HİKEM-İ ATİYE

Yorum yapın

1-“Dünyanın faniliğinin (boşluğunu) anlamak için ilim lâzımdır.”

Burada bahsedilen ilim, sahibine faydalı ilimdir. Bu da “mari’fetullâh”dır. Çünkü ilim olmayınca insan, bir şeyin fayda ve zararını anlayamaz. İlim, sahibinin kalbini parlatır, kalpten perdeleri kaldırır. Böylece o kimse de yolunu ve yürüyüşünü tayin eder. İlim, insanı Allâh’a yaklaştırır. Allâh’tan uzaklaşmak da ilimsizlikten olur.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Evde nasıl ki kandil karanlığı yırtar ve aydınlatıp eşyayı gösterir ise faydalı ilim de kalbi aydınlatacağından, perdeleri kaldırıp insanı mâsivâ (Allâh’dan başka her şey) dan uzaklaştırarak, Allâh’a yaklaştırır.” buyurmuşlardır.

İlim insana kendisinin mahluk ve hiç olduğunu hatırlatır. Faydalı ilim nekadar kuvvetli olursa, imân da o derece kuvvetli olur. Böylece insan, bir vehimden ibaret olan varlığından uzaklaşır ve Allâh’a yaklaşır.

Hz. Peygamber (s.a.v.):”Yâ Rabbî, menfaati olmayan ilimden sana sığınırım.” buyuruyor.

Hayırlı ilim, kalbde Allâh korkusu uyandıran ilimdir. Böyle ilme sahip olan kimsede Allâh korkusu uyanınca, o kimse sahip olduğu ilimden fayda görür. En büyük menfaat Allâh sevgisinin bulunmasıdır. Bu sebeple insan, kendisinde Allâh korkusu ve sevgisi uyandıran ilimden menfaat sağlayabilir. Allâh sevgisi olmayan insan, insan dâhi değildir.

Allâhu Teâlâ buyuruyor:”Onlar ki gözleri bakar görmez; kulakları var işitmez; bunlar hayvandır.”

2- “Ey aşık, neyi seversen onun kulu ve esiri olursun. Böylece o şeyin esaretine girersin. Sevilen şey seveni âmâ ve sağır kılar. Bir kimse Allâh’dan gayrıyı severse o kimse Allâh’dan gâfil, O’nun her şeyine sağır ve neticede Allâh’ı göremez olur.”

Anlaşılıyor ki, hakiki sevilecek olan Allâh’dır. Eğer sen Allâh’ı seversen, Allâh’ın yardımı da gayrıyı sevmene mani olur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Hasan (r.a.)’ın ağzından, Hz. Hüseyin’in de boynundan öpmüştü. Allâh derhal Cibril-i Emin-i gönderdi. Cibril (A.S.) Allâh’dan Resûlullâh’a selâm getirdi:

“Benim karşımda torunlarını öper değil mi? İzzetim, Celâlim hakkı için birini zehirle, birini de boynundan şehit edeceğim.” buyurdu.

3- “Ey mü’min, senin taatın (ibadetin) Allâh’a bir menfaat, maasiyetin (günah ve kusurun) de O’na zarar vermez. O’nun emrinin ve nehyinin sana menfaatı vardır.”

Allâh’ın izzetini (Celal ve Cemal sıfatlarının bütününü) senin taatın artırmaz. Allâh’dan yüz çevirmen de onun izzetinden bir şey noksanlaştırmaz. Allâh’ın emirlerini tutup nehiylerinden sakınmaklığın. Sana menfaat sağlar.

4- “Allâh’a vuslat cismin cisme vuslatı gibi değildir. Bir kimsenin Allâh’ın birliğine, kudret, kuvvet ve azametine kalbiyle inanıp bilmesi, onun kalbinde ilim peyda eder. Buna müşâhede derler ki, bu da kalp gözüyle görmektir.”

Müşahede, ilm-i yakîndir. Bu bir tecelli ilâhidir.

Bazı kullar da Allâh’ın fiilleri tecelli ederek meydana getirir. Buna “müşahede-i ef’al (fiillerin görünmesi) denir. Tecelli-i ef’al’deher fiili Allâh’dan görürsün (tokadı vuranla, ekmeği vereni bir görürsün).

Ortada bir tek fiil vardır. Bu da kâinat olup, Allâh’ın ilminin aynıdır, kudretinin aynıdır. Allâh bu dünyayı yaratmak istedi, bunun için derhal Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ruhunu halk etti. Ondan bütün mevcudâtı (varlıkları) yarattı. İşte bu”Tecelli-i ef’âl” ile kâimdir.

Tecelli-i ef’â’den sonra, “Tecelli-i Sıfât”, bundan sonra da “Tecelli-i Zât” gelir. Tecelli-i Zât durumunda, sıfât’ı Zât’tan ayırarak, “Zât” kalıyor. Bu durumda bütün eşyayı ve kendini görmüyor, yalnız Zât’ı İlâhî’yi görüyorsun. Aşkın fazlalaşıyor ve letâfet kesbederek, balon gibi hafifleyerek, uçacak gibi oluyorsun. Sonucu Allâh’a vuslat, Allâh’a ilim peyda etmekle noktalanıyor. Çünkü cisim, Allâh’ın letâfetine eremez.

VUSLAT:

a- Ef’al-i ilâhî’nin tecellisi:

“Lâ fâile illâllâh”

b- Sıfat’ı ilâhî’nin tecellisi:

“Lâ mavsûfe illâllâh”: Her şeyde Allâh’ı görmek ve bilmek. Sıfat sahibinin ancak Allâh olduğu idrakine varmak.

c- Tecelli Zât

Tam bir fenâ makamı olup, “Lâ Mevcûde illâllâh” İşte vuslat böyle olur. Bir kulun diğer bir kula vasıl olması gibi olmaz.

Cüneyd-i Bağdâdi (k.s.) hazretleri buyuruyor ki: “Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmen, Allâh’a vuslattır. Bu vuslat bir cismin, bir cisme birleşmesi gibi değildir.”

Birşey kendine benzeyen ile birleşir. İki ayrı şey birbirine birleşmez. Madde madde ile, lâtif lâtif ile birleşir. Madde lâtif ile birleşemez. Bunun gibi, insan lâtif olmayınca, Allâh ile birleşemez. Lâtifin lâtifi olan Allâh’a benzemeyen nasıl olur da Allâh ile birleşebilir? Fakat Allâh (C.C), Tecelli-i ef’al ile tecelli edince ve karşısında zuhur eden bütün fiillerin Allâh’dan olduğunu bilir. Bu biliş ef’âl (fiiler) bakımından Allâh’a vuslattır.

Senin Allâh’a vuslatın, onu müşahede etmen ve onun sana yakînolduğunu bilmendir.

Allâh’a hakîki olarak yaklaşmak, Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmendir.

Bir ayet-i celilede buyuruluyor: “Kullarım sana (Habîbim) beni sorunca(haber ver ki) işte ben muhakkak yakînimdir. Bana duâ edince, ben o duâ edenin dâvetine icâbet ederim. O halde onlar benim dâvetime (itaatla) icâbet ve bana îman (da devam) etsinler. Tâ ki (o sayede) doğru yola ulaşmış olurlar.” (Bakara:186).

Bu âyetten anlaşılıyor ki; Allâh (C.C.) sana yakîndir. Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmen de, ona hakiki yaklaşmış olmaktır.

Allâh’ın sana yakın olduğunu bilmen ve Allâh’ın heybetini murâkabe etmen, sende gerçek terbiyeyi uyandırır. İşte senin terbiyeli oluşun ve Allâh’ın sana yakîn olduğunu bilmen de, senin Allâh’a vâsıl olduğunu gösterir.

Nitekim, bir ayette: “Ben kulumun vevesesini bilirim. Zirâ ben ona şah damarından daha yakînim.” diye buyuruyor.

5- Hak’tan vâridat (Hakîkat) geldiği vakit sen onun Allâh’dan geldiğini bilip, Allâh’a yakînlaşacağını anlaman lazımdır.”

Vâridat (Rahmânî marifetler, ruhani lütuflar) kalbe gelince sende Hakk’a (Allâh’a) karşı dönüş olur. Kalbine vâridatın gelişinin alameti senin edepli hale sahip olmandır. Senin edepli oluşun, sana gelen vâridatın sende beliren semeresidir. Bu semerenin sende zuhurundan dolayı Allâh’a çok şükret. Hasıl olmazsa üzülme, iste ve yalvar. Kalbine gelen vâridatın semeresiyle oyalanma, daima iste. Vâridât gelmeyince de taat ve itaatı (namaz ve bezeri amelleri) terketme. Eğer terkedersen, sen bir hal için ibadet etmiş olursun. Halbuki, bütün ibadet ve zikirler Allâh için yapılır. Zikir ve ibadetle hal gelmiyor diye üzülme. Ne mutlu ki Allâh seni huzuruna alıyor ve zikrettiriyor. Bekle ve sabret. Seni huzurunda tutan Allâh elbette bir gün kapıyı açar. İlâhi vâridât sana gelmekle sen Allâhu Tealâ’nın azametini görerek, varlığını görmekten yani enâniyetten (benlikten) kurtarılmış olursun.

6- “Allâh’a vâsıl olan insanı, her şey Allâh’a çeker. Eğer Allâh’dan ayrı olursak, hiçbir şey bizi Allâh’a çekemez.”

Ey Mü’min, kalbinde açıklık istemen Allâh’ı bulamadığının ve bilemediğinin alâmetidir. Allâh’ın mâsivasından korkman Hakk’ı bulamayışındandır. Çünkü her şey Allâh ile kâimdir.

Ayette şöyle buyuruluyor: “Mü’minler, Allâh’ın dostları olup, onlar için hiç korku yoktur.”

7- “Dünya işlerinin bidâyeti (başlangıcı) tatlı gelir; Fakat pek çok sevinme. Her ne kadar zahir ve bidayeti cazip ise de, bir son bulacağı için başlangıcına aldanma. Eğer gönlün dünyaya bağlanmıyorsa üzülme, sevin. Zira gönül Allâh’ın nazargâhıdır.”

Dünyaya muhabbet eden akıllı olmayıp, gafil kimsedir. Zira akıllı kişi dünyadan kaçar. Böyle kimseler dünyanın üzerine düşmeyip, aksine ondan uzaklaşırlar. Yani dünyayı kalbine koymaz. Bu demek değildir ki;çalışmaz. Hayır mü’min çalışır, fakat dünya üzerine düşüp, kendinde hırs peyda etmez. Her işte olduğu gibi çalışmasını da Allâh için yapar. Zaten İslam nazarında çalışmak bir nafile ibadettir. Eğer çalışmanı Allâh için yaparsan, bu bir ibadet olur. Eğer para kazanıp zengin olmak için yaparsan, bu da ticaret olur. Böyle hallerde, insanda hırs ve dünyayı kalbine koyma hali hasıl olur.

Dünyaya bağlanmak çiğ et yemek gibidir.

Dünya muhabbeti en büyük belaların, kaçınmak da iyiliklerin başıdır.

Dünya yedi şeye benzer:

1- Deniz Suyu: Susuzluğu gidermez, aksine arttırır ve zararlıdır.

2- Bulut Gölgesi: Bulut gidince gölgesi kalmaz. Yani sana daimi gölgelik yapamaz.

3- Yağmursuz Şimşek.

4- Yağ Bulutu.

5- Bahar Çiçeği.

6- Rüya: Daimi olmayıp, uyanınca yok olur.

7- Zehirli Bal: tatlı, fakat öldürücüdür.

Bu yedi vasıf, ancak dünyada vardır. Dünya cin taifesi gibidir; Onunla gidersen mahvolursun, kaçarsan kurtulursun.

Dünyadan çekinmek ilimle mümkündür. İlmi de sabır doğurur. Sabırla gayret ve ibadet de tefekkür zuhur eder.

Allâh dünyayı her fenalığın, acıların, bela ve musibetlerin kaynağı ve mekanı kıldı. Allâh’ın böyle yapışı, kullarının dünyaya bel bağlamamaları içindir. Allâh kullarını dünyadan çekmek için dünyayı böyle yaptı ki, ona olan meyilleri kesilsin ve Allâh’a yönelsin.

Şair der ki: “Gamımın en şiddetlisi sevinçtedir.”

Gecenin gündüzü takip ettiği gibi, sevinci de bela takip eder. Belanın gelişi sevincin geleceğinin alametidir. Sevinç de belanın geleceğinin alametidir. Sevince bel bağlama, zira arkasından bela gelecek demektir. Asıl maksat bela ve sevinçlerde hep Allâh’ı görmektir. Allâh bunların hepsini kendini bildirmek için hâlk etmiştir. Dünyayı yaratması da bunlardan ileri gelir.

Kulun dünyada üç hissesi vardır.

1- Bela hissesi,

2- Musibet hissesi,

3- Ölüm hissesi.

Hz. Ali (K.V.) hazretleri buyuruyor ki: “Yâ Selmân, dünya yumuşak bir yılana benzer. Yumuşaktır ama zehirli olduğu için öldürür. Dünyada seni aldatacak her şeyden kaçın. Zira her şeyin bir ayrılığı vardır.”

Dünya fanidir. Ahiret yurdu bâkidir. Allâh’ın emirlerine anlamayanlara, Allâh dünyanın belalarını (ki bunlar zevk gibi olurlar) tattırır. Böyle olmakla beraber, dünya ârifin cennetidir. Zira âhiret de burada kazanılıyor.

8- “Evliyâullah’ın ibâreleri (sembolleri) makam sahiblerinin sözleri, ruhumuz için birer gıdadır. Bu ibareler, müridlerin ihtiyacı için, Allâh’ın ilminden alınır ve ehline verilirler.”

Bu gıdalar, ayrı ayrı olup, saliklerin derecelerine göre verirler. Her söz, dinleyiciler tarafından başka başka manalarda anlaşılır.

9- “Kimsenin malına elini uzatma ve kimseden isteme. Hak’tan başka veren olmadığını unutup da elini hiçbir kimseye uzatma ve isteme.”

Kul’un rızkı da iki türlüdür:

1- Sebepli rızık: Bu rızık şeri’ata uygun olarak alınır.

2- Sebepsiz rızık: Bu her şeyi yok görüp, Hakk’ı var bilerek, Hak’tan alıp, yine Hakk’a vermektir. Şeriatte icap ederse istenebilir.Tarikatta istemek yoktur. Çünkü ehl-i târik mutlak verenin Allâh olduğunu bilirler, istemeyip sabrederler.

Güneşe bakıp da gözlerimizi eşyaya çevirdiğimiz zaman, eşyayı göremeyiz. İşte Hak âşıkları da Hakk aşkı ile dolu olduklarından, Hak’tan başka bir şey görmezler. Dâima Hak ile alış-veriş yaparlar.

Dâima nefsin istediğinden kaçınmalı, onu almamalı, istemeden geleni almalıdır.

Efendimiz (s.a.v.) çeşitli hadislerinde şöyle buyuruyor: “Dostlarından biri senin ihtiyacın olanıummadığın anda gönderirse, sen de kabul et.”

“İstemeden ve beklemediğin bir an da gelen rızkı al. İhtiyacın yoksa ihtiyacı olana ver.”

“Resûlullâh bana bir şey vermişti. Ben de daha muhtaca verilmesini ricâ ettim. Resûlullâh buyurdu ki: “Sen bunu al, malını arttırmış olursun, yahut tasadduk et.”

(Hz. Ömer (r.a.) rivayet ediyor.)

“Kimseden bir şey istenmez. Fakat beklemeden gelirse alınır. Nefsinin isteği peşinde gidip de kimseden bir şey isteme.”

Ayet-i Kerimede buyuruluyor: “Siz İbrahim meşreb olunuz.”

İbrahim aleyhisselâmateşe atılırken her şeyden geçmiş olup, Allâh’dan başkasından hiçbir şey istemedi. Şöyle ki; İbrahim aleyhisselâm ateşe atılırken Allâh Cebrail aleyhisselâmı gönderdi. Cebrail aleyhisselâm da Hz. İbrahim’e yardıma geldiğini söyledi. İbrahim aleyhisselâm da: “Sende benim gibi bir mahluksun; sana ihtiyacım yoktur.” dedi. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm: “Allâh’dan iste” dedi. İbrahim aleyhisselâm ise: “Hâlimi görüp bilen Allâh’a hâlimi arz etmekten edep duyarım.” dedi.

Arif-i billâh olan kimse Allâh’a hacetini söylemekten haya eder. Çünkü Allâh’ın takdir ettiğini istemeden vereceğini bilir.

10- “İki iş vardır ki, ikisi de hayırdır ve ikisini de yapman lazımdır: Mânevi olan bu iki iş içinde, hangisi nefsine ağır geliyorsa onu yapmakdır. Çünkü nefis, hayır ve zor olanı sevmez.”

11- “Hakîki mârifet sâhibi (ârif), ihtiyacını hiç kimseye bildirmez, açmaz. Allâh’a bile açmaktan utanır.”

Onlar: “Allâh benim her şeyimi bilir ve Allâh’lığı icâbı ihtiyacımı verir, istememe lüzum yok.” derler. Tıpkı Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi hareket ederler. Fakat Kur’an’da Allâh’ın “isteyin” emri vardır. İstenirse, “Allâh” isteyin diye emrettiği için istenir. Versin veya verecek diye istenmez.

12- “Nafilelere koşup, farz ve vacipleri geri bırakmak hevâya ve nefse uymanın alâmetleridir.”

13- “Yüce Allâh, kulunun her vakitte hazır bulunması ve sonra yapayım dememesi için, namazı vakte tâbi kılmıştır. Aynı zamanda kulum sonra yaparım demesin diye Allâh her namaz arasında 2-3 saat bıraktı. Namazı vaktinde edâ etsin diye sık yapmadı, aralarında zaman bıraktı.”

14- “Allâh kullarını, kendi emirlerini ifâ etmekte biraz tembelci hareket edeceklerini bildiği için, emirlerini kulları üzerine farz ve vâcip kıldı. Allâh bu farz ve vâciplerle kullarını zincirle cennete çekmiş bulunuyor.”

15- “Gaflet dünyasına batmış, şehvete müstağrak olmuş kimse bu halden Allâh beni kurtarır mı? Çünkü her cihetten batmış bir adamım diye ümit keserse Allâh’ın her şeye şâmil olan kudret-i ilâhisini âciz bulmuş olur.”

“Allâh her şeye kadirdir.”

Bazen olur ki,gaflet kuvvetleri seni istila etmiş olur. Bu halde iken dahî, sen ümit kesme. Her nûrun karşısında bir zulmet vardır. Karanlıklar olmayınca nûrun kıymeti anlaşılmaz. Karanlık gelince ümit kesme. Allâh lütfedip nûra erişince de Allâh’a şükret. Şükreder, nimetin kıymetini takdir edersen, nimetin artar. Şükretmezsen, zulmet gelir. Bir kimse nimetinin kıymetini, ancak nimet elden çıkınca anlar.

Ebu Hureyye Hz. Rivâyet ediyor:

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Ey ümmetim, dâima her hususta kendinizden aşağısına bakın, yukarı bakmayın. Bu, elinizdeki nimete tâzim demektir.”
19- “Allâh’a yakınlık Allâh’ın sana olan yakınlığındandır.”

Allâh (C.C.): “Ey Habîbim, kullarım senin Rabb’ın uzak mı, yakın mı, diye soruyorlar. Ben Azîmu’ş-Şan kullarıma pek yakınım.” diye buyuruyor.

Allâh kullarına şah damarından daha yakındır. Burada yakınlık maddi değildir. Yani Allâh kulunu en iyi bilendir.

Yine şöyle buyuruyor: “Ben Azîmu’ş-Şan insana yakınım. Fakat onlar beni görmekten âcizdirler.” Teşbihte hata olmazsa: Karagözcünün, <> derken, işte burada karagözcü, perdede her türlü hayali gösterir ve konuşturur. Görülüyor ki gösteren konuşturan karagözcüdür. Bunun gibi her şeyi yaratan ve yaptıran da Allâh’dır. Her şeyde Allâh’ın ef’âli, Sıfat ve Zâtın zuhuruna vasıta olan her şey zıldır (gölgedir). Aslında ağaç vardır, gölge yoktur. Gölge ağaç ile var oluyor. İşte her şeyin varlığı da bir gölge mevhûmdur. Evveli ve sonu yokluktur. Mutlak var ve Bâkî olan ancak Allâh’dır.

Allâh’ın sana yakınlığını, onun sana yakın olduğunu bilmekle anlarsın. Senin O’na kurbiyetin (yakınlığın) onun sana yakın olduğunu bilmekle olur. Bunların hepsi, Allâh’a karşı ubudiyette ve edep yolunda gitmekten başka bir şey değildir. Allâh’a her nefeste yol vardır. Fakat unutmamak lâzımdır ki, her yolun başı edeptir. Şımarmamak lâzımdır. Şu hâle göre, senin edebinin artması Allâh’a olan vuslatını gösterir.

20- “Nâr, Allâh’ın cemâline âşık ve bütün mâsivadan yüz çevirenler içindir. Onlar bize teveccüh ederlerse biz onları yukarı çıkarırız.”

Allâh sevgililerine: “Ey kullarım, Allâh deyiniz, siz benimsiniz, bana geliniz, mâsivayı bırakınız.” der.

21- “Ey kul, kendindeki gizli ayıpları bulup birer birer temizlemelisin.”

Ayıplar şunlardır: Benlik, nefsi emmâre, ucûb, kin, garez, gadab-ı nefsânî, kibir, varlık ve benzerleri.

22- “Hak kapalı değil açıktır. Perdeli olan sensin. Sen kendine bakmayıp başka şeye bakıyorsun. Sen perdeli olduğun için Hakk’ı göremiyorsun. Ayıplarını bul, perdeyi kaldır.”

23- “Ey derviş sakın ha! Hak’tan başkasından bir şey bekleme. Veren O’dur. O halde veren varken başkasından isteme.”

Bir şeyi yapan görünen âlettir. Fakat asıl yapan ustadır. Aleti görüpte ustayı unutma!.. Buna uyarak düşün de Allâh’dan başka bir kimseye gitme. Her yere Allâh ile git. <> de. Eğer o kişi o işini yapmazsa ona darılma. Çünkü onu yaptırmayan Allâh’dır.

24- “Ey âşık, eğer Allâh’ın vasfı, fiili ve şefkâtinden, iyi düşünceler çıkaramıyorsan, doğduğun günden bulunduğun ana kadar Allâh’ın sana yaptığı muamelelerine bak da Allâh’ı an ve Allâh’ı sev.

25- “Ey derviş, ey âşık, mahluktan mahluka dönme. Dönersen dolap beygiri gibi olursun. Bütün mâsivadan Allâh’a göç, Allâh’a dön. Çünkü bütün seyirler O’nda sona erer.

Ey âşık, kemâle ermek istiyorsan, bütün kâinat ve mahlukattan Allâh’a göç. Hattâ; Cennet, hûri, gılmandan dahi vazgeçip Allâh’a göç. Çünkü bütün seyirler Allâh’da sona erer.

Allâh Resûlu (s.a.v.) buyuruyor: “Bir kimsenin hicreti, Allâh’a ve Resûlüne olursa, onun gittiği yerde Allâh ve Resûlullâh bulunur. Eğer onun hicreti dünya ve güzel kadın olursa, onun gideceği yerde dünya ve güzel kadın olur.” (Buhari).

26- “Seni yürütmeyen kimse ile (Ehl-i dünya ile) sohbet etme. Seni Hakk’a götürmeyenle konuşma. Hak’tan bahsetmeyenden kaç. Çünkü o, seni yoldan çıkarır.”

İyi yaptığını kötü, kötü yaptığını iyi diyen adamla görüşme. İlmen senden aşağı olandan fayda sağlanmaz. İlmen, rütbe yönünden senden yüksek olanla görüş ki seni yükseltsin. Akranınla bile konuşma. Ehli âşıkla, Allâh yolunda olanla görüş. Seni yokluğa götürenle görüş, sofularla da görüşme. Aşıkla, yokluğunu gösterenle ve seni Allâh’a yaklaştıracakla görüş.

Bir zahidin kalbinden zuhur eden amel az olsa da yeterlidir. Bir dünya düşkününün ameli çok olsa bile, çok değildir.

Şunları yaparsan Cennetlik olursun, şunları yaparsan Cehennemden kurtulursun diyene bakma. Yaptığına değil, Allâh’a güven. Yalvar ama, yalvarmana değil Allâh’a güven.

27- “Bir kimse bir vakitte Allâh’ın istemediğini yapmak isterse bu davası, bu adamın cehli mürekkep ehli olduğunu gösterir. Çünkü Allâh’ın hakiki yapıcı olduğunu, O’nun yapmadığını kimsenin yapamayacağını bilemiyor.”

Mesalâ: Allâh, İslâmı vaaz etmiştir. O bir nûrdur. Onu kimse söndüremez. Onu söndürmek isteyenler sönmüşler ve söneceklerdir. Çünkü İslâm’ın sâhibi Allâh’dır.

Allâh bir kulunu bir yerde bir halde kullanıyor. Nerede kullanıyorsa, orada durmak istemeyişinle hatâ etmiş olursun. Bu cahilliktir. Çünkü Allâh’ın çıkarmak istemediği yerden ve vazifenden çıkmak istiyorsun. Hak çıkarıncaya kadar, o işte kalman lâzımdır. Mubâh olmayan yerlerden kurtulmak için de Allâh’a dua et ve yalvar.

