâ.
Muhammed’dir, biliniz, “Mazhar-ı Küll-i Esmâ’”;

Ey ihvânım! Tutalım, bu ipin bir ucundan.
Seyredelim Allah’a, ilm-el yakîn ve handân.

Hazretü’l Cem Makamı Nüzûl/İniş kavsini oluşturan Beka Makamları’nın ikincisi, Tevhîd Mertebeleri’nin de beşincisidir. Bu makamda Cem Makamı’nın aksine “Halk zâhir, Hakk bâtındır”. Bu makamı idrâk eden kişinin sıfatları Hakk’tandır veyâ başka bir deyişle bu kişi Hakk’ın sıfatları ile bâkîdir. Ganiyy-i Muhtefî, 1. beyitte bu makamı, Şeriat makamı olarak nitelendirmekte ve “Hakk’ın gizli, halkın ise ortaya çıktığını” söylemektedir. Bundan önce Halk yâni yaratılanlar Hakk’ın ilminde saklanmış “İsimler” durumundaydılar. Şimdi ise bu isimler Hakk’ın bâtınından çıkarak zâhir oldular. Bu makamda Hakk, kulun kuvvetleri olup, kulun yaşamı, kudreti, işitmesi, görmesi, söylemesi Hakk iledir. Bir kudsî hadîs bu gerçeği şöyle vurgular: “Ben kulumu sevdiğim vakitte, o kulumun kulağındaki işitmesi, gözündeki görmesi, dilindeki söylemesi, elinde ve ayağındaki gücü ben olurum. Kulum benimle işitir, benimle görür, benimle söyler, benimle tutar ve benimle yürür.”

2. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, bu makamda Allah güzel isimlerinin her yerde parıldayarak kendini gösterdiğini ve bunu zevk ederek anlayan bir kişinin artık her derde çâre olacak/bulacak bir konuma geldiğini söylemektedir. 3. beyitte ise yine bu makamda; Hakk tarafından kula bir hediye olarak Esmâ’ ile tasarruf ilminin verildiğini bildirmekte ve bu ilmin ölüyü bile diriltecek bir içeriğe sâhip olduğunu vurgulamaktadır.

Ganiyy-i Muhtefî’nin bu ölüyü diriltme kavramı ile “bedensel mi yoksa manevî bir diriltmeyi mi?” kasdettiğini bilmemiz mümkün değildir. Ama gerçek olan şu ki, ne tür olursa olsun böyle bir kudrete insanolunun sâhip olması, bu makamın değerini anlamamız için yeterli nedendir.

Ganiyy-i Muhtefî, 4. beyitte, Eşyâ İlmi ile Esmâ’ İlmi’nin olgun bir şekilde birbirleriyle bütünleştiğini/örtüştüğünü; eşyâ/varlık açısından bakıldışında, eşyânın Allah güzel isimlerinin tecellî yeri olduğunu, esmâ’ açısından baktığımızda ise, esmânın eşyânın bâtınını teşkil ettiğini söylemektedir. Öyleyse bütün iş insânın bakışına bağlıdır. Bu nedenle yalnızca varlığın üzerindeki esmâ’ elbisesini okumayı bilenler zâhirin, yâni Şehâdet Âlemi’nin, aldatıcı/saklayıcı perdesini ortadan kaldırabilirler.

5-6. beyitlerde ise Ganiyy-i Muhtefî; Hakk’ın varlıa isimleriyle tecellî ettiğini ve bunu anlamanın eyânın hakîkatini çözmede kişiye yüksek/üst/derin bir vizyon kazandırdığını bildirmektedir. Ve Allah güzel isimlerinden her birinin Hakk’a ulaşan bir ip gibi düşünülmesi gerektiğini ve ancak bu ipe tutunanların insanlığın kemâline ulaşacağını ilave etmektedir.

7. beyit, Ganiyy-i Muhtefî’nin, kavramların/kelimelerin yerli yerinde kullanılmasında ne denli hassas olduunun en güzel örneklerini taşımakta ve gerçek bir mürebbi’in nasıl olması gerektiği konusunda bize önemli işâretler vermektedir. Sanki sözlüğe bakarmış gibi, bir fiil/eylem olarak tecellînin zâhir olmak yâni esmâ’lar aracılığı ile Hakk’ın kendini kullarına gösterdiğini anlıyor, tulû etmenin doğmak, mazhâr’ın ise Hakk’ın göründüğü yer olduğunu öğreniyoruz.

Bütün bu açıklamaların ne için verildiğini 8. beyitte görüyoruz. Bu beyitte Ganiyy-i Muhtefî, “Nebî için yaratıldı bütün bu yerler gökler” derken Hz. Peygamber’e, Cenâb-ı Hakk tarafından övgü amacıyla söylenen ve O’nun yüceliğini anlatan bir kudsî hadîse: “Levlâke levlâk lemâ halâktü-l eflâk” (Sen olmasaydın, Sen olmasaydın bu âlemleri/felekleri yaratmazdım) hadîsine atıfta bulunmaktadır. Daha sonra da Hakîkat-ı Muhammediyye’ye yâni Muhammed’in Gerçeğine dikkat çekerek, bütün isimlerin çıkış yerinin bu Gerçeklik olduğunu vurgulamaktadır. Bu ifâdeleri farklı bir cümle ile söylemeye çalışırsak, bütün âlem Hakîkat-ı Muhammediyye’nin tafsîlinden/açılımından/tezâhüründen ibârettir.

9. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, kendisine intisâb etmiş olan bağlılarına/evlâdlarına (ihvân’a) seslenerek, sanki “Allah ipine sımsıkı yapışın” (Âl-i İmrân/103) âyetinin irfânî yorumunu yapar gibi her bir ismin kesin olarak Allah’a giden bir ilim yolu kabûl edilip, bu zevkli/neşeli yolda yürünmesini tavsiye etmektedir.

10-13. beyitler:

Şühûd-ı mânevîyi zordur sığdırmak lâfa;

Misaller ilâc olur idrâkteki zaafa:

Güneşin nûru tektir ama renkler muhtelif;

“Bir”den böyle çıkar “çok”, ikisi müteellif!

Âlemdeki eşyâya vurunca Zât’ın Nûr’u,

Elvân-ı ilâhdir Esmâ’ diye zuhûru

“Newton Çarkı”nda dahi kesret Vahdet’e döner;
İfnâ olur yedi renk, hepsi beyazda söner.

Tek başına soyut mânâlar bilinen görülen şekillerle örneklendirilmedikçe insân düşüncesinde boş ve köksüz kalır. İnsân zekâsına ne kadar saf mânâyı anlayabilecek güç verilmiş olursa olsun yine de kavrayabilmek için bu saf soyut mânânın semboller, işâretler ve çizgiler hâlinde gösterilmesi gerekir. İşte Ganiyy-i Muhtefî, 10. beyitte bu gerçekliğe değiniyor ve lâtîf, soyut manevî gerçekleri anlatabilmenin, yaşanan bâtınî tecrübeleri, rûhsal deneyimleri söz kalıplarına dökebilmenin kolay olmadığını söylüyor. Bir yerde irfâni literatürde çok kullanılan “Hâl kal (söz) ile anlatılmaz” meşhur deyişine tercümân oluyor. Ama anlatımın zor olması demek susmak/konuşmamak anlamına gelmiyor. İnsân aklının özellikle de Akl-ı Meâş’ın bu konudaki yetersizliğini aimanın yolu olarak da örnekleri gösteriyor.

Ganiyy-i Muhtefî, 11. beyitte ilk örneğini Güneş’ten veriyor ve içinde bir çok renkler taşımasına/barındırmasına rağmen insân gözüne güneşin nûrunun/ışığının tek olarak göründüğünü, bunun da Vahdet’ten Kesret’e/Bir’den Çok’a dönüşün/geçişin güzel bir örneini oluşturduşunu vurguluyor. Ve 12. beyitte tıpkı bu Güneş örneğinde olduu gibi Zât’ın Nûrû’nun da varlığa vurmasıyla nesneler üzerinde İlâhî çeşitliliğin Esmâ’ (İsimler) olarak kendini ortaya çıkardığını söylüyor.

13. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, 11. beyitin tam tersi bir örnekle karşımıza çıkıyor ve Newton Çarkı üzerinde bulunan yedi rengin bu çarkın hızla çevrilmesi ile nasıl kaybolup/yok olup göze beyaz olarak yansıdığını ve bunun da Kesret’in Vahdet’e/ Çok’un Bir’e dönüşüne örnek oluşturduğunu gösteriyor.

14-31. Beyitler:

Şu çay dolu bardağa atfediniz bir nazar!
Bakalım bu Hikmet’de bunun için ne yazar?

Bardak: kavî, müşekkel, içindeki bir rızık;

Pırıl pırıl parlıyor, kimlere olmuş azık!

Bu, görünen bir kaptır; Zâhir ismine muzaf;
Tasarımcı ve işçi Bâtın’ında muvazzaf.

Güzel bir şekil verir tasarımcı bu kaba;
Bedî’ ism-i şerifi mühür vurur bu tab’a.

Şeklin tahakkukunda Musavvir’dir iş gören;
Câmi’dir ham maddeyi, bir araya getiren.

Bu üretim bir ilme ve mîzâna dayanır;

Âlim ve Adl Esmâ’sı olur bunlara sınır.

Bardak, çaydan dolayı, Rezzâk ismine mazhar;
Fehmedin! Nasıl, Esmâ’, eder kendini izhar?

Nice Esmâ’ bilinir Hakk’dan çıkarsa izin.
Çayı hıfz eden bardak mazharıdır Hafîz’in;

Bardak, ışıltısıyla, tecellîgâh-ı Nûr’dur.

Mekanik direnciyle Kavî olan da odur.

Hanımlara faydası Nâfî isminden gelir;

Lisân-ı hafî ile, bardak, çok sır iletir.

Aslında, Hayy’dan çıkan çay yeşil bir nebattır.
Mümît’inse eseri tebdîl-i tabiattır

Bu tecellî ile çay bir ot olur, kupkuru;
Emrâza şifâ verir çaydaki Muhyî nûru.

Bu bardak kırılırsa, eğer böyleyse kader,

Elini kesebilir: Kahhâr tecellî eder.

Fehmi geniş olana bardak çok haber verir;
Habîr’in de mazharı olduğunu bildirir.

Bunca hikmet ederse tulû’ tek bir bardaktan,

Hakîm tecellsidir bunun altında yatan.

Çay dolu bir bardakta, nasıl eder tecellî,

Görün, onsekiz Esmâ’! Hepsi idrâken celî!

Nasıl da sırlı kalmış bardakta onca Esmâ’!
Düşün! Hangi Esmâ’yı hâmildir arz-u semâ?

Fehmeden mürîdindir bu keşfin bütün kârı;
Bu sırlılık etmekte izhar ism-i Settâr’ı.

Ganiyy-i Muhtefî, yukarıdaki beyitlerinde (14-31) okuyucusunu (ihvânını) uzun bir zihnî seyâhata çıkarmakta ve Allah güzel isimlerinin varlıkta/eşyâda nasıl tecellî ettiğini çay dolu bir bardak örneği ile anlatmaktadır. Bunu yaparken de bir anlamda 18 esmâ’nın şerhini/açıklamasını vermektedir.

Ganiyy-i Muhtefî, bizden, önce çay dolu bir bardağa bakmamızı istemekte ve biraz sonra açıklayacağı sözlerinin İlm-i Ledün denizinden birer Hikmet olarak düşünülerek bundan gereken derslerin çıkarılmasını önermektedir. (14. beyit) Bardak hepimizin bildiği; dayanıklı, sağlam, gösterişli, pırıl pırıl parlayan ve içerisinde de çay bulunan bir bardaktır. Aslında bu bizim her gün gördüümüz, kullandığımız, kanıksadığımız bir nesnedir. Ama bakalım bu nesne bize vizyonumuza bağlı olarak ne gibi manevî kapılar açacaktır? (15. beyit)

Çay bardağı, görünen yönü ile: (1) kendini kullarının idrâkine tecellîleri aracılığıyla gösteren Allah’ı dile getiren Ez-Zâhir ismine; (2) Görünmeyen tasarımcı ve işci yönünden kendini Şehâdet Âlemi aracılığı ile gizleyen Allh’ı dile getiren El Bâtın ismine kaynaklık yapmaktadır (16. beyit). Bardağın tasarımcısı bu kaba güzel bir şekil vermiştir. Bu özelliği ile bardak, yaratışının benzeri bulunmayan Allah’ı dile getiren Bedi’ kutsal, mübârek isminin işâretini/mührünü taşımaktadır (17. beyit). ***Bardağın şeklinin oluşmasında, herhangi bir şeyi yeni bir sûrete büründürmeğe kadir olan Allah’ı dile getiren El Musavvir ismi, ham maddelerinin bir araya gelmesiyle de farklı şeyleri bir araya toplayarak hikmeti ve ilmiyle yeni şeyler ihdâs eden Allah’ı dile getiren El Câmi’ ismi gözükmektedir. (18. beyit)

Bardağın üretimi bir ilme ve bir ölçüye/dengeye dayanmaktadır. İlim açısından baktığımızda bu bardak; ilmi istediğine istediği kadar veren/öğreten Allah’ı dile getiren El Alîm ismine; ölçü/denge açısından baktığımızda Adâletin Yaratan’ı ve Sâhibi, kulu için ezelde neye hükmetmiş ise onu ona eksiksiz olarak veren Allah’ı dile getiren El Adl ismine karşılık gelmektedir. (19. beyit)

Bardak içinde bulunduğu çaydan dolayı, yarattığı her şeyin maddî ve mânevî bütün mukadder rızkını da temin eden Allah’ı dile getiren Er-Rezzâk ismine delîl olmakta (20. beyit); ve çayı içinde muhafaza etmesinden dolayı da koruyan Allah’ı dile getiren El Hafîz ismi ile örtüşmektedir.(21. beyit)

Bardak ışıltısını Nûr’un kaynağı olup nûrunu dilediğine dilediği kadar veren Allah’ı dile getiren En-Nûr isminden almaktadır. Mekanik direncinin oluşturduğu sertlik ise kuvvetin sâhibi olan Allah’ı dile getiren El Kaviyy isminden gelmektedir. (22. beyit)**** Bardağın, hanımlar açısından yarar sağlayıcı yönü anlayana, her bir tecellîsi mahzâ fayda verici olan Allah’ı dile getiren En-Nâfî isminden kaynaklanmaktadır. Böylece bardak hâl diliyle, sözsüz ve sessiz bir anlatımla insânlara bir çok sırları taşımaktadır. (23. beyit)

Bardağın içindeki çayın aslı yeşil bir bitkidir. Çayın bu yeşilliği, şartsız diri olan ve dirilği istediğine veren Allah’ı dile getiren El Hayy ismine başlıdır. Ama sonradan varlığını değiştirerek kuru çaya dönüşmesi, emânet ettiği diriliği/canlılığı/yeşilliği/hayatı geri alan Allah’ı dile getiren El Mümît ismi sonucu olmaktadır (24. beyit).

Böylece bu değişimle kupkuru bir ota dönüşen çayın aynı zamanda çeşitli rahatsızlık ve hastalıklara şifâ vermesi diriltip hayat veren Allah’ı dile getiren El Muhyî isminin tesiri ile gerçekleşmektedir (25. beyit).

Bardağın kırılması “ezelde verilmiş bir hükmün sonucunda” eğer bir kişinin elini kesmişse, bu da yarattığındaki zâhiri tecellîyi ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren Allah’ı dile getiren El Kahhâr isminde karşılığını bulmaktadır (26. beyit).

Şüphesiz bardak, anlayığı, algılaması geniş olana bir çok haber iletmektedir. İşte bu yönü ile de bardak herşeyden haberdar olan ve sırrının mâhiyetini dilediğine bildiren Allah’ı dile getiren El Habîr ismine kaynaklık yapmaktadır (27. beyit).

Tek bir bardaktan bunca hikmetin doğmasının altında, Hikmeti takdîrine takaddüm eden Allh’ı dile getiren El Hakîm ismi yatmaktadır (28. beyit).

29. beyitte, Ganiyy-i Muhtefî, Allah’ın bu 18 isminin bir çay bardağında nasıl tecellî ettiğine bir kez daha dikkatimizi çekiyor ve insân anlayışına açık olan bu gerçekliğe bizim yeniden bakmamızı istiyor.

30. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, bir kıyas yapıyor ve: “Bardakta bunca esmâ’ nasıl gizli kalmışsa, kimbilir, yerler ve gökler Allah hangi güzel isimlerine aynalık yapmaktadır?” diyerek bizi düşünmeye dâvet etmektedir. 31. beyit, buraya kadar anlatılanları keşfetmenin, hakîkate tâlip olanlar için büyük bir mânevî kazanç olduüunu bildirmekte ve bu gizliliğin Zât’ını tecellîleriyle örten ve kullarının ayıplarını, kusurlarını, hatâlarını, günahlarını gizleyen Allah’ı dile getiren Es-Settâr isminden yansıdışının altını çizmektedir.

32-36. Beyitler:

Ya İnsân-ı Kâmil’de tecellî nasıl olur?
Biri hâriç tüm Esmâ’ İnsân’da zuhûr bulur.

Mütekebbir’dir Allah; bu yalnız O’na mahsus.
Kibir sâhibi olmak beşere yasak husus.

Mazhar-ı Esmâ’ olan eşyâ hâl lisânıyla,
Demek, Hakk’ı zikreder, Allah’ın ihsânıyla.

Bu da Vehhâb isminin olmakta müsemmâsı.

Rahmân’ın cömertliği: hilkatin muammâsı!

Nebî dedi ki: “Yâ Rabb! Tanıt bana Eşyâyı,
Âşinâ et Nebî’ne ilmindeki ziyâyı”.

Ganiyy-i Muhtefî, 32. beyitte artık bizden gözlerimizi bardaktan ayırıp İnsânı Kâmil’e çevirmemizi istemekte ve biri hâriç tüm isimlerin insânda tecellî ettiğini söylemektedir. Acaba “İnsân-ı Kâmil kimdir?”