28- “Kâinatın zâhirine bakma. Çünkü hepsinin hakikatları Allâh’dır. Dünya der ki: “Ey sâlik, bana bakma. Bende kalıpta oyalanma, ben fitneyim. İleriyi, ileriyi iste.”

Keşif ve benzerlerinin hepsi, birer hicabtır. Allâh yolunda aşılması gereken yetmişbin hicap (perde) vardır. Hiç bir makamda kalma, her mertebede ne zuhur ederse ondan kaç. “Allâh’ım zât’ından başka matlûbum yoktur.” de ve hiç bir makamda durma. “Zidnî” (daha ver) diye iste.

29- “Allâh’ı, Allâh ile bilen kimse, bütün eşyayı Allâh’ın kudretiyle bilen kimseden üstündür.”

Allâh’ı biliş üç şekilde oluyor:

I- Allâh’ı Allâh ile bilen.

II- Allâh’ı ile eşyayı bilen.

III- Eşya ile Allâh’ı bilen.

Allâh’ı Allâh ile bilen “ehl-i huzur” ve “ehl-i şuhûd” dur. Hakk’ı Hak ile gören böyle kişiler işi aslından tutar. Böyle kişilerle diğerleri arasında çok fark vardır.

30- “Allâh’dan başka her şeyin varlığı kendinden değil, hakîki var olan Allâh’ın varlığındandır.”

Biz, Allâh’ın varlığına o kadar müstağrak olduk ki, O’nun varlığına delil aramayız. Belki başka varlığı onun varlığı ile isbat ederiz. Başka varlığı da bir Hakk halinde görürüz. Mesalâ: Bir odanın içine giren Güneş hüzmesinin geçtiği istikâmette atmosferin varlığını ve onun içindeki her şeyi de zerreler şeklinde görürüz. Bu odaya Güneş girmezden evvel ne atmosferi ve ne de onun içindeki zerre halindeki maddeleri görüyorduk. Güneş girmeden evvel yok olduklarını zannettiklerimiz Güneş hüzmesiyle var oldular. İşte biz ve bütün kâinat Allâh’ın yanında böyleyiz ve varlığımız Allâh iledir.

31- “Ey âşık, ey sâlik bütün mâsivâullâh bir seraptır. Nasıl olurda bu mâsiva, Allâh’a perde olur? Allâh’ın yarattığı bir şey Allâh’a perde olamaz. Zira her şeyin zâhiri Allâh iledir. Hey şeyde zâhir olan da onun nûrudur.”

Öldüren ve dirilten Allâh olduğunu görmek gerekir. Yediğin ve gördüğün güzel şeylerdeki güzellikler, O’nun dur. Huve’l-evvel, huve’l-âhir, huve’l-zâhir, huve’l-bâtın odur. Her şeyde zâhir olan Allâh olduğu halde, nasıl oluyorda o şeyler Allâh’a perde oluyor? Olamaz. Çünkü her şey O’nun inâyetinin mahkûmudur. Kâfirin küfrü, mü’minin imânı, âşıkın aşkı O’ndandır. Her yerde ve her zerrede Allâh’ı gör ve Allâh’ı unutma. Ezelen, ebeden zâhir olan O’dur. O <

    > demeden bir şey zuhûr edemez.

    32- “En ziyade kabûle lâyık amel, yani kalplere en fazla feyiz veren amel, görmeden yapılan ameldir. Amelini görmemen lâzımdır.”

    Bir kimsenin amelinin Allâh yanında kıymetli olabilmesi için, o kişi kendinde zuhûr eden ameli ben yaptım dememeli. Allâh verdi demeidir. Ben yaptım derse, o kimsenin yaptığı amelin Allâh yanında hiç bir değeri yoktur. Zirâ Allâh’ı tesbih etmek, ancak Allâh’ın kudretiyle ve inâyetiyle oluyor. Her şeyi yaptıran Allâh’dır. Kul, Allâh’ın amelinin zuhuruna bir kanal ve bir vasıtadır. Çünkü amel senin değil, O’nundur. Amelini görmemek lâzımdır. Tsavvuf yolunda zikir, Allâh için yapılır. Allâh için yapılan amele de güvenmemek lâzımdır. Ancak Allâh’a güvenilir.

    33- Ey kul, gece yarısı, uykudan kalkıp yalvarmanı istemesi Allâh’ın arzusudur. Bu yalvarış ve isteyişin senin değil, Allâh’ın isteğinin sende zuhûrudur. Yâni Allâh isteğidir. Böyle yapış, Allâh’ın seni kendine çekmek arzusudur. Allâh bunu sana, seni ereden kurtarıp, müessir-i ilâhî’sine ulaştırmak için yapar.

    Ben ancak seni isterim demelisin. Allâh’ın yarattığı olan eserlerin kulu olma. Çünkü eserler hırsız olup, seni Allâh’dan çalarlar. Serlerden Allâh’a bakma. Doğrudan doğruya Allâh’ı gör. Çünkü; kâlbe bir olan Allâh girer.

    34- “Vârid, Allâh’dan gelen hâl, nûr, ışık olup, insanı Hak yolunda aydınlatır. Bu ışıkla Allâh’a dönülür.”

    İmân nûru, yâkîn nûru olup, kâlplerin mahyasıdır. Sen bu ışıkla, yani aşkı ilâhî ile Allâh’a gidersin. Akılla ancak sidre-i müntehâ’ya gidilir. Ondan öteye “Refref” (aşk-ı ilâhî) ile gidilir. Nûrlar kâlbin, zulmet nefsin askeridir. Allâh bir kuluna yardım yapmak istediği zaman aşk ve muhabbeti ile ihâta ederek, o kulunu zulmetten ve mâsivaullâh’dan keser.

    “Lâ ilâhe illallâh” ve lâfza-i celâl (Allâh) ve benzer evrâd, Allâh’ın nûrlarıdır. Allâh’ın varlığına inandık. Allâh’dan başka varlık yoktur, her şeyde görülen O’dur. Öyle ise hey şey O’dur. Biz yâkîne erdik, kim kime ibadet edecek deyip, dalâlete düşenler çoktur. O, Hakk’a değil bâtıla ermiştir. Allâh’a en yakın Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’dir. O, son nefesine kadar namaz kıldı. Yakınlık ne kadar iyi olursa, ahkam-ı şer’iyye o kadar eksiksiz tatbik edilir. Ahkâm-ı şer’iyye’de eksiklik olursa o sapıklıktır.

    Kâlb emelini kaldırıp, Hakk’a güvenmek ikbâldir. Amele güvenmek idlâldir. Sakın, senden çıkan ibâdet ve taatla iftihâr etme. Bu idlâldir. Çünkü senden çıktığı için kusurludur. Ta’atın Allâh’ın inâyeti ile senden çıktığını gör. İşte bu ikbâldir. Çünkü Hak’tan çıkan her şey eksiksizdir.

    35- “Ey âşık, Hak’tan gayri her şey (mâsiva) senin düşmanındır. Bunları Hak ile görürsen senin için iyi. Mâsivayı Hak ile göremezsen acıdır, Cehennemdir.

    Bir kıssa:

    Şam’da oturan bir zât’ı methettiler. O, ârif bir zât imiş. Gittim ve onu buldum.

    O zâta: “Seni burada oyurtan kimdir, niçin oturuyorsun?” dedim.

    O d: “Sen onu ararsan bulamazsın, bulursan yetişemezsin” diye cevap verdi ve devam etti: “Bunu nasıl anlatayım? O, kâlbe girince Ne Cennet, ne Cehennem kaygısı ve ne de ortada sen kalırsın”. Sonra şöyle dedi: “Ey Allâh’ım, ben senden uzak olduğumu zannediyordum, meğer değilmişim. Beni neden ifşâ ettin?”.

    Ben ona: “Sen büyük bir zât’sın, bir nûr ve kandilsin. Herkes senden istifâde eder” deyince, o: “-Ah” diye bir nârâ attı ve ilâve ederek: “Ey âdem, ben halk filan bilmiyorum. Ben Hak’tan başka bir şey bilmiyorum. Sen ne söylüyorsun? Ey semâvât, benim kalbimde ne Cennet, ne de Cehennem vardır. Hiç bir şey yok. Ancak Hakk vardır. Sen bunu bilirsin Allâh’ım. Eğer ben böyle isem beni hemen öldür” dedi ve oracıkta öldü. Yedi kişi gelir, onu yıkar. Bu yedi kişi şöyle söylerler:

    I- Bilinmekten sakın,

    II- Bilinmekten sakındığını kendin bile bilme. İdrâki tamamen mahbûbuna bırak. Her şeyi unut, ancak Allâh’ı unutma.
    36- “Cennet ve mertebeleri pek çoktur. Fakat Cennet, Allâh’ı görmekler mümkün olur. Allâh’ın seni sevmesi, kâlbini istilâ etmesi ve her şeyi onunla görmen, Cennettir.” Cennet, O’nsuz Cehennemdir. Cehennem, O’nunla Cennnettir. Bir azap duydun canın yandı. Bu azâbı Allâh ile görürden tatlıdır. Şu hâlde asıl azâp ve Cehennem, Allâh’dan ayrılık ve O’ndan uzaklıktır. Senin gözünün, gönlünün Allâh’a bağlılığı cemâl’dir. Dünyada iken Allâh’a bağlılık ne kadar kuvvetli olursa, âhirette O’nun cemâlini görme, o kadar kuvvetli olur.

    Ey kul, her şeyi Allâh için yap. Her şeyde Allâh’ı gör ve Allâh’ı kendine zevk edin.

    37-“Gerçek hüzün, senin her üzüntünde Allâh’ı göremeyip hatırlamamandır. Eğer her gamda Allâh’ı görebilseydin hüzün diye bir şey olmazdı.”

    Peygamberimiz (s.a.v.) “-Hüzün benim ayrılmayan dostumdur.” demekle, her hüzünde Allâh’ı gördüğünü belirtiyor.

    Allâhu Teâlâ der ki: “Yâ Dâvûd, benimle ferâhlan, beni anmakla zevk duy.”

    Böyle olunca kalp nûrlanır, mârifet gelir ve her şey ayân olur.

    Buna dayanarak, dâima yaratılanı yaratanla görmeli. Yaratılanı görmekle yaratanı unutmamalı. İnsanlar, Allâh’ın tecelliyatının sahnesidir. Tıpkı sinema ve Karagöz perdesi gibidirler. Perde insan makine ve filimler de Allâh’ın celâl ve cemâlinin tecellisi gibidir.

    38- “Allâh’ın senin üzerine olan nimetlerinin tamamı kifâf-ı rızık (az bir rızıkla yetinmek) tır. Fazlası seni azdırır.

    Kifâf-ı rızık, seni fenâliklarda alıkoyar. Peygamber (s.av.) Efendimiz bir hadisinde: “Allâh’ım, Al-i Muhammed’e kifâf (kâfi) miktarı rızık ver.”

    Yine bir başka hadisde: “-Rızkın hayırlısı kifâf miktarı, hayırlı zikir de hafî olandır.” buyurmuşlardır.

    Bir Ayet-i kerimede Allâh (C.C.) şöyle buyuruyor: “İnsan kısmı tuhaftır. Kendisinde bir varlık zuhûr ettiği vakit, varlığın nereden geldiğini bilmez. Ben’im; gayrime nisbet der.”

    39- “Ey âşık, senin hoşlandığın bir şeyin az olması, sende mahsunluk doğurur.”

    Hikâye: -Padişahın birine misilsiz cevherden bir bardak vermişler. Padişah, bu bardağı kalbine pek raptedmiş ve pek sevinmişti.

    Vezirine sordu; “-Bu bardağı nasıl buldun?”

    Vezir: “-Bu bardağı musibet ve fakirlik timsali görüyorum. Bu seni sevindirmekten ziyade üzer. Çünkü kırılırsa üzülürsün, çalınırsa fakir olursun.” diyerek bu gerçeğe işaret etti.

    40- “Seni her şey bidayette avlar. Fakat sonunda ya sen, ya o ölür. Binâenaleyh ona fazla bağlanma, bâtına bağlan. Zâhirperest olma. Zirâ, zâhir fânidir.”

    Anlaşılıyor ki, herşeyin zâhiri, insanı aldatıyor, senin için zararlı oluyor. Bâtın ise, sakın bana bağlanma der. Dâima Allâh’ı gösterir. Câhil zâhire, âlim bâtına bakar. Mesala göz oyunun hakikatını bilenler, bâtın (gizli) olan meddâhın san’ant yönünden üstünlüğüne hayran olurlar. Anlamayan diğer seyirciler zâhirden yâni perdede görünenden zevk alırlar.

    41- “Ey ârif, insanların senden yüz çevirmeleri ve seni zemmetmeleri eğer seni üzüyorsa, Allâh’ın senin hakkındaki ilmine bak. Allâh seni sevdi ise, halkın sana ezâ etmesi bir kıymet ifade etmez. Yeterki Mevlâ senden râzı olsun. Mahzûn olma, üzülme. Allâh’ın seni sevmesi ve kendi yolunda kullanması işe yarar.”

    Halkın sana hürmet etmesinden hoşlanmandan Allâh hoşlanmaz. Halkın hoşlanmasından sakın. Halkın seni meth etmesine sevinme, zem etmesine üzülme. Ancak Allâh’dan hoşlanmalısın. Evlâdın, malın ve herşeyin senin için fitnedir. Ancak Allâh’ı seveceksin.

    Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Bir suya attığın vakit, su nasıl açılırsa Allâh’ın nûru bir mü’minin kalbine indiği vakit, onun kalbi de öyle açılır, genişler. Hoş ve lâtif bir sahra olur.”

    Bunun üzerine ashâb: “-Ey Allâh’ın elçisi, eğer tabiatın ve şehvetin uğursuzluğu ile o mü’m,nde kalbin açıklığını görecek olan göz, perdeli veya tozlu olursa; o mü’min, kalbinde bir genişlik ve açıklık peyda olduğunu nasıl bilir?”

    Peygamber (s.av.) Efendimiz: “İmân edenin kâlbi bütün dünya ehli, dünya malı, mülkü ve lezzetinden soğur. Bunlardan hiçbir zevk almaz. Dünya dostlarından ve kendi ahpablarından sebepsiz ve kendi yabancılık duymaya başlar. O imân eden, bu nûrun indiğini işte bunlarla bilir.” buyurdu.

    Allâh, mahlûkları ile sana ezâ ettiriyor. Bunu onlardan yüz çevirmen için yapıyor. Böyle yapınca, sen olardan soğuyorsun. Allâh, kendine döndürmek, seni her şeyden koparmak için böyle yapıyor.

    42- “İnsanların seni zemmetmelerinden kızıp onlar tarafından sevilmeni istemen; Allâh’ın sana verdiği ilme, seni sevmesine ve Allâh’a karşı şirktir.”

    Sen Allâh’ın bilgisine kanaat edip, Allâh’ı seveceksin. Başkalarının seni zemmetmesi ve seni kızdırmasına mütessir olma. Seni methedenlerden hoşlanma. Çünkü ancak hoşlanılacak olan Allâh ve Allâh’dan gelenlerdir.

    43- “Tevâzû, kibirli olmamak, kendini yok bilmektir. Binâenaleyh Allâh’la bir olmak lâzım. Allâh’la bir olan kendi aczini bilir ve unutmaz..”

    Bir kimsenin büyüklere hürmetli, küçüklere şefkâtli olduğunu ve kendisinin tevâzu ettiğini biliyor olması kibirdir. Yani bir kimsenin kendi yaptığını hatırlayıp, bilmesi kibirdir. Tevâzu yapıyorum demek kibirdir. Çünkü bu bir varlıktır. Varlık ise kibirdir, kibirden gelir.

    Tevâzu şudur ki: Hakikat itibariyle bir varlık görmeyip, her şeyi Allâh’dan bilmek, herkese hürmet etmek ve bunu bilmemektir.

    Tevâzu demek, nefsini alçaltmak demektir. Binâenaleyh nefsini hiç görüp Allâh’ı bilmek ve Allâh’ı görmek kendinin ancak kul olduğunu düşünmek lâzımdır.

    44- “Asıl tevâzu, Hakk’ın azameti karşısında aczini bilmektir.”

    Allâh’ın ganî oluşu karşısında, kendinin fakir olduğunu anlar ve Allâh’ın bütün vasıfları karşısında, kendi aczini görmekle, kendi vasıflarında kurtulup tevâzuya geçebilirsin.

    45- “Mü’min, Allâh’ı metheder. Fakat bu methini Allâh’dan bir şey istemek için değil, Allâh’ı sevdiği için yapar. Allâh’ı Allâh ile sever ve senâ eder.”

    Şeyh-i Şibli der ki:”-Kim ki Hak’tan gayriyi görürse, onun kıymeti yoktur.”

    Cennet için ibâdet eden Cennetin kuludur. Cehennemden kaçmak için ibâdet eden de böyledir.

    Allâh için ibâdet eden ise, Abdullâh (Allâh’ın kulu)dır.

    Fakat Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; “-Yâ Râbb, ben Cenneti ve beni Cennete yaklaştıracak sâlih ameli isterim.”

    Hadis de: “Siz Allâh’ı sevmek isterseniz, bana tâbi olunuz. (bana uyunuz)” buyrulmuştur.

    Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bütün harekâtını Allâh için yapardı. Allâh âşığı olup, Resûlullâh’a uyanlar da, sevgili olan Allâh’dan bir menfaat gözetmezler. Çünkü âşık, bütün varlığını Allâh’a vermiştir. Birisi, “-Ben Lâ ilâhe illallâh’ı nefsim için derim” derse mürteddir. Lâ ilâhe illallâh, Allâh için söylenmelidir.

    Allâh (C.C.) bir kul için Hz. Mûsa’ya şöyle buyurdu: “-Ne güzel kuldur. O, bana kendini teslim etti. Yalnız onun bir ayıbı var. Seher vaktinde esen rüzgârdan pek hoşlanır ve onun her zaman esmesini ister. Halbuki beni seven hiçbir şeyden hoşlanmaz. Beni sabah rüzgârıyla anlıyor.”

    Bir zât, Allâh’a uzun zaman ibâdet ve tâat etmiş. Bir gün ağacın tepesinde öten kuşun Allâh’ı zikrettiğini fark etmiş. Bu kul o kuştan pek hoşlanıyor. Allâh o zamanın peygamberine vahyediyor: “Git o kuluma söyle, kuşla ünsiyet peyda etmek istiyor. Halbuki beni seven hiçbir kimseyi sevmeyecek. Ben onun derecesini indirdim.”

    46- “Aşıklar, varlığı ve ameli olmadığı için Allâh’da fâni olduklarından, ancak Allâh’ı ve O’nun rızâsını isterler. Başka bir şey istemezler. Aşıklardan gayrılar, böyle değildirler.”

    Allâh’a ermek seyr-i sülûk ile olur. Seyr-i sülûk (müridin Allâh’a yürüyüşü) senin şu maddi vücudundan geçip, kurtulman ve heykel-i beşeri nûr etmekle mümkün olur. Eğer bu heykel-i beşer ve nefsin olmasaydı, seyr-i sülûk da olmazdı. Çünkü hâşâ, Allâh ile senin aranda mesafe yoktur. Zira Allâh sana şah damarından daha yakındır. Şu halde sülûk, şu vücudunu nefisten kurtarıp, rûha kalbederek, Allâh’a vâsıl olmak içindir.

    Allâh, sana yakındır. Fkat nefsin kendini görmesiyle, seni Allâh’a uzak tutuyor. Fakat seyr-i sülûk seni nefisten kurtarır, asıl haline getirir. Yâni Allâh’a vâsıl eder.

    Allâh kendinden kendine tecelli etmesiyle bir nûr hâlkoldu. Buna Allâh: “Muhammed (övülmüş)” dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün âlemin ve rûhların babasıdır. Zirâ bütün ruhlar ondan yaratıldı.(“Adem, su ile toprak arasında iken ben Nebî-i Zîşândım.” Kudsî hadisi, bu hususu doğrular.). Allâh’ın aşkının eseri olan Ruh-u Muhammedî (s.a.v.), cism-i pâkî ile hâtem-i nebî olarak dünyaya geldi. Bu heykel-i beşer olmamış olsaydı, sâlihlerin seyr-i sülûku olmazdı. Seyr-i sülûk ile letâfet peydâ olup, ruhlaşır (Ruha erer). Bu hâl, Nefs-i mutma’inne’de olur. Nefs-i mutma’inne, rûh makamıdır. Bu halde, nefis vücûdu bırakır ve vücud da rûhla berâber olur. Mutmainne’de “irciî” hitâbına mazhar olunur.

    47- “Ey insan, Allâh seni melekût âlemi ile bu âlem arasında mutavassıt kıldı. Bunu, bütün mahlûkat arasında senin âdemiyyet kıymetini takdir etmek için yaptı. Yani seni kendiini bilmen için böyle yarattı.”

    Kendi varlığını Allâh’dan bilirsen ârifsin. Varlık Allâh’ındır. Sen yoksun, varlığını kendinden bilirsen bu şirk-i hafîdir. Allâh’ı inkâr edersen, şirk-i celî’dir.

    Ey insan! Sen bir cevhersin ki eşin yok. Bütün kainat seni saklar. Sen nazrgâh-ı ilâhî’sin. Allâh, seni sekiz sıfât-ı ilâhîsi ile yarattmıştır. Şu halde sen zât-ı pahî ilâhî’sin. Sıfât-ı ilâhîye mazharsın. Şu halde, Allâh seni kendi için, her şeyi de senin için yarattı.

    Adem (a.s.) de kâinatın her şeyi var (taş, toprak, ateş, su). İşte bana göre sen, Allâh’ın bütün zât-ı pâk-i ilâhîsinin, saıfatının mazhar-ı tâmmı (zuhur ettiği) olan insansın.

    Allâh, bir hadis-i kudsîsinde şöyle buyuruyor: “Ey insanoğlu! Nasıl ki dünyâda herşeyi senin için yarattı isem, seni de kendim için yarattım.”

    Şu hadis-i kudsiye göre bir yürüyüş sırası göstermek icabederse, hâşâ Allâh önde, Allâh’ın arkasında ve onu takip eden insan ve insanın peşinde de, dünya ve ahiret ile dünya ve ahiretteki herşey sıralanabilir. İşte böyle kimseler, kâmil insanlardır ve bu insan da efendidir. Yeryüzünde bu efendilere pek az rastlanıyor. İşte sırr-ı İlâhî ve Allâh’ın zât-ı pâk ilâhî’si ile sıfatlarının mazhar-ı tâmmı bu insanlardır. Sırtını Allâh’a çevirmiş ve yüzünü kendi için yaratılana döndürüp, onların peşinden giden, insan değil, maddenin, masivanın esir ve kölesidir. Halbuki insan Allâh’ın esiri ve kölesidir. Allâh’ın kölesi ise mahlukattın efendisi ve kâmil insandır. Diğerleri, neyin peşinden gidiyorsa, onun esiridir. Dünya perest, şehvet perest gibi.

    İnsanın cimaniyetini kainat ihata etmiştir. Fakat ruhaniyet itibarıyla “Halifet’ullâh” olan insan, bütün kainatı muhittir. Bunu içindir ki: “Ey insan, sen Allâh’dan ayrı olursan ufacık bir maddesin. Fakat kendini bilir ve varlığının Allâh’dan olduğunu idrak edersen, kainattan büyüksün, kainatı ihata etmiş durumdasın. Şu halde merteben I.Cismanî; II.Rûhanî olarak, iki şekil arzeder. O halde, kendini tanı ve kıymetini bil. Rûhaniyet itibarı ile arş senin. Sana gayb alemleri açılmadıkça, bu maddi kainat ile ihata edilmiş bir haldesin. Eğer Allâh’ı bilirsen, kainat senin muhafazandır. Sen onu ihata etmiş durumdasın. Öyle ise: ey insan, gâye Allâh’ı bilmek ve bilerek ibadet etmektir. Zaten Allâh da seni, kendisini bildirmek için yarattı.

    48- “Ey sâlik, sen bu dünya âleminin anasırının (taş, toprak, ateş, su) tabiatıyla bulunuyorsun. Bunları yaratan Allâh’ı bilemezsen sen bu anasırın içinde mahpussun. Eğer Allâh’ın varlığını ve herşeyin Allâh’dan geldiğini bilirsen, sen Allâh’la birsin ve sen bütün kainatı muhitsin. Bu durumda kainat sende hapistir.”

    Binâenaleyh, eğer sen hakkı bilirsen eşya senin hademendir. Eğer sen Allâh’ı bilemezsen sen eşyanın hademesisin.

    Şeyh-i Şiblî (k.s.) diyor ki: “Allâh’ı bilenin kalbine hiç bir eşya girmez.”

    “İmânın kuvvetliliği, senin Allâh’ın emirlerine vaktinde uyuşuna bağlıdır.”

    49- “Ehlûllâh gayb’dan haber verir ve onda başkalarının yapamadığı fiiller zuhûr eder. Bununla beraber, bu zatlarda beşerî vasıflar olan zaîflik, fakirlik, hastalık da görülür. Çünkü bu sıfâtlar beşeriyetinin zâtî vasıflarıdır.”

    Fakat onlarda Hakk’ın tecelliyâtı zuhûr edince, onlar her şey olurlar. Tecellî elinden alınınca, yine fakir, zayıf ve muhtaçtırlar. Tıpkı Güneşin doğmasıyla gecenin kalkması ve gündüzün zuhuru ile de her şeyin âyân oluşu gibidir. Güneş gidince de gece yine gelir. Zirâ dünyânın zâti sıfatı karanlıktır, kendinde bir aydınlık yoktur. Binaenaleyh anla ki, sende zuhûr eden kudret, kuvvet ve varlık Allâh’ındır. Kendinden bilme. Zirâ sen, aslen fakir, zayıf ve muhtaçsın. Eğer varlığını ve sende zuhur edenleri kendinden bilirsen, düşersin. Böyle hâllerinde hemen Allâh’dan emân dilemek gerekir. Zirâ Allâh emânı ve emân dileyeni çok sever.
    50 – “Zâhir olan ameller, bâtının kuvvetine bağlıdır. Kâlpte uyanıklık ve sevgi olmazsa ondan âh ve zikir çıkmaz. Çünkü zâhirde olan fikirler kâlpteki tefekkür ve görgünün neticesidir.”

    Allâh (C.C.), seni sana bildiriyor ve varlığının da Allâh’a müstenit olduğunu öğretiyor. Sonra Allâh’ın kâlbine verdiği nûrla kaynıyor ve Allâh diye zikrediyorsun.

    51 — “Nice ihtiyarlar vardır ki, ömürlerinin çoğu geçmiş. Bu geçen ömürlerinde aşk-ı ilâhî ve amel-i sâlih olmadığından, onlar pek boş ve soğukdurlar. Zaman az kaldığı halde, elde hiçbir şeyleri yoktur. Bu durumda tek çâre Allâh’a emân deyip, yalvarıp ağlamaktır.”

    Seni Hak’tan alıkoyacak bir şey olmadığı halde, Allâh ile meşgûl olmuyorsun, bundan büyük aptallık yoktur.

    52 – “Tefekkür, kalbin seyâhât etmesidir.” Hz. Peygamber (S.A.V.): “Bir saatlik tefekkür, altmış yıllık ibâdetten hayırlıdır.” buyuruyor.

    Âyet de: “Fe Firrû ilallâh” (Allâh’a kaçınız)buyuruluyor. Allâh’a ancak tefekkürle kaçılır.

    Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor: “Allâh’ın varlığını anlamak için göklere bakın, yere bakın, kendi nefsinize bakın. Bütün bunların yaratılışın olup olmadığını düşünün. Çünkü bunlar, Allâh’ın varlığını, birliğini gösteren hakikatlerdir. Lâkin Allâh’ın zâtını düşünmeyin. Allâh acaba şöyle midir? Böyle midir? Onun görmesi, işitmesi nasıldır? diye düşünmeye kalkmayın. Çünkü buna kudretiniz yetmez. Ne kadar özenseniz bunu hakkıyla bilemezsiniz, şaşırırsınız. Bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez.”

    İşte tefekkür, Resûlullâh’ın şu buyruğuna göre yapılır. Zirâ Hakk’ın zâtı düşünülemez. Çünkü insanlar mahlûktur. Bunun içindir ki, âsâra bakıp bütün âsârın yaratılışını tefekkür edip, “sübhânallâh” demelidir.

    53 – “Tefekkürden hâlî olan kalp, karanlık, aldanış ve cehâlet mekânıdır.”

    Şu hâle göre, tefekkür kalpteki îmân nûrunu iyi parlatır ve yandırır. İlim, hâl; hâl ise hakikat; hakikat de Hakk olur.

    Tefekkür, kalbin seyri’dir. Eserleri ve âlemleri tefekkür et. Tefekkür, kalbin kandilidir. Tefekkür olmayan kalp, karanlık eve benzer. Zirâ tefekkür bir nûr’dur.

    Tefekkür, îmân ve tastikdir. “Her eserin bir müessiri vardır” diyerek inanmak demektir.

    Tefekkür görmedir: Hakk’ı görüp, düşünmekdir. Bu hâl, meczûb ve Allâh’a erenlerde olur. Bu durumda o kimse eşyâyı görmez. Bütün hassalan ile hep Allâh’ı görür. Tıpkı birkaç dakika Güneşe bakıp da eşyâya baktığımız zaman, eşyayı göremediğimiz gibi.

    54 – “Başlangıçlar sonların aynıdır. Bidâyeti iyi gecenin sonu nûr olur.”

    Bir kimsenin başlangıcı (çocukluğu) Allâh ile yürürse, Allâh ile nihâyet bulur. Akıllı olan kimse, Bâkî olandan ferâhlanır. Fânîden ferahlanmaz.

    55 – “İsteyişindeki maksat, Allah’ın ezeldeki takdirini bozmak niyeti olmasın. Allâh, istediği için istemelisin. Çünkü Allâh senin her hâlini biliyor. Acaba senin istemenle mi olacak?”

    “Allâh’ım benim her halimi biliyor, istemekten edep duyarım” diyen, Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi olmalı. İşte ey sâlik! Allâh kemâlâtını Âdem’de izhâr etti. Ey Sâlik! Kıymetini tanı ve iyi anla.

    Hadis-i şerifde geçiyor: “Kim ki, nefsini (aczini, fakrini, muhtaç olduğunu) bilir, Allâh’ını bilir.”

    İnsan, Allâh’ın emânetinin hammalıdır. Binâenaleyh insan, çok yüksek bir varlıkdır.

    56 – “Asıl olan, nefsin benlik ve arzularından geçmektir. Bir anda Mekke’ye gitmek veya gelmek değildir. En büyük kerâmet Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmaktır.”

    Efendimiz buyuruyor: “Kim ki, kâhine, falcıya gider ve ona inanırsa Allâh’ın Kur’anı’nı inkâr etmektedir ve kâfirdir.”

    Bâyezid-i Bistâmî hazretleri diyor ki: “- Bir müslümân bir siniyi havaya atsa da üzerine otursa, sakın inanmayınız. Onun hareketlerine bakınız. Eğer bu hareketleri Hz. Muhammed’inkine uyarsa keramettir. Değilse istidrâçdır ve şeytandandır.”

    57 – “Allâh, kuluna yakındır. Fakat kulun gaflette bulunması, yâni Allâh’ın yakın olduğunu bilmemesi, kulun Allâh’a uzaklığını gösterir.”

    58 – “Allâh’a hiçbir şey perde olamaz. Bütün mahlûkâtta ve her zerrede görülen O’dur. Öyle ise hiçbir şey O’na perde olamaz.”

    Dâimâ Hakk’ın seni gördüğünü bil ve unutma. Kısaca söylersek, Hak senin ile beraberdir. Gözünün görmesi, kulağının işitmesi, hep Allâh iledir.

    59 – ” Allâh, bazı kullarına nimetleri yağdırır. O adam Rabbi’nin ihsanları karşısında utanır ve yolunda iyi yürür. Bazıları da şımarır, ihsâna isyân eder. Bu sefer Allâh onu imtihân zincirine bağlar.”

    Allâh, insanları illet (hastalık), gillet (fakirlik), zillet (horluk) gibi “üç şeyle” imtihân zincirine bağlar. Böyle olunca, varlıklar daralır, sıhhat bozulur. Allâh’ın imtihân veya ihsân etmesi seni kendine çekmek içindir.

    60 – “Allâh’ın en büyük mükâfatı, seni huzûrunda tutmasıdır. O seni tutmasaydı, senin canın sıkılır ve kaçardın.”

    61 – “Amel edenlere, Allâh’ın kendilerini taatında tutması, onlara kâfi mükâfat değil mi? Bu taatta zevk duymak da kulun çalışmasının mükâfatıdır.”

    Sen namaz kılarken bir zevk duyuyorsan, bu Allâh’ın senden râzı olması ve seni sevmesinin bir alametidir. Kulun ibâdetinden zevk alması, Allâh’ın acele olarak verdiği mükâfat ve sevgisinin sonucudur. Eğer namazda için sıkılıyorsa, daha nefsin sopa istiyor demektir. Allâh’ın sopasına tahammül güçtür.

    Allâhü Teâla buyuruyor: “Allâh, âhirette Cennet ve köşk verir. Fakat en büyük mükâfat, Allâh’ın senin kalbine üns ve sürûr ile rızâsını vermesidir.” Dünyâda Cennet nimetlerinin benzeri, gece yarısı Allâh’a namaz kılmaları ve ağlayıp yalvarmalarıdır. Bunlar Cennet zevkidir, Dünya zevki değildir.

    62 – “Ey âşık! Ey derviş! Allâh’ın keremini ve ihsânını kuluna göstermek için verir. Eğer vermedi ise, bu da Celâl ve kahrını göstermek içindir. Her ikisini de göstermek fâil-i mutlak olduğunu anlatmak içindir.”

    Âlemin yaratılışı, -Allâh’ı bilmek ve ona ibâdet etmek içindir. Allâh’ı her iki cihette de (celâl ve cemâl) görmek ve bilmek lâzımdır. Tek taraflı görürsen kulluk yapmış olamazsın. Allâh’ın vermemesi hâlinde müteessir olursan bu oluş, Allâh’ı hem celâl hem de cemâl sahibi olduğunu bilmeyişinden ileri gelir. Eğer müteessir olmazsan, bu da Allâh’ı bilişindendir.

    63 – “Senin Allâh’a taatin Allâh’a vuslata vâsıta olmaz. Fakat düşer de Allâh’a yalvarmaya başlarsan, vuslata ermiş olursun.”

    Taatla vuslat olmaması, yâni kapının açılmaması, ibâdetine varlık göstermemenden ileri gelir. Kendin amel yaptığın zaman başkasınm yapmadığını ve kusurunu görmek varlıktır. Başkasının kusûrunu görmemek şarttır.

    Kulluğun vasfı, hep zillettir. Seni Allah’a yalvartan günahın gördüğün, beğendiğin taatinden iyidir. Çünkü âbit, zillet sâhibidir; yalvaracakdır. İzzet ise Allâh’ındır. Sen izzet gösterirsen, vuslat kapısı açılmaz. Şu halde, zillet veren ihtiyaç, taatine vücud vermekten çok daha hayırlıdır. Asinin kırık kalbi, mûti (itâat ehli)nin kibirinden çok hayırlıdır.

    Hikâye: Beni İsrâil’den bir âbit namaz kılarken başına birisi basmış. Âbit kızmış ve: “Vallâhi Allâh seni affetmez” demiş. Allâh da o âbidin peygamberine vahyederek; “- Allâh, o âbidi affetmeyecek.” diye emir buyurmuştur.

    Hz. İsâ (A.S.) ile bir sâlik yolda giderken, arkalanndan da bir âsî geliyormuş. Bu pek meşhur olan âsi “Allâh’ım beni affet, şu salih kulunla birleştir” diyor. Sâlih kul da “Ya Rabbî! Şu âsî kulunla beni cem etme.” diye duâ etmiş.

    Allâh (C.C.) Hz. İsâ (A.S.)’ya bildirerek: “Sâlikin amellerini reddettim, âsiyi de affettim. Çünkü sâlik, kendi amelini gördü, gururlandı.” demiştir. İnsan, kendisini bütün mahlûkâttan aşağı görmelidir.

    Cüneyd-i Bağdâdî (K.S.) hazretlerine sormuşlar: “Sen şu köpekten üstün müsün?”

    Hz. Cüneyd cevap veriyor: “Eğer Allâh beni affederse, köpekten üstünüm. Affetmezse köpek benden üstündür.”

    Başkalarının kötülüklerinin affını Allâh’dan dile. Kötülere kötü deme, küfür ve kötülük illeti ile hasta olduklarını söyle.

    64 – “Allâh’ın iki nimeti vardır. Biri nimet-i îcât, diğeri nimet-i imdâddır. Yok olan bütün kâinâtı Allâh’ın yoktan var etmesi, yaratması ve hayat vermesi nimet-i icâttır. Her şeyin yaşayabilmesi, yürümesi, her hareketi yapması, Allâh’ın imdâdı ile mümkün olur.”

    Allâh icâd ediyor, nefes alıyoruz. İmdât ediyor, nefesi veriyoruz. İcâd etmezse yoksun, imdât etmezse yine yoksun. Var olan Allâh’dır. O’ndan gayri her şey yoktur(Her şey yok olucudur. Bâkî olan Allâh’dır” âyeti buna delildir.) Yani mahlûkatın esâsı yoklukdur. Onun varlığı imdât iledir. Şu halde her zaman Allâh’a muhtâcız. Her an, Celâl ve Cemâlinden “emân” diye imdât isteyeceğiz ve hâlimize şükredeceğiz. Allâh’ın kullarına imdâdı pek çoktur: Kur’an okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, vaaza gitmek, yalvarmak gibi.

    Hadis de: “Ey kullarım! Allâh’ı seviniz. Allâh’ın size verdiği nimetleri düşünerek, Allâh’ı seviniz. Sevilmeye lâyık olan ancak Allâh’dır.” buyurulur.

    Allâh’ın nimetlerine şükretmemek gaflettir. Bize azâp bu gafletten gelir. Allâh’ın nimetlerine şükredeceğine, gaflette kalmak küfürdür.

    65 – “Şu halde ihtiyâcın zâtidir. (Evvelden, yaratılışından, âciz oluşundan) O hâlde ey sâlik!.. Senin ihtiyacının zâtî oluşu, seninle kâimdir (yani sendendir.) İşte Allâh, senin hiçliğini sana anlatmak için birçok sebepler yaratıyor. Sağlık, hastalık ve açlık gibi sebepler, senin âciz olduğunu anlatır. Ârifler âcizliğin doğuştan olduğunu bildiği için, Allâh’a her zaman yalvarırlar.”

    Hasta iken âcizliğini bilip de, sağ iken bilmeyen ve “ben, ben” diyen kimse kâfirdir. Zâtî olan ihtiyacı, yâni âcizliği, sonradan gelen ve ârizî olan îcâtları kaldıramaz. Yâni Allâh’ın sana gıda, mal, mülk vermekle senin ona muhtaçlığın kalkmaz. Vermediği zaman, Zât’ından olan muhtaç oluşun ortaya çıkar. Şu halde, hangi nimete gark olursan ol, Allâh’a muhtaç olduğunu unutmaman gerekir. unutma ki, sen yoksun, muhtaçsın, âcizsin. Şu halde ne malına ne de ibâdetine, kısaca hiçbir şeyine güvenme. Ancak Allâh’a güven. Nimet gelince şükret; belâ gelince de sabret. Bekle, Allâh’dan ümit kesme ki, gerçek mü’minlerden olasın.

    66 – “Vaktinin en hayırlısı, kuvvet ve kudretinin yok olduğunu ve muhtaç olduğunu bilip, anladığın vakittir.”

    En fenâ vakit ise, Allâh’ı unutup “ben, ben’im” dediğin vakittir. Bu benlikten çıkarmak, âciz ve muhtaç olduğunu bildirmek için Allâh sana açlık, belâ gibi sebepler hâlkediyor.

    67 – “Ey sâlik! Halktan çekilir ve uzak durursan bil ki Allâh kendisi ile senin ünsiyetini murad ediyor, demektir.”

    Yâni çok sevdiğin bir kimseden bir aksilik görürsen, ondan buz gibi soğursun. Evlâdını seversin, fakat o seni kırar, karını seversin aksilik yapar. Kısaca her sevdiğinden, seni ondan soğutacak sebepler yaratır. Böylece onlardan soğursun. İnsanlarla ünsiyet peydâ ediyor ve hep onları seviyorsan, bu hâl çok fenâdır ve Allâh’dan uzaklıktır. Şu halde anlamak lâzım geliyor ki âsâra hiç ehemmiyet vermiyeceksin. Ancak o âsan (eserleri) meydana getiren, Hakk’ı görüp, Hak ile ünsiyet peydâ edeceksin.

    68 – “Allâh hem mû’tî, hem mânîdir.” (Hüvel mu’tî, hüvel mânî).

    Yâni Allâh hem verici, hem de mânî olucudur. Binâenaleyh, Allâh verdiği zaman, onu sevdiğin gibi, vermediği zaman da sevmen ve kızmaman lâzım gelir. Allâh’ı her iki sıfatla bilip, sevmek lâzımdır.

    69 – “Ârif kendisinin varlığına bakmaz, fakirliğini bilir. O, kimse ile karar kılmaz. Ancak Allâh ile karar kılar.”

    70 – “Hak’tan başkasını görmemek ve her şeyin Allâh’a muhtaç olduğunu bilmeklik fakr’dır.”

    Evliyâullâh fakri kendilerine âdet edinmişlerdir. Bunlar Hak’tan başka ganî görmemiş ve her zaman Allâh’a muhtaç olduğunu ihtiyâr edinmişlerdir. Mürîdlerin ihtiyaçlarının birbiri üstüne gelmesi onların bayramıdır.

    Müridler, yedi şeyi yapmadıkça “İlâhî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî” sırrına eremezler.

    1 – Fakirliği zenginliğe tercih etmek,

    2 – Açlığı tokluğa tercih etmek,

    3 – Gönül alçaklığını gurûra tercih etmek,

    4 – Zilleti izzete tercih etmek,

    5 – Tevâzuyu azamete tercih etmek,

    6 – Hüznü ferâha tercih etmek.

    7 – Ölümü hayata tercih etmekdir.

Sûfilerin Ölüm Esnasındaki Hallerini Öğrenmek-Fütûhât-ı Mekkiyye

Yorum yapın

Sufilerin ölüm gelirken halleri var Türlü türlü, birbirine benzer haller
Bir kısmı isimlerin onu talebini görür Bir kısmı melekleri görür
Halleri ise vecdde farklı farklıdır
O hakikatleri verir, tafsil ise icmaldir (özet)
Bir kısmı elçinin ona hediyeler getirdiğini görür Elçiler ise amellerdir
Bir kısmı tenzihin onu aradığını görür Ona göre teşbih saptırmadır
Hepsi mutlu, hakikat bir!
Onların ebedilik cennetlerinde meşguliyetleri var
işte bu, gerçektir ve ona bedel arama O kuşkunun bulunmadığı doğrudur
Peygamber şöyle der: ‘Kişi yaşadığı gibi ölür, öldüğü gibi diriltilir.’ Allah ise şöyle der: ‘Senden perdeni kaldırdık, artık bugün gözün keskin­dir’ Kastedilen ölüm anıdır. Başka bir ifadeyle insan ölüm esnasında Allah ehline yakîn geldiğindeki – onlar Rablerine ibadet edenlerdir-özel hallerinde olduğu gibi kendi durumunu görür. Allah Peygamber’ine şöyle der: ‘Sana yakın gelene kadar, Rabbine ibadet et., Kastedi­len ölümdür, çünkü ölüm, kesin olarak gerçekleşecektir. Hiçbir canlı buna karşı çıkamaz. Görüş ayrılığı, onun mahiyetinde olabilir. Şair şöy­le der:
Ölümden (şecb) başka her konuda görüş ayrılığı var dır Ölümdeki görüş ayrılığı ise mahiyetinde olur ancak!

‘Şecb’ ölüm demektir. Ölüm gelince, hiç kuşkusuz, on iki suretin ya hepsini veya bir kısmını görmek gerekir ki, bu durum zorunludur. On iki suret, amelinin sureti, bilgisinin sureti, inancının sureti, maka­mının sureti, halinin sureti, Peygamber’inin sureti, meleğin sureti, fiil isimlerinden bir ismin, sıfat isimlerinden bir ismin ve nitelik isimlerin­den birinin sureti, tenzih isimlerinden birinin sureti ve zat isimlerinden birinin suretidir. En uygunu, bütün bu suretlerin -‘sad’ harfiyle değil-‘sin’ harfiyle olmasıdır. Çünkü bunlar, manaların menzilleridir. Manalar somutlaşınca ve şekil ve miktarlarla ortaya çıkınca suretlerde tasavvur edilirler. Çünkü görmek, gözle gerçeldeştiği gibi mertebe ise mertebe de berzahî-hayalî durumla hüküm verir. O halde manaların intikal ettiği yerde ölüm ve uyku birdir.
Bazı insanlar için ölürken ameli gözükür. Ameli, sahibinin kendisi­ni yaptığı süs ve güzellik ölçüşünce ortaya çıkar. Amelini kendisine be­lirtildiği şekilde tamamlayıp ameli zedeleyecek tarzda hiçbir yönü eksik olmazsa, en güzel ve tam surette meydana gelir. Ameli zahirî ve bâtını unsurlarıyla tamamlanmış ise, bu şekilde (kendisine gözükür). Bâtınî unsurları, namaz kılarken sahibinin kalbinde ve kıblesinde huzur ve Rabbî müşahedenin bulunmasıdır. Her meşru amel namaz sayılır. Bu nedenle Hz. Peygamber, kutsi hadiste Allah’tan şöyle aktarır: Kıyamet günü Allah şöyle der: ‘Bakınız kulumun namazına, tam mıdır, eksik midir?’ Tam ise lehine tam olarak yazılır. Eksik ise şöyle der: ‘Bakınız, nafilesi var mı?’ Varsa, der ki: ‘Kulumun farzını nafilesinden tamamla­yınız.’ Sonra ameller bu şekilde ele alınır.
Amel, amel sahibinin zatından başka ise -örnek olarak zekât ver­meyen, alması yasaklanmış bir şeyi gasp edeni verebiliriz-, bu mal, o kulun amelinin iyi veya kötü suretini giyer. Suret kötü ise, zekât verme­yen, ayette denildiği gibi, onun boynuna bağlanır. ‘Yaptıkları cimrilik kıyamet günü boyunlarına geçirilir.nsı Hz. Peygamber de zekât vermeyen insan hakkında malının bir yılan haline geleceğinden söz etmiştir. Sonra bu mal zekât vermeyen insana şöyle der: ‘Ben senin hazinenim. Sonra da boynuna dolanır.’ Hazine, kulun maldaki amelindendir. Aynı şey, iyiliği kendilerine dönen amellerinde veya zatlarından başkasında tasar­ruf ettiklerindeki cömerdliklerinde Allah’ın salih kulları için söz konusu­dur. Bütün bunların belirtilerini ölüm esnasında görürler. Bu da, ‘Onla­ra ufuklarda ve nejslerinde ayetlerimizi göstereceğiz” ayetine dâhildir.
Burası, insanın amelinin bir yönünü göreceği yerlerdendir. Böylelikle salih kul, ölüm esnasında ruhu için üzerinde yürütüldüğü Burak mesabesindeki iyi amelini görür. Burak o temiz ruhu yüksek derecelere çı­kartır. Artık o, illiyyin’e ulaşır. Çünkü Allah’ın kulları amellerinde dere­ce derecedir. Bir kısmı güzelde, bir kısmı daha güzelde, bir kısmı iyide bir kısmı da daha iyidedir.
Bir kısmına ölüm esnasında ilahi mertebeyle ilgili bilgisi tecelli eder. Bunlar iki tür insandır: Birincisi, Allah hakkındaki bilgisini nazar (teorik inceleme) ve istidlalden almıştır. Diğeri ise, Allah hakkındaki bilgisini keşften almıştır. Keşf bilgisi tecellide daha tam ve iyidir. Çün­kü keşf ve bilginin elde edilişi, takvadan ve salih amelden kazanılmıştır. Bu durum, ‘Allah’tan takva edin (korkun), O size öğretir” ayetinde dile getirilir. Bu bilgi ölüm esnasında güzel bir surette ya da öleni çevrele­yen bir ışık şeklinde gözükür, insan da sevinir. Bilgiyi kazanırken nefsani bir iddia insana etmiş olabilir. Böyle bir insanın ameli, bilgiyi edinir­ken iddianın eşlik etmediği -aksine bilgiyi ilahi bir ihsan, bağış ve lütuf saymıştı- kişinin amelinden daha aşağıda güzel bir surette görünür, ikinci kişi ise, bilgiyi elde ederken kendine ait bir çaba görmeyip ame­linden habersiz olanlardandır. Böylelilde amelinde vasıtadır. Böyle bir insan, (amelde kendisini) sanatçının kullandığı araç gibi sayar. Amel, sanatçıya nispet edilir, alete değil! Övgü de -alete değil- onu kullanana gider. Aynı şey ilahi ilimleri elde ederken Allah’ın kullarından bir kısmı adına gerçekleşir. Böylelikle bilgi ve inancın sureti, son derece güzel bir şekilde ortaya çıkar.
Bir kısmı ise bilgisi olmayan inanç sahipleridir. Fakat söz konusu insanın inancı, işin kendiliğinde bulunduğu duruma uygundur. Bu kişi, Allah hakkında bilenin inandığı şekilde inanır. Fakat bu, Allah’ı bilen­lerden birini taklit ederek gerçekleşmiştir. Fakat onun da inandığını ta­hayyül etmesi gerekir, çünkü inancın hayalden soyutlaması mümkün değildir. O ise, şimdi ölüm anındadır ve ölüm anının doğru hayal -ki kuşku kendisine ulaşamaz- mertebesine ulaşma imkânı vardır. Doğru hayal, insanda dimağın önündeki güç değildir. Aksine o, tıpkı Cebra­il’in Dıhye suretinde gözükmesi gibi, dıştan gelen bir hayaldir. Bu mer­tebe gerçek, doğru ve bağımsız müstakil bir mertebe olduğu gibi mana­lara ve ruhlara elbise giydiren bedeni suredere sahiptir. Böylelilde onun derecesi, o makamdan inandığı şeye göre gerçekleşir.