Ganiyy-i Muhtefî’ye göre İnsân-ı Kâmil:
(1) Kendi varlığının izafîliğini idrâk ederek, kendi özünün (zâtının) kaynağına ulaşan;

(2) Bu kesret (çokluk, ya da kevn-ü fesad: oluşma ve bozulma) âleminde zuhûr eden eşyânın ve olayların a’râzına (görüntülerine isimlerine ve niteliklerine) kapılmayan;

(3) Mânevî eğitimi dolayısıyla kazanmış olduğu ilim aracılığıyla eşyânın artık neyi remzettiğini ve bunun Allah’ın hangi Güzel İsimlerinin ve Sıfatlarının eseri olduğunu vâsıtasız olarak idrâk eden;

(4) Onun için realite: Allah’ın her eserde, her fiilde ve her sıfatta tecellî eden Güzel İsimleri olan;

(5) Nereye dönerse dönsün, kemâlinden ötürü, her yerde Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın yansımalarını, tecellîlerini keşf, fehm, idrâk, müşâhede ve ihâta ederek; “Fe eynemâ tuvellû fe semme Vechullah” (Bakara/115) sırrına âgâh bulunan;

(6) Tenzîhden de tebîhden de münezzeh olarak, Kesret’te Vahdet’i ve Vahdet’te de Kesret’i (yâni çoklukta Bir’liği, Bir’likte de çokluğu) idrâk ederek eşyâ ilmi’nin sırrına vukuf kesbeden biridir.

33. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, Allah’ın El Mütekebbir yâni Ululuğuna kimseyi ortak etmeyen olduğunu vurguluyor ve kibir sâhibi olmayı insana yasak bir sıfat olarak nitelendiriyor.

34-35. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, Allah’ın Güzel İsimleri’nin zuhûr/çıkış yeri olan eşyânın kendine özgü bir fıtrat dili ile Hakk’ı zikrettiğini söylerken bir anlamda “Yedi gök, yer ve bunlar içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. Âlemde O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerinin farkında olmazsınız” (İsra/44) âyetine atıfta bulunmaktadır. Ve sonra da bu zikir eyleminin kulların çalışıp kazanmakla elde edemeyeceklerini onlara vermee kadir olan Allah’ı dile getiren El Vehhâb isminden hayat bulduğunu vurgulayarak, Yaratılış Sırrı’nın her şeyin bâtınında merhametiyle hâzır ve nâzır olan Allah’ı dile getiren Er- Rahmân isminde gizli olduğunu ilâve etmektedir.

Ganiyy-i Muhtefî, 36. beyitte Hz. Peygamber (SAV)’in bir duasına yer vermektedir:

Bu duada Cenâb-ı Peygamber şöyle niyâzda bulunmaktadır: “Yâ Rabbi, eşyâ hakkındaki ilmimi arttır ve beni ilminin ışığına tanıdık/yakın kıl.” Eşyânın hakîkatini görmek; eşyânın maddî olmayan, sâbit, mükemmel ve ölümsüz (yâni Arapça tâbiriyle hayy) olan örneklerini görmektir. Daha teolojik bir nüansla, eşyânın Âlem-i Misâl’den nüzûl ederek Vücûd Âlemi’ndeki zuhûrundan önce İlâhî İlim’de sâbit olan sûretleri olarak tanımlanan arketip veyâ âyan-ı sâbitelerin varlığını da, mâhiyetini de fehm, idrâk ve ihâta etmek demektir. İşte Hz. Peygamber’in duası/talebi eşyânın bu yönü ile ilgilidir. Eşyâya tanıdık olanlar; başta Peygamberler olmak üzere, bütün zıtlıkları Tevhîd potasında eriterek kendi Zât’ının vahdetine ve sırrına erişmiş, bundan ötürü de bütün âleme rahmânî bir merhâmet ve müsâmaha ile nazar kılan kâmil insânlardır.

37-41. Beyitler:

Ey ihvânım! Böylece, lûûtfedildi sizlere,

Lâtîf ismine uygun bu ziyâdan bir katre.

Mezâhir-i Esmâ’nın temyizini de müdrîk

Olaraktan, gayretle, edin tezyîn-i tarîk.

Bilin! Böyle açılır Mi’râc’ınızın yolu,
Muizz’in hörmetine izzet bulanlar, dolu!

Bu henüz bir ilk adım, kemâl-i idrâk için;
Siz, Mürşid’in sunduğu âb-ı hayattan için!

Budur sizi kılacak müdrîk, mümeyyiz, kâmil;

Ve belki de, himmetle, İlm-i Ledün’nü hâmil.

Ganiyy-i Muhtefî, 37. beyitte bir kez daha ihvânına/evlâdlarına seslenmekte ve “çay dolu bardak” örneğinin ziyâ olarak nitelendirdiği İlm-i Ledün’den bir damla ve aynı zamanda yarattığının gerekli olan ihtiyâçlarını şarta bağlı olmaksızın lûtfeden Allah’ı dile getiren El Lâtîf ismine uygun olarak kendilerine verildiğini söylemektedir.

38. beyitte öğütlerine devam ederek; Manevî yolunu/vizyonunu süslemek, güzelleştirmek, geliştirmek isteyenlerden gayretli olmaları ve âlemde tecellî eden Allah’ın Güzel İsimleri’ni idrâkle okumalarını istemektedir.

Böyle bir gayretin sonuçta Mi’râc’a giden yolu açacaının bilinmesini de isteyen Ganiyy-i Muhtefî, bu şerefe/güzelliğe kavuşmanın izzetin sâhibi ve dilediğini azîz kılan anlamına gelen, Allah’ın, El Muizz isminin hürmetine olduğunu vurgulamaktadır.

40-41. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, verilen bardak örneğinin olgun anlayış ve kavrayışa giden yolda ihvân için henüz bir ilk adım olduğunu hatırlatmakta ve bunun devâmı için de tâliblerin Mürşid’in sunduğu Ölümsüzlük Suyu’ndan edep ve sabırla içmelerini tavsiye etmektedir. Çünkü ancak böyle bir tavır insanı kâmilleştirecek ve Mürşid’in de himmeti ile onu İlm-i Ledün’ü taşıyacak hâle getirecektir.

XV. Dersin Kıssadan Hissesi

Makam-ı Hazretü-l Cem’de sâlikin beşeriyyeti zâhir olur. Çünkü sâlikin Tevhîd-i Sıfat merhâlesinde Hakk’a rücû’ ettirdiği bütün sıfatlar bu sıfatların ilâhî menşeinin idrâki ve ilmi ile birlikte sâlike iade edilmiştir. Artık o, tasarrufuyla birliktir, Esmâ’ İlminin mazharıdır.

XIV. DERS

MAKAM-I CEM

Cem’e vâsıl olanın garip olur ahvâli;
Hak’dır burada zahir; halksa bulur zeali.

Hakk’ın Zât’ıyla, mürîd, giyinmekte bir libas;
Beşeriyyeti olur zâhirî bir iktibas.

Cem makamında mürîd Hakk’ın Zât’ıyla mevcûd;
Bu idrâk ile Hakk’a Hakk ile eder sücûd.

Hakk ile Hakk olmuştur; edilmez artık tadlîl;
Ârif için ahvâli yalnızca Hakk’a delîl.

Sırr’rıyla parıldayan apâşikâr bir mâhdır;
“Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullah”dır.

Bu makamda mürîde cümle halk bâtın olur;
Nereye dönersen dön, eşyâ mir’âtın olur.

Bütün zâhirî esbâb ifnâ olur gözünde;
Sebebü-l Esbâb ile fâil olur ve zinde.

Hiç bir çile, meşakkat döndürmez O’nu Hakk’dan;
Helâl eder hakkını herkese, bil ki, sıdkan.

Hakk’ın Kelime’sidir; evsâfı Rûhullah’dır;
Eğer temyîz edersen, ne emîn bir penâhdır!

Bu makamda çözülür İsâ’nın tüm esrârı;
Olur zîrâ, Sırrü-s Sır, Rûh’un aslî makarrı.

Nasıl olursa namaz mü’minlerin Mi’râcı,
Oruç da bu mak mın remzidir ve sirâcı.

Mahzâ Rahmet olmakta Cem’i zevk eden mürîd;
Kılmaktadır bu makâm İnsân’ı aslî, ferîd.
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Makam-ı Cem: Tevhîd Mertebeleri’nin dördüncüsü ve Beka Mertebeleri’nin ilkidir.

Zevâl: (1) Yerinden ayrılıp gitme; (2) Sona erme, yok olma; (3) Güneş’in batımına yaklaşması.

Mürîd: Bir mürşide bağlı olan kimse.

Libâs: Elbise.

Beşeriyyet: Beşer olma niteliklerinin tümü.

İktibâs: Ödünç alma.

Sücûd: Secde etme.

Tadlîl: Doğru yoldan çıkarma, azdırma, ayartma.

Delîl: (1) Yol gösteren, kılavuz; (2) Şâhit, belge, tanık.

Mâh: Ay.

Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullah: “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara/115)

Esbâb: Sebepler.

İfnâ: Yok olma, kaybolma.

Sebebü-l Esbâb: (1) Sebeplerin sebebi; (2) Allah. Zinde: (1) Diri, yaşayan, canlı; (2) Dinç, sağlam, güçlü, kuvvetli.

Meşakkat: Zorluk.

Sıdkan: Doğrulukla, içtenlikle, gönül hoşluğu ile, samimiyetle, hâlis niyetle, yürek temizliği ile.

Kelime: (1) İnsân-ı Kâmil, bir bütün olarak İlâhî kemâli kendi varlığında gerçekleştiren insân; (2) Bütün peygamberlerin ve velîlerin hakîkatlerine özellikle Hz. Peygamber’in hakîkatine (Hakîkat-ı Muhammediye) “kelime” denir; (3) Allah’ın “Kün/Ol” emrine işârettir. Allah, bir şeye “Kün/Ol” deyince o şey olur. İşte buradaki “Kün/Ol” kelimesi yaratma vasıtasıdır; (4) Külli irâdenin sûreti ve yaratma aracı olan “kün”.

Rûhullah: Allah’ın rûhu. Cenâb-ı Hakk Kur’ân’da: “Muhakkak ki Biz emâneti göklere, arza ve dağlara sunduk. Onu yüklenmekden kaçındılar. Onu insân yüklendi…” (Azhâb/72), ve “Onu (Âdem’i) bir sûretle sûretlendirip de içine Rûh’umdan üfürdüğümde derhâl ona secde edin!” (Sâd/72) demektedir. Buna göre insânın kabûlettiği emânet Allah’ın Rûh’undan başka bir şey değildir. Allah’ın Rûh’u bütün Mükevvenât’ta yalnızca insânda bulunmaktadır. Bunun içindir ki insân Eşrefü-l Mahlûkat’tır (Yaratılmışların en şereflisidir). Ancak beşer düzeyindeki insân taşımakta olduğu bu İlâhî Emânet’in idrâkinde değildir. Bu idrâk ancak nefsini tezkiye ederek açık şirklerden arınan ve korunan ve akabinde de Tevhîd Mertebelerini yaşayarak gizli şirklerden arınan ve korunan İnsân-ı Kâmiller’de yeşermektedir. İşte yüklendiği İlâhî Emânet’in mâhiyetinin, kadrinin ve sorumluluğunun bilincini kazanmış olan bu kâmil Ârifler’e Rûhullah denir.

Penâh: Sığınacak yer.

Makarr: Karar edilen, durulan yer, merkez.

Sirâc: Işık, kandil, mum.

Ferîd: Tek, eşsiz, eşi olmayan, kıyas kabul etmez, üstün, ölçüsüz.
XIV. DERSİN YORUMU

1-5. beyitler:

Cem’e vâsıl olanın garip olur ahvâli;
Hakk’dır burada zâhir; halksa bulur zevâli.

Hakk’ın Zât’ıyla, mürîd, giyinmekte bir libas;
Beşeriyyeti olur zâhirî bir iktibas.

Cem makamında mürîd Hakk’ın Zât’ıyla mevcûd;
Bu idrâk ile Hakk’a Hakk ile eder sücûd.

Hakk ile Hakk olmuştur; edilmez artık tadlîl;
Ârif için ahvâli yalnızca Hakk’a delîl.

Sırr’ıyla parıldayan apâşikâr bir mâhdır;
“Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullah”dır.

Tevhîd Mertebeleri’nin dördüncüsü Cem Makamı’dır ve aynı zamanda bu makam “Beka Mertebeleri”nin de başlangıcıdır. Beka, ölümsüzlük demektir ve Allah’ın El- Bâkî yâni “Her şeyin sonu gelip çattığında var olmaya devâm eden yegâne Zât” ismine işâret eder. Bekabillâh ise nefsiyle ölü, Hakk ile diri olmak demektir. Çünkü ölmeden önce ölmek sûretiyle bu makama gelmiş olan kişiye ikinci Sûr’un üflenilmesi ile Hayy/Hayat bahşedilmiş, Lâ’dan illâ’ya geçilmiştir. Artık Allah’a seyir bitmiş, Allah’dan ve Allah ile seyir başlamıştır.Bu makamda Hakk zâhir, halk bâtın olmuştur. Bu makama Hz. Peygamber (SAV)’in: “Kulunun lisânından söyleyen, işiten ve şükreden Allah’tır” hadîsi delil olarak gösterilir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1. beyitten itibâren Cem Makamı’nı anlatmaya bağlamakta ve bu makama ulaan kişinin durumunun şaşılacak, bambaşka özellikler sergilediğini söylemektedir. Şüphesiz garip sözcüğü ile ifâde edilen bu durumu dışarıdan bakan bir göz olarak anlamamız mümkün değildir. Vurgulanan tek şey vardır o da: Bu makamda Hakk’ın zâhir; halkın ise bâtın olduğu gerçeğidir. Acaba bu ne anlama gelmektedir?

Bu sorunun cevabı Ganiyy-i Muhtefî tarafından 2. beyitte açıklanmaktadır. Hakîkate talip olan kişi Fenâ Mertebeleri’nde de anlatıldığı gibi fiillerinden, sıfatlarından ve zâtından soyunmuş ve çıplak olarak bu makama gelmişti. Şimdi ise Hakk, Zât’ıyla bu kişiye yeni bir elbise/libâs vermiştir ve böylelikle bu kişinin beşeriyeti, insanî yönü yalnızca iğreti bir görüntüye dönüşmüştür. Daha net bir ifâde ile kul, “Hakk’ın rengine” (Sıbgatullah’a) bürünmü tür. Bu mertebede kuldan söyleyen Hakk’tır.

3. beyitte Ganiyy-i Muhtefî; nefsiyle değil, Hakk’ın Zâtı ile var olan hakîkat yolcusunun, bu gerçeği idrâk etmesiyle Hakk’a Hakk ile secde ettiğini anlatmaktadır.

Tevhîd-i Zât’a kadar yâni Uruc Kavsi boyunca ki i daha yolun başında olduğundan her işin, her sıfatın ve her varlığın Hakk’tan ayrı olduğunun zannı içerisindeydi. Ama sonradan Nüzûl/iniş Kavsi’nin başlangıcını teşkil eden Cem Makamı’nda “Hayy nefesinin” etkisiyle kendisinde uyanmaya başlayan yeni bir akıl (Akl-ı Meâd) ile her şeyin Hakk’ın Zât’ı ile kaim olduğunu, Hakk’tan gelip Hakk’a gittiğini ve hattâ kendi Zât’ının Hakk’ın Zât’ından farklı olmadığını idrâk etmitir . İşte bu makamda kişinin secdesi artık “Hakk’tan Hakk’a” dönüşmüştür. Çünkü burada yalnız Hakk vardır; secde eden de, edilen de aynı hakîkatte toplanmışlardır. Bu tıpkı Güneş’in tam tepede olup, gölgeyi yok ettiği an veyâ saat on ikiyi gösterdiğinde “akreple yelkovanın birbiri üzerinde olduğu için görünenin yelkovan mı, yoksa akrep mi” olduğunun anlaşılamaması gibidir. Halk, Hakk’ın bâtınında kaybolmuştur. Kâbe’nin içinde her yer kıbledir.

4. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî , “Hakk ile Hakk olan” kişinin artık hâlinin değiştirilemeyeceğini vurgulayarak, irfân sâhibi olan kişiden açığa çıkan özelliklerin yalnızca Hakk’ı gösterip, belgelediğini, O’nu işâret ettiğini ilâve etmektedir. O, bu durumu ile Hakk’ın Güneşi’ni yansıtan bir Ay olmuştur. Bu nedenle nereye dönerse dönsün, Onun nûrlu yüzünde/vechinde hep Hakk’ın Nûru görünmektedir. O; doğusuyla-batısıyla, zâhiriyle-bâtınıyla, rûhuyla-bedeniyle Hakk’ı izhâr etmektedir.

6-12. Beyitler:

Bu makamda mürîde cümle halk bâtın olur;
Nereye dönersen dön, eşyâ mir’âtın olur.

Bütün zâhirî esbâb ifnâ olur gözünde;
Sebebü-l Esbâb ile fâil olur ve zinde.

Hiç bir çile, meşakkat döndürmez O’nu Hakk’dan;
Helâl eder hakkını herkese, bil ki, sıdkan.

Hakk’kın Kelime’sidir; evsâfı Rûhullah’dır;
Eğer temyîz edersen, ne emîn bir penâhdır!

Bu makamda çözülür İsâ’nın tüm esrârı;
Olur zîrâ, Sırrü-s Sırr, Rûh’un aslî makarrı.

Nasıl olursa namaz mü’minlerin Mi’râcı,
Oruç da bu makamın remzidir ve sirâcı.

Mahzâ Rahmet olmakta Cem’i zevk eden mürâd;
Kılmaktadır bu makam İnsân’ı aslî, ferîd.
6-7. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, Makam-ı Cem’de bulanan kişinin idrâkinde tüm halkın silinip “bâtın” olduğunu ve bu kişinin nereye dönerse dönsün eşyânın/varlığın aynasından yalnızca Hakk’ı gördüğünü söylemektedir. Böyle bir kişinin gözünde artık tüm dış sebepler yok olmuş, sebepler perdesinin gizlediği/sakladığı Hakk güçlü bir şekilde tek fâil (işi yapan) olarak ortaya çıkmıştır. Daha önce de söylediğimiz gibi perdenin ardındaki Zât’ın kendini göstermesi ile “Karagöz Perdesi”nin önündeki sahne ve oyuncular kaybolmuşlardır. Kur’ân’ın ifâdesi ile söylersek: “Hakk gelmiş, bâtıl zâil (sona erme) olmuştur.” (İsra/81)

İrfânî düşüncede Makam-ı Cem “Gece” ile sembolize edilir. Çünkü gecenin karanlığında eşyânın nakışları silinmiş, el ayak çekilmiş, çokluk/kesret yerini Vahdet’e (Birlik) bırakmıştır. İnsân rûhunun erdirici ve oldurucu hamlelerine gecelerin kaynaklık yaptı ı bilinen bir gerçekliktir. Gecede Hakk zâhir, halk bâtındır. Belki de gece namazlarındaki okuyuşun -gündüz namazlarının aksine- sesli yapılması Hakk’ın insânda zâhir olmasıyla yakından ilgilidir.