Kul makam sahibiyse, hiç kuşkusuz, nurani ruhlar derecesine katılır, çünkü onlar Al­lah’ın haklarında ‘Her birimizin belli bir makamı vardır’ dedikleridir. Böylelikle onun makamı bir surette ortaya çıkar. Kendisi de o makama -tıpkı valinin valiliğine yerleşmesi gibi- yerleşir. Bu durumda ise maka­mına göre orada bulunur. Bütün bunlar, dünya hayatının müjdeleridir. Allah onlar hakkında şöyle der: ‘Onlar iman eden ve takva sahibi olanlar­dır. Dünya hayatında onlar için müjdeler vardır”
Can çekişme anında kişi hal sahibiyse, ona Allah’tan bir hal döner ve bu haldeyken can verir. Bu durum, hal sahibine aittir. Allah’tan ona gelen şey onun için bir hil’at -valilik gibi bir makam değil- gibidir. Onu giyinir ve o halin durumuna göre onunla süslenir. Bu hal onun konu­munu gösterir. Bazen hal kendiliğinden olabilirken bazen önceden ya­pılan bir amelden meydana gelir ve bunların arasında fark vardır. Bu­nunla birlikte hal her durumda vehbidir. Fakat insanlar iki kısımdır: Bir kısmı önceden hizmet ederek kendisine giydirileni hale eder. Bir kısmı önceden hizmet etmemiştir. Böylelikle ona dönük ihsan ve inayet daha açıktır, çünkü onun halinin belli bir sebebi yoktur. Bununla birlikte bütün haller vehbi, makamlar ise peygamberlerin hak edişidir.
Bazı insanlara can çekişirken varis olduğu -çünkü âlimler nebilerin varisleridir- peygamber gözükür. Söz gelişi can çekişirken Hz. İsa’yı ve­ya Hz. Musa’yı veya Hz. İbrahim’i veya Hz. Muhammed’i veya her­hangi bir nebiyi görür. Bir kısmı geldiğinde sevinerek -çünkü bütün peygamberler, mutlu insanlardır- peygamberin adını söyler. Can çeki­şirken ‘İsa’ der veya onu Allah’ın isimlendirdiği gibi ‘Mesih’ adıyla zik­reder. Bu, daha yaygın isimdir. Orada bulunanlar ise, velinin böyle bir kelimeyi telaffuz ettiklerini görüp kötü zanda bulunarak ölüm esnasında Hristiyan olduğunu ve İslam’dan çıktığını zanneder. Ya da Musa’yı ve­ya ben-i İsrail’den bir nebinin adını söyler. Yanındakiler ise, adam için ‘yahudi oldu’ derler. Hâlbuki o, Allah nezdinde mutluların en mutlulanndandır. Böyle bir müşahedeyi sıradan insanlar anlamaz. Onu keşf sa­hibi Allah ehli bilebilir. Gerçi söz konusu insan, içinde bulunduğu bu hali Hz. Muhammed’in dininden elde etmiştir, fakat önceki bir nebiye ait bu ortak hale varistir. ‘Onlar kendilerine hidayet ettiği kimselerdir, on­ların hidayetlerine uyulur’ ayetinde dile getirilen husus budur. Suret ortak olunca Hak, bu insana söz konusu (duruma ait) sureti o nitelik sahibi peygamberde gösterir. Bu nitelik söz konusu peygambere aittir

ve Hz. Muhammed de onda ortaktır. Örnek olarak, ‘Beni hatırlamak için namaz kıl” ayetini verebiliriz. Peygamberin görünmesinin gayesi, bu şahsın varis olduğu peygamberin başka birinin varis olduğu peygam­berden ayrışmasını sağlamaktır. Varis olunan diğer peygamber Muhammed’in suretinde görünseydi, diğer nebi ve meleklerden ayrı olarak sadece kendisine özgü hususlarda Hz. Muhammed’e varis olan şahıs işi karıştırırdı. .
Bir kısmına ölüm esnasında makamda ortak olduğu meleğin sureti görünür. Bu bağlamda meleklerin bir kısmı, ‘saf duranlar’, bir kısmı ‘tespih edenler’, bir kısmı ‘okuyanlardır.’ Meleklerin sınıfları makamla­rına göre değişir. Böylelikle kişiyle aynı makama sahip olan melek, onunla sohbet ve oturmak üzere iner. Başka bir ifadeyle meleği indirten şey aradaki ilişkidir. Bazen can çekişen insan meleği adıyla zikreder. Bu esnada meleğe önem gösterdiği, yüzünde bir sevinç, rahatlama ve mut­luluk görülür. Biz can çekişme esnasında sadece karıştırmaları söz ko­nusu olmayan velilerin hallerini betimledik. Yoksa müminlerin geneli­nin hallerini zikretmiyoruz, çünkü o konu ayrı bir tecrübeyi (gerekti­rir). Velilerde özellikle zikrettiğimiz bu haller gerçekleşir. Bu nedenle, sıradan insanların can çekişme esnasında karşılaştıkları ve görülmesi is­tenmeyen ve yüzün sararması gibi durumlarla ilgilenmedik. Bunlar, amacımızın dışındadır. Böyle bir hal genellilde Allah ehlinde görünmez. Onlar, böyle bir halle karşılaşırsa, gördülderini bilenlerdir.
Bir kısmında can çekişme esnasında düstur edindiği ilahi isim tecel­li eder. Bu isim, fiil isimlerinden ise can çekişme halindeki insan o isim karşısındaki davranışına göre hareket eder. Örnek olarak var eden an­lamında el-Hâlık, el-Bârî, el-Musavvir, er-Rezzak, el-Muhyi gibi bir fiili gerektiren isimleri verebiliriz. Böylelikle kişi, o ismi en güzel surette görür ve ona şöyle der: ‘Allah sana merhamet etsin, sen kimsin? isim ‘Ben senin düsturunum’ der. Düsturlar, elinizdeki kitabın ‘Kutupların halleri’ bölümünde, daha sonra gelecektir. Düstur edindiği isim, her­hangi bir kemal niteliğini gerektiren isim olabilir. el-Hayy, el-Alim, el-Kâdir, es-Semi’, el-Basîr ve el-Mürîd isimlerini örnek verebiliriz. Bütün bunlar, murakabe ve haya isimleridir. Ölüm anında (bu isimler karşı­sında) onlar, zikir yaparken dünyevi amaçlardan (hangi ölçüde) arınmış oldukları halde bulunurlar. O amaçlar beşeri yaratılışa yerleşip insanın kendilerinden ayrılmasının mümkün olmadığı şeylerdir. Bu amaçlardan

kurtulmanın yegâne ilacı, arızî olan ya da olmayan her varlıkta Hakkın yüzünü müşahede ederek ‘huzur’ kazanmaktır.
(Can çekişenin) düsturu nitelik (na’t) isimleri olabilir. Bunlar el-Evvel, el-Ahir ve bu bağlama giren nispet isimleridir. Bu isimlerde o, böyle isimlerle Rabbini zikretme esnasında sahip olduğu ‘görelilik’ (iza­fet) bilgisine göre bulunur. Böylelilde -şifadan kabul edenlerden ise-onun bir varlığı olduğunu veya olmadığını bilir.
Bazı insanlara can çekişme anında tenzih isimleri tecelli eder. Ör­nek olarak el-Ganî ismini verebiliriz. Bu isim ömrü boyunca insanın düsturu olmuşsa, o kişi bu ismi müşahede edişine göre onu karşılar. Acaba insan Hakk’ı ‘bir şeyden müstağni’ olması bakımından zikretmiş midir? Ya da -bir şey aklına gelmezden- tıpkı diğer tenzih isimleri gibi sadece Ganî ve Hamid (müstağni ve övülen) diye mi zikretmiş midir?
Bazı insanların düsturu, Allah veya Hüve (O) ismidir. Hüve, Ebu Hamid gibi bazı sûfilere göre isimlerin en üstünüdür. Bir kısmı ise, ‘Sen (Ente)’ ismini daha yetikin sayar. Bu görüş, ‘Ey Hayy, Ey Kayyum! ‘Ey, senden başka ilah olmayan!’ ifadesi hakkındaki görüşünde Kettani’nin benimsediği düşüncedir. Bir kısmı, ‘Ben (Ene)’ zamirini en üstün saymıştır. Bu ise Ebu Yezid’in görüşüdür. Zikri böyle olan biri ölüm anında, o zamir hakkındaki inancına göre bulunur. Bu inanç, sı­nırlama vehmi veya sınırlamadan soyutlanma şeklinde olabilir. Bir kıs­mı, tecrit ve tenzihin sınırlamanın ta kendisi olduğunu düşünmüştür. Bir sınırlama olmaksızın, bir şeyi düşünmek imkânsızdır. Çünkü bir şey ‘dışta olan’ veya ‘içte olan’ veya ‘dışta ve içte olmayan’ diye düşünülebi­lir. Ya da o, o şeyin kendisidir ve ondan başkası değildir. Bütün bunlar, sınırlamadır. Çünkü her mertebe özü gereği başkasından ayrışmıştır. Öyleyse sınırın başka bir anlamı yoktur. Bu kadar açıklama yeterlidir.
Yüz dokuzuncu kısım sona erdi

SIRR-I MEKTÛM-Ü MAHTÛM (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar)

Yorum yapın

بســـم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Sırr-ı Mektûmu muhtevi olan ve üzerine Allah (cc) tarafından mühür vurulan zarftır.

İmâm-ül Evliyâ ârif-i billâh Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Ârab-î, et-Tâî, el-Hâtimî, el-Endülûsî, Şeyh-ül Ekber Muhyiddin (ks) buyurdu ki ;
حَمِــدْتُ اِلــۤهـى وَالْمـقـا•مُ عَــظِــمٌ
فَـاَبــْد•ى سُرُورًا وَ الْفــُوا•دُ كَظِـيمٌ
“Ya Rabb´i Sana arz ve şükrân ettim. Makam-ı celâletin pek büyüktür. Ya Rabb´i bu şükrân ve sevinçe mahsûs izhâr ve kalbimde onu hazm etti.”
وَ مـَاعَجَبى مِـنْ فَـرْحَتى حِينَ قُورِنَتْ
بِتَـرْحَـةِ قَـلْبٍ حَـلَّ فِـيهِ عَظـِـمٌ
“Kudûret-i kalbiye ile beraber takrib ettirildiğinde, zât-ı azîm-uş şânın kalbe sığmasından mütehassıl ferah ve surura taacüb ederim.”
وَ لۤــكِـنَّـنى مِـنْ كَشْفِ بَحْرِ وُجُودِِه
عَـجِبْـتُ لِـقَـلْبـى وَ الْحَـقـا•يِـقُ هيِـمٌ
“Fakat hakîkâtler, gece gündüz amâ´da mestûr olduğu halde kalbimde ilahi vücûdun denizinde keşfine hayran kaldım.”
كَذَاكَ الَّذى اَبــْد•ى مِـنَ النــُّورِ ظَاهِـرًا
عَـلى• سَـرَفِ اْلاَجْـسـَامِ لَيـْسَ يُـقِيــمُ

“Nûr-u mahz (asıl nûr, safî nûr) olan Hakk uzaktan görülen hayal gibi ecsâm-ı ikâme ve idâme etmeyen bir nûr izhâr etti.”
وَ مـَاعَجَبى مِـنْ نُـور جِـسْمى وَ اِنَّــما•
عَجِـبْتُ لِنـُورِ الْـقَـلْبِ كَيــْفَ يَـرِيـــمُ

“Envâr-ı cismiyeme şaşmıyorum da, yalnız envâr-ı kalbiyenin nasıl temsil ve ikâmet ettiğine şaşıyorum.”
فَاِنْ كَانَ عَنْ كَشْفٍ وَ مَشـْهـَدِ رُؤْيــَةٍ
فــَنـُـورِ تَـــجَـلِّــــــيهِ عَـــلَـيْـــهِ مُقِـيــــــمٌ
“Eğer bu nûr-u mütemâyil, keşfen zâhir ve meşhed-i rû´yetten (görüş yeri) neb´ân (kaynayarak akıyorsa) ediyorsa o halde nûr-u tecelli-i ilâhî o kalbde mukimdir.”
تَفَطَّنـْتَ فَاسْـبُرْ عِـلَّةَ اْلأَمــْرِ يا• فَتى•
فَـهَـلْ رَئــْىُ خـَـلْقٍ بِالْعَـليـِمُ عَليِـــمٌ
“Dediğimi anladınsa ey delikanlı, işin esâsını tetkîk ve tecrübe eyle. Acaba halkın görüş ve fikri Alîm olan zât-ı bilebilir mi?”
تَعـَالى• وُجُودُ الذَّاةِ عَـنْ نَيـْلِ عِـلْمَنـَا
بِه عِـنْدَ فَضْـلى وَ الْـفِصا•لُ قَديــمٌ
“Ahâdiyyet-i zâti-ye bizim O´ndan ayrı bulunduğumuz zaman ilmimizin kendisine ittisâlinden münezzeh olduğu gibi bu ademi ittisâl kadîm ve ezelidir.”(sayfa 2)
فَـفُرْقَانُ رَبـىّ قَدْ اَتـاَنِـيَّ مُـخْبِـرًا
بِـتَـعْيِـينِ خَـتْـمِ اْلأَوْلِــيا•ءِ كَـريــمٌ
“Rabb´i Teâlâ´nın Rasûl-i Kerîmi Hâtem-ül Evliyâ´yı tâyin ile yani âhir zamanda İsa b. Meryem (a.s) in nüzûlü ve Deccâl-i katlini ve bunlarda nübüvvet hükmü ile değilde velâyet hükmü ile olacağını bana haber vermiştir.”
فَـقُــلْتُ وَ سِرِّ الْـبَيـْتِ صِفْ لى مَـقـا•مَهُ
فَــقَالَ حَـكِيـمـًا يَـصْطَــفِيـهِ حَـكِـيــمٌ
“Ben rûhâniyeti risâlet ve Esrâr-ı Beyt-ül Harâm (Kâbe) hakkı için bana o Hâtem´in makamını tavsîf ve beyân eyle dediğimde; O bir hükümdür. Hakîm olan Allah (cc) onu intihâb (birçok kimse içinden en iyisini seçmek) ve istıfâ (birçok kimse içinden en güzelini seçmek) etmiştir; cevabını verdi.”
فَـقُـلْتُ يَـرا•هُ الْـخَـتْـمُ فَـاشْـتَدَّ قَـائِـلاً
اِذا• مـا• رَا•هُ الْخَـتْــمُ لَـيْـسَ يَـدُومُ
“Zât-ı Akdese, onu Hatem olan görebilir dediğimde, şiddet îrâz ederek cevap verdi. Hâtemi Hakîkiden başkasının gördüğü devam etmez dedi.”
فَـقُـلْتُ وَ هَـلْ يَـبْـقـى• لَـهُ الْـوَقْـتُ عِنْـدَ مـا•
يَـرا•هُ نَـعَـمْ وَ اْلأَمـْرُ فِــهِ جَــسِيــمٌ
“Hatm-i velâyet Onu gördüğü zaman, zamanın zuhûruna vakit var mıdır? demiştim. Cevâben ………(500+5+400) vakit vardır. Hatem-i Hakîki hakkında ki ise çok büyüktür dedi.”
وَلِلْـخَـتْمِ سِـرٌّ لَمْ يَـزَلْ كُـلُّ عَارِفٍ
عَـلَـيْــهِ اِذا• يَسْـرى عَلَـيْــهِ يَـحُـومُ
“Hatmin mühim bir sırr-ı vardır ki, arif-i billâh olan her kâmil veli ona vakıf ve nafîz (nüfûz ederse) olursa, onun mühr-ü etrâfında devir eder.”
اَشا•رَ اِلَــيْـهِ الـتِّرمِزِىُّ بِـخَـتْمِـه
وَلَمْ يُــبْده وَ الْـقَـلْـبُ مِنْـهُ سَلِـيمٌ
“Meşhûr muhaddis Hakim Tirmîzî (ks) ona ömr-ü dünya ve silsile-i vilâyetin hatmi olduğuna işâret etmiş, fakat izhâr etmemiş olduğundan kalbler o hatmi mârifetden (bilmekten) salim yani hâli kalmıştır.”
وَ مـَا نـا•لــَهُ الصِّـدِّيـقُ فى وَقْتِ كَـوْنِـه
وَ شَـمْسُ سَــمـا•ءِ الْـقَــرْبِ عَـديــمٌ
“Cenâb-ı Sıddîk Âzâm bile sıddîkıyet makamında bulunduğu halde hatm-i bilmeye nail olmadığından semâ-î mağribin şems-i taban-ı (parlayan güneş) onun tarafından görülmemiştir. Çünkü hatm, Cenâb-ı Sıddîk´a mercuhtur (ondan üstün makamdadır). Sebebi de kendisinde hem nübüvvet ve hem de velâyet vardır. Yani İsa b. Meryem (a.s) dır.

مَـزَاقًا وَلۤـكِـنَّ الْفُــۤؤدَ مُـشَاهِــدٌ
اِلى• كُـلّى مـَا يُـبْدهِ وَ هُوَ كَــتُومٌ
“Cenâb-ı Sıddîk Âzâm (r.anh) zevken idrâk etmemiş, fakat hatm-in kendisi ketûm (gizli) olduğu halde izhâr ettiği her âsârı (eserler ve işaretleri) kalben müşâhede etmiştir.(sayfa 3)
بَـغـَارُ عَلـى• اْلأَسـْرَارِ اَنْ تَـلْحَـقَ الـثَّـرى•
وَ اِن تَـمْتَـطِيـهـا• الــزَّهـْرُ وَهـْىَ نُـجُـومٌ
“Safâyı esrârını gubâr alır olmaktan kıskanır. Şayet kendisine bir lem´â (ışık) munakis olsa (aksetse) oda lemât-ı kevâkib olabilir.”
فَـاِنْ اَبـْدَرُوا اَوْ اَشْمـَوُا فَـوْقَ عَرْشِـه
وَ كـا•نَ لَـهُـمْ عِنْــدَ الْــمَقَـامِ لُــزُومٌ
“Bu esrârın balâyı arşın (arşın üstünde) bir yerinde, tabân (dolunay) veya şems-i rahşan (parlak güneş) zuhur etse, makâm-ı hatim´de onda telâzîm ve iltisâk (lüzumlu olmuştur) etmiştir.”
فَـرُبـَّمـا• يَـبْـدُوا عَلَـيـْهِــمْ شُــهُـودُهـا•
فَـمِنـْهـُمْ نُـجـُومٌ لِـلْهـُـد•ى وَ رُجُــومٌ
“Bazan ashâb-ı esrâr-a o esrâr-ı muşâhede zuhûr eder ki, o esrârın bir kısmı rehber-i hidâyet-i râfia (yüksek hidâyet rehberi) diğer bir kısmı da efkâr ve akâid-i fasideye (bozuk akide) racmi şeyâtîn âsa birer mâniâdır.”
فَسُـبْحَـانَ مَـنْ اَخْـفى• عَـنِ اْلـعَـيْـنِ ذ•اتَـهُ
وَ نُـورِ تَـجَـلِّــيــهـا• عَـلَـيْـهِ عَــمِــيـمٌ
“Ahadiyyet-i zâtiyyesini nazarı cismâniyyeden ihfâ eden zât-ı akdesi tenzih ve takdîs ederim. Bununla berâber o zât-ı baht-ın (asıl zât olan) envâr-ı tecelliyât-ı kalb, zi-hayata (hayat sahibi) umûmîdir.”
وَ لۤـكِـنَّـهُ الْمَرْمُورُ لا•يــُدْرِكُ السَّـنـا•
وَ كَيـْفَ يَـر•ى طِـيبَ الْحَيـا•ةِ سَقيِمٌ
“Fakat şeb-pere(yarasa) çeşm (gözlü) olan kimseye ziyâ yaklaşamaz. Seâdet ve huzurlu hayatı hasta olan nerede görecektir.”
فَاَشْخـا•صُنـا• خَمْسٌ وَ خَمْسٌ وَ خَمْسَةٌ
عَلَـيْهِمْ نَـر•ى اَمْرَ الْـوُجُـودِ يَـقُـومُ
“Kendilerine nasb-ı nazar ettiğimiz şahsiyetlerimiz on beş kısıma taksim edilmiştir. Hâdiseler ve mevcûdat-ı kâinât bunlarla kıyamını görüyoruz.”(Bunlar: Rasül, Nebî, Âlim, Veli, mü´min- i ümmi—Aktâb, Evtâd, Vüzerâ, Havâs-u Abdâl, Nükabâ—Müslüman, Kâfir, Tâbî, Tâbî olmayan, Âsî)
وَمَـنْ قـا•لَ اِنَّـهُ اْلأَرْبــَعِـينَ نِهـا•يَـةٌ
لَـهُـمْ فَـهْوَ قَــوْلٌ يَــرْتَـضِيـهُ كَـلـِيمٌ
“Kırkların adetleri adet-i nihâyettir. Bu söz ile hükmedenler bu hükme rızâdâre olmuş olan müttefiklerdir.”
وَ اِنْ شِـئْتَ اَخْـبِـرْ عَنْ ثَـمـا•نٍ وَ لا•تــَزِرْ
طَريقَـتُـهُـمْ فَرْدٌ اِلَــيْـهِ قَـوِيــمٌ
“Arzu edersen sekiz tanesini say ve fazla söyleme. Bunların yolları da birdir. (Rasül, Nebî, Âlim, Aktâb, Evtâd, Havâs, Abdâl, Nükabâ)
فَسَـبْعَـتُـهُمْ فى اْلأَرْضِ لا•يــَجْـهَلُـونَهـا•
وَثـا•مِـنُـهـُـمْ عِــنْدَ النُّـجُـومُ لَـزِيـمٌ
“Yukarıdaki sekiz adetten yedisi herkesçe bilinir. Fakat sekizincisi tecelliyât-ı Rabbânîde gerekli ve devamlılığı olandır. Makâm-ı Hatm sahibidir.”
فَـعِِـنْدَ فَـنـا•ءِ خـا•ءِ الـزَّمـا•نِ وَ دا•لِـهـا•
عَـلى• ذ•اكَ مَدْلُــولَ الْـكَــرُومِ يَقُــومُ
“Dünyanın ömrü fena bulduğunda ve ahir zaman geldiğine zaman delâlet ettiğinde hadiseler ve hatm gelecektir.(sayfa4)
مَـعَ السَّـبْـعَةِ اْلأَعـلا•مِ وَ الـنّا•سُ غُـفُـلٌ
عَـلِــيمٌ تَـبْديــرُ اْلأُمــُرِ حَــلـِيـمٌ
“Bu sekizin içinden yedi müşahit kişi halk gaflete düşmüş iken zuhur edecektir. Onlar işlerini hilm ve sükûnetle işleri idâre edeceklerdir.”
وَ فى الـرَّوْضَــةِ الْـخَـضْـر•اءِ اِسْـمُ عُـد•اتِـه
وَ صـا•حِبُـهـا• بِـالْـمُـؤْمِــنِـينَ رَحِــيمٌ
“Şam şehrinde Ravza-i Hadrâ (yeşil bahçe) da Hatm´in düşmanları bulunacaktır. Fakat Ravza-i Hadrâ´ya mâlik olacak mü´minlere şefkatli merhametli Hatm´dir.”
وَ يَـخْــتَـصُّ بِالــتَّدبِــيرِ مِـنْ دُونِ غَـيـْرِه
اِذ•ا فـا•حَ زَهْــرٌ اَوْ يَـحُــبُّ نَـسِيـمٌ
“Hatm bir işi yapmak isterse veya bir emr-i mânevî aldığında, yukarıdaki kişilerden hiç birine kayıtlı olmayarak işleri dilediğince yapar.”
تَـر•اهُ اِذ•ا نـا•و•اهُ فى اْلأَمـْـرُ جا•هِـلٌ
كَـثِــيرُ الـدَّعا•وِي اَوْ يَكِـيدُ زَنِــيمٌ
“Cahil ona bir iş hususunda müracaat ettiği zaman sen O Hatm´i çok da’vâ eden veya hasım gibi görürsün.”
فَـظا•هِـرُ اْلإِعْـر•اضُ عَـنْـهُ وَ قَـلْـبُـهُ
غَـيُـورٌ عَلى• اْلأَمــْرِ الْـعـَزِيـزِ زَعِــيمٌ
“Zâhiren Hatm´i cahilden yüz çeviren olarak görürsün. Fakat temiz kalbi ölçülmeyecek kıymetli, işlere hâkim ve kefildir.”
اِذ•ا مـا•بـَقـى• مِـنْ يَـوْمـِه نِـصْفُ سـا•عَـةٍ
اِلى• سـا•عَـةٍ اُخْـرى• وَحَــلَّ حَــريـمٌ
“Hatm´in ömründe yarım saat kalsa, ondan diğer saata kadar mutlaka o akîde-i hal edecek ve işleri bitirecektir.[Yani İsa (a.s) gelecektir ki, Hatm O´dur. Çünkü geldiği zaman dünyanın sonu ve velâyetin bitişi olacaktır. Bunun için Hatm (mühür-son) dir.]
فَـبَهْــتَزُّ غُصْـنُ الْـعـَدْلِ بَـعْـدَ سُـكُـوتِـه
وَ يَـحْيى• نَـبـا•تُ اْلأَرْضِ وَهْـوَ هَـشِـيمٌ
“Hatm´in gelmesi ile adâlet ağacının dalları titremeye başlar. Yeryüzündeki ağaçlar ve bitkiler kurumuş iken hayat bulurlar.”
وَ يَظْـهَـرُ عَـدْلُ الله شَـرْقًا وَ مَـغْرِبـًا
وَ شَخْـصُ اْمـا•مُ الْـمُؤْمِـنِينَ رَمِــيمٌ
“İmam-ül Mü´min´in cesedi pakisi toprağa verilse de yine getirdiği Allah (cc)´ın adâleti doğudan batıya zahir ve intişar edecektir.”
وَ تَـمَّ صَـلا•ةَ الْـحَـقِّ تَـتْـر•ى عَـلى• الَّذى
بِـه لَـمْ اَزَلْ فـى حـا•لَـتـى اَهــيمٌ
“İşte burada yani bu işin sonunda Allah (cc)´ın beyanı salâtı kendisine hayat ve ölümde aşık olduğum zât-ı risâlete olsun.”Amin (sayfa 5)

[Kitabın başından başlayıp burada tamamlanan manzûmede Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î Hazretleri Efendimiz Hz. İsa (as) kelimesini, geliş zamanını ve Hatm´in ismi ile geleceğini ve yanındaki yardımcılarını kısmen işaret ve kısmen sarâhatle beyan ve ifâde buyurmuştur. Bundan sonra yine ve küçük bir manzûme ve bir tavsiyesi ile bu kitabı yazmaktan maksadı ne ise ona intikal edeceklerini izah etmişlerdir. Allah (cc) sırrını takdis, yardımını ve feyzini üzerimizde kılsın. Amin]

Hakk Teâlâ’ya arz edilen hamd ve senâyı mukaddem ve Sultân-ı Enbiyâ sallallâhü aleyhi ve selleme takdim edilen hitâmında bir olan salâttan sonra
فَـدَبِــّرْ اَيــُّهـا• الْـحَـبْـرُ اللَّبِـيبُ
اُمـوُرًا قـا•لَهـا• الْفِـطَنَ الْمـُصِيـبُ
Ey Fâzıl-ı akl! Rey saibe sahib olan ha….bu umûru muhimme hakkında söylediğimizi tedbir ve tefekkür ile;
وَ حَقِّـقْ مـا•رَمى• لَـكَ مِـنْ مَعـا•نٍ
حَـو•اهـا• لَـفْظُـهُ الْـعَزْبُ الْــعَـجِيـبُ
Elfâz-ı lutfiye ve acâibinin ihtiva ettiğini ve sana beyan edilen maânî münifeyi tahkik et.
وَ لا•تــَنْـظُــرْهُ فى اْلأَ كْوَانِ تَشْـقى•
وَ يَـتْـعَبُ جِـسْمُـكَ الْـفَــزُّ الْـغَـرِيبُ
Sırf mânaya ait olan o şeye nazar-ı kevnî ile bakma ki, yolu yanılırsan bu babda münferid kalan cismin yorulmuş olur.
اِذ•ا مـ•ا كُـنْـتَ نُـسْخَـتُهـ•ا فَـمـ•ا لى
اَرُومُ الْبـُعْـدَ وَالْـمَـعْـنـى• قَـريـبٌ
O umûru maneviye ve maânî acîbenin bir nushaî zi-hayatî olursan yani Letâif-i Rabbâniye halinde taltif edersen uzaklara gitmeye lüzüm görmem. Çünkü mâna garibdir.