“Makam-ı Cem”e, Kur’ân’da üzerine yemin edilen ” ncir”in de işâret ettiğini söyleyenler olmuştur.(Tîn/1) içinden binlerce çekirdek olmasına rağmen incirin tek oluğu böyle bir benzetmeye (tekabüle) zemin hazırlamışolabilir. O içteki çekirdeklerin her biri birer incir ağacı (halk) kapasitesinde olduğu halde, tek incirin (Hakk) içinde kalmıştır. Yâni Hakk zâhir, halk bâtın durumdadır. Ganiyy-i Muhtefî, 8. beyitte hiçbir çile ve zorluğun Makam-ı Cem’i idrâk etmiş bir kişiyi Hakk’tan döndüremeyeceğini kesin bir dille vurgulamaktadır. Çünkü Cem Mertebesi “Hakîkat” mertebesidir ve bu mertebede eksiklik, yanlışlık, çirkinlik yoktur. Her şey yerli yerincedir ve Hakk ile Hakk üzeredir. Böyle bir zevki tadan kişide “Hoştur bana senden gelen” düşüncesi hâkimdir. Bu nedenle kimseye kızmaz, kırılmaz, darılmaz, her şeyi “mahzâ hayır” olarak değerlendirir ve herkese hakkını helâl eder/bağışlar. Kimi kime şikâyet edecektir? Ve bunu yaparken de hakîkate vâkıf olmanın içtenlişi, doğruluğu, gönül hoşluğu ile yapar.

Makam-ı Cem’de bulunan kişiyi Ganiyy-i Muhtefî, 9. beyitte “Hakk’ın Kelimesi” olarak nitelendirmekte ve sıfatını da “Rûhullah” olarak vermektedir. Sonra da toplum içinde kendini sırlayan/eriten bu kişileri teşhis etmenin zorluğuna dikkat çekerek eğer bulunabilirlerse bu insânların yanlarının “beled-il emîn” (Tîn/3) gibi en güvenilir yer olduğunu bildirmektedir. Çünkü onlar “Rahman’ın Nefesi”nin taşıyıcıları ve nefislerini “Meryem” kılmış tâliplerin İsâ’nın zuhûruna yol açacak olan mânevî dölleyici rahmet elçileridir.

10. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, “Mak m-ı Cem” ile “Hz. İsâ” arasında bir özdeşlik kurmakta ve Hz. İsâ’nın bilinmezliğinin tüm ayrıntılarının bu makamda çözüldüğünü/aydınlandığını, bu nedenle de Cem Makamı’nın gizlilerin gizlisi olan “Rûh”un özel yeri olduğunu söylemektedir.

Kur’ân, Hz. İsâ’dan bahsederken onu bazen “kelimetin minallah”/ “Allah’dan bir Kelime” (Âl-i İmrân/39) bazen de “kelimetuhû”/”O’nun Kelimesi” (Nisâ/171) olarak vasıflandırır. “Kelime” ifâdesi Kur’ân’da çoğunlukla “Allah’ın İrâdesi”nin bir tezâhürü/yansıması/tecellîsi olarak kullanılır. Bu tanımlama, Hz. İsâ’nın nefsini yalnızca dünyevî ihtiyaçlarını minumum seviyede karşılayacak bir noktaya indirdiğini ve “Rûhâniyet”ini tam anlamı ile açığa çıkardığına işâret etmektedir.Böylece Hz. İsâ, Allah’ın irâdesinin bir başka deyişle “Kün/Ol” emrinin/kelimesinin “ete kemiğe bürünmüş” Şekli olmuştur. Ona “Rûhullah” denmesinin bir nedeni de budur. Çünkü O, Allah’ın rûhunu/dirilişini taşımaktadır ve hayat soluğu/nefesi onun varlığıyla âleme yayılmaktadır. Kur’ân Hz. İsâ’nın bu özelliklerini şöyle vermektedir:

“Gerçekten de ben size Rabbinizden bir âyet getirdim. Ben size çamurdan kuş sûreti gibi bir şey yapar ve sonra ona üflerim de Allah’ın izniyle derhâl bir kuş olur.

Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve cüzzamlıyı iyi eder, ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor, ne biriktiriyorsanız size haber veririm. E er inananlardansanız bunlarda sizin için bir ibret vardır. (Âl-i İmrân/49)

Ganiyy-i Muhtefî, “İsâ’nın tüm esrârı” derken Hz. İsâ’nın tavrının (Tavr-ı İseviye) Makam-ı Cem’de bulunan kişiye yaşatıldığına dikkat çekmektedir. Bundan da anlıyoruz ki, Makam-ı Cem; kişinin kendisini, “Allah’ın Kelimesi” veyâ “Rûhullah” olarak idrâk ettiği bir makamdır. Bu makamda olanlar tıpkı Hz. İsâ’da olduğu gibi “nefis balçığına” batmış insânları “Rûhun Güneşi”ne döndürebilir, “ölü/kadavra varlığa” bürünmüşleri yeniden diriltebilir, nefsen hasta ve hakîkate karşı kör olanları tekrar ışığa/sağlığa kavuşturabilirler.

11. beyite Ganiyy-i Muhtefî, Hz. Peygamber (SAV)’in: “Namaz mü’minin Mi’râcıdır” hadîsine atıfta bulunarak başlıyor ve namaz nasıl Mi’râc’ın sembolü/işâreti ise orucun da Makam-ı Cem’in delili/sembolü ve ışığı olduğunun önemle altını çiziyor. Daha önce kişinin Tevhîd-i Zât’a kadar olan Fenâ Mertebeleri yolculu- unun Uruç Kavsi olduğunu söylemiştik. Buna Mi’rac Kavsi adını da verebiliriz;

çünkü bu makamlar idrâk/terakki/yükselme makamlarıdır. Kişinin de namazda Allah’a en yakın olduğu yer secde yeridir. Çünkü bu yere kadar kişi kıyam’da başlayan rükû ile devam eden ve secde ile noktalanan eylemlerinde gittikçe küçülerek hiçliğini gösterir ve varlığını yok ederek Rabb’a iade eder. Tıpkı ef’âlini, sıfatını ve zât’ını Hakk’a vererek Mi’râc’ını gerçekleştiren sâlik gibi.

Mi’râc’ta Cenâb-ı Hakk harîmine kabul ettiği kulunu Güzel İsimleri’nin (Esma’ül Hüsnâ) tecellîlerine mazhar kılar ve onlarla güçlendirir. İşte Makam-ı Cem kişinin ulvî yeteneklerle, kudret ve tasarruf yetkisi ile donatıldığı bir makamdır. Bundan sonra kişi Beka Mertebeleri’ni oluşturan Nüzûl/İniş Kavsi ile yeniden bu âleme döndürülür. Artık bu kişinin orucu başlamıştır. Şüphesiz bu oruç, yeme ve içmeyi terk etmek anlamına gelen bilinen oruç değildir. Bu oruç, Allah’ın kuluna Mi’râc’ta verdiği “kudret, himmet ve tasarruf yetkisini” edeben saklama/ göstermeme/izhâr etmeme orucudur. Başka bir deyişle tasarruf fakîri orucudur. Çünkü Beka bilincine erişen kişiler muazzam bir rûhânî kudretle ve Varlık hakkında da en yüce bilgilerle donatılmış olmalarına rağmen kendilerini sürekli sırlarlar. Çünkü onlar Sultâni İrâde’ye tabîdirler ve edindikleri Mârifet onları kendi hür seçimleri ile tasarruf yetkisini kullanmalarına mânîdir. Eğer kullanmaları yönünde ilâhi bir işâret alırlarsa bunu da dışarıya belli etmeden özel bir yolla gerçekleştirirler.

Ganiyy-i Muhtefi, Makam-ı Cem nefesi’nin 12. ve son beytinde; bu makamı zevk eden kişinin âleme yalnızca Rahmet olduğunu ve yine bu makamın insânı eşsiz/ üstün kıldığını söylemektedir. Zâten “Âlemlere rahmet olarak gönderilen” bir Peygamber’in ilminden nasiblenen bir kişinin de çevresine rahmet kaynağı olmasından başka bir seçeneği yoktur.

XIV. Dersin Kıssadan Hissesi

Cem makamını kazanan sâlikin beşeriyeti zâhirî bir iktisâb olur. Bu görüntünün setrettiği ise Hakk’ın Zât’ıdır. Sâlik artık Hakk’ın Zât’ıyla mevcûddur. Anlayana onun bu ahvâli yalnızca Hakk’a delîl olur.

XIII. DERS:

Kim ki Tevhîdi Zât’ı bir kere eder idrâk,
Bu avâlim kendine artık olamaz zerrâk.

“Lâ mevcûde illâ Hû” mazharı olan bir er,
Tevhîd-i Zât’ın dahi Sırrü-s Sır’rına erer.

“Ka’b-ı Kavseyn”de uruc kavsı böyle tam olur;
Mürîd nereye dönse orada Hak’kı bulur.

Tevhîd-i Zât idrâki, bil ki iki türlüdür;
Her türünden füyûzat akmakta güldür güldür.

Birinde kalben tadar Vahdet’in ezvâkını;
Di eriyse Mi’râc’dır: Şeksiz tanır Hak’kını.

Bu makamda a’râz da zâtlar da Hak’kın ancak;
Aslen hiç olan mürîd burada Hayy olacak.

Âb-ı Hayât işte bu! Ölümsüz, içen bundan!
Bu makamdan dönenler artık handan, câvidan.

Ne mutlu, tamâm oldu “Fenâ Mertebeleri”!
“Bekabillâh”a koşar artık Allah’ın eri.
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Avâlim: Alemler, varlıklar.

Zerrâk: İki yüzlü, aldatıcı. Sırrü-s Sırr: Allah tarafından bilenen gerçeklerin özü.

Ka’b-ı Kavseyn: (1) Hz. Peygamber’in Mi’râc gecesi All h’a çok yaklaştığını anlatan bir ifâde. Bu terim Necm Sûresi’nin 9. âyetindeki “fekâne kabe kavseyni ev ednâ” (İki yay kadar, yahut daha yakın oldu) ifâdelerinden alınmıştır; (2) Hakk ile bir olma, Hakk’a kavuşma.

Uruc: Yukarı çıkma, yükselme, aşma.

Kavs: Yay.

Füyûzat: Manevî ilim, irfân.

Güldür güldür: Bol, fazla.

Ezvâk: Tatlar, zevkler, neşeler, hazlar, lezzetler.

Âb-ı Hayat: İçeni ölümsüz kılan su.

Handan: Gülen, sevinçli.

Câvidan: Dâimî kalacak olan, sonrasız, ebedî.

Bekabillâh: Hakk’ın varlığıyla var olmak.

XIII. DERSİN YORUMU:

1-3. Beyitler:

Kim ki Tevhîdi Zât’ı bir kere eder idrâk,
Bu avâlim kendine artık olamaz zerrâk.

“Lâ mevcûde illâ Hû” mazharı olan bir er,
Tevhîd-i Zât’ın dahi Sırrü-s Sır’rına erer.

“Ka’b-ı Kavseyn”de uruc kavsı böyle tam olur;
Mürîd nereye dönse orada Hak’kı bulur.

Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi Tevhîd-i Zât mertebesi Fenâ mertebelerinin sonuncusudur ve buraya gelen kişi ölmeden evvel ölmenin zevkine varmış, kendi mülkü zannettiği ef’âl, sıfat ve zât’ı Hakk’a teslim ederek “Hiç” olduğunu anlamıştır. Tevhîd-i Zât, nefsâniyetin bittiği rûhaniyyetin başladığı, kesâfetin yerini letâfete bıraktığı bir makamdır. Ve bu makam; Hz. Peygamber’in (SAV): “Hepiniz uykudasınız, ölünce uyanacaksınız” dediği yâni uykunun/rüyânın sona erip uyanıklığın devreye girdiği bir mak mdır. İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1-2. beyitlerde, sözünü ettiğimiz bu uyanıklığa dikkatimizi çekiyor ve Tevhîd-i Zât’ı bir kere idrâk eden kişi için varlığın perdeleyici/aldatıcı/ ikiyüzlü görüntüsünün kaybolduğunu, onun yerini artık “O’ndan başka hiçbir varlık yoktur” zevkinin aldığını söylüyor.

3. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, irfânî literatürde önemli bir metafor olarak kullanılan Kavis örneğini veriyor ve Uruc Kavsı/Yükseliş Yayı’nın Kabe Kavseyn’de bir anlamda “Fenâ-i Zât”ta tamam olduğunu bildiriyor. Böylece hakîkat yolculuğunun bu ilk kavsi bitirilmiş, bunu gerçekleştiren kişi de nereye dönerse dönsün “Lâ/yokluk/Hiçlik/Fenâ” aynasında Hakk’ı teşhis ve idrâk edenlerden olmuştur.

Kabe Kavseyn, ok atılırken yayın elle tutulan ortasıyla, sağlı sollu iki ucu arasındaki mesafeyi ifâde eden bir terkipdir. Bu terim, Necm Suresi’nin 8-9. âyetlerinde geçen “Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ” (iki yay aralı ı kadar, yahut daha yakın oldu) ifâdelerinden alınmıştır ve, sufî terminolojide, Mi’râc olayında Allah ile Peygamberimiz arasındaki yakınlığın delili olarak kullanılmaktadır.

4-8. Beyitler:

Tevhîd-i Zât idrâki, bil ki iki türlüdür;
Her türünden füyûzat akmakta güldür güldür.

Birinde kalben tadar Vahdet’in ezvâkını;
Diğeriyse Mi’râc’dır: Şeksiz tanır Hak’kını.

Bu makamda a’râz da zâtlar da Hak’kın ancak;
Aslen hiç olan mürîd burada Hayy olacak.

Âb-ı Hayât işte bu! Ölümsüz, içen bundan!
Bu mak mdan dönenler artık handan, câvidan.

Ne mutlu, tamâm oldu “Fenâ Mertebeleri”!
“Bekabillâh”a koşar artık Allah’ın eri.

Ganiyy-i Muhtefî, 4-5. beyitlerde Tevhîd-i Zât’ı algılamanın/zevk etmenin iki yolu olduğunu belirtmekte ve bunlardan birini “Tevhîd’in neşesini kalben, yâni ilme-l yâkîn olarak kendi cehdi ve iktisâbıyla tatmak”, di erini ise “kulun,cehdinden ve iktisâbından ba ımsız olarak Cenâb-ı Hakk’ın hûzuruna dâvet ve kabûl edilmesi” demek olan Mi’râc olayı olarak açıklamaktadır. Daha sonra da Tevhîd’i Zât’ı idrâkin; ister nefse ve cehle karşı cihâdla , isterse manevî bir şölen tecrübesi ile (yâni Mi’râc aracılığıyla) Hakk’ı ânî bir tanıma mazharı” ile gerçekleşsin, bu yolların her ikisinden de tâliblere kesilmeyen, gürül gürül akan bir hakîkat ve mârifet ilminin bulunduğunu ilâve etmektedir.

6-7. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, bu ilmi bir Âb-ı Hayat’a yâni içeni ölümsüz kılan bir suya benzetmekte ve bu zevki tadanların Cenâb-ı Hakk’ın Hayy isminin mazharı olarak artık ebedî sürecek bir mutluluğa/sevince kavuştuklarını müjdelemektedir. Çünkü onlar birinci sûr’un üflenmesi ile Tevhîd-i Zât’ta fenâ bulmuş, kıyâmeti yaşamış, ölümü tatmışlardı. Şimdi ise onlar için yeni bir hayat bağlamakta, Hakk bu cesetlere Hayy isminin hürmetine dirilik bahşetmektedir. Böylece Fenâ Mertebeleri tamam olmuş, ikinci sûr’la birlikte Beka Mertebeleri başlamıştır. Aynı zamanda bu mertebeler ikinci kavis olan Nuzûl/iniş Kavsi’ne işâret etmektedir.

XIII. Dersin Kıssadan Hissesi

Tevhîd-i Zât neş’esini zevk ve hazm eden biri için artık bu Mükevvenât’ın insano luna mekri (hiylesi) kalmaz. Nereye dönse muhâtabı Hakk’dır. Her ân Hakk’ın huzûrunda bulunmanın kendisine bahşettiği Üstün Edeb’le hareket eder.

XII. DERS

“Tevhîd-i Zât” Mertebesini Zevk Eden Dervişin Ahvâlini Beyân Eder

Bana “şeyh’dir” demişler. Vallah kuyruklu yalan!
Eyâ mürîd, aldanma! şeyhliğim yok! Ben hiçim!

Nûr’unun lem’asıdır, Rabb’imden bana kalan!
Eyâ mürîd, aldanma! Bilâ vücûd bir hiçim!

Ne bir dergâhım vardır, ne de âyin yaparım.
Eyâ mürîd, aldanma! Mülküm de yok! Ben hiçim!

Gönül’dür bana dergâh, tecellîsi tek kârım.
Eyâ mürîd, aldanma! Âsârım yok! Ben hiçim!

Bizde teşhis ettiğin: Kaynak’dan gelen Himmet!
Aynalardan akseden sûret misâli hiçim!

Fakîr mahzâ bir kulum; gösteremem kerâmet.
Eyâ mürîd, aldanma! Ef’âlim yok! Ben hiçim!

Hükmederse hayâle “Ganiyy” denen Tecellî,
Eyâ mürîd, aldanma! Sıfâtım yok! Ben hiçim!

Olmakta hüviyyetim ancak ârife celî.
Zâhirim: Rab’bın mekri; zâtım da yok! Ben hiçim!

Nasıl hiçtir bu, hayret, âlem meknûz fakîrde!
Kanma parıltısına! Varlığım yok; ben hiçim!

Hiçliğim de hamdım da müsellemdir Tekbîr’de!
İdrâk et mürîd! Fakîr, Kenz-i Mahfî’de hiçim!
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Eyâ: “Ey, hey!” mânâsına gelen ve Arapça kelime ve terkiplere giren nidâ Edâtıdır.

Lem’a: Parıltı, parlayış.

Bilâ: -siz, -sız.

Bilâ vücûd: varlıksız.

Kâr: Kazanç.

Âsâr: Eserler, izler, nişânlar, alâmetler.

Himmet: (1) Gayret, emek, çalışma; (2) Manevî güç/yardım.

Mahzâ: (1) Ancak, yalnız, tek; (2) Hâlis, katkısız, sâde.

Celî: Açık, meydanda, belli.

Mekr: Hiyle, tuzak.

Meknûz: Gömülü, hazînede saklı.

Müsellem: (1) Teslim edilmiş, verilmiş; (2) Su götürmez, doğruluğu, gerçekliği herkesce kabûl edilmiş olan.

Tekbîr: “Allahu Ekber” yâni “Allah en büyüktür” demek.

Kenz-i Mahfî: Gizli Hazîne yâni Cenâb-ı Hakk’ın Mutlak Gayb ya da Amâ’ denilen mertebedeki hâli.
XII. DERSİN YORUMU

1-4. Beyitler:

Bana “şeyh’dir” demişler. Vallah kuyruklu yalan!
Eyâ mürîd, aldanma! şeyhliğim yok! Ben hiçim!