ŞEYH-ül EKBER MUHYİDDİN ibn ÂRÂB-Î (ks)

On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs´te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velilerden. İsmi, Ebu Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebu Abdullah´tır. İbn-i Ârâb-î ve Şeyh-i Ekber diye meşhur olmuştur. Ailesi meşhur Tayy kabilesine mensuptur. Cömertliğiyle meşhur Adiy bin Hatem´in kardeşi Abdullah bin Hatem´in neslindendir. 1165 (H.560) senesinde Endülüs´teki Mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 (H.638) senesinde Şam´da vefat etti. Kabri Şam´da olup sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.
Küçük yaşında ilim tahsil etmeye başlayan Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î, sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye´ye gitti. Pek çok alimin ilim meclislerinde bulunup, ilim öğrendi. Keskin zekası, kuvvetli hafızası ile dikkatleri çekti.
Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î pek çok ilimleri tahsil etti. Filozof İbn-i Rüşd´le görüştü. 1194 (H.590) senesinde Endülüs´ten ayrılarak Tunus´a, 1195´de Fas´a gitti. Karşılaştığı birçok alimle sohbet edip, ilim meclislerinde bulundu. 1199 senesinde tekrar Endülüs´e dönüp Kurtuba´ya geldi. 1201 senesinde tekrar Endülüs´ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus´a geçti. Hacca giderken Mısır´a uğradı. Oradan Mekke-i Mükerreme´ye giderek hac farizasını yerine getirdi. İki yıl kadar Mekke´de kalıp, Medine-i Münevvere´ye geldi ve sevgili Hz. Peygamber (sav) Efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti.
Endülüs´te, Fas´ta, Tunus´ta, Mısır ve Mekke-i Mükerreme´de kaldığı zamanlarda hadis ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü´l-Ferec ibn-il-Cevzî, İbn-i Sekine, İbn-i Ülvan, Cabir bin Ebu Eyyub gibi büyük alimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük alimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek suretiyle, fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde yetişti.
Tefsir, hadis, fıkıh, kıraat gibi pek çok ilimlerde büyük alim oldu. Tasavvufta, Ebu Medyen Magribi, Cemaleddin Yunus bin Yahya, Ebu Abdullah Temim, Ebü´l-Hasan ve Seyyid Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin ruhaniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhur oldu. Mekke´de bulunduğu sırada Fütuhat-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı.
Gavs-ül-a´zam Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemaleddin Yunus bin Yahya´yı yanına çağırarak; “Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddin isminde, Allah (cc)´ın çok sevdiği evliyasından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin.” buyurdu. Yunus bin Yahya, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î´ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î hazretleri, zamanında, ilminden ve feyzinden istifade etmek için kendisine müracaat edilen belli başlı büyük alimlerden oldu.
Şam, Irak, Cezire ve Anadolu taraflarına seyahat etti. Konya´ya gelip, Selçuklu Sultanı tarafından çok ikram ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tayin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde, hepsini fakirlere dağıtırdı. Sofiyye-i aliyyeden ve kelam alimlerinden olan Sadreddin-i Konevi´nin hocası ve üvey babası oldu.
Hocasının üstadı olan Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddin-i Konevi´ye giydirdi.
Konya´da bir müddet kaldıktan sonra Halep´e giden Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î Hazretleri, 1215 senesinde tekrar Konya´ya döndü. Aynı sene içinde Sivas´a, oradan da Malatya´ya gitti. 1230 senesinde Şam´a giderek oraya yerleşti.
Büyük alimler, Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î´nin hal, makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu kabul ettiler. Evliyanın büyüklerinden Ebu Medyen Mağribi ona; “Ariflerin Sultanı” demiştir. Şeyh Safiyyüddin bin Ebu Mensur onun hakkında; “O, şeyhtir, imamdır. Hem de tam kamil ve hakîkâti bulanlardandır. Onu üstün irfan sahiplerinin başında saymak lazımdır. Öyle açık gönül alemi vardı ki, özüne erip, bulduğu her şeyi oradan geçirir ve bulurdu. Keşif alemi açık ve aydınlıktı. Kavuştuğu hallere gelince, ancak “Harika” diye vasıflandırmak mümkündür. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak alemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun da yeri vardı. Bilhassa velayet ahkamına dair tasavvuf deryasında pek uzun kulaçlar atardı. O ummanın da süratli bir yüzücüsü idi. Nihayet o, bu yolda vaz geçilmez bir zat idi. Böyle kabul edip, onun şanını bu şekilde yüceltmek ona layıktır.” derdi.
Talebelerinden Sadreddin-i Konevi şöyle anlatmıştır: “Hocam İbn-i Ârâb-î, geçmiş peygamberlerin ve velilerin ruhlarından istediği ile rüyasında veya uyanık iken görüşürdü.”
Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î Hazretleri kendinden nasihat isteyen bir kimseye buyurdu ki:
“Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse! Her şeyden önce sana lazım olan, sana kendi ayıp ve kusurlarını gösterecek, seni nefsine itaatten kurtaracak bir rehber, bir mürşid lazımdır. Şayet böyle bir zatı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana bazı nasihatlerde bulunayım. O zatı bulduğun zaman, huzurunda, edepli ol. Sakın hatırına o zata karşı itiraz gelmesin. Halini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzurunda, kölenin, efendisinin huzurunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rüyanı veya başka bir halini arz ettiğin zaman, ona cevabını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile beraber olma. Arkadaşlık etme. Mürşidini seveni sen de sev ve ona yardımcı ol. O zata, hiçbir işinde itiraz etme. “Bunu niçin böyle yaptın?” deme. Sana ne iş vermişse yap. Oturduğunda onun senin oturuşundan haberdar olduğunu unutma. Edebi asla terk etme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayayı azaltır, ona karşı hürmeti kalpten çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup, yasak ettiklerinden sakınmak suretiyle göster. O zata yemek ve yiyecek takdim ettiğin zaman, diğer lazım olan şeyler ile beraber önüne bırak, kapının yanında edeple dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp, senin yemeni emrettiği zaman, itiraz etmeden ye. Başkasına verme.
O zatın denemesinden çok sakın ve kork. Çünkü bazen onlar, talebelerini denerler. Onunla beraber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zata karşı edebe uymayan bir husus meydana gelip, onun bundan haberi olduğu halde, sana müsamaha gösterdiğini, seni cezalandırmadığını görürsen, bil ki o seni denemektedir. O zat, bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman, gittiği yeri sorma. Ona, işleri hususunda sana görüşünü sormadan, görüş beyan etme. Şayet seninle istişare ederse, ona uygun şekilde sana göre de muvafık olduğunu söyle. Haddizatında onun seninle meşveret etmesi, senin görüşüne muhtaç olduğundan değil, sana olan sevgisindendir.
Böyle bir zatı aradığın müddet içerisinde, şunlara dikkat et: İlk yapacağın şey; tövbe etmek, üzdüğün kimseleri razı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek, günah ve isyan içerisinde geçen ömrün için ağlamak, ilim ile meşgul olmaktır.
Abdestsiz olma. Abdestini şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca, hemen abdest al. Abdest aldığın zaman iki rekat namaz kıl. Cemaatle beş vakit namaza ve evinde nafile namaza devam et. Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini, dünyayı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince, ağzı yıkarken okunan duaları oku. Tevazu ve huşu içerisinde, kibir halinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü haya ederek yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hali üzere yıka. Başını, kendini alçaltarak, muhtaç kabul eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da Rabb´inin nimetlerini müşahede etmek için yıka. Sonra Allah (cc)´a hamd ü senada bulun. Hz. Peygamber (sav) Efendimize salat-ü selam oku.
Namaz kılarken, Allah (cc)´ın huzurunda durur gibi dur. Yüzün ile Kabe-i Muazzama´ya döndüğün gibi, kalbin ile de Allah (cc)´a dön. Kul olduğunu, Rabb´ine ibadet ettiğini düşünerek, hürmetle tekbir al. Rükudan kalkınca, secdede ve diğer bütün hareketlerinde, Allah (cc)´ın kudreti ile yaşadığını düşün. Selam verinceye kadar ve selam verdikten sonra bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rekat namaz kıl.
Acıkmadıkça yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemek yerken, lokmayı ne büyük ne de küçük al. Lokmayı ağzına koymadan önce Besmele-i şerife yi oku. Yemekten sonra Allah (cc)´a hamd ü senada bulun.”
Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î Hazretleri velilik yolundaki yüksek derecesini ifade ederek buyurdu ki:
“Allah (cc) bana öyle nimetler ihsan etti, bildirdi ki, istersem kıyamete kadar gelecek bütün velileri, kutupları, isim ve nesepleriyle bildirebilirim. Fakat bazıları inkar ederler de, manevi kazançlarından kaybederler diye korkuyorum.”
Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î Hazretleri kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan telgrafın çalışma tekniğini bildirdi.Edison´u (1847-1931) dahi “Üstadım” demek mecburiyetinde bıraktı. Fatih Sultan Mehmed Hanın İstanbul´u fethedeceğini, Yavuz Sultan Selim Hanın Şam´a geleceğini keşf yoluyla haber verdi.
Şeceret-ün-Nu´maniyye fi Devlet-il-Osmaniyye (açıklamasını yazacağımız) isimli eserinde; “Sin, Şın´a gelince, Muhyiddin´in kabri meydana çıkar.” buyurdu. Muhyiddin-i Ârâb-î hazretleri, Şam´da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır.” dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar. 1240 (H.638) Rabi´ul-ahir ayının 28. Cuma günü, yetmiş sekiz yaşında iken Şam´da fani dünyadan ahirete irtihal etti. Salihiyye´de defnolundu. Şam halkı, onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı Sultan Yavuz Selim Han Şam´a geldiğinde; “Sin, Şın´a gelince, Muhyiddin´in kabri meydana çıkar.” sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î´nin vefatından önce ayağını yere vurarak, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” buyurduğu yeri tespit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, “Siz, Allah (cc)´a değil de, paraya tapıyorsunuz” demek istediği anlaşıldı.
Muhyiddin-i ibn-i Ârâb-î; “Arifin niyeti, maksadı olmaz” buyuruyor. İslam alimleri bu cümleyi şöyle açıklamaktadırlar: “Allah (cc)´ı tanıyan kimse, beladan kurtulmak için bir şeye başvurmaz demektir. Çünkü, dert ve belaların sevgiliden geldiğini, O´nun dileği olduğunu bilmektedir. Dostun gönderdiği şeyden ayrılmak ister mi ve o şeyin geri gitmesini özler mi? Evet dua ederek, gitmesini söyler. Fakat, dua etmeğe emr olunduğu için, bu emre uymaktadır. Yoksa, gitmesini hiç istemez. O´ndan gelen her şeyi de sever, hepsi kendine tatlı gelir. Evet, çünkü sevgilinin düşmanlığı, düşmanlar içindir. Dostlarına düşmanlığı, görünüştedir. Bu ise merhametini, acımasını bildirmektedir. Böyle düşman görünmesinin, sevene nice faydaları vardır, bu anlatılmakla bitmez. Bundan başka, dostlarına düşmanlık gibi görünen işler yapması, bunlara inanmayanları harap etmekte, onların belalarına sebep olmaktadır.”
Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i İbn-i Ârâb-î Hazretleri hadis ilminde sahib-i isnat ve fıkıh ilminde içtihat makamında idi. Buyururdu ki: “Hz. Peygamber (sav) Efendimiz, “Hesaba çekilmeden evvel, hesabınızı görünüz.” emri ile, bazı meşayıh, her gün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesaba çekiyor. Ben, hesapta onları geçtim ve işlediklerimle beraber, düşündüklerimde de hesabımı görüyorum.”

MEVLÂ MEVLÂ DER YANAR BU GÖNÜL

Yorum yapın

Eser bad-ı saba yüzüne senin
Misk-i anber ile yoğrulan tenin
Kapında ağlayan ümmetin benim
Mevlâ, Mevlâ der yanar bu gönül

Tecelli eyleyen nuru ararım
Bab-u maksudadır ol arzularım
Dağlar mecnunuyum neye yararım
Mevlâ, Mevlâ der yanar bu gönül

Bir nazar eyledim Sahra-yı Tûr’a
Hidayet Mevlâ’dan gelirse bize
Âşık ya Muhammed, bu Ahmed size
Mevlâ, Mevlâ der yanar bu gönül

İlle cemalin ben görmeyince
Gönül karar etmez durduğu yerde
Senin nurun şifa bendeki derde
Ararım nurunu semada yerde
Nideyim cemalin ben görmeyince

Senin nurun buralardan geçmez mi?
Lale sümbül bu dağlarda bitmez mi?
Kırk senedir hasretini çekerim,
Çektiğim cefalar gayrı bitmez mi?

Dolan, hay Hüdai, dağları dolan
Dünyayı verseler, istemem kalan
Var mıdır, âşıklardan bir murad alan
İlle cemalini ben görmeyince

Hüdai dağlarda bir ihtiyardır
Ümmetiyin Sana selâmı vardır
Âşığım nuruna hâili kaldır
İlle cemalini ben görmeyince.

Ladikli Ahmet aga

Açın Ol Ravza’yı Habibi de Var

Yorum yapın

RAVZA

Kimler yaptı bu Ravza’nın yapusu

Melâkeler açtı tavaf kapusu

Hacerül-esved’in güzel kokusu

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ravza’na bakmaya insan mı kanar

Işkından içenler böyle mi yanar

Ebubekir Ömer hem Osman da var

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Bu Ravza’da vardır yeşil direkler

Saçaklara dolmuş bütün melekler

Burda kabul olur duâ dilekler

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Halkı saf bağlayıp na’tler okurlar

Sokakları kokar türlü kokular

Enbiya evliya burda yatırlar

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Hep âşık olanlar murada irmez

İzin gelmeyince Ravza’na girmez

Işkından içenler kendini bilmez

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ben senin ışkını genç iken içtim

Şimdi mecnun olup dağlara düştüm

Terk ettim dünyayı, dünyadan geçtim

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Zümrütten yakuttan yapısı da var

Besmele yazılmış kapısı da var

Senin ümmetinin hepisi de var

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Gecelerde eser senin yillerin

Hakikatten açan senin güllerin

Ümmetine şifa olan dillerin

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Bir mekânım vardır bilmem ki nerde

Işkından içeli uğradım derde

Nurunu ararım semada yerde

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Çıkarım dağlara yol vermez dağlar

Yüz tutup Mevlâ’ya sıdk ile yalvar

Ol Fatma-yı Zehra validem de var

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ravza’nın içinde zahitler dolu

Ol Mevlâ’m yolladı bu âciz kulu

İsyanım sorarsan defterler dolu

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ol Ravza’yı gördüm ettim kıyamı

Yeryüzüne saçtım gülü reyhanı

Senin nurun aydınlattı cihanı

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Bilirsin cismim hep sana söylerim

Ol kapından gitmez kara yüzlerim

Boran gibi yaşlar saçan gözlerim

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Enbiya evliya makamı bildir

Oku Kur’an’ını ahkâmı bildir

Sana ümmet olmak bir gonca güldür

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

İstemem dünyayı cihanı versen

O asi Ravza’ma girmesin dersen

Vazgeçmem ben senden kabire girsem

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Nice armağanlar verdiler bana

Ümmetinden selâm getirdim sana

Allâh’ın aşkına rahmeyle bana

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Yangınlar yanar da dumanı nerde

Işkın ateşi var kaynıyor serde

Kalkmayınca görmez gözdeki perde

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Uzaktan yakından sana gelirler

Onu tavaf ettirirler deliller

Sorun bu Ahmet’i orda bilirler

Açın bu Ravza’yı habibi de var

Cümle dertlilerin tabibi de var

Ladikli Ahmed Ağamız,Nur içinde yat, Allah’ın rahmeti, Peygamberimizin şefaati onun ve cümlemizin üzerine olsun

SALAVAT-I FATİH

Yorum yapın

Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina Muhammedinil fâtihı limâ uğlika vel hatimi limâ sebeka nâsırıl hakkı bil hakkı vel hâdi ila sırâtıkel müstekıymi ve ala âlihi ve ashâbihi hakka kadrihî ve mikdârihil aziym*

Manası:
Allahım! Kapalılıkları açan, geçmişe son veren, hakka hakikatla destek olan, mahlukatı senin doğru yoluna ileten Efendimiz Muhammed’e O’nun âline ve ashabına O’nun yüce kadr ü kıymetince salat eyle selam eyle ve O’nu mübarek kıl.

Fazileti ve sırları:

1-Bu salavatın sahibi olan büyük kutub Muhammed el-Bekri Hz. demiştir ki:”ömründe bir kere bu salavatı okuyan cehenneme girerse Allah’ın huzurunda beni yakalasın.”

Yukarıdaki sözün sahibi olan zat Abdülkadir Geylani Hz. inden sonra “benim bu ayağım doğuda ve batıda bulunan bütün velilerin boynu üzerindedir.” Diyebilmiş ikinci zattır.Bir kere kendisi Resulullahın (s.a.v) kabrini ziyaret ederken Resulullah (s.a.v) ona :”Allah seni ve zürriyyetini mübarek kılsın” diye hitab etmiştir. Şa’rani,Şihab ve Münavi gibi bir çok alim bu zatı en mübalağalı ifadelerle medh etmişlerdir. ( es-Savi, el-Esraru’r-Rabbaniyye,sh.45 ;Yusuf-u Nebhani, Efdalü’s Salevat, Salat no- 50, sh-89-96 ) (SALAVAT-I ŞERİFE )

2-Yüzyirmi bin salavat-ı şerife gücünde olduğu mana aleminde Peygamberimiz(s.a.v.) tarafından bildirilmiştir.
Eski zamanda Kutbül Aktab Ahmed Ticani hazretleri yakaza halinde bu salavatın faziletini Hazreti Resulüllah’a sorar.
Cevaben:
“Bir kimse salavat-ı fatihi bir defa okursa zamanın başından salavat getirenin okuduğu zamana kadar ins ü cinin ve meleklerin getirdiği salavata denk sevap kazanır.Günahları da bağışlanır.” buyurmuşlardır.

3-Ömür boyu günde bir defa salavatı fatihi okuyanlar imanla ölürler. Diğer rivayette de İLLA evliya olmadıkça ölmezler (Kitabürramah sayfa 93 – 176)

4-Yüzyirmi bin salavat-ı şerife gücünde olduğu mana aleminde Peygamberimiz(s.a.v.) tarafından bildirilmiştir.

5-Her kim bu salavatı Perşembe veya Cuma veya pazartesi gecesi bin defa okursa Resulullah (s.a.v) efendimiz ile uyanık halde buluşur. Ancak bu dört rek’at namazın ardından okunmalı,Bu namazın birinci rekatında üç kere kadir süresi,ikinci rekatında üç kere zelzele süresi,üçüncü rekatında üç kere Kafirun süresi,dördüncü rekatındada üçer kere mu’avvizeteyn (Felak ve Nas süreleri) kıraat edilmelidir.

6-Bu salavata kırk gün devam edene Allahü Teala bütün günahlardan tevbe nasib eder.

7-Mağrib sadatından bazısının nakline göre bu salat Allahü Teala tarafından bir sahife ile Muhammed el-Bekri Hazretlerine indirilmiştir. Bu salavatın bir defa okunması altı kere Kuran’ı kerimin hatmine denktir.

8-Geçmiş zamanda zamanın Kutbu Muhammed –el Bekri (k.s.) Hz. ne ait olan bu salavat öyle büyük bir salavattır ki Resulullah (s.a.v) in mana alemindeki beyanı ile ömründe bir defa dahi bu salavatı okuyan kişi cehenneme girmez.

9-Bu salavat-ı şerife okuyanı cehennem ateşinden korur.(Cehenneme girmesi mukadder olana okumak nasip edilmez)

10- 1000 defa “Ya Latif” zikrinin ardından 100 defa Salavat-ı Fatih okunduktan sonra edilen tüm dualar kabul buyurulur.

11-Açılması gereken, çözülmesi gereken bütün problemler ve sıkıntıları açan bütün kapıları açan bir Salavattır.

12-Her gün 100 defa okumayı vird edinenin kalp gözü açılır.

13-Bu salavat-ı şerife öyle bir hazinedir ki, ecir ve mükafatını, esrarını yerde ve göklerde bulunanlar yazmak isteseler yazamazlardı.

14-Kişinin maksadına ulaşması için bir iksirdir.

15-Bu salavatı bir defa okuyanın cümle günahlarına kefaret olup şu kainatın içinde yapılan her ne kadar büyük küçük öçekilen tesbihatlar varsa cümlesinin (altıbin) katına muadil olur. (kitabürrahman: s.171).

16-Bu salavatı fatihin sevabını yazan melekler on adet okunduktan sonra sevabını Allahü Teala’ya bırakırlar. Bundan sonrası sırdır. (Dürretül Hadika c.4 s.25)

İLÂHÎ ENTE MAKSÛDÎ VE RIDÀKE MATLÛBΔ

Yorum yapın

(İlâhî ente maksûdî) demek, “Yâ Rabbi, benim hedefim, muradım, maksûdum sensin!” demek… (ve rıdàke matlûbî) demek, “Yâ Rabbi, benim bütün taleb ettiğim, istediğim şey, senin rızana ermek; sen bende…n razı ol diye, onu istiyorum!” demek…

Yâni, birincisi ma’rifetullaha işaret ediyor, “Ben ma’rifetullaha sahib olmak istiyorum, Allah’ın arif kulu olmak istiyorum!” demek; ikincisi de, “Allah’ın rızasına, rızâ-i ilâhiye ermek istiyorum!” demek…

Prof. Dr. Mahmud Es’ad COŞAN (Rh.A)

şifa için salavat

Yorum yapın

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْحَبِيبِ الْمَحْبُوبِ شَافِى الْعِلَلِ وَمُفَرِّجِ الْكُرُوبِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا

Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin, el-Habîb-il-Mahbûb, Şâfi-l-ıleli ve Muferric-il-kurûb ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim teslîmen kesîrâ.

not. Kardeşlerim salavat hatmi yapılırken her 100 tesbihte “ilahî ente maksudî ve rizake matlubî”dedikten sonra ilgili kişiye dua edilecek.Allah (c.c) kabul etsin.Rabbim bütün hastalarımıza şifa vr afiyet versin.