Nûr’unun lem’asıdır, Rab’bimden bana kalan!
Eyâ mürîd, aldanma! Bilâ vücûd bir hiçim!

Ne bir dergâhım vardır, ne de âyin yaparım.
Eyâ mürîd, aldanma! Mülküm de yok! Ben hiçim!

Gönül’dür bana dergâh, tecellîsi tek kârım.
Eyâ mürîd, aldanma! Âsârım yok! Ben hiçim!
Tevhîd-i Ef’âl ile başlayan Fenâ Mertebeleri, sırasıyla Tevhîd-i Sıfat ile devam eder ve Tevhîd-i Zât ile sona erer. Bu mertebeleri hakkıyla idrâk eden kişi fiillerini, sıfatlarını ve zâtını Hakk’a vererek “Ölmeden önce ölünüz” hadîsinin sırrını zevketmiş ve Hiçlik idrâkinin ne olduğu hakkında bir izlenim elde etmiştir. Bir anlamda o, bir çeşit Kıyâmet yaşamış, Haşr’ın ve Ne r’in tadını daha bu âlemde almıştır. Tevhîd-i Ef’âl, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât aynı zamanda tenzîh yâni a’râzdan soyunma makamlarıdır. Bu makamda olan kişiler “Lâ mevcûde illâ Hû” zevkinin “hayret” sarhoşluğunda kendilerinden geçmiş (istiğrak), manevî bir okyanus/ummân içerisinde damla misâli kaybolmuşlardır.

Şüphe yok ki Ganiyy-i Muhtefî de Tevhîd-i Zât’ı zevk etmiş bir “Merd-i Hakk” olarak bu nefesi ile bize geçirdiği/yaşadığı hâlin yansımalarını/hâtıralarını aktarırken, bir yerde de bu idrâkin uyanığını gerçekleştiren dervişlerin portresini çizmektedir. Zâten tüm beyitlerin ortak bitiş kelimesini oluşturan ve Fenâ’ya işâret eden Hiçlik kavramı da bize bu konuda yeterli ışık tutmaktadır. Bir başka ortak uyarı cümlesi ise yine bütün beyitler boyunca kendini gösteren ancak gerçek bir mürebbie ait olan:”Eyâ mürîd, aldanma!” îkazıdır.

Ganiyy-i Muhtefî , 1. beyitte kendisinin şeyh olmadığını söylemekte ve bu konuda ihvânını uyarmaktadır. Çünkü o, tarikatlerin birer İlm-i Ledün okulu olması gerekirken, taklîden icrâ edilen hurde-i tarîk’e (Tarîkatlarda teşrifât ve merâsimlerin ayrıntıları ile ilgili bilgiler.) dönmesinden ve şeyh’liğin ise ma’nâ ve muhtevâsından âdetâ tecerrüt ederek (soyunarak/sıyrılarak), çoğunlukla babadan okula intiksl eden bir hânedanlığa dönüşerek bir ruhban sınıfı derekesine dü ürülmesinden son derece rahatsızdır. Çünkü tarîkatlarda hurde-i tarîk’in ön plana geçmesiyle taklîdin hükümranlığı bağlamış; ve bu da tahkîkin üzerini örtmüştür. Bu nedenle Ganiyy-i Muhtefî, kendisini şeyh yerine daha çok Mürebbi’ (Eğitici bir Önder) olarak tavsif etmektedir.

2. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, görünen varlığının yokluk/fenâ bulduunu ve bunun akabinde Rabb’inden kendisine kalanın yalnızca O’nun Nûr’unun parıltısı olduğunu beyân etmektedir. 3. beyit bir kez daha Ganiyy-i Muhtefî’nin taklîde değil, İlm-i Ledün’e hizmet eden tahkîk ehli bir mürebbi’ olduğunun izlerini ta ımakta ve bütün bunlar “Ne dergâhım vardır, ne de âyin yâni merâsim/tören yaparım” tavrıyla açıklanmaktadır. Bu tavır bize, başka nefeslerinden, Turûk-i Aliyye’den Halvetî Tarîki’nin Uşşâkiyye kolunun Kâmil bir Mürebbii olduğunu çıkardığımız Ganiyy-i Muhtefî’nin “örtülü/saklı” bir başka yönünü göstermektedir. O da şudur: Kendisi her ne kadar Uşşakî bir tarîke müntesib olsa da Hamzavî-Melâmî bir karaktere/zevke/neşeye sâhiptir.

Çünkü zâhirî şatafatı ön plânda tutan hurde-i tarîke karşı ilk tepki Melâmiler’den gelmiş ve bu tepki Hamzavî- Melâmî gelene inde doruğa ulaşmıştır. Biz aynı tavrı yakın dönemde yaşamış bir başka Türk sûfîsi olan Ku adalı İbrahim Halvetî (öl.1845)’de de görmekteyiz. Tekkesi yandığı zaman şöyle söylemiştir: “Elhamdülillâh, merâsimden kurtulduk!”. Ganiyy-i Muhtefî Nefesler’inde “Meşâyih-i Rüsûm” (Resmî şeyhler) başlıklı nefesinde ise bütün bu konulardaki neş’esini

Taklîden şeyh olanın ilmi, fehmi kısadır
Saparsa taklîdinden, umûru nâkısadır.

Salınır havf-u recâ, kabz-u bast arasında;
Mekân tutmaz temkinin, sükûnun ortasında.

Kendi nefsi hakkında hep beklenti üzredir;
Hâtifden emir bekler ki vukuu pek nâdir.

Noksanlığından nâşî ümîdidir kerâmât;
Teshîr eder kendini kutbiyyet ve makamât.

Ya câhilin tekidir örf, erkânı reddeder;
Ya da koyu şekilci, verir ihvâna keder.

Havf-u recâdan rücu’ ederse vesveseye
İfnâ eder feyzini, muhtâc olur vasîye.

Muallâkda kalırsa, umûru olur heder;
Avâmîleşir tavrı, rütbesinden kaybeder.

Meşâyih-i rüsûma, mutlak, intisâb gerek;
Böylece ifnâ olur vehim denen engerek.

Vehmi zabt-u rabt eden İnsân-ı Kâmil’dir, bil!
O’na intisâb ile meşâyih olur mukbil.

Ey meşâyih-i rüsûm! Olun ehl-i tevâzu!
Böyle bir Zât’ı bulup feyz alın kuzu kuzu.

Sizleri kurtaracak zikir değil, Ma’rifet!
İnsân-ı Kâmil ile bulacaksınız rif’at.

Sizler gene şeyhliğin gereğini yapınız.
İhvânınıza karşı kapanmasın kapınız.

Ama İnsân-ı Kâmil feyzin menba’ı olsun!
Kalmayın, ihvân ve siz, onun feyzinden yoksun!
şeklinde ortaya koymaktadır.

4. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, gerçek dergâhın insânın gönlü olduğunu ve bu gönülde vuku bulan tecellînin dışında hiçbir nişânının/izinin bulunmadığını söylüyor. Bu sözler de 3. beyitte olduğu gibi yine Melâmî-Uşşakî bir zevke kaynaklık yapmaktadır. Bir başka nefeste bu sırlı hâl şöyle açıklanır:

“Melâmet neş’esinde Uşşakî erleriyiz;
Tarîk-i nâzeniynin örtülü gülleriyiz.

………

Ne kadar çile varsa cemiyette çekeriz;
Sırlıyız; göremezsin zâhirde bizden bir iz.

Çekmiyor ilgimizi kerâmât-u mu’cizât;
Hâlimiz mahzâ kulluk; bâtını: Tevhîd-i Zât.”

İnsan gönlünün dergâh olarak nitelendirilmesine gelince bu düşünce bir çok ehl-i tahkik tarafından seslendirilmiş daha da ilerisi insânın gönlü Gönül Kâbesi olarak düşünülerek Beytullah ile özdeşleştirilmiştir. Mevlâna Celâlettin de bir rubâîsinde bu gerçeği şöyle ölümsüzleştirir: “Kâbe, Âzer oğlu İbrahim’in yaptığı bir binâdır, insânın gönlü ise Yaratıcı’nın vücûd verdiği gerçek Beytullah’tır.” Bu tesbitler, Hz. Peygamber (SAV)’in “Ey insânlar! Kanlarınız, mallarınız, haysiyet ve şerefleriniz, Rabbinizle buluçacağınız güne kadar, bu mahalde (: Mekke), bu ayda (: Zilhicce) bu günün mukaddes olması gibi mukaddes ve mükerremdir”( Vedâ Hutbesi, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah: İslâm Peygamberi, C.1, S.274, Paragraf No: 456.) hadîsiyle ve Allah’ın “yerlere göklere sığmam, fakat bana inanan kulumun kalbine sığarım” kudsî hadîsine dayandırılmaktadır. Bu beytin şerhini Yunus Emre’ye ait bir başka beyitle noktalayalım:

Aşk imâmdır bize, gönül cemaat,
Kıblemiz dost yüzüdür, dâim salât.

5-10. Beyitler: Bizde teşhis ettiğin: Kaynak’dan gelen Himmet!
Aynalardan akseden sûret misâli hiçim!

Fakîr mahzâ bir kulum; gösteremem kerâmet.
Eyâ mürîd, aldanma! Ef’âlim yok! Ben hiçim!

Hükmederse hayâle “Ganiyy” denen Tecellî,
Eyâ mürîd, aldanma! Sıfâtım yok! Ben hiçim!

Olmakta hüviyyetim ancak ârife celî.
Zâhirim: Rab’bın mekri; zâtım da yok! Ben hiçim!

Nasıl hiçtir bu, hayret, âlem meknûz fakîrde!
Kanma parıltısına! Varlı ım yok; ben hiçim!

Hiçliğim de hamdım da müsellemdir Tekbîr’de!
İdrâk et mürîd! Fakîr, Kenz-i Mahfî’de hiçim!
Ganiyy-i Muhtefî, 5. beyitte kendisinin aynalarda yansıyan bir sûret misâli bir hiç olduğunu bir kez daha hatırlatıyor ve ihvânın görebildiği/görebileceği tek şeyin Cenâb-ı Hakk’tan kendisine yansıyan manevî bir bereket/güç/yardım olduğunu söylüyor. 6. beyitte ise saf kulluk yönünü vurgulayarak fenâ hâlinin başka bir deyişle fakr hâlinin bir sonucu olarak kendisinden kerâmet ortaya çıkmayacaşını ilâve ediyor.

Şüphesiz burada anlatılan fakîrlik Fenâ Fillâh’a işâret etmekte, kişinin kendinde gördüğü her şeyi, kendine değil, Allah’a ait ve Allah tarafından bilmesi ve bu bilinci bir yaşam tarzı hâline getirmesi anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda bulunan kişi, kendinde dünyevî ve uhrevî bir varlık görmez ve sanki kendisine “Bu mülk kimindir?” sorusu sorulmuş gibi sessizliğini/hiçliğini ikrâr eder. Aynı zamanda bu şekildeki fakîrlik Hz. Peygamber tarafından “El fakrü fahrî” yâni “Yoksulluğum iftihârımdır” hadîsi ile övülmüştür.

Kerâmet konusunda gelince, bu tavır da Ganiyy-i Muhtefî’nin kâmil bir mürebbi’ oluşunun en önemli kanıtlarından birisidir. Çünkü gerçek mürebbîler kerâmet ve mu’cizât peşinden koşmaz, bunları kendilerine de izâfe etmez ve ettirmezler.

Çünkü onların işleri kerâmet ve mu’cizâtla değil ilimledir. Onların tavrı ancak Hazret-i Peygamber’in “Ene beşerün” (Ben ancak bir beşerim) edebi olabilir. Tasavvufî literatürde kerâmet Evliyânın hayzı olarak tanımlanır. Kâmil insânlar kerâmetten ve mu’cizâttan kaçınırlar ve bunu kulluğu unutturan bir gösteriş olarak kabûl ederler.

Çünkü kerâmetin zuhûru bir dâvâ sâhibi olmayı gerektirir. Hâlbuki kâmiller dâvâ sâhibi değillerdir. Kendilerinden, kendi ihtiyarlarının dışında Cenâb-ı Hakk’ın lûtf-u keremi ile bir kerâmet zuhur eder de bunun farkına varırlarsa tövbe-i istiğfar ederler ve boy abdesti alırlar. Kâmil mürebbi’ler için kerâmet ancak; tâliblerin yeteneklerini keşfetmeleri ve pas tutmuş olan kalplerini altına, kapkara nefislerini de Rûh’a dönüştürmeleri olabilir.

Ganiyy-i Muhtefî, 7. beyitte Ganiyy-i Muhtefî sûretinde insânın hayâline hükmeden “Ganiyy” tecellîsine, bakıp da aldanılmaması ve bu sûrete bir varlık atfedilmemesi gerektiğini îkaz etmekte ve iğreti/geçici/emanet/âriyet olan bu sûretin kendisine ait olmadığını, kendisinin ancak bir hiç oldu unu beyân etmektedir. 8. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî zâhirinin, aslında, Rabb’ın bir tuzağı olduğunu, gerçekte zâtının da bulunmadığını ama hüviyyetinin irfân sâhibi, mârifete kavuşmuş, bilgili kimseler için apaçık olduğunu söylemektedir. 9-10. beyitler Tevhîd-i Zât’ı zevk etmiş ve Fenâfillah’a ulaşmış bir insânın baş döndürücü hayretini dile getirmekte ve yaşanmış bu hâli kelime kalıplarına Ganiyy-i Muhtefî ancak bu kadar sığdırabilmekte/dökebilmektedir. Öyle bir hiçlik ki, hem bütün Mükevvenât’ın içinde dürüldüğünü hissedeceksin, hem de varlığının olmadığını idrâk edeceksin. İşte bu hiçlik, Kenz-i Mahfî’de yâni “Ahadiyyet mertebesinde gizli bir hazîne olarak bulunan Cenâb-ı Hakk’ın ebediyyen bilinemeyecek Zât’ında (Amâ’ hâlinde) olan bir hiçliktir.” Böyle bir makamı idrâk eden kişinin söyleyecek tek sözü vardır: O da; Allah’ın yüceliğini, büyüklüğünü, eşsizliğini dile getirmeyi ifâde eden Tekbîr yâni “Allah en büyüktür” sözüdür. Çünkü insanoğlunun bilgi dağarcığında Yaratıcı Kudret’i hakkıyla vasfedecek başka bir kelime mevcûd değildir. Hz. Peygamber (SAV) bile bir yakarışında şunu itiraf etmiştir: “Sen ancak kendini senâ ettiğin gibisin”.

XII. Dersin Kıssadan Hissesi

Tevhîd-i Zât mertebesini zevk eden dervişin ahvâlini beyân eden bu derste bu mertebenin bâlâsına çıkmış bir kimsenin sarhoşluğuna tanık olmaktayız. Ganiyy-i Muhtefî bu nefesinde bu mertebenin kendisine bahşettiği cezbeyi gâyet açık bir şekilde yansıtmakta ve fiiller ve sıfatlar yönünden oldu u kadar kimliği yönünden de hiçbir dâvâsı kalmamış olduğuna dikkati çekmektedir. Hiçliğinin yâni fakrının idrâkinin kendisini niçin zengin ve Ganiyy kılmakta oldu unu da bu münâsebetle anlıyoruz.

XI. DERS

TEVHÎD-İ ZÂT

Vahdet’e giden tarîk önce Tevhîd’den geçer.
İdrâki için bunun, Mürşid misâller seçer.

Fehâmet, idrâk, temyiz misâl ile bilenir.
Vesvese, vehim, hayâl ancak böyle elenir.

Temyîzi tahkîm eden müstesnâ misâldir Su.
Tetkik et fehâmetle, vehmin kurmadan pusu.

Donsa da, ya da Su’dan buharlar etse südûr,
Bu zuhûrun ardında bulunan yalnız Su’dur.

Aslı yalnız Su olan kar zerrelerini gör!
Hayrân ol tenevvü’e, idrâkin değilse kör.

Cevhere bütün a’râz âriyeten eklenir.
A’râzla mücehhez Su böylece çeşitlenir.

Su zerrâta “kadîm”dir, hem de onun “bâtın”ı;
Zerrâtsa “hâdis” olur; bu mümkünâtı tanı!

Su’da da zerrâtta da Vücûd aynı. Farklı: hâl.
Zerrâta, bundan nâşî, Su’yun “hulûl”ü muhâl.

“Vücûd” hep aynı vücûd; bu da Su’yunki ancak.
Zerrâtın zuhûruna yalnız Su açar kucak.

Hem izafî hem hayâl, vücûdu bu zerrâtın.
Sonu Su olur, âhir, bütün taayünâtın.

Kar zerreleri asla Su’yun aynı değildir,
Olurlar ancak Su’yun bu Vücûd’unda zâhir.

“Vücûd bakımından Su”: aynıdır, mevcûdâtın;
Kesret zâhirdir ama Vücûd Tek’dir ve Bâtın.

Bir bakıma, gayrısı da değil bunlar Su’yun.
Zerrâtın mâhiyeti hakkındaki bu oyun,

A’râza yönelirsen örter sana Vücûd’u;
Kesret içre görürsün artık sen de mevcûdu.

Hakk’ın Hâlik ve Bedi’ esmâsının âsârı
Olarak halk olunan zerreler bulsa nârı,

Hörmetine Mümît’in terkeder a’râzını;
Su’da fânî olarak tadar Vahdet hazzını.

Emsâli fehmederek anla gerçek fâili:
Sıcaklık, bu zerrâtın, olmakta Azrâil’i!

Isıyla yok olunca zerrâttaki tüm a’râz,
nkılâb eder Su’ya, hepsi de bilâ ivaz.

Bu inkılâbı müdrîk ne kadar varsa zerre
Beyânda, lisân-ı hâl üzre, binlerce kerre:

“Emânetti bu a’râz, bu ahvâl ise düyûn;
İnnâ li-l mâ’i, ve innâ ileyhi râciûn”.

“Lâ mevcûde illâ Hû” sırrı böyle fâş oldu;
Nûr-i Zât parlayınca kesret de hemen soldu.

Anladın ki ef’âlin, sıfâtın ve zâtının
Zâhiri evhâm imiş: Zât Nûru’ymuş bâtının.

Bu idrâkin zevkiyle olursan mest-ü hayrân
Tevhîd-i Zât üzere edersin seyr-ü seyrân.

Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Tahkîm: Sağlamlaştırma, güçlendirme, kuvvetlendirme.

Müstesnâ: Üstün, ayrı tutulan, benzerlerinden baskın, eşi benzeri olmayan.

Hayrân: (1) şaşmış, şaşa kalmış, şaşırmış; (2) Çok tutkun.

Tenevvü: Çeşitlenme, çeşit çeşit olma, çeşitlilik.

Cevher: (1) Maya, öz.

Zerrât: Moleküller, pek ufak parçalar, zerreler.

Kadîm: (1) Eski; (2) Öncesini bilen kimse bulunmayan, öncesi bilinmeyen şey; (3) Başlangıcı olmayan, öteden beri mevcud bulunan.

Hulûl: Girme, iç içe girme, nüfûz etme.

İzafî: Bağlı bulunduğu şey ile değişen.

Âhir: Son, sonraki, en sonra.

Taayyünât: Meydana çıkmalar, belli olmalar, belirmeler.

Bedi’: Allah’ın güzel isimlerinden biri; “hilkatinin emsâli bulunmayan” anlamında. Mümît: Allah’ın güzel isimlerinden biri; “emânet ettiği diriliği geri alan” anlamında. Âsâr: İzler, alâmetler.

Nâr: Ateş, od.

Bilâ ivaz: Karşılıksız. Bir menfaat karşılığı olmayarak.

Lisân-ı hâl: Söz ile değil hareket ve duruşla anlatma, varlığındili.

Düyûn: Borçlar.
İnnâ li-l mâ’i, ve innâ ileyhi râciûn: Muhakkak ki biz sudanız ve muhakkak ki ona dönücüyüz. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”: “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz”. (Bakara/156) âyetine bir atıf olarak da değerlendirilebilir. Lâ mevcûde illâ Hû: O’ndan başka varlık yoktur.

Mest-ü Hayrân: şaşkınlık ve hayretten dolayı kendinden geçme, kendini kaybetme, sarhoş olma.

Seyr-ü seyrân: Zevkle gitme, gezinme.

XI. DERSİN YORUMU

1- 8. Beyitler:

Vahdet’e giden tarîk önce Tevhîd’den geçer.
İdrâki için bunun, Mürşid misâller seçer.

Fehâmet, idrâk, temyiz misâl ile bilenir.
Vesvese, vehim, hayâl ancak böyle elenir.

Temyîzi tahkîm eden müstesnâ misâldir Su.
Tetkik et fehâmetle, vehmin kurmadan pusu.

Donsa da, ya da Su’dan buharlar etse südûr,
Bu zuhûrun ardında bulunan yalnız Su’dur.

Aslı yalnız Su olan kar zerrelerini gör!
Hayrân ol tenevvü’e, idrâkin değilse kör.

Cevhere bütün a’râz âriyeten eklenir.
A’râzla mücehhez Su böylece çeşitlenir.

Su zerrâta “kadîm”dir, hem de onun “bâtın”ı;
Zerrâtsa “hâdis” olur; bu mümkünâtı tanı!

Su’da da zerrâtta da Vücûd aynı. Farklı: hâl.
Zerrâta, bundan nâşî, Su’yun “hulûl”ü muhâl.
Ganiyy-i Muhtefî’nin bu nefesi Tevhîd Mertebeleri’nin üçüncüsü olan “Tevhîd-i Zât”ı yâni Zât’ın birliğini telkîn etmektedir. “Tevhîd-i Zât”, aynı zamanda fenâ makamlarının da sonuncusudur. Bu makama delil olarak Kur’ân-ı Kerim’den şu âyetler verilir: “Küllü şey’in hâlikun illâ vechehû”: Allah’ın Vech’inden başka her şey helâk (yâni yok) olucudur. (Kasas/88) “Küllü men aleyhâ fân, ve yebkâ vechü Rabbike zül celâl-ü vel ikrâm”: Her şey fânîdir (yok olucu ve geçicidir), ancak celâl ve kerem sâhibi olan Allah’ın Vech’i bâkîdir. (Rahman/26-27) Tevhîd-i Zât’ın idrâkine kaynaklık eden düşünce: “Lâ mevcûde illâ Hû”, “O’ndan başka varlık yoktur” ifâdesidir. Ganiyy-i Muhtefî’, 1-2. beyitlerde “Allah’a giden yolun Tevhîd’den geçtiğini” hatırlatıyor ve bu idrâkin uyanması için de Mürşid’lerin, Hakk yolunun yolcularına onların idrâklerini uyandırmak ve “gaybî hakîkatlere” zihinlerini yaklaştırmak için yaşadığımız dünyânın nesnelerinden örnekler verdiğini söylüyor. Ve ancak bu örnekler aracılığı ile insânın algılama (idrâk), kavrama (fehâmet) ve seçip ayırdedebilme (temyîz) yeteneklerinin gelişebileceğinin altını çiziyor. 3. beyitte ise hakîkat yolcusunun ayırdedebilme sezgisini güçlendiren, en önemli ve e i benzeri olmayan örneğin “Su” olduğuna dikkat çekerek, bu nesnenin kuruntu tehlikesine/tuzağına düşmeden büyük bir dikkatle incelenmesini/ara tırılmasını, daha ötesi fikrî olarak özümlenmesini ısrarla öneriyor.

“Suyun üç hâli” olan “sıvı, katı/buz ve gaz/buhar” okul bilgilerimizden arda kalan hatıralarımız içinde unutamadığımız olgulardan biridir. Bu üç hâlin görünen gerçekliği ne olursa olsun, kesin olarak bildiğimiz odur ki; bu oluşumun ardında yalnızca iki adet hidrojen atomunun bir adet oksijen atomuna başlanmasıyla elde edilen ve kimyasal formülü de H2O olan Su vardır. Suyun buz hâlinin inceldiği, çeşitlendiği, dantel dantel şekillere dönüştüğü bir yönü de Kar zerrecikleri/tânecikleridir. İnsanı,Yaratıcı Kudret’in sanatının mükemmelliği ve sonsuz çeşitliliği konusunda hayrete dü üren, hayranlığa sürükleyen bu zerreler kar ısında duygusuz kalmak, olsa olsa ancak idrâkin körlüğü ile izâh edilebilir! Daha önce “A’râz ve Hüviyyet” başlıklı 5. Ders’in şerhinde a’râz’ı tanımlarken şu ifâdeleri kullanmıştık: “Kendi kendine varlık bulamayıp, başka bir cevherle meydana gelen, zâtî olmayıp iğreti bulunan ve değişmesi her zaman mümkün olan hâl ve sıfat”. İşte bu tanıma uygun olarak Su örneğine tekrar döndüğümüzde asıl olan Su’yun biçim, hacım, sıcaklık parametrelerine bağlı olarak nasıl çeşitlendiğini ve bu parametrelerin ihdâs ettikleri a’râz ile nasıl donatılmış olduğunu daha iyi görürüz. Bu da bize Su’yun iğreti olarak çeşitlendiği/çoğaldığı en küçük parçalarına göre Kadîm olduğunu yâni “Evvel” olarak önce de var olduğunu ve “Hadîs” olarak sonradan meydana gelen bu zerreler aracılığı ile de kendini gizleyerek “Bâtın”a dönüştüğünü anlatmaktadır.

Ganiyy-i Muhtefî, 7. beyitte bu olabilirlik gerçeğini bizden tanımamızı, teşhis etmemizi istemektedir. Su’da ve varlığını Su’ya bağlı olarak gösteren (Zâhir kılan) zerrâtta da cevher itibâriyle aynı varlığın mevcûd olduğunu 8. beyitte vurgulayarak, farklılığın yalnızca hâlden kaynaklandığına dikkatimizi çekmektedir. Buna bağlı olarak da Su’yun zerrâta “Hulûl”ünün (girmesinin) mümkün olmadığını çünkü böyle bir şeyin gerçekleşmesi için iki ayrı varlığın olması gerektiğini ama burada ise yalnızca tek cevherin mevcûd olduğunun açıklamasını yapmaktadır.

9-14. Beyitler:

“Vücûd” hep aynı vücûd; bu da Su’yunki ancak.
Zerrâtın zuhûruna yalnız Su açar kucak.

Hem izafî hem hayâl, vücûdu bu zerrâtın.
Sonu Su olur, âhir, bütün taayünâtın.

Kar zerreleri asla Su’yun aynı değildir,
Olurlar ancak Su’yun bu Vücûd’unda zâhir.

“Vücûd bakımından Su”: aynıdır, mevcûdâtın;
Kesret zâhirdir ama Vücûd Tek’dir ve Bâtın.

Bir bakıma, gayrısı da de il bunlar Su’yun.
Zerrâtın mâhiyeti hakkındaki bu oyun,

“A’râza yönelirsen örter sana Vücûd’u;
Kesret içre görürsün artık sen de mevcûdu.
9-14. beyitler ise bir bakıma yukarıda anlatılanların bir özeti olarak şu anlamları içermektedir: “Gerçek varlık Su’yun varlığıdır ve büründüğü sûretler izâfî/değişken ve her ne olursa olsun, varlığını Su’ya borçludurlar. Su’yun görünen/beliren tüm sûretleri aldatıcı bir hayâlden, sanal bir görüntüden ibârettir ve eninde sonunda tüm bu oluşumlar tekrar Su’ya dönecek/dönüşeceklerdir. Su’yun var oluşuna bağlı olarak ortaya çıkan kar tânecikleri ise Su’yun ne aynısı ne de gayrısıdır. Aynısıdır; çünkü suyun cevheri tekdir ve görünen çokluğun ardında gizlidir. Aynı değildir; çünkü, iğreti bir sıfata bürünmüş sûret, varlığını ödünç aldığı cevhere denk olamaz. Ayrıca iğreti varlığa yönelmek insânın gözünden “Gerçek Varlığı” kaçırır/örter ve sonunda kesret/çokluk artık insâna perde olur.”

15-23. Beyitler:

Hakk’ın Hâlik ve Bedi’ esmâsının âsârı
Olarak halk olunan zerreler bulsa nârı,

Hörmetine Mümît’in terkeder a’râzını;
Su’da fânî olarak tadar Vahdet hazzını.

Emsâli fehmederek anla gerçek fâili:
Sıcaklık, bu zerrâtın, olmakta Azrâil’i!

Isıyla yok olunca zerrâttaki tüm a’râz,
nkılâb eder Su’ya, hepsi de bilâ ivaz.

Bu inkılâbı müdrîk ne kadar varsa zerre
Beyânda, lisân-ı hâl üzre, binlerce kerre:

“Emânetti bu a’râz, bu ahvâl ise düyûn;
İnnâ li-l mâ’i, ve innâ ileyhi râciûn”.

“Lâ mevcûde illâ Hû” sırrı böyle fâş oldu;
Nûr-i Zât parlayınca kesret de hemen soldu.

Anladın ki ef’âlin, sıfâtın ve zâtının
Zâhiri evhâm imiş: Zât Nûru’ymuş bâtının.

Bu idrâkin zevkiyle olursan mest-ü hayrân
Tevhîd-i Zât üzere edersin seyr-ü seyrân.
Ganiyy-i Muhtefî, 15. Beytine Hakk’ın “Hâlik” ve “Bedi’” isimleri ile başlıyor.

Allah’ın Hâlik ismi, “takdîrine uygun olarak yaratan”, Bedi’ ismi ise “hilkatinin yâni yaratığının emsâli bulunmayan” anlamlarına gelmektedir. Ve kar zerreleri – a’râz olarak- bu isimlerin varlık sahnesindeki izleri/belirtileri/tecellîleri sonucu var olmaktadırlar. Ama biz biliyoruz ki; bu kar zerreleri bir sıcaklık/ateş ile karşılaştıklarında hemen eriyip, sonradan kazandıkları bu emânet/geçici var oluşu terkederek, yeniden Su hâlini alırlar. Bu eriyiş, Allah’ın “Mümît” yâni “emânet ettiği dirilişi geri alan” isminin hürmetine gerçekleşmektedir. Böylece “zerreler/a’râz” ölümü tadarak bir anlamda aslında yâni Su’da fenâ/yok olarak varlığın bir oluğunun (Vahdet’in) zevkini yaşarlar.

17. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, verilen bu örnekteki “fâilin” yâni bu değişimi gerçekleştiren “Kudret”in iyi algılanmasını istemekte ve zerrelerin yok olmasına/fenâ bulmasına bir anlamda ölmesine, biçim/boyut/hâl deşiştirmesine neden olarak bir Azrâil görevi yapan sıcaklığı göstermektedir. Gerçekten de kar zerrelerindeki tüm olu umlar ısının etkisiyle zâten geçici olan varlıklarını bırakarak tekrar karşılıksız beklemeksizin Su’ya dönüşürler.

İşte, kar zerrelerinin bu değişim örne inde oldu u gibi varlık sahnesinde ne kadar zerre varsa, bütün bu zerreler varoluşları/duruşları/hareketleri kısaca “Hâl Dilleri” ile yalnızca şu değişmez gerçeği haykırmaktadırlar: “Üzerimizde sûret olarak gördüğünüz tüm bu hâller/oluşlar/durumlar borç alınmış emânet birer elbisedirler. Bizler zamanı ve zemini geldiğinde, bize ait olmayan bu elbiseyi aslî sâhibine geri vereceğiz. Çünkü bizler bildik, gördük, yaşadık ve inandık ki: İnnâ li-l mâ’i, ve innâ ileyhi râciûn: Muhakkak ki biz sudanız ve muhakkak ki ona dönücüyüz”. Burada Ganiyy-i Muhtefî, fehâmet ehli için: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”: “Doğrusu biz Allah’a aitiz ve muhakkak O’na döneceğiz” (Bakara/156) âyetine bir yollama yapmaktadır.

Ganiyy-i Muhtefî, 21. beyitte artık buraya kadar anlatılanlarla “Lâ mevcûde illâ Hû/ O’ndan başka varlık yoktur.” sırrının açığa çıktığını ve Zât’ın Nûr’u karşısında çokluğun kaybolarak solduğunu söylemektedir. Son olarak 22-23. beyitlerde ise: “Tevhîd-i Zât”ı zevk eden kişinin; fiillerinin, sıfatlarının ve zâtının zâhirinin – görünen tecellîlerinin- zan ve kuruntu, bâtınının da “Zât’ın Nûru” olduğunu büyük bir hayret ve şaşkınlıkla anladı ını vurgulayarak sözü bitirmektedir.

Ganiyy-i Muhtefî Nefesler’in 158. sayfasında, VII. Bölümünün 15 numaralı “Uşşâkî-Melâmîlerin Seyr-i Sülûk-ı Cedîdi” başlıklı nefesinde ayrıca:

“Lâ mevcûde illâ Hû” Tevhîd-i Zât’ın zikri;
Bu makamda yok olur Zâtullah’ın tüm mekri.

Merâtib-i Fenâ’da yok olur bütün a’râz;
Sâlik hadîs olandan etmiştir artık î’râz.

Sonunda nisbet eder Hakk’a her şeyi sâlik;
Alelıtlak kesrette vahdete olur mâlik.”
demekle Tevhîd-i Zât makamında Zâtullah’ın Kendini Mükevvenât ile sırlamasının aldatıcılığının kaybolduğunu, çünkü Merâtib-i Fenâ boyunca yavaş yavaş bütün a’râzın idrâkinin yok olduğunu yaşayan Hakk yolu yolcusunun da Hakk’ın halkettiği herşeyden artık yüz çevirmiş, bütün bunları Hakk’a nisbet etmeyi öğrenmiş ve böylece de bu kesret âleminde Vahdet’in künhünü idrâk etmiş olduğunu beyân etmektedir.

XI. Dersin Kıssadan Hissesi

İnsanı açık şirkten korumağa yönelik nefis tezkiyesinden sonra Hakk yolunun yolcusu (sâlik) kendisini bu sefer gizli şirkten de koruyacak olan Merâtib-i Tevhîd’i hiç değilse ilm-el yakîn olarak zevk etmeğe yönelmelidir.

Merâtib-i Tevhîd’in üçüncü basamağı olan Tevhîd-i Zât’ta, sâlikde egemen olan idrâk, kendisinin hiçbir zâtiyyetinin olmadığıdır. Bu idrâke erişen sâlik artık hiçbir fiili, hiçbir sıfatı ve kezâ kişiliğinin özü olan zâtını da kendisine ait nesneler gibi de il bir süre kendisine izâfe edilen emânetler olarak idrâk eder ve bunların tümünü Cenâb-ı Hakk’a rücû ettirerek o âna kadar kendine izâfe edilen ef’âli, sıfatları ve zâtı kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduğu hafî şirkden O’na sığınır: hakikî fakr ile O’nun Zât’ının ummânında bir katre gibi ifnâ olur gider. Bu idrâkin yaşanmasıyla birlikte, sâlikde bu idrâk de dâhil olmak üzere bütün a’râzın idrâki de yok olur.

X. DERS

TEVHÎD-İ SIFAT

Nûruna bak Güneş’in! Ne garip bir tecellî!
Sâyesinde bu nûrun, binbir renk mütecellî.

Vâhid işte böylece halketmekte Kesret’i;
İnşâallah anlarsın bundaki işâreti!

Esmâ’nın emsâlidir bu renklerin her biri;
Bu idrâk iledir ki olur mürîdân diri.

Nûr-i Zât’in remzidir, Güneş, İlm-i Ledün’de;
İrfân’ın mebdeidir bunu idrâk, bugün de.

Sırr-ı Vahdet’i, mürîd, bu idrâkle fehmeder;
Bu irfânla silinir gönlünden gâm ve keder.

Bu Nûr ile nûrlanan eşyâ renk hammalı mı?
Yoksa eşyânın rengi, söyle, kendi malı mı?

Her şey isti’dâdıyla kazanır bu a’râzı;
İsti’dâd nisbetinde olur Esmâ’dan râzı.

Bu evsâf-ı zâhire, yansıyorken Esmâ’dan,
Öz malın olur mu hiç seni kılsa da handan?
“Lâ mevsûfe illAllah” Tevhîd-i Sıfat demek; Sıfatları ifnâya yönelir bütün emek. Bundan nâşî sendeki sıfatlar Hakk’ındır, bil! Hakk’ka ver sıfatını da indinde ol mukbil. Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Mütecellî: (1) Tecellî eden, görünen, açığa çıkan; (2) Parlak.

Halketmek: Yaratmak.

Mürîdân: Bir mürşide bağlı olan kimseler. Remz: (1) İşâret, işâretle anlatma, sembol; (2) Gizli ve kapalı bir sûrette söyleme.

İlm-i Ledün: Allah’ın sırlarına ait mânevî bilgi, gayb ilmi, keşif, Hakîkat ilmi, bâtın ilmi.

İrfân: İlâhî bir feyiz olarak Bâtın’ın sırlarını bilme kudreti. Mebde: Başlangıç, ilmin ilk kısmı.

Evsâf-ı Zâhire: Görünen/dış sıfatlar, açık nitelikler.