BURHÂNÜ’S SÂLİKÎN

Yorum yapın

SEYYİD MUHAMMED NÛR’UL ARABÎ
Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

1813 yılında Mısır’ın “Mahalletü’l-kübrâ” adlı kasabasında dünyaya gelen Seyyid Muhammed Nûr’un hayatı hakkındaki bilgileri halifelerinden Harîrîzâde Kemâleddin Efendi’nin Tibyân ü Vasâ’ili’l-hakâ’ik fî beyân-ı selâsili’t-tarâik adlı eserinden ve Bursalı Mehmet Tâhir’in onun hakkında yazmış olduğu menâkıbnâmesinden öğrenmekteyiz. Hz. Ali kerremallâhü vecheye nisbet edilen Noktatü’l-beyân adlı eseri şerh etmesinden dolayı “Noktacı Hoca” , Mısır’dan gelip Rumeli’ye yerleştiği için “Arap Hoca” ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin torunu Hz. Hüseyin aleyhisselâm soyundan geldiği için “Seyyid” lakaplarıyla tanınır. Muhammed Nûr’ül-Arabî, üstad ve mürşidi Hasan el-Kuveynî’nin

“Artık sana bütün ilimlerin yolu açıldı. Anadolu’ya git” emriyle Anadolu’ya gönderilmiş, bir süre sonra da kendi isteğiyle Rumeli’ye geçmiştir.

1839-1870 yılları onun Rumeli Nakşîliği ve Melâmilik arasında bir tasavvuf sistemi kurmaya başladığı bir dönem olmuştur. Muhammed Nûr, İstanbul’a geldiğinde Melâmiyye-i Bayrâmiyye (Orta Devre Melâmîleri) şeyhi Abdülkadir Belhî’yi kendisine bağlamak ve Melâmîliğin tek temsilcisi olmak istemiştir. Ancak Belhî’nin bunu kabul etmemesi üzerine bu isteğine erişememiştir. Muhammed Nûr’un Şerif Efendi ve Latife Hanım olmak üzere iki çocuğu olmuştur. Halifesi ve oğlu Şerif Efendi’nin hiç çocuğu olmadığı için maddî ve manevî soyu Latife Hanım ve damadı Abdürrahim b. Ali El-Melâmî (Fedâî) ile onların çocuklarından devam etmiştir.

Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî, kaleme aldığı eserlerde üçüncü devre Melâmîliğinin görüşlerini ortaya koymuştur. Abdülbâki Gölpınarlı (1931: 287-290) bu eserlerin elli beş tane olduğunu, bunların otuz sekiz tanesinin Türkçe, on yedi tanesinin ise Arapça olduğunu belirtir. Muhammed Nûr’un bu eserlerinde, Melâmiyye-i Nûriyye olarak bilinen üçüncü devre Melâmîliğinin tasavvuf düşüncesinin özündeki vahdet-i vücut anlayışı ve kendi temellendirdiği tevhit anlayışı vardır. Melâmet-i Nûriyye’yi yaymak için büyük çaba harcayan Muhammed Nûr, bu gayretini galibiyetle sonuçlandırmış, Rumeli ve Batı Anadolu gibi geniş bir coğrafyaya yayılan Melâmet-i Nûriyye için Üsküp, Manastır, Prizren, Doyran, İştip, Tikveş, Köprü, Selânik, İstanbul gibi şehirlerde dergâhlar kurulmuştur. Melâmet-i Nûriyye’nin geniş bir coğrafî alanda ve geniş kitlelere yayılması için halifeleriyle birlikte gayret gösteren, birçok halife yetiştiren ve birçok talebeye hocalık eden Muhammed Nûr, 1888 yılında kendi evinde Hakk’a yürümüştür.

Bu kitapta Arapça olan Burhânü’s Sâlikîn [1] risâlesini Türkçe’ye çevirerek kardeşlerimize faydalı olmayı düşündük.
Tevfik ve inayet Allah Teâlâ’dandır.
BURHÂNÜ’S SÂLİKÎN
بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Allah Teâlâ hakkında bilinmesi gereken şeyleri bilmek her mükellefin (kul) üzerine gereklidir. Bu şekilde söylememizin nedeni Allah Teâlâ’nın “Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” [2] buyurmasından dolayıdır. Hz. İbn-i Abbas radiyallâhü anh bunu “bana ibâdet etsinler” (li-ya’büdûn)”yerine “beni bilip tanımaları için (li-ya’rifûn) ya­rattım” şeklinde tefsir etmiştir.

Burada bahsedilen marifet, tevhiddir. Marifet, zâtında, sıfatında ve fiillerinde şirke düşmeden Allah Teâlâ’yı bir olarak bilmektir.

Allah Teâlâ önce fiillerde tevhid edilir. Bu tevhid sıfattaki tevhidi anlamaya ve yönelmeye sebep olur. Sıfattaki tevhid ile zâttaki vacip olan tevhide kabiliyet kazanılır.

Tevhid-i ef’âlde nakil, akıl ve Şuhut gereklidir.

Nakil: Allah Teâlâ Kur´ân-ı Kerim’de buyuruyor ki,

“Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır.” [3]

Akıl: Bir şeyde tesir eden ancak bir olmalıdır. Bu konuda itifak ve ihtilaf edilse bile, eğer bir olmazsa asla eser (meydana gelen şeyler) bulunmaz. Nesefî akaidinde de bu konu işlenmiştir.[4]

Şuhûd: Fiil müşahedede vakî olamaz. Ancak mevcutta olur. Bütün mevcutların vücudunda Allah Teâlâ bulunur. Bu istidlâl yoluyla vücutta müessir olan Allah Teâlâ’nın olduğunu açıkça müşahede edersin.

Bu söylenenlerle, yaratılmışlardaki tesir edenin yalnız Allah Teâlâ olduğunu anlayışı sana açıldığını bilirsin.

Allah Teâlâ’ya vacip olan Hayat, İlim, irâde, kuvvet, Semi’, Basar, kelam tekvin Sübutî sıfatlar ilmî olarak bilinir, şuhûdî olarak bilinmez. Sahih olan bunların vücutta olduğunu bilmektir.

Bu girişten sonra mükellefler için seferler üçtür.

1- Tabii hüküm olan cehâletten ilm-i yakîne sefer etmek

2- İlm-i Yâkin’den ayne’l yakîn’e sefer etmek

3- Ayne’l yakîn’den Hakk’al yakîn’e sefer etmek.

1. SEFER: İLM-EL YAKÎN

İki türlüdür.

a-Zıt kâidesi: Allah Teâlâ vacib-ül vücut tur.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.”[5] âyetinin işaretiyle Allah Teâlâ zâtında, sıfatında ve fiillerinde kadim, bâkî, muhâlefetü’n lil-havadis (yarattıklarına benzemeyen), kendi nefsi ile kâim olduğunu bilmektir. İnsan ise varlığı ile câiz-ül vücuttur. Yani kendi benzeri vardır ve kendi cinsine husûsi muhtaçlığı vardır. Kendi cinsi içerisinde zât, sıfat ve ef’âlinde bir olamadığı gibi bütünün içinde yani âlemin içinde benzerleriyle de bilinir.

b-Temsil kâidesi: Allah Teâlâ’nın Hayat, İlim, irâde, kuvvet, Semi’, Basar, kelam tekvin olan Sübutî sıfatlarındaki kemâlatıyla yaratmadaki eşsizliğinin misalini göstermesidir. Yani;

“Allah Teâlâ Âdemi kendi surelinde yarattı.” [6] Burada kul hayat sahibi, âlim, mürid (istek sahibi), kâdir, semi’, basîr, konuşan, fâildir. Fakat kadîm Allah Teâlâ’ya nispeti olan sıfatların hâdise olan tesiri ve nispeti takdiri hükümledir.

2. SEFER: AYN’ EL YAKÎN

Allah Teâlâ’nın bütün eserleri isimleri ve sıfatlarının zuhur aynasıdır. Sekiz yolla sıfatların anaları ve bütün sıfatlar hayat (sıfatında) toplanır.

Allah Teâlâ’nın hayatı zatının varlığı ve hiçbir şeye bağlanmadığı gibi diğer sıfatlarda buna bağlıdır.

İlim sıfatı ise vacibe, mümküne ve hayale ilgi ve bağı kadîm olarakta caiz olabilir. Malumda ilim sıfatına tabî olarak tecelli etmektedir.

Muhit sıfatı mümkün’ül vücudta olan her şeyi ihata eder.

اِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحِيطٌ

“Allah şüphesiz her şeyi bilgisiyle kuşatandır.” [7]

İrade sıfatı ise kabiliyetlerden (özellikler) birini tercih etmesidir. Kabiliyetler ise yedidir. (Varlık, yokluk), yaratmak, kudretler, mümkünler, zamanlar, yönler, kaderler

Mümkünün bu özelliklere vücuda gelmesi (varlığa çıkması) ve yokluğunda ilgisi bulunmaktadır. Bu özelliklerin ve iradenin seçiciliği ile yokluktan varlığa çıkarlar.

Semi’ ve basar sıfatı kadîm ve hadis olarak mevcudatla ilgisi bulunabilir.

Kelâm sıfatı ilim sıfatının özelliklerini taşır.

Tekvin sıfatı ise irade ve kudretin yönelmesiyle bütün sıfatlar neticesi ile olan eserlerde icad (yaratma) ile ilgilidir. Fakat mazharların subûtlar (gerçeğe çıkması) zahirlerin subûtu iledir. Eserlerin subûtu isimlerde, isimlerin sübutu sıfatlarda, sıfatların sıfatta subûtu ancak zâtta olur.

اَللهُ نُورُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لا شَرْقِيَّةٍ وَلا غَرْبِيَّةٍ

“Allah göklerin ve yerin Nur’udur. O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir, cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır; bu ne yalnız doğuda ve ne de yalnız batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır.” [8]

Bunu anlayabildiysen Allah Teâlâ’nın zâtın mazharı sıfatı, sıfatının mazharı isimleri, isimlerinin mazharı eserleridir. Eserlerinden murat yaratılmış taayyünler, isimler ise taayyünlerin hakikatidir. Lakin bütün yaratılmışların hakikatini hakikat’ül hakâik olan halife olan insan-ı kâmil toplanmıştır.

3. SEFER: HAKK’EL YAKÎN

Bu sefer:
1. Seyr ilâ’llâh
2. Seyr bi’llâh
3. Seyr fî’llâh
4. Seyr meâ’llâh
5. Seyr u’llâh
6. Seyr ani’llâh

seyirleri ile tamam olur.

1. Seyr ilâ’llâh,

bu tevhid ulûhiyetteki ef’âl, sıfat ve zâtta şirki kaldırmaktır. Allah Teâlâ’nın başka şeyde olmayan ve nefsindeki birliğini olması gereken şekilde tevhidde vukuf etmektir. O’nun Vacibül vücud olan birliğini hiçbir şeyin gereği olmadığı gibi varlığa çıkan her taayyün onun eseridir. O bulunan her şeyden yüksektir. Çünkü her şey her anda O’nun icâdıdır.

اِنَّ اللهَ يُمْسِكُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ اَنْ تَزُولا وَلَئِنْ زَالَتَا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِهِ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

“Doğrusu, zeval bulmasın diye gökleri ve yeri tutan Allah’tır. Eğer onlar zevale uğrarsa O’ndan başka, and olsun ki onları kimse tutamaz. O, şüphesiz Halim’dir, bağışlayandır.” [9]

Bu âyetin manası imdat (tehlikede olana yapılan yardım) Allah Teâlâ’ya aittir.

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” [10]

Bizimle beraber olan Allah Teâlâ olunca başka bir şey yoktur. Bu ise Vacib’ül vücüdun fiillerinde tevhid ve yüksek yardımı hasıl oldu demektir. Her âyinede (ayna) görülen ve tesir eden Allah Teâlâ’dan başka bir şey değildir.

لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ للهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

“Bugün hükümranlık kimindir?” denir; hepsi: “Gücü herşeye yeten tek Allah’ındır” derler.”[11]

Akıllı olana gereken kıyamette bu nida ile seslenildiği vakitte utanmadan önce bu durumu zevk etmesi gerektiğidir. Yani eserlerde Allah Teâlâ’dan başka bir yaratıcı ve icad edenin olmadığını bilmektir.

وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ

“Başına gelen kötülük ise nefsindendir.” [12]

Buradaki husus İbrahimî dinde terbiye için ve şeriat yönüyledir. İbrahim aleyhisselâm dedi ki;

وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” [13]

İbrahim aleyhisselâm bu ayette hastalığı kendine, şifayı Allah Teâlâ’ya nispet etmiştir. مَاكَانَ اِبْرَهِيمُ يَهُودِيًّا وَلانَصْرَانِيًّا وَلَكِنْ كَانَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَاكَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

“İbrahim ne Yahudi idi ne Nasrânî ve lâkin müslim bir hanif (lekesiz bir muvahhid) idi ve müşriklerden olmamıştı” [14]

Bu anlatılanlar ile Seyr ilâ’llâh ef’âl, sıfat ve zâtta tevhiddir. bununla Tevhid-i ef’âli bilirsin.

Tevhid-i sıfat ve esma birdir. İsim, eserler oluşturan sıfatın kendisidir. Eserler sıfatla oluşur. Ne zaman müessir sıfatlar ile bir eser varsa, o, Allah Teâlâ’nın bütün eserlere her an uzanan sıfatıdır. Sıfat-ı cüziyyeden bir şey bize nispet edilse o hadistir. (sonradan olandır) Çünkü bütün eserler onun eserlerinden yer bulabilmiştir.

Tevhid-i zât, eserleri ile bilinen vacibül vücuttur.

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ

“O, her an yaratma halindedir.” [15] âyeti beyanıyla her an yaratmadadır. O taayyünlerin eserlerinde tecelli edendir.

وَمَا اَمْرُنَا اِلاَّ وَاحِدَةٌ

“Bizim buyruğumuz,… bir tek sözden başka bir şey değildir.”[16] Taayyün eden tecellide abes olarak iki defa tecelli etmeden neticede olması gereken olur.

َما خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لاتُرْجَعُونَ

“Yoksa siz, Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” [17]

Vacib’ül vücutta abes bir şeyde yoktur.

2. Seyr bi’llâh

Cem makamıdır. Kurb-u ferâizdir.

3. Seyr fî’llâh

Hazret-ül cem makamıdır. Kurb-u nevafildir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Her kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse ben ona harp açarım. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınır­sa muhakkak onu korurum.” [18]

“… Ben yapmasını dilediği hiçbir şey hakkında müminin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. Fakat bunda kulum, ölümden hoşlanmıyordu….” [19]

Farz müminin isteği ile değildir. Ondaki olan zuhur ancak Allah Teâlâ’nın zuhurudur.[20] Allah Teâlâ kulun lisanı ile “Semiallahulimen hamideh” [21] dediğinde Allah Teâlâ kul ile işitme ve görmenin zuhur yeri olur ve bunu söyler.

“Bakmak”ta ise kul ihtiyar sahibidir dilerse yapar, dilerse terk eder.

Kul zahirdir, Hakk mazhardır. Hakk bu şekilde kuluyla işitir, görür, lisanı ile konuşur, el ile tutar, ayakları ile yürür yani bütün azalarıyladır. Kul bu makamda rububiyet sıfatlarıyla zahir olmuştur. Ancak zuhuru Hakk’ın vücudu iledir.

Rubûbiyet esere bağlı değildir. Kul ise rubûbiyet eserlerinden bir eserdir. Kim ki rabliğini iddia ederse şirk koşmuş ve kâfir olmuş olduğunu bilmelidir. Çünkü kulun iddia edeceği bir vücudu yoktur.

Hulâsa cem vahdetin (Allah Teâlâ’nın) kesretle (varlıkla) zuhurudur. Hazertü’l cem ise kesretin vahdetle zuhurudur.

4. Seyr meâ’llâh

Cem’ül Cem makamıdır. Vahdet ile kesreti birleştirmektir. Yani, Kurb-u ferâiz ve nevâfili birleştirmektir. O büyük bir berzah olarak (Allah Teâlâ)

هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ

“O, evveldir ve ahirdir ve zahirdir ve batındır. O her şeyi de bilendir. ”[22]

Öyle ise vahdet, bir olan zât, kesret ise şuûnatının çokluğudur.

Bu sayılanlardan sonra men edildiğimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ayakları altında hususî olan ehâdiyyet velâyeti gelir.

Ebu Yezid Bestâmî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Öyle bir denize daldım ki, nebiler onun sahilinde kalmışlardı.”[23]

Bu bahsedilen derya sırf (salt) tevhiddir.

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى . ..

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ. .

“Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı.

Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü.”[24]

كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ

“O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.”[25]

شَهِدَ اللهُ اَنَّهُ لاَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ

“Allah şu hakikate Şahadet eyledi: “başka Tanrı yok ancak o” vardır.[26]

(Bahsedilen makamların lisanlarda söylenişi şu şekildedir.)

Cem lisanında;

مارئيت شيأ الا ورئيت الله قبله

“Bir şey görmedim, ancak önce Allah Teâlâ’yı gördüm”. (Her zaman önce Allah Teâlâ’yı gördüm, kesreti görmedim)

Hazertü’l cem lisanında;

مارئيت شيأ الا ورئيت الله بعده

“Bir şey görmedim, ancak sonra Allah Teâlâ’yı gördüm”. (Allah Teâlâ’dan önce kesreti gördüm.)

Cem’ül cem lisanında;

مارئيت شيأ الا ورئيت الله معه

“Bir şey görmedim ancak her şeyi Allah Teâlâ’yı beraber gördüm”. (Allah Teâlâ ile kesreti beraber gördüm.)

Ehâdiyetü’l cem lisanı;

مارئيت شيأ الا ورئيته ان الله

“Bir şey görmedim ancak ne gördümse muhakkak Allah Teâlâ (olarak) gördüm”.

5. Seyr u’llâh

(Seyyid Muhammed Nûr kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bu seyrin açıklamasını yapmamıştır.)[27]

6.Seyr ani’llâh

Bu seyir telvîn ve temkîn makamıdır.[28] Bu makam nübüvvet mertebesidir.

Ehadiyyet makamı telvîni barındırmayan temkîn makamıdır.

Seyr ani’llâh Hakk’tan, Hakk’la seyirdir. Bu seyrin sahibi halk (yaratılmış) olarak isimlense de Allah Teâlâ ile beraber olduğu için O’ndan perdelenmez. Bu bahsedilen makamda olan varis ve hilâfet sahibidir. Onun lisanı ise;

ما رأى الله الا الله

“Allah ancak Allah’ı gördü.” [29]

“Allah Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola iletir.”

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

“Ey Allah’ım! Salât’ın Muhammed’e âline ve arkadaşlarına hepsine birden olsun.”

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

“Hamd âlemlerin Rabbi’nedir.[30]

[1] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, 297.7 – Osman Ergin Yazmaları – 000702/03,v.21b-22b; OE_Yz_000580/18, v.84b-87a

[2] Zâriyât, 56

[3] Saffat, 96

“Allah her şeyin yaratıcısıdır” Zümer, 62

[4] Nesefi Metin:

والله تعالى خالقٌ لأفعال العبادِ مِن الكفر والإيمان، والطاعةِ والعصيان وهي ُ كلُّها بإرادتِهِ، ومشيئتِهِ، وحُكمِهِ، وقضيتِهِ، وتقديرهِ، وللعبادِ أفعالٌ اختياريةٌ يُثابونَ بها ويُعاقبونَ عليها، والحسنُ منها برضاءِ الله تعالى، والقبيحُ منها ليسَ برضائِهِ تعالى، والاستطاع ُ ة مع الفعل وهي حقيقة القدرة التي يكونُ بها الفِعلُ،

[Allah kulların her işini: iman küfür, ibadet isyan... Yaratıcıdır. Ve Bunların hepsi onun iradesi, istemesi, hikmeti, kazası, takdiri iledir.

Kulun da ihtiyarı vardır. Onunla işlediği işlerden sorumlu tutulur. Ceza veya mükâfata uğrar. Kulun yaptıklarından güzel olanlar Allah Teâlâ’nın rızası iledir. Kabih (çirkin) olanlara ise rızası yoktur.

İstitaat (güç) fiille beraberdir. O anda verilir. Bu tabir (istitaat) âlet, uzuv ve sebeplerin sağlamlığı, el verişliliğini ifade eder.

Sorumluluk ta bu güce uygun düşer zaten, Kulun gücü ve yeteneğini aşan şeyler ona yüklenmez.]

Netice şudur ki; kul, kudretini bir fiile kat’iyyetle say’edince Allah Teâlâ âdeti icabı, o fiili yaratır. Eğer, bu fiilin meydana gelmesinde Allah Teâlâ’nın yaratmasının yanında kulun da dahil bu­lunmamış olsa idi; kulun infiradı da sahih olmazdı. O halde, kulun fiili, iki kudretin içtimai ile hasıl olmaktadır. Allah Teâlâ’nın kudreti ile hasıl olması, Allah Teâlâ’nın halkı (yaratması) dır. Kulun kudreti ile hasıl olması ise, kulun kesbi (seçip tercih etmesi) dir. Fiilin, makdur (takdir edilen), hüsün (güzel) ve kubuh (çirkin) olarak vasıflanmasını gerekti­ren şey ise, kesb’dir.

Fiilin, Allah’ın kudreti ile olduğu inancı, ce­birdir. Kulun kudreti ile olduğu İnancı ise, tefviz, yani fiili kula bırakmaktır. Böylece, seleften nakledile gelen “Cebr-i Mutavassıt” görüşü ortaya çı­kar ki, Mâtüridîlerin kabul ettikleri görüş de bu­dur.

Eş’arî Mezhebi’ne göre ise: Allah Teâlâ kul­da bir kudret icat eder. Kul da, bu kudrete uy­gun olarak, kendi fiilini icat eder Burada mües­sir, yalnız Allah’ın kudretidir. Kulun kudreti mü­essir değildir. O, sadece fiilin mahallidir. Kullar, fiillerinde muhtar; ihtiyarlarında ise muzdardırlar. Yani hür değil, mecburdurlar. Çünkü Eş’arîler, “İrade-i Cüz’iyye” nin mahlûk olduğuna kail­dirler. Onlara göre, fiilin vukuu, ızdırarîdir. Ku­lun, fiili yapmak veya terk etmek hususlarından birisini tercih etmeye kudreti yoktur. Bunun için, her ne kadar Eş’ari, kendisinin “Cebrü Mutavas­sıt” olduğunu iddia etmişse de, Eş’arîl-ere “Cebrü Mahz” denilmiştir. Tekrar edecek olursak, Eş’arî Mezhebi’nin gö­rüşünün özeti şudur: Allah Teâlâ âdeti üzere, kulların fiillerini kudretlerine yakın olarak yarat­tı. Bu halde, kulun fiili, Allah Teâlâ’nın kudretinin tesiri ve Allah Teâlâ’nın icadı ile olduğundan, Allah Teâlâ’nın mahlû­kudur. Kulun kudretine yakın olduğu için de ku­lun kesbidir.

Ehl-i Sünnet’in Görüşü:

Kudret, kuvvet, güç ve takat manalarına ge­len “istitâat”, bir sıfattır ki; Allah Teâlâ bu sıfa­tı, insan bir işi yapmayı kastettiği anda — bu işi yapmak için gereken adetler ve sebepler de salim ve tam olunca— yaratır. İnsan, “hayır” fiilini yapmayı kastedince; Allah Teâlâ da hayır kudretini yaratır; “şer” fiilini kast edince de; Allah şer kudre­tini yaratır.

İşte bu kudret, fiil İle beraberdir. Allah Teâlâ tarafından, kul için, fiil İle beraber olarak yaratı­lır. Fiilden evvel olamaz. Zira fiilden evvel olsa idi; bir şey yapmak istediğinde, kulun Allah Teâlâ’ya ih­tiyacı olmaması gerekirdi. Bu halde ise, Mutezilenin dediği gibi, kul, fiilinin yaratıcısı olurdu. Bu kud­ret, fiilden sonra da olamaz. Zira kudret olmadan fiilin hasıl olması gerekir. Bu ise, muhaldir. Ceb­riye Mezhebi, bu görüşü savunur.

Netice olarak; istitâat, kul için bir sıfattır ve bu kudret; kul, irade-i cüz’iyyesini sarfettiği anda hasıl olur. Bu ise, dört kademede meydana gelir:

1. İrade-i külliye ki; bu iradenin kendisinde, takdir edilmiş şeylerin her birisine taalluk etme salâhiyeti vardır.

2. Bundan sonra, fiilin mevcudiyeti için şart olan bütün sebeplerin selâmeti gerekir.

3. Daha sonra kul; irade-i külliyesini belirli bir fiile sarf eder ki; bu sarf, irade-i cüziyyedir.

4. Bundan sonra da, kulun, irade-i cüz’iyyesi­ni fiile sarfı ânında Allah Teâlâ, fiil ile beraber, kulda kudret yaratır. Bu son sarf, Allah’ın, kulda kudreti yaratmasına sebeptir.

Kudretin aslını isbat, Cebriyye’yi; kudretin fiil ile beraber olduğunu isbat ise Mûtezile’yi yı­kar.