Handân: Sevinçli, gülen, güler yüzlü. Lâ mevsûfe İllAllah: Sıfatlanan ancak Allah’tır, Allah’tan başka sıfatlanan yoktur. Fenâ mertebelerinin ikincisi.

Tevhîd-i Sıfat: Sıfatların birliği.

İfnâ: Yok etme, tüketme.

Nâşî: Ötürü.

Mukbil: Kutlu, bahtiyâr, mutlu, ikballi, mesud.

X. DERSİN YORUMU
1-2. Beyitler.

Nûruna bak Güneş’in! Ne garip bir tecellî!
Sâyesinde bu nûrun, binbir renk mütecellî.

Vâhid işte böylece halketmekte Kesret’i;
İnşâallah anlarsın bundaki işâreti!

Tevhîd-i Sıfat, sıfatların birliği demektir ve Tevhîd Mertebeleri’nin ikincisidir.

Bu makamın zevki “Lâ mevsûfe İllAllah” cümlesi ile ifâde edilir. Bu mertebeyi idrâk etmeye çalışan kişi “Tevhîd-i Ef’âl” de olduğu gibi kendisinde iğreti/emânet/geçici olan bütün sıfatları Hakk’a vererek üzerinden ikinci libâsı da çıkarır ve sıfatlarda fenâ’yı yaşar. Hayat, İlim, İrâde, Kudret, İşitme, Görme, Söz söyleme sıfatları Allah’a aittir. Ve bu sıfatlar insâna birer ayna olup, bu aynalarda esas sıfatlanan görülecektir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, “Tevhîd-i Sıfat” adlı bu nefesinde sıfatlarda fenâ olmanın nasıl gerçekleşeceğini telkîn ediyor ve bunu yaparken de irfânî dilde çok önemli bir Hakîkati sembolize eden “Güneş” örneğini bize vererek idrâkimizi uyandırmaya çalışıyor.

Gece ile gündüzü birbirinden ayıran en önemli unsur “Işık”tır. Karanlığın, doğrudan varlığı yoktur. şık ortadan çekilince boy gösterir karanlık; yâni asıl olan Işık’tır, karanlık ise iğreti ve geçicidir. Geceler insânı gayb/bâtın âlemine, gündüzler ise şehâdet/zâhir âlemine bağlar. Gece Vahdet, gündüz ise Kesret’tir.

Çevremizdeki eşyâyı görebilmemiz/seçebilmemiz/farkedebilmemiz için Güneş’in ışığına ihtiyacımız vardır. Ancak bu ışık ve oluşturduğu renk sâyesinde eşyâları tanır, tanımlar ve birbirinden ayırt edebiliriz. Renk, ışığın ayrılmaz bir parçasıdır. Her bir ışık, kendisini belirleyen bir dalgaboyuna ya da bir frekansa sâhiptir. Böylece ortaya çeşitli renkler çıkmaktadır. Bu, tıpkı bir prizmayı güneş ışığına doğru tutmaya benzer. Güneş ışığı prizmaya bir yüzeyden girdiğinde, karşı yüzeyde bir gökkuşağı oluşur. Ancak gökkuşağını oluşturan yedi renk, bütün renk spektrumunun (tayfının) sâdece çok küçük bir bölümüdür. Gerçekte her rengin bir çok tonu ve çeşidi vardır. Nesneler ise, gün ışışını oluşturan renkleri, kendi atomik ya da moleküler özelliklerine başlı olarak emer ve yansıtırlar. Buna göre gün ışığında yalnızca sarı olarak görünen bir madde üzerine düşen ışığın yalnızca sarı bileşenini yansıtmakta olduşundan sarı renkte görünmektedir. Eğer bir madde, üzerine düşen Güneş ışığının bütün bileşenlerini yansıtırsa o zaman gözümüze beyaz olarak gözükecektir. Bunun aksine gün ışığında üzerine düşen ışığın tümünü emen bir madde de bize siyah olarak görünür.

Bu fiziksel olgulardan yola çıkarak bir benzetim yapacak olursak, Cenâb-ı Hakk’ın Nûr’unu tümüyle yansıtan yâni kendisi bu Nûr’un bütün bileşenlerinin (Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın) tecellîgâhı olan zâta İnsân-ı Kâmil denir ve böyle bir zâta izâfe edilen renk de beyazdır. Kezâ Cenâb-ı Hakk’dan gelen bütün Rahmânî esintileri kabûl etmek de ancak peygamberlere mahsûstur. Bundan dolayıdır ki peygamberlere izâfe edilen renk de siyah olur.

Ganiyy-i Muhtefî de, 1-2. beyitlerde yukarıda sözünü ettiğimiz önemli bir fizikî gerçeğe dikkati çekiyor ve buradan hareketle “Vâhid’in eşyânın Kesret’inde nasıl zâhir olduğunu” anlatmaya çalışıyor. Daha önce de (1. Ders’in şerhinde) değindi- ğimiz gibi Kudsî bir hadîste kendini “Gizli Hazîne” olarak nitelendiren Hakk, aynı hadîsin devamında “bilinmeyi arzuladığını” ve bu nedenle de varlığı yarattğını söyler. Bu bilinme arzusu sonucu Ahadiyyet mertebesinden ilk tecellî gerçekle ir. Bu tecellî mertebesi de teolojik olarak Esmâ’ ve Sıfatlar mertebesidir. Hakk’ın, mutlaklığından “nüzûl edip”de daha reel ve daha somut düzeylerde tecellî etmesi âlemi ortaya çıkartır. Böylece Hakk’ın Nûr’u da Mükevvenât’a yansıyarak kendisini izhâr eder ve “Bilinen-Bilinebilir” bir tecellîler manzûmesine dönüşür. Hakk’ın Kesret olarak kendini gösterdiği bu mertebeye “Vâhidiyyet” (Bir’lik) mertebesi adı verilir. Ama buradaki birlik; “Kesret’in bir bütünü demek olan Vâhid anlamındadır”.

Varlık âlemi maddî nesnelerden (cisimlerden) ve maddî olmayan ya da rûhanî varlıklardan ibârettir. Bu her iki nev’i de Hakk’ın büründüğü tecellî sûretleridir. Bu anlamda her şey, ister maddî isterse rûhanî olsun, kendine mahsûs bir tarzda Hakk’ı ifnâ eder.

3-5. Beyitler:

Esmâ’nın emsâlidir bu renklerin her biri;
Bu idrâk iledir ki olur mürîdân diri.

Nûr-i Zât’in remzidir, Güneş, İlm-i Ledün’de;
İrfân’ın mebdeidir bunu idrâk, bugün de.

Sırr-ı Vahdet’i, mürîd, bu idrâkle fehmeder;
Bu irfânla silinir gönlünden gâm ve keder.

Nasıl Güneş’in nûrunun sâyesinde eşyâ üzerinde binbir renk görünüyor, ortaya çıkıyorsa, Allah’ın Zât’ının Nûr’unun da bu âleme vurması/tecellî etmesiyle Esmâ’ kendini varlıkta gösterir. Bu nedenle Ganiyy-i Muhtefî, eşyâdaki renklerin her birinin Esmâ’nın varlıktaki benzeri/eşi/örneği olarak idrâk edilmesi gerektiğini söyler. Ve bu idrâkin/algılamanın da (Hakîkat yolcusunu dirilterek) irfânın başlangıcı olduğunu vurgular. Artık böyle bir kişi, Vahdet’in sırrının fehâmetinin olgunlaşmaya başlamış olmasıyla kaos olarak gördüğü ve çokluğundan sıkıldığı/bunaldığı eşyânın neyi remzettiğini anlamaya başlamıştır. Böylece gönlündeki keder de gitgide yerini huzûra terkeder. Ganiyy-i Muhtefî’nin 4. beyitte “Güneş’i, İlm-i Ledün’de Nûr-i Zât’ın remzi” olarak göstermesinin ne anlama geldiği konusu ise, söz ile değil ancak Kâmil bir Mürşid’in gözetimi altında gerçekleştirilecek Seyr-i Sülûk’la yaşanarak anlaşılacağından/öğrenileceğinden bu konuya girmiyoruz ve “Ârife târif gerekmez” meşhur sözünü hatırlatmakla yetiniyoruz.

6-10. Beyitler:

Bu Nûr ile nûrlanan eşyâ renk hammalı mı?
Yoksa eşyânın rengi, söyle, kendi malı mı?

Her şey isti’dâdıyla kazanır bu a’râzı;
İsti’dâd nisbetinde olur Esmâ’dan râzı.

Bu evsâf-ı zâhire, yansıyorken Esmâ’dan,
Öz malın olur mu hiç seni kılsa da handan?

“Lâ mevsûfe illAllah” Tevhîd-i Sıfat demek;
Sıfatları ifnâya yönelir bütün emek.

Bundan nâşî sendeki sıfatlar Hakk’ındır, bil!
Hakk’ka ver sıfatını da indinde ol mukbil.
Işığın etkisiyle eşyâ üzerinde görünen çeşitli/farklı renklerin, her eşyânın atomik ya da molekül yapısına bağlı olduğunu daha önce söylemiştik. Başka bir deyişle ifâdeye çalışırsak, her eşyânın renkleri emicilik ve yansıtıcılık oranı/yeteneği nisbetinde, o eşyânın üzerindeki renkler de değişir. Tıpkı bunun gibi Zât’ın Nûr’u ile temasa geçen eşyânın da taşıdığı renkler/sıfatlar o eşyânın kendi öz malı değil, eşyânın ezelî sûretlerini oluşturan A’yân-ı Sâbite’lerinden kaynaklanmaktadır.

Eşyânın birbirinden farklı oluğu, ayrı ayrı varlıklara sâhip olmasından değil, A’yân-ı Sâbite’lerinin farklı oluşundandır. Varlıkta birlik mevcûttur ve çokluk A’yân-ı Sâbite’den ileri gelmektedir. A’yân- Sâbite, varlıkların modelleri ve kalıplarıdır. Esmâ’, Tek Olan Varlığın nûrunu A’yân-ı Sâbite üzerine yaymasıyla görünür hâle gelir.

İşte bu nedenle Ganiyy-i Muhtefî, 7. nefesinde eşyâ üzerinde bir sıfat (a’râz) olarak gözüken rengin, o eşyânın esmâ’sından yansıdığını söylüyor ve varlığını esmâya borçlu olduğuna işâret ediyor.

Her eşyânın ezelî istîdâdı/yeteneği, o eşyânın bozulmaz/değişmez yönüdür. Çünkü Hakk, kendini bu tecellîgâhtan izhâr etmekte ve bozulmaz/değişmez “kab”ın ezelî “istîdâdı”na uygun bir biçimde sınırlandırıp kayıt altına almaktadır. Bu yolla Hakk, şuhûdî tecellîsinde sonsuz değişken sûretlere/sıfatlara bürünmektedir. Bu sûretlerin/sıfatların tümü ise Kevnî Âlem’i oluşturmaktadır. Anla ılan odur ki; âlemde mevcûd her şeyin şimdiki sıfatı onun hakkında ezelde tâyin edilmiş (sâbit kılınmış) olanın nihaî bir sonucu olmaktadır. Yâni; İlâhî İsimler’e uygun olarak şehâdet Âlemi’nde görünen her sıfat, tecellîgâhın istîdâdına tâbîdir.

Bütün bunlardan sonra Ganiyy-i Muhtefî, 8-9. nefeslerinde insândan gözünü eşyâdan kendisine çevirmesini istemekte ve “Sendeki sıfatlar Hakk’ındır” diyerek, bütün emeğini kendinin sandığı sıfatları “Gerçek Sâhibi”ne iade etmeğe çağırmaktadır. Artık böyle bir idrâki gerçekleştiren kişinin değişmez zikri “Lâ mevsûfe İllAllah” olmuş, kendisi de Hakk’ın indinde kabûl gören kullar arasına katılmıştır.

X. Dersin Kıssadan Hissesi

nsanı açık şirkten korumağa yönelik nefis tezkiyesinden sonra Hakk yolunun yolcusu (sâlik) kendisini bu sefer gizli şirkten de koruyacak olan Merâtib-i Tevhîd’i hiç değilse ilm-el yakîn olarak zevk etmeğe yönelmelidir.

Merâtib-i Tevhîd’in ikinci basamağı olan Tevhîd-i Sıfat’ta, sâlikde egemen olan idrâk asıl mevsûfun Cenâb-ı Hakk olduğudur. Bu idrâke erişen sâlik artık hiçbir sıfatı kendi sıfatı olarak görmez ve kendisininmiş gibi görünen sıfatları da Cenâb-ı Hakk’a rücû ettirerek o âna kadar sıfatlarını kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduğu hafî şirkden O’na sığınır. Bu idrâk sâlike Mükevvenât’a daha sâkin, daha temkinli ve daha rahmânî bir nazarla bakmasını sağlar.

IX. DERS

TEVHÎD- EF’ÂL

Senin mi fiillerin? Nedir bu gizli kibir?
Ef’âlin Hakk’ka ait; tövbe et, tekbir getir!

Nefsinin vehmidir, bil, fâil olduğun sanmak;
Kendini Rab olarak görmeğe kalmış ramak!

Ef’âlini hikmetle yaratan Rab’dır ancak;
Bu idrâk ile sen de saf kulluğa aç kucak.

Vermedikçe Rab’bına ef’âlini bittemyiz,
Olur musun ef’âlin künhünü hiç mümeyyiz?

“Lâ fâile illAllah” Tevhîd-i Ef’âl’dir, bil!
Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.

Karagöz perdesinde bir sûretsin, bakar-kör;
Sen, ef’âli yaratan O Ulu Üstâdı gör!

Olur cüz’î irâde, perdesi basîretin;
Kezâ muharrikidir, nefis denen meretin.

Bu cüz’î irâdeyi söküp atsan fehminden,
Geriye ne kalırdı, bak bakalım, kendinden?

Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ bir er,
Sultânî irâdeye tâbi’ olarak bekler.

Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl.
Meslûbü-l irâdedir; huzûrda câri bu hâl.

Hakk huzûrunda olmaz irâde emâresi!
Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.

Huzurda bulunana ârif olunur ıtlak;
O’nun tâbi’ olduğu cebir de cebr-i mutlak.

Var sen cebr-i mutlaka tâbîliğini fehmet;
Ef’âli de Hakk’dan bil; bu fakr ile bul rahmet!
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Tevhîd-i Ef’âl: Fiillerin birliği. Tevhîd mertebelerinin birincisi, Uruc (mânevî yükselme) sürecinin ilk basamağı ve Fenâ Kavsi’nin ilk durağıdır. Eşyâda sâdır olan fiillerin aslî fâilinin Hakk olduğu bilincinin uyanması ve bu bilincin hâl edinilmesi demektir. Ef’âl: Fiillerin çoğulu, işler, ameller. Fâil: (1) İşleyen, yapan; (2) Bir fiilin anlattı ı işi yapan.

Ramak: Pek az şey.

Bittemyîz: Seçerek, ayırtederek.

Künh: Bir şeyin aslı, Hakîkati, özü, temeli, kökü.

Mümeyyiz: Seçen, ayıran.

Lâ fâile illAllah: Allah’tan başka fâil yoktur.

Sâlik: Mânevî bir yola giren.

İfnâ: Yok etme, tüketme.

Cüz-î irâde: Kişinin arzu ve fiillerini gerçekleştiren fâilin yalnızca kendi olduşu inancı.

Basîret: Önden görüş, seziş, gönül uyanıklığı.

Muharrik: (1) Tahrîk eden, harekete geçiren, oynatan; (2) Kışkırtan, ayartan, dürten.

Meret: İri ve çirkin şey, sevimsiz ve münâsebetsiz.

Müheyyâ: Hazır.

Sultânî irâde: Cenâb-ı Hakk’ın İrâdesi. Tâbi’: Uyan, boyun eğen, bağlı kalan, birinin emri altında bulunan. Muhâl: Mümkün olmayan, imkânsız. Meslûbü-l irâde: İrâdesi alınmış, elinde bir şey olmayan.

Huzûr: Hâzır bulunma.

Cârî: (1) Cereyân eden, akan, geçen; (2) Geçerli. Emâre: Belirti, iz, eser, ipucu, eser, ni an, âlamet.

Cebr-i izafî: Bağlı bulunduğu şeye göre değişen bir zorlayıcılık, mecbur kalış, seçeneği düşündürmeyen bir güç, seçme özgürlüğünü kullandırmayan zorlayıcı durum.

İrâe: Gösterme, işâret etme.

Ârif: İrfân sâhibi, mârifete kavuşmuş kimse, velî.

Itlak: Salıverme, koyuverme, bırakılma.

Cebir: Zor, zorlama.

Cebr-i Mutlak: Tek zorunlu güç, kaçınılmaz zorlayıcılık.
IX. DERSİN YORUMU:

1-5. Beyitler:

Senin mi fiillerin? Nedir bu gizli kibir?
Ef’âlin Hakk’ka ait; tövbe et, tekbir getir!

Nefsinin vehmidir, bil, fâil olduğun sanmak;
Kendini Rabb olarak görmeğe kalmış ramak!

Ef’âlini hikmetle yaratan Rabb’dır ancak;
Bu idrâk ile sen de saf kulluğa aç kucak.

Vermedikçe Rabb’ına ef’âlini bittemyiz,
Olur musun ef’âlin künhünü hiç mümeyyiz?
“Lâ fâile illAlah” Tevhîd-i Ef’âl’dir, bil!
Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.

Merâtib-i Tevhîd yâni Tevhîd Mertebeleri altıdır. “Merâtib-i Tevhîd Sülûku” en alt noktası Beeriyyet ve en üst noktası da Tevhîd-i Zât diye isimlendirilen bir çember gibi düşünülür. Bu çemberin Beşeriyyet durağından itibâren başlayan Yükseliş Kavsi: Tevhîd-i Ef’al, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât mertebelerini kapsar; bunlara Fenâ Mertebeleri denir. Bu çemberin iniş Kavsi ise: Cem’, Hazretü-l Cem’ ve Cemmü-l Cem’ mertebelerini kapsar; bunlara da Beka Mertebeleri denir. Bu iki kavis tamamlanınca Cemmü-l Cem’ mertebesi ile Beşeriyyet durağı çakışır. Sâlik böylece hareket noktasına geri dönmüş olur. Ama bu dönüşte sâliğin elde ettiği idrâk ile salt beşer seviyesinde yâni bu mânevî yolculuğun başındaki idrâki arasında pek büyük bir fark vardır. Ganiyy-i Muhtefî’nin Merâtib-i Tevhîd Risâlesi’ndeki gâyesi bu mânevî yolcuğa fikrî bir hazırlığı gerçekleştirdikten sonra Fenâ ve Beka mertebelerinin mâhiyetlerini açıklamaktır.

Ganiyy-i Muhtefî, bu nefesinde işte “Fenâ (Yokluk, hiçlik, kulun fiilini görmemesi hâli. İnsânın zâtının Hakk’ın Zât’ında eriyerek aslına kavuşması. Tevhîd mertebelerinde “Fenâ-i ef’âl, Fenâ-i sıfat ve Fenâ-i zât” urûç (yükselme) makamlarıdır. Bu makamlar temkîn değil, telvîn yâni renklenme/boyanma makamlarıdır. Fena’nın başı “Seyri İllallah” (Allah’a doğru seyir) ve sonu “Fenâfillâh” dır (Allah’da sönme/yok olmadır).) Mertebeleri”nin birincisi olan “Tevhîd-i Ef’âl” yâni “Fiillerin Birliği” üzerinde durmakta ve “Lâ fâile İllAllah” idrâkini zevk etmenin yolunu ve yordamını telkîn etmektedir. “Lâ fâile İllAllâh” Türkçe karşılığı ile “Allah’tan başka fâil yoktur” demektir ve bununla kişinin kendi fiillerinin fâili/yaratıcısı olmadığı ve görünen tüm fiillerinin aslında Hakk’a ait olduğu gerçeği idrâk ettirilmek istenmektedir. Yine Ganiyy-i Muhtefî, insânın kendi fiillerinin fâili olduğunu sanmasının, aslında, nefsin insana oynadığı bir oyun olduğuna dikkati çekmekte ve bu vehmin insanın kendisini neredeyse Rabb olarak görmeye sevk edebileceğini vurgulamaktadır. Bu vehimden kurtulu un insanın kendisine izâfe edilen fiillerden soyunarak, bu fiillerin aidiyetinin eninde sonunda kendisinin değil Rabb’ın olduğunu idrâk etmesiyle mümkün olduğunu telkîn etmektedir.

Tevhîd-i Ef’âl mertebesine şu iki âyet örnek olarak verilir: “Oysa ki sizi de yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır.”(Saffat/96) Ve “Âdemoğullarını karada da denizde de Biz taşımışızdır”.(İsrâ/70)

Kur’ân’ın ilk cümlesi olan “Besmele”de ise “Rahman” ve Rahîm” isimleriyle sıfatlanan “Allah” ismi, fiili tecellîdir. İnsân başladığı her işe “Besmele” ile başlar ve Rahman ve Rahîm olan Allah’tan başka fâil, yâni yapan ve işleyen olmadığını düşünür ve aynı zamanda kendisini en küçük işlediği işlerden tamamıyla fânî (kendisinin işlediği bu işlerde en küçük bir katkısının olmadığını) bilirse, işte bu tecellî Allah’ın insâna olan fiili tecellîsinden ibârettir. Bu tecellîde Allah insâna iş ile tecellî eder. Bu tecellî Hakîkat yoluna girmenin başlangıcıdır. Fiillerin fâilinin Allah olduğu telkîni insânın aklına “böyle bir düşüncede ahlâkî yükümlülü ün nasıl yeri olabilir? Veyâ “İnsândan çıkan kötü fiilerde, yanlış işlerde ahlâken sorumlu olan kimdir ve kim kime karşı sorumludur?” sorularını getirebilir.

İnsân, Şeriat açısından, kendi fiilerinden sorumludur. Buna rağmen, kendisi, ahlâkî anlamda fâil-i muhtar, yâni fiillerini kendisinden başka haricî ya da dahilî herhangi bir belirleyici âmilden bağımsız olarak irâde eden bir fâil değildir. İnsanın fiilleri doğrudan doğruya kendisinden çıkmaktadır ve bu fiiller kendi istidâdıyla ve bu istidâdı idâre eden kanûnlarla belirlenmiştir. Bu kanûnlar (A’yân-ı Sâbite) öyle sâbit ve değişmez kanûnlardır ki, Allah bile onları değiştirmez. Her şey Ezel’de takdir edilmiştir. Bu hususu Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre’nin yayınlanmamış “Kader ve Kazâ’ya Îmanı Anlamak” başlıklı incelemesinden yararlanarak açıklamak istiyoruz:

Mânevî alanda insanın ayağını kaydıran önemli tuzaklardan biri de Gündelik Akl’ın (Akl-ı Meâş’ın) “Kader ve Kazâ” sırrını, gene Kader’in iktizâsı olarak, idrâk etmek için çaba sarfetmesi ve bu konuda vehminin esiri olmasıdır. Oysa insan “Kader ve Kazâ”nın sırrını fehmetmekden âcizdir. Nitekim, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de sırf bunun için: “Bana Kader’in sırrından sual etmeyin!” buyurmuştur.

Kader Cenâb-ı Hakk’ın Mükevvenât’ı yaratmadan önce zaman içinde vuku bulacak olan her şeyi Zât’ına has: 1) Hikmeti ve 2) Hükmü ile tesbit etmiş olmasıdır. Kazâ ise Cenâb-ı Hakk’ın: “Ol! (Kün!)” emr-i ilâhîsiyle bu Mükevvenât’ı ve zamanı halk etmesinden sonra, bu vuku bulacak olanların zaman içinde Kader’de tesbit edilmiş olan sıralarına göre tecellî edip vuku bulmalarıdır.

Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’den ilgili âyetler ile bir bölük hadîs “Kader ve Kazâ” faslının, sırrının değil de, yalnızca îmânî temelinin anla ılması için mealleri ve yorumlarıyla birlikte aşağıya dercedilmiştir:

Âyetler:

… Göklerin ve yeryüzünün ve her ikisi arasındakinin mülkü Allah’ındır. O dilediğini yaratır ve Allah her şeye kadirdir. (Mâide/6).

Allah: Mâlikü-l Mülk’tür; yâni bütün Mükevvenât’ın Hâlikı ve Mâliki’dir. Mülkünde bütün tasarruf yetkisi ancak Zât’ına mahsûstur. Dilediğini, dilediği gibi yâni bütün kader ve kazâsı ile birlikte yaratır. Bunu tâyin etmek konusunda yegâne Yetki, Hikmet, İlim, İrâde, Hüküm, Hilkat (Yaratma) ve Kudret’in sâhibi sâdece ve sâdece O’dur.

· Allah sana bir zarar verirse o zararı O’ndan başka giderecek yoktur ve eğer sana bir hayır verirse zâten her şeye gücü yeten de O’dur. O, kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sâhiptir. (Enâm/17-18) E er bir zarara uğradığın zehâbına kapılırsan o zararı Allah’dan başka giderecek bir zât yoktur. Zararını ortadan kaldırdıklarını zâhiren gözlediklerinin hepsi de bil ki Allah’ın senin hakkında Ezel’de vermiş olduğu Kader hükmüne uygun hareket etmektedirler, ve çoğu da bunun bilincinde değildir. Görünüşe aldanma! Allah yüce Hikmeti ile bütün Mükevvenât’ın Kader’ini Ezel’de tesbit etmi tir. Görünüşün ardında, aslında, her şeyin gerçek sebebi yalnızca ve yalnızca O’nun Hükmü’dür.

· Şurası gerçektir ki Biz her şeyi Kader’e göre yaratırız. (Kamer/49)

Kader bütün bu Mükevvenât Âlemi’nin ilâhî yâni Allah’a mahsûs olan programıdır. Allah, her bir nesnenin vücûd âlemindeki zuhûrunun Ezel’de “Ol!” emriyle yaratmış olduğu bu programa uygun olmasını murâd ve takdîr etmiştir.

· Arzdaki her yürüyen canlının rızkının sorumluluğu yalnızca Allah’ın üzerindedir.

.Allah onun durduğu yeri de (sonunda) gideceği yeri de bilir. Bunların hepsi de apaçık bir Kitap’da kayıtlıdır. (Hûd/6) Canlıların maddî ve mânevî rızıklarının sorumluluğu Zât’ına Rezzâk ismini lâyık görmüş olan Allah’a aittir. Bunların zaman içindeki bütün durum, konum ve rızıkları Allah tarafından tesbit edilmiş olan Kader kitabında (Levh-i Mahfûz’da) apaçık yazılıdır. Hiç bir canlı bu kitaptaki programın dışında hiç bir şey yapmağa kadir değildir. Onlar hakkındaki hüküm Ezel’de her şeyi bilen ve Zât’ına Aliym ismini lâyık gören Allah tarafından verilmiştir.

· Siz yeryüzünde de gökte de (Allah’ı) âciz kılanlardan değilsiniz. Sizin Allah’dan gayrı ne bir dostunuz ve ne de bir yardımcınız vardır. (Anke-bût/22)

.Sizler ister vehminizin, ister aklınızın dürtüsüyle ya da Şeriat’a uygun olsun diye bilmecbûriye alacağınız tedbirlerle Allah’ın takdîrinin önünü kesemez, Ezel’de sizin hakkınızda vermiş olduğu hükmünün tasarrufunda O’nu âciz kılamazsınız. Aslında, bilebilseydiniz ki, aldığınız bütün tedbirler de O’nun Ezel’deki hükmüne uygundur. Ama nefsiniz bunun apaçık idrâkine engel olmaktadır. Ama bilin ki bu engelleme dahi sizin hakkınızda Ezel’de verilmiş olan Kader hükmünden bir cüzdür; başka bir şey de değildir.

· Gaybın anahtarları O’nun indindedir, onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez. Ve yeryüzünün karanlıkları içinde bir tek tâne bile yoktur ki, yaş ve kuru hiç bir şey bulunamaz ki apaçık bir Kitap’da tesbit edilmemiş olsun. (Enâm/59)

Gayb âlemini de Şehâdet âlemini de en ince ayrıntısına kadar bilen Allah’dır. Çünkü her ikisinin de Hakiym ve Aliym olan Hâlıkı O’dur. O bütün bunları Kader kitabında tesbit etmiştir. O’nun hükmünün dı ında tecellî eden hiçbir şey yoktur.

· Ölüleri, hiç kuşkusuz, Biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her işi yazarız. Biz her şeyi bir öncü’de yazmışızdır. (Yâsin/12) Yeryüzünde insan sûretinde fakat kalpleri ölü olanların kalplerini de, bedenen ölerek toprağa girip Cezâ Günü’nü bekleyenleri de Biz diriltiriz. “Ölmeden evvel ölünüz!”

.Ölüm sırrına erdirdiklerimizi huzurumuzda Hayy kılarak dirilten de Biz’iz. Bu olacakların hepsi de Mükevvenât’tan önce takdîr ve tesbit etmiş olduğumuz Kader kitabında kayıtlıdır.

· Hiç bir şehir yoktur ki Biz o şehri Kıyâmet’ten önce helâk etmeyelim ya da iddetli bir azâba uğratmıyalım. İşte bu, Kitap’da yazılmış bulunmaktadır. (İsrâ/58)

Biz, “Külli şey’in hâlikun illâ vechehû” âyetinin mânâsı akıllarını isâbetle ve dirâyetle kullananlar tarafından idrâk edilsin diye, Kader kitabında, Kıyâmet’den önce her bir şehrin kendisi için biçtiğimiz bir vakitte helâk olmasını bir kural olarak vaz etmiğizdir.

· Bilmez misin ki Allah gerçekten de göklerde ve yeryüzünde ne varsa bilir; şüphe yok ki bu, bir Kitap’da bulunmaktadır; şüphe yok ki bu, Allah için pek kolaydır. (Hacc/70)

· Gökte ve yeryüzünde hiçbir gizli şey yoktur ki apaçık bir Kitap’da bulunmamış olsun. (Neml/75)

· Arzda yürüyen hayvanlar ve iki kanadıyla uçan ku lardan ne varsa ancak hepsi de sizleri andıran topluluklardır. Biz o Kitap’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi de haşredilip Rabb’lerinin huzûruna getirilirler. (En’âm/38)

Ezel’den Ebed’e kadar vuku bulacak olan her şey Bizim: Rubûbiyet’imizin, Hikmet’imizin, İlm’imizin, irâde’mizin, Kudret’imizin, ve Rahmet’imizin eseri olarak eksiksiz olarak hükm ve kayd edilmiş bulunmaktadır. Görünüşe aldanarak cüz’î irâde sâhibi olduklarına îman edenlerin ya da vehimlerinin kendilerini: “İnsan kendi kaderini kendi yaratır” diye avuttuğu insanların Kader’in sırrı hakkındaki nasibsizlikleri de, vukuat karşısındaki ısyânları da, bütün insanların haşrı da, Cezâ Günü de hep Bizim tertib etmiş olduğumuz o Kader Kitabı’nın (Levh-i Mahfûz’un) iktizâsıdır.

· Gerçekten de yeryüzünün onlardan neyi eksiltti ini Biz biliriz. (Bu bilgiler de dâhil olmak üzere) Her şeyi zabta geçirip koruyan Kitap ise Bizim indimizde bulunmaktadır. (Kaf/4)

Sizin büyüleriniz de, fallarınız da, eşyâ ya da hadîsâtı uğurlu-uğursuz diye sınıflandırmanızdaki vehimleriniz de hiç Bizim indimizdeki bu kitaba te’sir edip de bu Kitab’ın sırlarını sizlere fâş edebilir ya da Ezel’deki takdîrimizi değiştirebilir mi? Ne kadar da bâtıl îtikatlarınız var! Hiç değilse bu bâtıl îtikatların dahi Levh-i Mahfûz’da sizin hakkınızdaki Hükmün gereği olduğunu bir idrâk edebilseniz!

· Yeryüzüne ya da nefislerinize gelip çatan hiç bir musîbet yoktur ki Biz, onları yaratmadan önce onu, bir Kitap’da tesbit etmemiş olalım. Şüphe yok ki bu, Allah’a pek kolaydır. (Hadîd/22)

Yeryüzüne ya da nefsinize gelip çatan bir musîbet karşısında haddi hudûdu aşmayın! Şeriat’ın böyle bir durumda gerektirdiğini yapın! Ama görünen sebeplere bakıp da Allah’ın Fâil-i Mutlak olduğunu unutmayın! Bu musîbetler karşısında Allah’ın takdîrine teslim olarak: “Allah, demek ki, böyle takdîr etmiş. Mâlikü-l Mülk O’dur. O dilediğini yapar. Başıma bu gelen de ancak onun Fazl’ındandır (Hâzâ min fadl-ı Rabbî) ” diyerek tevekkül edip Hakk’a teslim olun; gerçek Müslümanlar’dan olun:

· De ki: “Bize, Allah’ın bizim için yazmış olduğundan başkası kesinlikle isâbet etmez. O’dur bizim dostumuz ve inananlar da Allah’a dayanıp tevekkül etmelidirler.” (Tevbe/51)

· Binlerce oldukları hâlde ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara “Ölün!” dedi… (Bakara/243)

İnsanların bazı olayların zuhûruna engel olmak üzere aldıkları tedbirler o olayların zuhûruna her zaman engel olmazlar. Eğer Allah bir kimsenin ölümüne hükmetmiş ise ve o kimse kendi aklınca bulunduğu şehirden çıkıp gitmenin ölüm tehlikesini izâle edeceğine inanır da o şehri terkederse ölüm Kader’deki hükme uygun olarak onu gittiği yerde de bulur. Nitekim bir hadîsde, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz:

“Allah bir kulun bir yerde ölmesini takdîr etmişse onun oraya gitmesine sebep olacak bir ihtiyaç (bir sebep) yaratır” demektedir (Tirmizî, Kader:11/C.Uşşak:660)

Hadîsler: · Bir kul hayrı ve şerri ile Kader’e îman etmedikçe tam îman etmiş olmaz. Gene, başına gelecek olan bir şeyin mutlaka geleceğine, gelmeyecek olanın kat’î sûrette gelmeyecepine inanmadıkça tam îman etmiş ve O dilediğini yapar” de! Çünkü “keşke” sözü şeytân’ın işe karışmasına kapı açar. (Ibni Mâce, Mukaddime: 10/C.Uşşak: 656)

· Lânet ettiğim altı çeşit kimse vardır ki onlara Allah ve gelmiş geçmiş bütün peygamberler de lânet etmiştir. Bunlar: 1) Allah’ın kitabına ilâve yapan, 2) Allah’ın Kader’ini tasdîk etmeyen, 3) Allah’ın alçalttıklarını yükseltmek ve yücelttiklerini de alçaltmak için ceberutlukla insanların başına musallat olan, 4) Mekke haremi dâhilinde yasak olan işleri yapan, 5) Ehl-i Beytim’e zulmeden, ve 6) benim Sünnetimi terkedenlerdir. (Tirmizî, Kader: 17/C. Uşşak: 665).

· Her şeyin bir hakîkatı vardır. Kul, başına gelen bir şeyin mutlaka geleceğine, gelmeyen şeyin de gelmesine imkân olmadığını bilmedikçe îmanın hakîkatına erişemez. (Ebû Dâvûd, Sünnet:16/Câmiü’s Sa îr: 1346, Yeni Asya).

· Bir kişi Resûlullah’a gelerek: “Yaptırdığımız muskaların,tedâvîde kullandığımız ilâçların ve yaptığımız perhizlerin Allah’ın kaderinden gelecek herhangi bir şeyi geri çevireceği görüşünde misiniz?” diye sordu.Resûl-i Ekrem: “Onlar da Allah’ın Kader’indendir” buyurdu. (Tirmizî, Kader: 2/C.Uşşak: 667).

· Adak Allah’ın insanoğlu için takdîr ettiğinden başkasını yaklaştırmaz (yâni hükmettiği kaderi değiştirmez). Fakat adak bazan Kadere uygun dü er de bu da cimrinin vermek istemediği malı vermesine sebep olur. (Müslim, Nezir:7/Câmiü’s Sağîr:1227,Yeni Asya),

· Allah tarafından takdîr edilene râzî olması insanoğlunun mutluluğundan ve Allah’dan hayır dilemeyi terketmesi de bedbahtlığındandır. Gene, Allah tarafından kendisine takdîr edilene karşı şikâyetçi olması insanoğlunun bedbahtlığındandır. (Tirmizî, Kader: 15/C.Uşşak:664)

· Allah’dan (bir işin) hayırlısını dilemesi insanoğlunun iyi olduğunun işâretidir. Allah’ın takdîr ettiğine rızâ göstermesi insanoğlunun iyi oldğunun işâretidir. Allah’dan (bir işin) hayırlısını dilememesi insanoğlunun kötü oldu unun işâretidir.

.Allah’ın takdîrine hoşnutsuzluk göstermesi de insanoğlunun kötü olduğunun işâretidir. (Müslim, Müsned:168, Tirmizî, Kader:15, Müslim, Hac:402).

· Allah bir kulu hakkında bir şey takdîr etmişse, bu takdîrini hiç bir şey geri çeviremez. (İbni Kânî’den/Câmiü’s Saîr: 958, Yeni Asya). Allah bir kulun Kader’inde kendisi için bir şeye hükmetmişse O’nun bu hükmünü dua da, adak da, Şeriat’a uygun ya da Şeriat-dışı tedbirler de değiştiremez.
Bunların Allah’ın hükmü üzerinde hiç ama hiçbir tesiri yoktur.