[5] Şura, 11

[6] Buhârî. İsti’zan. 1: Müslim. Birr. 110. Cennet. 28:İbn. Hanbel. II/244. 251. 315. 323. 434. 463. 519

[7] Fussilet, 54

[8] Nur, 35

[9] Fatır, 41

[10] Hadid, 4

[11] Mümin, 16

[12] Nisa, 79

[13] Şuara, 80

[14] Âl-i İmran, 67

[15] Rahman, 29

[16] Kamer, 50

[17] Mu’minûn, 115

[18] Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38

[19] Ebu Nuaym, Hilye. VIII/318

[20] Farz ibadetinde irade yoktur. Farzın terki Hakk’ı terk etmek demektir.

[21] “Allah Teâlâ kendisine hamd edenleri işitti.”

[22] Hadid, 3

[23] Dr. Abdurrahman Bedevi, Şatahatu’s-Sufiyye, 28-32; Feriduddin Attar, Tezkiretu’l-Evliya, 1/160, Neşr. Nicholson, 1905-1907.

[24] Enfal, 17

[25] Kasas, 88

[26] Âl-i İmran, 18

[27] Diğer kitaplarda bu seyirden hiç bahsedildiğini görmedim. İlk defa burada karşılaştım. Sırrı içinde saklı bir seyr olduğu kesindir. Meczupların makamları genellikte burada olsa diye düşünüyorum. Çünkü akıla uygun gelmediği için bahsedilmediği anlaşılmaktadır.

[28] TELVÎN-TEMKÎN: Renkten renge girme ve mekân tutma anlamlarında Arapça iki kelime.

Telvîn, bir halden diğer hâle geçmeyi veya bir makamdan diğer bir makama atlamayı ifade eder.

Temkîn ise, istikamette derinleşmek ve sabitleşmek anlamına gelir. ikisi birbirinin mukabili gibidir.

Telvîn hal ehlinde, temkîn ise makam sahiplerinde olur. Hal ve makam arasında bir takım farklar vardır:

1. Hal, şimşek gibi değişkendir, makam sabittir.

2. Hal, çift çift gelir, mesela hüzn-sürûr, kabz-bast gibi. Makamda, bu çift çift gelme durumu söz konusu değildir.

3. Hal, vakte bağlıdır, vekil gibidir, sahibinin elinde değildir. Makam, kesb sonucu ortaya çıkar.

4. Bulunulan makamın tam hakkı verilmeden bir üste çıkılmaz, halde ise bu durum yoktur.

5. Her makamın başlangıç ve bitişi, ayrıca bu ikisi arasında çok sayıda halleri vardır. Yani makam, kaplam; hal, içlem durumundadır.

Bu seyre “telvin ba’de’t-temkin” (temkinden sonra telvin) denir. Bu seyir vahdet (birlik)’ten, kesret (çokluk)’e doğrudur. Bundan gaye, Hakk’dan halka terbiye ve irşâd için dönüştür. Bu yüzden, seyr-i anillaha “beka ba’de’l-fenâ”, “sahv ba’de’s-sekr” veya “fark ba’de’l-cem” de denir. Bu durumdaki kişi, vahdette kesreti, kesrette vahdeti görür.

[29] Allah Teâlâ Kur´an-ı Kerim´de Miracın İsrâ, 1. kısmını, yani Mekke´den Kudüs´e olan yolculuğunu açıkça, fakat semalardaki seyrini rumuzlar ile anlatmıştır. Biz bu yolculuğu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin kelamından dinlemiştiriz. Çünkü manevi âlemi beşerin anlayışına uygun olarak O´nun anlatması daha uygundu. Necm Suresinde anlatılan kısa bir bölüme bile çok yorumlar getirilmiş işin içinden de çıkılamamıştır. Kur´an-ı Kerim´de ki, hakikate iman etmeyen küfür üzere olacağından rahmet nebisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir şefkati daha açığa çıkmıştır. Çünkü Aişe radiyallahü anha validemiz bile bu konuda teyakkuzda kalmıştır. O,

“Her kim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah Teâlâ´yı baş veya kalp gözü ile gördü derse yalan söyler” demiştir.

Bu rivayette ki mana “Hakk-ı Hakk görür” demektir. Daha sonraki makamlara ulaşınca Aişe radiyallahü anha Validemiz bu sözünden vazgeçmiştir. Yani Allah Teâlâ´ya ulaşmanın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile olduğunu; Ulaştıranın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ulaşılanı Allah Teâlâ’yı bilmeden kavuşturamayacağını anlamıştır. Hiç rehber bilmediği yolu anlatabilir mi?

Zahir ve batın Allah Teâlâ´dır. Allah Teâlâ’nın zahir oluşu isim ve sıfatlarla, batın oluşu zat-ı iledir. O´nun isimleri zat-ına aslında aynadır.

Yaratılanlar ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle O´nu bilebilirler.

Allah Teâlâ dışardan bir şeyle gizlenmemiştir. Fakat isimleri ve sıfatlarını bilmeyene ve özünde bulmayana kendini gizler.

Hz. Ali kerremallâhü vechenin;

“Ben görmediğim Allah (celle celâlühû)´a ibadet etmem” buyurması Allah Teâlâ’nın görüleceğine işarettir. Fakat bu görülme bu sırları bilene olmayıp bunu özünde bulanadır ki; çokları görme konusunda bir şeyler söyleseler de, onlarda bu halden habersizdirler.

Allah Teâlâ’yı beşer âlemi ile ancak mecâzi anlatırız. Hakikati kendinde saklıdır. Kur´an-ı Kerim bile bu ilâhî konuyu beşerin idrakine az bir mana ile aktarmıştır. Hakiki bilgi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize aittir. Onun için “Yetimin malına yaklaşmayın” (En’am, 152) ayetindeki batinî sır budur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hususî mertebesine ait yakınlığı isteyemeyiz. Yetim olmak insan için eksiklik olmadığı gibi kıymetinin yüceliği ortaya çıkar.

Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “O bir nurdur, ben O´nu gördüm” buyurdu.

Miraçta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize bütün nimetler ve azaplar gösterildi de, hâlinde bir zerre değişiklik olmadı. Kur´an-ı Kerim´de “Gözü ne kaydı, ne de aştı.” (Necm, 17) buyruldu.

Bir şeyden etkilenmek eksiklikten olur. Eksiklik yaratılıştan olursa tedavisi olmaz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaratılışı tam olduğuna göre O´nun bu konuda hataya düşmesi olmamıştır.

Bir şeye merak duyan ya hasretinden veya rağbetinden olur ki, bu eksikliktir. O´nun bu halden uzak olması, gördüğü şeyleri önceden bilmesi veya kendinde onları bulmasıdır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bilgisi yaratılışı ile beraber mevcuttu. Fakat O beşere gönderildiğinden beşerin sıfatı gibi sonradan öğretilir gibi öğretildi ve bildirildi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şaşkınlıktan ve cahillikten korunmuştur. O, kavuştuğu makamlara hakkıyla layıktı.

Bu yakınlıktan dolayı sarhoş olup yanında kalmak arzusuna da düşmedi. Güzel sevgilin kulluğuna yönelip Sen´i tercih etti. (ALTUNTAŞ İsmail Hakkı, Sevgili Efendimize Muhammedî Dua [Kitap]. – İstanbul, 2004.s. 60- 63)

[30] Hata ve kusurlar şahsıma aittir. Tercümenin bittiği tarih 26.10.2010

Hz. Yûsuf’un Gördüğü Rüyanın Fusûsu’lHikem’deki Yorumu *

Yorum yapın

Giriş: Hz. Yûsuf’un Hayâtı

Peygamberler içerisinde hayâtı en iyi bilinenlerden birisi Hz. Yûsuf’tur. Onun hayâtı gerek Kur’ânı Kerîm’de Yûsuf Sûresi’nde ve gerekse Tevrat’ın Yaratılış bölümünde birbirine yakın bir biçimde ve etraflıca anlatılmaktadır. Hz. Yûsuf, Hz. İbrâhim’in torunu Yâkup peygamberin oğludur. M.Ö. 1300’lü yıllarda Filistin’de doğmuş ve 17 yaşından sonra Mısır’da yaşamaya başlamış ve orada vefat etmiştir.

Bir hadîste belirtildiğine göre1 güzelliğin (hüsn) yarısı kendisine verilmiş olan Hz. Yûsuf; beyaz tenli, kıvırcık saçlı, büyük gözlü, ince burunlu ve düzgün vücutlu imiş.

Kaynaklara göre, Yûsuf(s) doğunca, bakması için halasının yanına verilmişti. Kendisini çok seven halası onu ölünceye kadar bırakmadı ve babasına geri vermemiştir. Hz. Yâkup(s) ancak kızkardeşi öldükten sonra oğlunu yanına alabilmiştir.

Babalarının çok sevdiği Yûsuf’u üvey kardeşler çok kıskanıyorlardı. Bu yüzden onu öldürmeye karar verdiler. Kıra götürmek bahânesiyle babalarından Yûsuf için izin aldılar. İçlerinden birisi Yûsuf’u öldürmemelerini, eğer ondan kurtulmak istiyorlarsa onu bir kuyuya atmalarını tavsiye etti. Onlar da Yûsuf’u ıssız bir yerde, içi su dolu bir kuyuya attılar. Babalarına Yûsuf’u kurtların yediğini söyleyerek, kana buladıkları gömleğini gösterdiler. Bu sırada kuyuda bulunan Yûsuf’a korkmaması husûsunda vahiy geldi.

Yoldan geçen bir kervan kuyuya atılan Yûsuf’u çıkardı. Mısır’a götürüp basit bir bedelle köle olarak sattı. Bu sırada on yedi yaşında olduğu belirtilen Yûsuf’u Mısır kralı II. Firavun’un hazîneden (Mâliye) sorumlu olan bakan ve veziri satın aldı. Vezirin hanımı, genç ve yakışıklı olan Yûsuf’a, gönlünü kaptırdı. Hattâ ona olan düşkünlüğü bâzı ‚sosyete kadınları arasında dedikodu konusu dahi oldu. Fakat, kendisine ilim ve hikmet verilmiş olan bu yakışıklı ve delikanlı Allah elçisi, bir burhânı ilâhî 2 sâyesinde hanımının kötü emeline âlet olmaktan, fâhiş ve âdice bir fiil olan zinâ yapmaktan korunmuştu. Kölesinden yüz bulamayan vezirin karısı (Züleyhâ), kendisine sarkıntılık ettiği şeklinde ona iftirâ attı. Böylece Hz. Yûsuf yıllarca hapis yattı. Firavun’un gördüğü bir rüyâyı yorumladı ve hapisten kurtuldu ve aklandı. Bu esnâda Hz. Yûsuf’un ilk sâhibi olan vezir öldü. Firavun onun yerine Hz. Yûsuf’u hazîneden sorumlu bakan ve kendisine vezir yaptı. Ölen vezirin karısı (Züleyhâ) ile Hz. Yûsuf’u evlendirdi. Hz. Yûsuf bu sıralarda otuz yaşlarında idi. Ülkenin geçirdiği kıtlık yıllarını mahâretle atlatan ve kralını Hak dîne çeken peygamber vezir, halk tarafından da büyük bir sevgi ve saygı gördü.

Bu yıllarda meydâna gelen kıtlık bütün bölgeyi etkilemişti. Hz. Yûsuf’un kardeşleri, nâmını duydukları bu cömert ve iyiliksever vezirden yiyecek almak için Mısır’a geldiler. Hz. Yûsuf kardeşlerini hemen tanıdı. Aralarında çeşitli konuşmalar geçti. Memleketlerine dönen kardeşleri, yanlarında Hz. Yûsuf’un öz kardeşi Bünyamin de olduğu halde, ikinci defâ onun kapısını çaldılar. Hz. Yûsuf bu defâ onlara gerçeği açıkladı ve 70 yaşlarında olan babasını, daha rahat bir yaşam süreceği Mısır’a dâvet etti. Yâkup(s) 140150 yaşlarında vefat edinceye kadar Yûsuf(s)’ın yanında, Mısır’da yaşadı. Ölünce, babası İshâk(s)’ın yanına gömülmesini vasiyet etti. Hz. Yûsuf babasının cesedini mumyalattı ve memleketinde babasının vasiyeti üzerine defnetti.

Babasının vefâtından sonra Hz. Yûsuf’un yirmi üç yıl daha yaşadığı ve 120 yaşlarında iken vefat ettiği rivâyet edilir. Cesedi mumyalanarak mermer bir tabut içerisinde Nil nehrinin kenarına gömülmüştür. Bugün Mısır’ın güney bölgesinde bulunan târihî eserleriyle ünlü şehri elUksur’un güneyinde, Nil nehrinin kenarında Hz. Yûsuf’a âit olduğuna inanılan bir mezar mevcuttur.3

Hz. Yûsuf’un Gördüğü Rüyanın Fusûsu’lHikem’deki Yorumu

1. Yûsuf’un Rüyâsı: Hayat Bir Rüyâdır

Yûsuf peygamber, vahdeti vücûd öğretisi mensuplarınca hayâl ve misâl âleminin kutbu olarak kabul edilir. Bu, Yûsuf Sûresi’nde de belirtildiği üzere,4 onun tâbir (yorum) âlimlerinin kutbu olduğu anlamına gelir.5 Bunun sebebini şöyle açıklayabiliriz: Misâl âlemi nûrânîdir ve Yûsuf(s)’ın keşfi de misâl âlemine âit olup, hayâlî sûretlerin keşfi ile ilgili nûrânî ve ilmî kâbiliyet onda zuhûr etmiştir. Onda zuhûr eden bu kâbiliyet, aynı zamanda ilmi nûrânî denen tâbir ilminin en mükemmel şeklidir. Dolayısıyla Yûsuf peygamberden sonra bu ilim ancak onun mertebesinden alınır ve bu ilimde ancak ondan istifâde edilebilir.6 İşte bu anlayışın temel dayanağı, Fûsûsu’lHikem’in Yûsuf Fassı’nda Hz. Yûsuf ile

ilgili İbn Arabî’nin yapmış olduğu yorumlardır.

Kur’ânı Kerîm’deki Yûsuf kıssası Yûsuf peygamberin rüyâsını babasına anlatması ile başlar.7 İbn Arabî de ‚Yûsuf kelimesindeki nûrî hikmetin açıklanmasına, rüyânın vahiydeki yerine kısaca temas ettikten sonra, tamâmiyle Hz. Yûsuf’un hayat hikâyesine âit olan Yûsuf Sûresi’nin başındaki ve sonundaki Yûsuf peygamberin rüyâsı ile ilgili sözlerini birleştirerek, bu konudaki görüşlerine şu şekilde bir zemin hazırlar:

‚Yûsuf(s) babasına dedi ki: ‘Ben rüyamda on bir yıldızın, güneşin ve ayın bana secde ettiğini görüyorum.’8 Kardeşlerini yıldızlar, babasını ve halasını da güneş ve ay sûretinde gördü. Bu, Yûsuf cihetinden böyledir; eğer rüyâda görülenler cihetinden olsaydı, kardeşlerinin yıldızlar, babasının ve halasının da güneş ve ay sûretinde zuhûru onların kendilerinin murâdı olurdu. Halbuki, Yûsuf(s)’ın gördüğü rüyâ hakkında onların bilgisi yoktu. O halde idrâk Yûsuf(s) tarafından kendi hayâl hazînesinde gerçekleşmiştir. Yâkup(s) da oğlu bu kıssayı/rüyâyı kendisine anlattığında bu durumu fark etmiş ve şöyle demiştir: ‘Ey oğul! Rüyânı kardeşlerine anlatma; aksi halde sana bir tuzak kurarlar, hîle yaparlar.’9 Sonra oğullarını bu hîleden tezkiye etti ve onu şeytana isnat etti. Halbuki bu söz hîlenin ta kendisidir. Yâkup(s): ‘Şeytan insanın apaçık düşmanıdır’10 demişti. Yâni onun düşmanlığı apaçıktır.

Sonra bu olayın nihâyetinde Yûsuf(s) şöyle demişti: ‘İşte bu, daha önce gördüğüm rüyânın tevilidir/yorumudur; Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü.’11 Yâni ‘Rabbim o rüyâyı hayâl sûretinden sonra, histe de zuhur ettirmiştir’ demektir.

Bu hususta Hz. Peygamber de: ‘İnsanlar uykudadır’12 buyurmuştur. Yûsuf(s)’ın sözü ise, ‘Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü’ şeklindedir. Onun bu sözü, rüyâ içerisinde rüyâdan uyandığını görüp de gördüğü rüyâyı tâbir eden kimsenin durumu gibidir. Halbuki o kimse hâlâ uykuda olduğunun ve aslâ uyanmadığının farkında değildir. Çünkü o, uykudan uyandığında, sanki ‘ben uykuda iken uykumdan uyanmış ve rüyâmı da şöyle tevil/tabir etmiştim’ der. Yûsuf(s)’ın sözü bu durumun aynısıdır.13

İbn Arabî’ye göre, rüyâda görülen şeyler, bâzan görenin, bâzan görülenin, bâzan da her ikisinin irâde ve kastı ile ilgili olabilmektedir. Yâni irâdeye bağlı ve irâde dışı olabilmektedir. Eğer rüyâ irâdeye bağlı olarak tahakkuk etmiş, bir kasıt ve irâdenin netîcesi olarak meydâna gelmişse, kasteden kastettiği şeyi bilir. Bu tür rüyâlar sûfîlerin çoğunluğuna göre mümkündür. İbn Arabî, bizzat kendisinin dilediği herhangi bir vakitte, rüyâ veyâ yakazasında pirlerin sûretlerini görebildiğini, bu pirler onun önünde temessül ettiğini ve böylece onun da onlarla istediği gibi konuştuğunu haber vermektedir.

Herhangi bir kasıt ve irâde olmaksızın meydâna gelen rüyâda ise, görülen şeyin/kimsenin kendisini gören kimse hakkındaki veyâ görenin gördüğü şey hakkındaki bilgisi ancak rüyâ gerçekleştikten sonra mümkün olur. Bunun delîli yukarıda zikrettiğimiz Yûsuf(s)’ın rüyâsıdır. Yûsuf(s)’ın kardeşlerini yıldızlar, babasını güneş ve halasını da ay sûretinde görmesi, kendisinin ve diğerlerinin irâdesi dışında olmuştur. Ayrıca, Yûsuf(s) gördüğü rüyâ hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve diğerleri de Yûsuf(s)’ın gördüğü rüyâdan habersizdi.

Aslında, her iki rüyâ çeşidi de ‚sâlih rüyâlar kısmına girer ve rüyânın en kâmili bu kısımdır. Çünkü bu tarz rüyâ, hayâl mertebesinde bulunan şeyi doğ rudan idrâk etmekten ibârettir.14

İbn Arabî, yatay boyutta herkesin kolaylıkla kabul edebileceği ve anlayabi leceği bu Hz. Yûsuf ’un rüyâsı hâdisesinde çok daha başka boyutlar yakalar. Evvelâ, ona göre aslında hayâtın tamâmı, tam bir rüyâdan ibârettir. Yine ona göre işin buradaki can alıcı noktası ‚Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü yâni

‘Rabbim o rüyâyı hayâl sûretinden sonra, his âleminde de zuhur ettirmiştir’ cümlesidir. Hz. Yûsuf ’un anlayışına göre bu, rüyâsında görmüş olduğu şeyin hislere hitap eden bir sûrette tecessüm etmesi veyâ gerçekleşmesinin en son gerçekleşme olmasını gerektirmektedir. Hz. Yûsuf böylece eşyânın ‚rüyâ böl gesini terk ederek ‚gerçeklik düzeyine çıktığını düşünmektedir. Buna karşı İbn Arabî hissî varlıklar bakımından ‚rüyâ ile ‚gerçek arasında esaslı bir fark bulunmadığı fikrini ileri sürmektedir; Hz. Yûsuf’un rüyâsında görmüş olduğu daha başından îtibâren hislere hitap eden bir şeydi, zîrâ hayâl, vazîfesi îcâbı, hissedilen şeylerden (mahsüsât) başka hiçbir şey üretemez.15

Oysa bu olaya ‚Hz. Yûsuf un değil de ‚muhammedî yûsuf un16 görüş açısıyla bakıldığında Hz. Yûsuf ’un başına gelmiş olanların doğru tevili şöyledir:

‚Bir kere işe hayâtın kendisinin dahi bir rüyâ olduğunu bilmekle başlamak gerekir. Ne var ki, kendisinin bile aslında büyük bir rüyâdan ibâret olduğunu bilmediği hayâtında Hz. Yûsuf, çok özel bir rüyâ görmektedir (onbir yıldız v.s.). Sonra bu özel rüyâdan uyanmaktadır. Yâni o büyük rüyâsında bu özel rüyâsından uyandığını görmektedir. Sonra da kendi kendine bu özel rüyâsını tevil etmektedir (yıldızlar = kardeşleri vs…). Aslında bu tevili dahi o büyük rüyâsının devâmından başka bir şey değildir! O yalnızca büyük rüyâsında kendi özel rüyâsını tevil ettiğini görmektedir. Dolayısıyla böylece tevil ettiği olay da hisse hitap eden bir keyfiyet olarak gerçekleşmektedir. Buna binâen Hz. Yûsuf da tevilinin doğru çıktığını ve rüyâsının da kesin bir sonuca eriş miş olduğunun zehâbına varmaktadır. Böylece artık kendisinin de rüyâsının tümüyle dışında bulunduğunu zannetmektedir. Oysa ki gerçekte hâlâ rüyâsı devam etmekte ve kendisi de hâlâ rüyâ görmeğe devam ettiğinin bilincine mâlik bulunmamaktadır.17

Hz. Peygamber ’in ‚İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar sözü, bu gerçeğe yâni hayâtın tamâmının bir rüyâdan ibâret olduğuna dikkat çek mektedir. İnsanların bu şekildeki uykusunu ise İbn Arabî açısından iki türlü açıklayabiliriz. ‚Ya insanlar bu dünyâ hayatlarında uykudaki kimseler gibidir ki, bunlar varlığın hakîkatini sâdece uyuyan kimsenin eşyânın hakîkatlerinden gördüğü kadarını görürler; ya da insanlar uykudaki insanlar gibi sürekli olarak varlığı his ve akılları vâsıtasıyla idrak ederler. Öldüklerinde ise, yâni insanlar, sûfîlerin ‘fenâ’ diye isimlendirdikleri özel hallerinde olduğu gibi, bu his ve akıl larından kurtulduklarında, kendilerindeki ruhları uyanır ve varlığın hakîkatini bulunduğu hal üzere idrak ederler. Akıl ve hisler zâviyesinden bakıldığında varlıktaki her şey rüyâ ve gölgelerden ibârettir. Fakat bunlar hakîkatlerine ircâ edilmeleri gereken gölgelerdir.18 Çünkü, hissin idrak ettiği her şey hayâlin ürettiği bir şeydir ve hayâlin ürettiği şeyler ise tevil edilmesi, yâni aslına ircâ edilmesi gereken birer semboldür.

Ârifler, rüyâlarında gördükleri şeylerden kastedilen murâdı ancak tâbir yoluyla anlayabildikleri gibi, bu his âleminde zuhûr eden sûretlerin hakîkatlerini de yine ancak tâbir ile kavrarlar. Bir ârif, his âleminde bir sûret müşâhede ettiği, bir kelâm işittiği ya da kalbine bir ‘mânâ’ vâki olduğu vakit,

hemen bu sembolün aslına ulaşır ve Cenâbı Hakk’ın ondaki gerçek murâdını anlar.19 ‚Yeryüzünde nice âyetler vardır ki, onlar/inançsızlar/gâfiller o âyetlere uğrar da, yüzçevirip geçerler 20 âyetinin Yûsuf Sûresi’nde geçmesi de bu anlamda gerçekten ilginçtir. O halde, zâhir âlem bu anlamda bütünüyle hayâldir ve görülen rüyâların tevil edildiği gibi tevil edilmesi gerekir. Bâtın veyâ hakîkat

âlemi ise, ne his tarafından ne de hayâl tarafından idrâk edilemeyen bir gerçek

liktir.21

Hz. Yûsuf ile Hz. Muhammed arasındaki bu görüş ve algılayış farkı Kâşânî tarafından da, iknâ edici bir şekilde şöylece özetlenmektedir:

‚Hz. Yûsuf dış âlemdeki hislere hitap eden sûretlere ‘gerçek’ gözüyle bak mıştır. Oysa ki, gerçekte, hayâlen mevcut olan bütün sûretler, istisnâsız, his ler aracılığıyla kavranırlar; zîrâ hayâl zâten bir mahsüsât (hislere hitap eden şeyler) hazînesidir. Hayâlen mevcut olan her şey, her ne kadar bilfiil hislerle idrâk edilmese bile, gene de, hisse hitap eden bir sûrettir. Hz. Muhammed’e gelince, o, dış âlemdeki mevcut hissî sûretlere de hayâl ürünleri gözüyle, hattâ hayâl içinde hayâl gözüyle bakmaktadır. Yâni âlemi his birinci hayâl, rüyâ âlemi ikinci hayâl ve rüyâ içinde rüyâ da üçüncü hayâldir.22 Ona göre, kelimenin tam anlamıyla, yegâne ‘Gerçek’, tecellîlerin mihrak noktalarından başka bir şey olmayan hissî sûretlerde kendini zâhir kılan ‘Hak’tır. Bu nükte de ancak Allah’ta fânî olmak sûretiyle bu âleme ölündükten sonra, (aslında unutkanlık uykusundan başka bir şey olmayan) bu hayattan uyanıldığında anlaşılır.23 Başka bir deyişle, bu âlemi idrâk etmenin yolu, ‚Ölmeden önce ölünüz24 rivâyetinde işâret edilen ‚ölüm (mevti irâdî)25 ile ölerek, yâni fenâ hâline ulaşarak elde edilen zevk veyâ keşiftir.26 Mevti irâdî ile ölenler, diğerlerinin mevti tabiî/normal ölüm ile gördüklerini dünyâda iken görürler. Çünkü onların gözleri perdesizdir.27

Ayrıca burada İbn Arabî fikriyâtı açısından üzerinde biraz daha durulması gereken bir başka husus da, konunun hayâl/his âlemi açısından değerlendirilmesidir. Aslında bu kavramlar ve bunların tekâbül ettiği âlemler/varlıksal boyutlar ünlü düşünürün ‚varlıkın îzâhı konusunda başvurduğu çok önemli ve

esas kavramlardandır. Ancak biz burada bu kavramların İbn Arabî düşüncesindeki yerini detaylı bir şekilde inceleme yerine, konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla onlara temas edeceğiz.28 Çünkü, aslında pek çok kavramda olduğu gibi Bu iki kavram da başlı başına çalışmaları gerektirecek hacimdedir.