Bununla beraber kul, Allah’ın takdîrinin nasıl tecellî edeceğini bilmediği için, ekseriyetle kendi nefsine hoş gelecek bir beklenti içindedir ve dua ve niyâzları da daha çok nefsini tatmin edecek bir tecellînin vuku bulması yönünde olur (Aslında onun bu beklentisi de, ve dua ve niyâzları da gene Allah’ın kendisi için Kader’ine yazmış olduğu hükümlerinden başka bir şey değildir). Hâlbuki yukarıdaki bir başka hadîsde de belirtilmiş olduğu vechile bir insan: 1) bir işin hayırlısını dilemek ve 2) Allâh’ın kendisi için takdîr etmişolduğu şeyin vukuunda da bu takdîre rızâ göstermek mecbûriyetindedir. Bu konuda belki de her şartta geçerli olabilecek, efrâdını câmî’ ve ağyârına mânî’ olan bir dua: “Yâ Rabbi! Bildiğim ya da bilmediğim her türlü şerden Sana sığınır, bildiğim ya da bilmediğim her türlü hayrı Sen’den niyâz ederim” şeklinde olmalıdır.

· Fazla kaygılanma! Senin için takdîr edilen olur, rızık olarak yazılan gelir. (Beyhakî’nin Şaâbü-l Îman’ından/Câmiü’s Sa îr:3873, Yeni Asya).

nsanın vukuat karşısında ya da beklediği rızık bakımından kaygılanması kendi nefsinin doğal bir tepkisidir. Ancak, insan nefsine hâkim olarak bu konuda aşırıya kaçmamalıdır. İnsanın, Allah’ın Ezel’de kendisi için vermiş olduğu hükümden başka bir şeyin asla vuku bulamayacağının ve takdîr edilmiş olan rızıktan da başka bir rızka asla nâil olamayacağının idrâkini zinde tutarak Rabb’ine teslim olması kendisi için daha hayırlıdır.

· Kuş dahi Kader’le uçar. (Ömer Fevzi Mardin, Hadîs-i Şerifler, s.101).

· Muhtac olduğunuz şeyleri (yüz suyu dökmeden, zillete düşmeden) izzet-i nefis ile isteyiniz. Zîrâ umûrun kâffesi Allah’ın takdîri ile cereyân eder. (a.g.e.,s.102).

· Üç huy vardır ki onlar kimde bulunursa o, Allah’ın sevgili has kullarından olur. Bu üç huy: 1) Kadercin hükmüne rami olmak, 2) Allah’ın haram kıldığı şeylere karşı sabretmek, 3) (sâdece) azîz ve celîl olan Allah’ın zâtı için öfkelenmek

. (Deylemî’nin Müsnedü-l Firdevs’inden/Câmiü’s-Sağîr: 1835, Yeni Asya).

· Şunlar îmanın zayıflığındandır: 1) Allah’ı kızdırmak bahâsına insanları râzî etmen, 2) Allah’ın verdiği rızıktan dolayı insanları övmen, 3) Allah’ın sana vermediği rızıktan dolayı insanları kötülemen. Bir kimse ne kadar şiddetle isterse istesin, Allah’ın nasîb etmediği şeyi sana getiremez. Hiç kimsenin hoşnutsuzluğu da Allah’ın sana verdiğini geri alamaz. Allah, hikmetiyle ve büyüklüğüyle, huzur ve ferahı: 1) Kader’e rızâ’ya, ve 2) kuvvetli îmana; kaygı ve üzüntüyü de: A) şüpheye, ve B) “kaderine itiraz etme”ye yerleştirmiştir. (Ebû Nuaym’ın Hılye’si ve Beyhâkî’nin Şi’bü-l Îman’ından/Câ-miü’s Sağîr: 1389, Yeni Asya).

Bu âyet ve hadîslerden anlaşılmaktadır ki eğer bir kimse bir hâcet için dua eder de o duanın muhtevâsı bi hikmet-i Hudâ gerçekleşecek olursa bu duanın, o kimsenin nefesinin kuvvetinin bir emâresi ya da Kader’ini değiştirmiş bir dua olarak değil de: 1) onun, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın tâyin ve takdîr etmiş olduğu hükme (zâhirde) tesâdüfen paralel düşmüş görünen bir duası, ve kezâ 2) gene ezelde, o kimse için takdîr edilmiş olan hükmün gereği olarak kabûl edilmesi gerekir.

Kazâ’nın zâhirine bakıp da işin aslında bir sebeb-sonuç ilişkisinin mevcûd olduğunu vehmetmek vahim bir hatâdır. Cenâb-ı Hakk, Ezel’de, Zât’ını bir sebeb-sonuç ilişkisiyle kayıt altına almaksızın Kader’i tâyin etmiştir.

Kader’de, yalnızca, Cenâbı Hakk’ın (hikmeti sâdece ve sâdece Zâtı’na mâlûm olan) Hükmü vardır. Bu Hüküm ise: 1) “sebeb-sonuç ilişkisi”nden bağımsızdır; ve 2) bu ilişkinin, insanın nefsinin kendi hayâlinde tahrik ettiği, vehmî zuhûruna da takaddüm eder. Beşerin Akl-ı Meâş’ının kendisine telkîn ettiği sebeb-sonuç iliş kisi Kader’in halkedilmesinin temelinde yoktur. Bu ilişki ancak, Kazâ’nın zuhurunda, olayların zaman içinde bir silsile teşkil etmesinin mâkûlemizde (gene de Ezel’deki Kader hükmüne uygun olarak) ihdâs ettiği bir vehimden ibârettir. Hiç bir işin Kader hükmünün dışında vuku bulmadığı ve kimsenin Kader’in hükmünü değiştiremeyecği idrâki dâimâ zinde tutulmalıdır. Bu itibarla, bâzı hareket ve davranışların “uğurlu” ya da “uğursuz” olduğu vehmine, yâni nefsin insana, açık ya da kapalı bir biçimde, telkîn ettiği “Kader’in hükmünü değiştirebileceği vehmi”ne kapılmamak gerekir. Bu kabil bir inanç bir tür şirk-i hafî’den başka bir şey değildir. İnsan bir takım hareket ve davranışlarla ya da mezarlardan, meczublardan, falcı ve cincilerden meded umarak Kader’i değiştiremez. Başına ne gelecekse gelecektir. Bu anlamda uğurlu sayılabilecek tek şey insanın kendi nefsinin hiyle ve oyunlarını teşhis ve tesbit etmek hususunda irâde ve idrâk sâhibi olmasıdır. Ayrıca unutulmamalıdır ki Cenâb-ı Peygamber Efendimiz: “El hayru fi mâ vak’a” yâni: “Vuku bulanda hayır vardır” ve gene “Bir işin sonunu sabırla beklemek ibâdettir” demiğtir. O hâlde vuku bulanın hayrının tecellî etmesini sabırla ve îmanla beklemek mahzâ edeb ve ibâdet olmaktadır. Böyle bir fırsat, ele geçtiğinde, asla hebâ edilmemelidir.

Beşer, herhangi bir hususta: 1) Şeriat’a, 2) Akl’a ve 3) İlm’e uygun olan bütün gerekli tedbirleri eksiksiz almakla yükümlüdür. Bu tedbirler alınmaksızın Kader’in hükmüne teslimiyet göstermek ise: 1) isâbetli de değildir, 2) Peygamber’in sünnetine uygun bir tavır da değildir.

İnsan Kader’in kendisi hakkındaki nihaî hükmünü (yâni Dünyâ’daki hayâtında kazandığı sevab ve günahlar yüzünden Cennet’e mi Cehennem’e mi gideceğini) remil atarak da, zâiçe çıkartarak da, fal açarak da, medyumlar ya da cinler …vb vâsıtasıyla da bilemez. Bununla beraber, insanın Dünya hayatındaki fiilleri Kader’in kendisi hakkındaki nihaî hükmünün ne olacağının şaşmaz bir göstergesidir. Eğer bir insan bütün hayâtında emr-i bi-l mâ’rûf ve nehy-i ani-l münker’e uygun hareket ederse bu onun Kader’inde tesbit edilmiş olan nihaî yerin Cennet olduğunun işâretidir. Bütün bu nedenlerden ötürü, Tevhîd-i Ef’âl zevkine erişen Hakk yolu yolcusu kendi fiillerinin aidiyetini, bunları hiç sorgulamadan, Sâhib-i Aslî’sine iade eder ve bu bakımdan tam bir teslîmiyet içinde olur.

6- 13. Beyitler: Karagöz perdesinde bir sûretsin, bakar-kör;

Olur cüz’î irâde, perdesi basîretin;
Kezâ muharrikidir, nefis denen meretin.

Bu cüz’î irâdeyi söküp atsan fehminden,
Geriye ne kalırdı, bak bakalım, kendinden?

Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ bir er,
Sultânî irâdeye tâbi’ olarak bekler.

Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl.
Meslûbü-l irâdedir; huzûrda câri bu hâl.

Hakk huzûrunda olmaz irâde emâresi!
Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.

Huzurda bulunana ârif olunur ıtlak;
O’nun tâbi’ olduğu cebir de cebr-i mutlak.

Var sen cebr-i mutlaka tâbîliğini fehmet;
Ef’âli de Hakk’dan bil; bu fakr ile bul rahmet!
Şeriat açısından insanın eylemlerinin/fiillerinin/sorumluluğunun kaynağı olan cüz’î irâde, insânın hürriyet probleminde önemli bir köşe taşıdır. Öyle ya bir yerde fiil/eylem varsa, bu fiili niyet safhasında tasarlayan, çe itli seçenekler/imkânlar arasından karar kılan ve sonunda uygulamaya koyan bir özgür irâde de vardır şüphesiz.

Ama Ganiyy-i Muhtefî, Tevhîd-i Ef’âl aşamasına erişmiş olan sâlikin “Ef’âli yaratan Rabb’ı” görmesi gerektiğine işaret etmekte ve bu olgunluk aşamasında artık “Karagöz perdesinde bakar-kör bir sûretten” farklı bir olgunluk sâhibi olmasına dikkati çekmektedir. Hakk’ın huzûrunda bulunmakta olduğunu idrâk edemeyen ve dolayısıyla da kendisinde bir cüz’î irâdenin mevcûd olduğunu vehmeden bir kimse bu vehmiyle aslında Hakk’ın huzurunda bulunmakta olduğunun idrâkinden yoksun olduğunu te’yid etmekten başka bir şey yapmamaktadır.

Aslında bizler, adına Kader ya da Levh-i Mahfûz denilen muazzam bir ilâhî senaryonun Mükevvenât denilen sahneye konuluşunda rol almış figüranlardan başka neyiz ki? Bu sahnede serbest olduğumuzu iddia ediyoruz, “Özgürüz, bizim cüz’î irâdemiz var” diye böbürleniyoruz. Aslında senaryoyu yazıp bize rol verenin yanında bizim cüz’î irâdemiz sâdece senaryoda bize düşen rol ile sınırlıdır. O halde, Büyük Senarist dıında kimsenin tam bir özgürlüğü yoktur, bütün İrâde yâni Küllî İrâde O’na mahsûstır. Bu açıdan bakıldığında cüz’î irâdemizin, aslında, nefsimizin bir aldatmacasından başka bir şey olmadığı kolayca fehm edilmektedir. Halvetî sufîlerinden Kayserili Mehmet Tevfik (ölm.1927) mürîdlerinden birine bir gün emreder: “Git de filân yerde Karagöz oynatılıyormuş, seyret ve gel bana anlat.” Mürîd gider, seyreder ve gelir. Tevfik Efendi : “Ne gördün? Anlat hele!” der.

Mürîd gördüklerini anlatmaya başlar. Büyük insân dinler, dinler ve nihâyet şöyle der:

“Orada görülecek şey şudur: Bütün o hareketleri bir tek el idâre etmektedir. Tıpkı kâinattaki binlerce oluş, geliş ve gidişi bir tek elin idâre etiği gibi”.
Demek oluyor ki kendimizde vehmetmekte olduğumuz özgürlüğümüz ya da cüz’î irâdemiz dahi, aslında Küllî İrâde’nin takdîrinden başka bir şey değildir. Büyük sûfî Ebû Süleyman Dârânî (215/830) bu gerçeğe, insânı tanımlarken şöyle temas ediyor: “Zâhirine sâhip, bâtını sâhipli; görünüşte hür, gerçekte köle”(Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, S.102, Fatih Yayınevi Matbaası, Birinci Baskı, Ekim, 1979′da Ebû Hayyân et-Tevhîdî’nin Mısır 1929 basımlı El-Mukabesât kitabının 89. sayfasına atfen.) Bir başka sûfî, Fâtih Türbedârı nâmıyla mâruf Ahmet Amiş Halvetî aynı gerçeği: “İnsân zâhirde muhtar, Hakîkatte mecburdur” ifâdesiyle dile getirmektedir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 8. beyitte yukarıda açıklamaya çalıştığımız; “özgürlük zannı” perdesi altında insânı aldatan ve nefsini azdıran “cüz’î irâde”yi zihinden/düşünceden çıkarıp atmadan Tevhîd-i Ef’âl’in gerçekleşemeyeceğini bir kez daha vurgulamakta ve “cüz’î irâde”nin Küllî İrâde’nin içerisinde nasıl eridiğini/kaybolduşunu 9-10. beyitlerde verdiği örnekle şöyle anlatmaya çalışmaktadır.

Pâdişah’ın huzûrunda, ondan gelecek bir emri almaya hazır olarak bekleyen ve Pâdişâh’ın sultanî irâdesine boyun ermiş olarak bulunan bir kişinin kendi irâdesiyle iş yapması mümkün değildir. Aslında potansiyel olarak iş yapabilir ama Pâdişâh’ın huzurunda bulunmasının kendisine telkîn ettiği “Edeb” onun cüz’î irâdesini elinden almıştır. Böyle bir davranış Ganiyy-i Muhtefî’nin 12. beyitte de belirttiği gibi yalnızca âriflere özgü bir ahlâktır ve “âr”dan kaynaklanır. Pâdişâh’ın kudretini ârif olan O’nun huzûrunda O’nun mutlak cebrine tâbîdir. Ganiyy-i Muhtefî’nin verdiği bu örneğin tarihsel bir arka plânı da vardır: Sultan II. Abdülhamîd zamanında Üçüncü Devre Melâmîliği’nin pîrî olan Seyyid Muhammed Nûrul Arab’ın düşüncelerini kendilerine uygun bulmayan bazı kimseler kendisini Pâdişâha gammazlarlar. Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamîd, Seyyid’i İstanbul’a dâvet ederek bizzat kendisinin de dinleyebileceği bir ilmî toplantının Şeyhülislâmın konağında yapılmasını, fakat kendisinin orada bulunacağını Şeyhülislâmdan başka kimsenin bilmemesini irâde eder. Gerçekten Pâdişah gelir ve toplantı salonuna açılan kapılardan birinin önüne konulan bir paravanın ardından toplantıyı izler. Bu toplantıya zamanın ileri gelen ulemâsı dâvetlidir. Söz Allah’ın sıfâtlarından başlar sırasıyla kudret, hayat ve ilim gibi sıfatlardan sonra irâde bahsine gelir.

Burada Seyyid Muhammed Nûrul Arab: “Allah’ın bütün kemâl sıfatları insâna cüzî de olsa yansımıştır. Böyle olunca cüz’î bir irâdenin de insânda bulunması lâzım gelir. Fakat huzûrda bulunanlar cüz’î irâdelerini izhâr edemezler” der. Dinleyenler bunu “Acaba bir örnekle açıklayamaz mısınız?” demeleri üzerine, Nûrul Arab bu sefer keşf ehli olduğunu da izhâr ederek: “Bakınız, biz şimdi Pâdişahın huzûrunda bulunuyoruz. Onun huzûrunda bizim cüz’î irâdemizle her istediğimizi yapabilmemiz mümkün müdür? Onun huzûrunda irâde külliyyen onundur. Bize gel derler, kalkıp geliriz, çıkın gidin derler, çıkar gideriz. Ne zaman huzûr-i şâhâneden çıkarsak, o zaman cüz’î irâdemiz geçerlilik kazanır.

Ehlullâh ise her an Allah’ın huzûrunda bulunduklarının idrâkini zinde tuttuklarından, dâima Allah’ın irâdesiyle hareket ederler. Huzûrdan ayrılmazlar ki irâdelerine sâhip olsunlar.” der. Muhammed Nûrul Arab’ın irâde konusundaki bu sözleri II. Abdülhamîd’i memnun etmiş, kendisinin rahat bırakılmasını ve İstanbul’daki ikameti esnâsında en iyi şekilde ağırlanmasını emretmiştir.
Tevhîd-i Ef’âl nefesinin 13. ve son beytini Ganiyy-i Muhtefî, rahmet bulmak isteyenlerin İlâhî İrâde’ye mutlaka boyun eğerek ef’âllerini/fiillerini Hakk’a vermelerini ve fakr’ı tercih etmelerini söyleyerek bitmektedir. Şüphesiz buradaki fakr, yoksulluk anlamında değil, “El fakrü fahrî” diyen Hz. Peygamber(SAV)’in işâret ettiği gibi hiçbir ârâzın kendisine ait olmadığını idrâk etmiş olan sâlikin nefis ve vehim fakrıdır.

“Hakk kulundan intikamı yine abdiyle alır,
Bilmeyen ilm-i ledünni, ânı abd etti sanur,

Her işin Hâlık’ı oldur, abd eliyle işlenür,
Sanma ansız bahriyâ âlemde bir çöp debrenür..”

IX. Dersin Kıssadan Hissesi

İnsanı açık şirkten korumağa yönelik nefis tezkiyesinden sonra Hakk yolunun yolcusu (sâlik) kendisini bu sefer gizli şirkten de koruyacak olan Merâtib-i Tevhîd’i hiç değilse ilm-el yakîn olarak zevk etmeğe yönelmelidir.

Merâtib-i Tevhîd’in ilk basamağı olan Tevhîd-i Ef’âl’de, sâlikde egemen olan idrâk: asıl fâilin Cenâb-ı Hakk olduğu idrâkidir. Bu idrâke erişen sâlik artık hiçbir fiili kendi fiili olarak görmez ve kendisininmiş gibi görünen fiilleri de Cenâb-ı Hakk’a rücû ettirerek o âna kadar fiillerini kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduşu hafî şirkden O’na sığınır. Bu idrâk sâlike Kader ve Kazâ’ya îmânın temellerini iyice hazmetmesini ve Mükevvenât’a daha bilgece bakmasını sağlar.