Hz. Yûsuf ’un rüyâsını, içinde yaşadığımız şu dünyâ/âlem ile doğrudan ilişkilendiren İbn Arabî, meseleyi âlemin hayâl oluşuna getirir ve bu noktada konu okuyucunun düşünce atmosferinde bambaşka bir boyut kazanır. Ona göre âlem aslında rüyâdan, vehimden ve hayâlden başka bir şey değildir:

‚Durum sana anlattığım bu şekilde olunca, âlem vehim’den ibârettir. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise ‘hayâl’ ile kastedilen şeydir. Yâni sen hayâlinde zannettin ki, bu âlem zâid/başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir; Hak’tan/mutlak gerçek’ten hâriç bir varlıktır. Halbuki hiç de öy le değildir.29 değil’ dediğin her bir nesne de hayâldir. Şu halde bütün vücûd/mevcûdat hayâl içinde hayâldir. ‘Gerçek vücûd’ ise, isimleri cihetiyle değil, hâssaten zâtı îtibâriyle Allah’tır.30

İşte bu noktada Izutsu, haklı olarak bâzı sorular sorar ve bunlara İbn Arabî’nin düşünce sistemi içerisinde cevaplar bulmaya çalışır. ‚Şu hâlde eğer bizim ‘gerçek’ diye kabul ettiğimiz, bir rüyâdan başka bir şey değilse, yâni Varlık’ın (vücûd) gerçek şekli değil de, vehmettiğimiz bir şey ise, bu takdirde ne yapmamız gerekir Vehmimizde yaşattığımız bu (mevhum) âlemi kesinlikle terk

edip bunun dışında tümüyle farklı bir âlemi mi, yâni ‘gerçekten de gerçek’ olan bir âlemi mi aramamız gerekir

Bu sorunun cevâbında hemen belirtmek gerekir ki, İbn Arabî böyle bir tavır takınmamaktadır; çünkü onun görüşüne göre rüyâ, vehim ve hayâl değersiz ya da yanlış şeylere değil fakat birer ‘remiz (sembol) oluş’a delâlet etmektedirler.31 O halde öncelikle ‚gerçekten gerçek ile bizim ‚gerçek diye düşündüğümüz ve aslında mevhum bir varlığı olan bu âlem arasındaki ilişkiyi bir nebze

de olsa açıklığa kavuşturmalıyız. Her ne kadar bizim ‚gerçek Zannettiğimiz şey/âlem/mevcûdat hakîkî gerçek değilse de, boş ve dayanaksız bir şey de değildir. ‚Gerçek denilen şey, ‚hakîkî gerçekin bizzat kendisi olmamakla birlikte, onun ‚hayâl düzeyinde müphem ve belirsiz bir yansıması, yâni ‚asıl gerçekin bir remiz, bir sembol aracılığıyla sembolik bir temsîlidir. Rüyâların ardındaki gerçek durumu öğrenebilmek için nasıl bu sembolleri yorumluyorsak, ‚gerçekin hayâl düzeyindeki yansıması olan ve ‚gerçek dediğimiz nesneyi/şeyi/âlemi de benzer şekilde yorumlamamız, daha doğrusu tevil ederek aslı

na rücû ettirmemiz gerekir.

Bu şekilde bir nesneyi tevil ettiğimizde, yâni aslına rücû ettirdiğimizde, nesnelerin ve olayların oluşturdukları perdenin arkasında kendini gizleyen,‚gerçek denilen şeye, kendine büyük ölçekli bir sembol edinerek var olduğunu îmâ ettiren ‚gerçek gerçeke ulaşırız ki, bu, ‘mutlak’tır, ‘gerçek’ ya da ‘gerçek gerçek’tir ki, bunun İbn Arabî terminolojisindeki karşılığı ‚Haktır. Dolayısıyla, bu görüş açısından bakıldığında, ‚(izâfî) gerçek denilen şey sâdece bir vehimden ibâret değildir; ‚mutlak gerçekin yâni Hakk’ın özel bir görünüşü,kendi zuhûrunun özel bir biçimi, bir tecellîsidir. Bu, fizik ötesi (metafizik) temele dayanan bir ‚rüyâdır.32

‚Böylelikle, kendisine ‘gerçeklik’ yakıştırılan ve çeşitli biçim, özellik ve hallerden ibâret olan varlık/vücûd ve oluş/kevn âlemi bizâtihî çok renkli bir kuruntu ve hayâl îmâlathânesidir. Fakat aynı zamanda, eğer bu farklı biçimler ve özellikler ayrı ayrı birer bağımsız varlık olarak değil de, ancak Hakk’ın çeşit li tecellîleri olarak göz önüne alınırlarsa, bu, gene de ‘gerçek’ten (Hak) başka bir şey değildir.33 İşte gerçekte bir hayâl ve rüyâ olan âlemi aslına rücû ettirerek ondaki hakîkati, daha doğrusu onun Hak oluşunu idrâk edebilen kimse, tarîkatin en derin sırlarına erişmiş demektir. Şeyhi Ekber bunu Süleyman Fas sı’ndaki şu beyit ile şiirleştirir:

“Kevn/mevcûdat sâdece bir hayâldir, hakîkatte ise Haktır/haktır

Bu mânâyı anlayan kimse, tarîkatin sırlarını hâiz olmuştur.”34

2. Gölge: “Nûr/Gerçek Varlık” için Delil

Hz. Yûsuf’un rüyâsından hareketle âlemin, Hakk’ın bir sembolü olduğunu söyler. Daha doğrusu, bütün düşünce sisteminin hem hareket hem de varış noktasını oluşturan vahdeti vücûd (varlığın birliği/Hakk’ın birliği) netîcesine ulaşmada İbn Arabî, bu fikri için, en önemli ve zihinde en kalıcı metaforlardan biri olan ‚nesne/şahıs ve gölgesi metaforunu, Yûsuf peygamberin dili ile değil de, ‘muhammedî Yûsuf ’un dili ile şu şekilde açıklayıcı bir unsur olarak kulla nır:

‚Biz şöyle deriz: Mâlum olsun ki, ‘sivâyı Hak’ (Hakk’ın gayrı, mâsivâ) diye anılan, ya da ‘âlem’ diye adlandırılan şey/ler Hakk’a nispetle bir şahsın gölge si gibidir. Bu anlamda âlem/mâsivâ, Allâhü Teâlâ’nın gölgesidir. Bu (gölgenin şahsa olan nispeti), ‘varlık’ın/gerçek vücûdun âleme nispetinin aynısıdır. Zîrâ gölge, elbetteki hissî olarak mevcuttur, ama o, ancak kendisini doğuran bir şey olduğu vakit vardır. Sen bu gölgenin göründüğü yeri yok farz etsen dahi o, her ne kadar histe kalmasa da akılda mevcut olur. Hattâ, gölgenin nispet edildiği şahsın zâtında bilkuvve mevcut olur. İşte ‘âlem’ diye isimlendirilen ve ilâhî gölgenin zuhur ettiği yer (mâsivâ), mümkinlerin (zuhûra gelişi mümkün olan şeylerin) ‘a’yân’ıdır/a’yânı sâbitesidir (özleridir, kaynakları dır). Bu (ilâhî) gölge onların üzerine düşmüştür. Bu takdirde bu gölge, ancak bu zâtın vücûdundan o yerin üzerine düşen gölge nispetince idrâk edilebi lir.35

Şüphesiz ki, bir gölgenin oluşabilmesi için üç unsur gereklidir. Bunlar: 1 Ayakta duran ve gölgenin kendisine bağlı olduğu şahıs, 2Gölgenin üzerine düştüğü mekân, 3Gölge ancak kendisi vâsıtasıyla fark edilebilen ışık. Yukarı daki pasajda bu üç unsur da mecâzî olarak kullanılmaktadır. Şahıs, vücûdı Hakk’ın yâni mutlak vücûdun karşılığıdır. Gölgenin düştüğü mekân mümkinlerin a’yânı sâbitelerine tekâbül eder. Eğer mekân olmasaydı gölge, hislerle aslâ idrâk olunamayacak, tıpkı bir tohumun içinde gizli olan bir ağaç gibi, ancak aklen idrâk edilebilen bir şey olarak kalacaktı. Yâni gölgenin sâhibinde bilkuvve bulunacak, bilfiil zuhur edemeyecekti. Nûr, Allâhü Teâ lâ’nın ‚Zâhir ismidir. Eğer âlem Hakk’ın vücûduna bağlı olmasaydı, gölge aslâ mevcut olmayacak ve âlem ademi aslîde kalacaktı. O halde gölge için, üzerine düştüğü bir mekânın ve gölge sâhibiyle bağlantısının olması gerekmek tedir. Fakat burada şu unutulmamalıdır: Şimdi olduğu gibi ezelde de ‚Allâhü Teâlâ vardı®, O’nunla berâber hiçbir şey yoktu®36 ve O, âlemlerden müstağnî olarak vardır. İşte bu ilâhî gölgenin zuhur ettiği mekâna ‚âlem denir ve o mümkinlerin a’yânı sâbitesidir.37

Yâni ilâhî gölge doğrudan bu şehâdet/cisimler âlemine38 değil, mevcudâtın ilmi ilâhîdeki özleri olan ayn’ları üzerine düşer. Başka bir deyişle âlem, bizim aklı selîmimizin genellikle onun mevcut olduğunu düşündüğü düzeyden daha yüksek bir düzeyde var olmaya başlamaktadır. Her ne kadar, a’yânı sâbitenin bizzat kendisi âlem değil ve daha çok, âlemin zuhûra geldiği mekân ise de, o/âlem, Hakk’ın gölgesinin a’yânı sâbite üzerine düştüğü an zuhur etmeye başlamaktadır.39

Aslına bakılırsa, ‚İbn Arabî vücûdî hakîkatin iki yönü olduğunu düşünür. Bunlar Hak ve Hakk’ın dışındakiler (siva’lHak) ya da Allâhü Teâlâ ve âlemdir. Dolayısıyla, âlemin, Hakk’ın varlığından kazanılmış bir varlığı olduğunu ispat ettiğimizde, gölgenin de gerçek bir varlığı olmakta, böylece hakîkat ‚ikili bir hâle gelmektedir. Âlemin varlığının olmadığına hükmettiğimizde ise, gölge bilfiil değil, bilkuvve ve ancak aklen mümkün (mâkul) bir mevcut olmaktadır. Aslında her iki durumda da hakîkat tektir. Mesele tamâmen yaklaşım ve takdir meselesidir. Hakîkate bir açıdan baktığımızda onun bir olduğunu söyleriz, bir başka açıdan baktığımızda ise ikili yapıda olduğunu söyleriz.

İbn Arabî hakîkatin bu iki/ikili yönünü ‘nur ve karanlık’ ya da ‘şahıs ve gölgesi’ semboleriyle anlatır. Fakat, biraz önce de söylendiği üzere, her hangi bir şahsın gölgesinin oluşabilmesi için, gölgenin sâhibi olan bir zât, gölgenin üzerine düştüğü bir başka zât/zâtlar ve gölgeye sebep olan ışığın bulunması gerekir. Mevzûmuz olan bu vücûdî gölgede de durum böyledir. Buna göre Hak, gölgenin kendisinden çıktığı zâttır; mâkul (aklen mümkün) âlemde latif, mahsüsât (duyular) âleminde kesîf olan mümkinlerin a’yân’ı, gölgenin üzerine düştüğü zât/zâtlardır; nur ise Allâhü Teâlâ’nın ismidir. Allâhü Teâlâ bu ismi ile mümkinlerin üzerine tecellî edip, Hakhalk arasındaki sınırı ızhar eder.40

‚Şahıs ile gölgesi arasındaki varlık yönünden münâsebet bir bakıma ‘ayni yet/aynılık’ ve bir bakıma ‘gayriyet/başkalık’ arz eder. Gölgenin varlığı gölge sâhibi olan şahsa âit olup başka bir şahsa âit olmadığı için, gölgenin varlığı gölge sâhibinin aynıdır; bu bakımdan ikisi arasında ‘ayniyet’ vardır. Fakat bir engel zuhur edince gölge görünmediği, mevcut olmadığı halde gölge sâhibi mevcuttur; veyâ gölgeye bir şey ârız olduğu zaman gölge sâhibi bundan müessir olmaz; veyâhut ışığın yer değiştirmesi ve gölgenin zuhur ettiği yerdeki farklılıklar sebebiyle gölgede değişiklikler vukû bulduğu halde gölgenin

sâhibinin vücûdunda bir değişiklik hâsıl olmaz. Bu ve benzeri bakımlardan gölge ile gölge sâhibi arasında ‘gayriyet’ vardır. Ayrıca varlık olmak bakımından gölge ile gölge sâhibinin varlığı aynı değildir. Gölge (mevcûdat/âlem) îtibârî, izâfî bir varlığa, gölge sâhibi (Hak) ise hakîkî bir var

lığa sâhiptir. Bu yönden de aralarında bir ‘ayniyet’ yoktur.41

Bu durum ‘ayna’ misâli ile de şöyle açıklanır: ‚Ayna karşısında duran bir kimsenin sûreti aynada zâhir olur, yansır. Hakîkatte aynada görülen sûretin bir vücûdu olmayıp ‘ma’dûm/yok’ hükmünde ise de, bizim his ve idrâkimizde onun bir çeşit varlığı vardır. Zîrâ mutlak sûrette yok olsaydı gözle görülmezdi. Gördüğümüz varlık ise bir ‘hayâl’den ibârettir. Aynada görülen sûretin hakîkati ayakta duran şahsın sûretidir. Bu şahıs ayna karşısında görünmekten, yâni tecellî etmekten uzaklaşınca, orada görünen gölge ve hayâl de yok olur. İşte bu kâinat suretleri de hakîkatte birer hayâl ve vehimden, daha doğrusu Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer tecellîsinden ibârettir.42

Bundan dolayı Hakk’ın varlığı hakîkî varlıktır. Âlemin varlığı ise izâfî yâni Hakk’ın varlığına bağlı bir varlık olup, bu anlamda gölge bir varlıktır ve ve himden ibârettir. Ancak, ‚bütün kâinat ve hâricî sûretler her ne kadar ‘hayâl’ iseler de, ilâhî isim ve sıfatların mazharı olan bu varlıklar sâyesinde ilim, mârifet ve hakîkatler elde edilmektedir. Allâh’ın bilinmesi de bu kâinat vâsıtasıyla olmaktadır.43 Bu açıdan bütün tecellîler, tecellînin kaynağından geldiği gibi, insanı hakîkate ulaştıran birer vâsıtadır. Fakat, mevcuttan mûcid’e, sanattan sanatkâr ’a vâsıl olabilmek için Fuzûlî’nin şu beyitinde söylediği gibi elbetteki kâbiliyet gerektir:

Olsa isti’dâdı ârif kâbili idrâki vahy

Emri Hak irsâline her zerredir bir Cebreîl.44

Varlığın/âlemin ortaya çıkışı konusuna tekrar dönecek olursak, ünlü düşünüre göre, tıpkı gölgenin meydâna gelmesinde ışığın sâhip olduğu fonksiyon gibi, varlığın/âlemin ortaya çıkışı da ancak bir ‚nûr45 ile daha doğrusu Hakk’ın Nûr isminin tecellîsi ile mümkündür. Çünkü:

‚İdrâk ancak ‘Nûr’ ismi ile gerçekleşir/vâki olur ve Hakk’ın gölgesi mümkinlerin a’yânı üzerine gaybi mechûl (bilinmez bir gayb/tam bir gö rünmezlik) sûretinde yayılır. Bilmez misin ki, gölge siyahımsı olur. Bu da gölgenin sâhibi ile gölge arasındaki uzaklıktan dolayı gölgenin bizzat gizlili ğine işârettir. Gölge sâhibi beyaz bile olsa onun gölgesi yine de siyah görü nür. Dağları görmez misin ki, dağların rengi hakkındaki hissin idrâki ile on ların asıl rengi birbirinden farklı olduğu halde, gözden uzaklaştıkça siyah gö rünür. Bunun sebebi uzaklıktan başka bir şey değildir. Gökyüzünün mâvi gö rünmesi de böyledir. Bu hal, uzaklığın ışıklı/nurlu olmayan cisimler hakkın da ortaya çıkardığı bir netîcedir. Mümkinlerin a’yânı da böyledir; onlar da ışıklı/kendinden nurlu değildir. Çünkü onlar ma’dûmdur; her ne kadar ‘sübût’ ile vasıflanmış iseler de, ‘vücûd/varlık’ ile vasıflanmış değillerdir. Zîrâ vücûd nûrdur 46

Bu paragraftan ‚nûrun zâtı ilâhîdeki akletmenin, anlamanın ya da idrâkin kaynağı olduğu mânâsı hemen anlaşılmaktadır. ‚Bu anlamda nûr, âdetâ ilim ya da akılla eş anlamlı olmaktadır. Çünkü ilâhî varlığın gölgesi, kadîm/ezelî ilimde ‘gaybi mechûl’ diye işâret olunan mâkul âlemde bu isimle mümkinlerin a’yânı sâbitesine tecellî etmiştir. Ayrıca Hak, zâtının bilkuvve ihtivâ ettiği bütün mâkul sûretlerde temessül etmiş olarak nefsinin sûretini izâfî varlık (mevcûdat) aynasında gördüğünde, bu nur ile kendi kendisini bilmiştir. Bu anlamıyla nûr, sâdece Hakk’ın idrâkinin değil, aksine, bütün idrâk sâhiplerinin ve idrâk edilen olayların kaynağıdır. Nûr, varlığa yayılmış idrâk edici akıldır.47

Genel olarak İbn Arabî’nin ‚nûr kelimesini iki mânâda kullandığını söy leyebiliriz: 1Halkın mebdei veyâ taayyünlerin zuhûru kendisiyle birlikte orta ya çıkan nûr. Buna ‚vücûd nûru denir. 2İdrâkin mebdei veyâ vücûdda sârî/yayılmış olan akıl mânâsında nûr. Buna da ‚şühûd nûru ya da ‚îman nûru denir.48

Nûr hakkındaki bu tanımlamaların yanında,49 diğer taraftan İbn Arabî tâkipçileri ‘nûr’ ile âlem arasındaki derin bir bağlantı üzerinde daha çok dururlar. Diğer Fûsûs şârihleri gibi Kâşâni de bu noktayı îzah etmek için nûrun zıddı olan zulmet/karanlık50 ve varlığın zıddı olan adem/yokluk mefhumlarından faydalanır. A’yânı sâbite vücûd’un nûruna uzaklığı sebebiyle zulmet

tir/karanlıktır. Karanlıkla karışmamış olan nûr bunların üzerine yayılınca, bunların kendi demliklerinin karanlığı, vücûd’un nûruna tesir edip, nûrâniyet zulmete meyleder. Vücûd’un nûru tıpkı bir kimse ile gölgesi arasındaki münâsebette olduğu gibi gizliliğe/siyahlığa/karanlığa dönüşür. İşte izâfî

vücûdun mutlak vücûda nispeti de tıpkı bunun gibidir. Öyle ki, eğer mümkinlerin a’yânı sâbite ile belirlenmiş/kayıtlanmış varlıkları olmasaydı,mutlak vücûd/varlık öyle şiddetli bir parlaklıkla parlar idi ki, kimsenin onu,nûrunun bu şiddetinden dolayı idrâk etmeye gücü yetmezdi. Fakat, taayyünât

perdelerinden dışarı çıkabilen kimseler Hakk’ı ve bu hakîkati müşâhede ederler.51 A. Mahmud Hüdâî de meşhur bir beyitinde bu durumu şöyle dile getirir:

Zuhûru perde olmuştur zuhûra

Gözü olan delil ister mi nûra52

İbn Arabî, bu noktada konuyu daha da somutlaştırmaya çalışır. Hakk’ın bize bir yönüyle mâlum olduğu gibi, diğer yönüyle de meçhul olduğunu belir tir.53 Bunun için Kur’ânı Kerîm’deki gölge ile ilgili ‚Sen, Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin Eğer dileseydi onu sâbit kılardı54 âyetini delil olarak kullanır. Zîrâ bu âyeti şahısgölge metaforu çerçevesinde değerlendirecek olur sak, âlemin Hakk’ın varlığının bir gölgesi olduğu hükmüne ulaşırız.55 Yine bu âyetin hemen akabinde gelen şu âyet meseleyi biraz daha netleştirmektedir:

‚Sonra biz güneşi gölgeye delil eyledik.56 Yâni, eğer güneş olmasaydı, gölge de olmazdı. Mâdemki, gölge vardır, o halde , kendisinin oluşmasını sağlayan güneşin, yâni ‘nûr’un varlığına delildir. Aynı zamanda gölge, nûr/ışık ve güneş birbirinden müstakil şeyler de değildir. Daha doğrusu gölgenin varlığı nûra ve nûrun varlığı da güneşe bağlıdır. Güneş olmadan nûr olmadığı gibi, nûr olmadan da gölge meydâna gelemez. İşte mevcûdat, ilâhî isim ve sıfatlar ile Zâtı ilâhî arasındaki ilişki de aynen böyledir.57

‚Muhtelif mertebeler anlayışıyla açıklanan varlık ve zuhûr anlayışına göre hakîkatte bir tek vücûd vardır; o da Hakk’ın zâtıdır ki, lâtaayyün58 denilen mertebesinde Zât bütün tavsiflerden/nitelendirmelerden berî/uzak ve münez zehtir. Bütün zuhur ve tenezzül mertebelerinin aslı ve menşei Hakk’ın zâtı ol makla berâber, O bu mertebede tenezzül ve zuhurdan da berîdir. Mertebelerin zuhûrundan sonra da O, olduğu hâl üzere olup, ‘âlemlerden ganî’, her türlü tenezzül, zuhur ve tecellîden müstağnîdir. Zâtına nispetle diğer mertebeler, sırasıyla bir sonrakinin bir önceki mertebeye göre durumu ancak bir ‘gölge’ addedilebilir. Dolayısıyla, ‘gölge sâhibi’nin gölgeye nispetle gerçekliğini anla tabilmek için, cisimler âlemindeki gölge mefhûmu bir sembol olarak kullanılmaktadır. ‘Gölge’ insanın idrâkine katı ve yegâne gerçek ve hakîkat gibi görü nen bu fizik âlemin, Hakk’a nispetle durumunu tâyin etmek ve insanı daha yüksek bir idrâk seviyesine yükseltebilmek maksadıyla söylenmiş, ‘hakîkat’i mümkün mertebe ifâde edebilmek için verilmiş bir misâldir.

Misâl âlemi,59 içinde yaşadığımız şu cisimler âlemine göre bir ‘hayâl’ olarak ifâde edildiğine göre, Hakk’a daha yakın bir mertebe olan ‘misâl âlemi’nin daha hakîkî ve daha gerçek olması gerekmez mi Hakk’a daha yakın olan mertebe daha ‘hakîkî’ olacağına göre, ‘misâl âlemine nispetle, bize kesîf ve katı bir ger çek olarak görünen cisimler/şehâdet âlemi daha az hakîkî ve daha fazla ‘hayâl’ olacaktır. Şu halde meseleye, mertebe anlayışı içinde, ilk mertebelerden îtibâren birbirine nispetle bakınca, ‘hakîkatlerin hakîkati’ olan Zât (lâtaayyün) mertebe sine göre, sonraki bütün mertebeler bir ‘gölge’ mesâbesinde olacaktır. Gerek (en alt mertebe olan) şehâdet âlemini ve gerekse daha üst mertebeleri birer gölge addetmek, bu mertebelerin gerçekliğini ve hakîkatini inkâr etmek değil, ‘hakîkî vücûd’ olan Hakk’ın vücûduyla bu gölge âlem (mevcûdat) arasındaki münâsebetin keyfiyetini tavsif ve tâyin etmektir.60

O halde burada ‘varlık’ın tahlîli konusunda bir adım daha atarak, Hakk’ın isimleri/sıfatları ile Zâtı arasındaki ve isimlerin birbiri arasındaki ilişkiye, bura dan da Hakk’ın ehadiyetine/birtekliğine bir göz atabiliriz. İbn Arabî gerçekten bu meseleyi de kendi bakış açısıyla oldukça net bir biçimde vuzûha kavuştur maktadır. Ona göre ilâhî isimler aynı müsemmâya (zâta) delil olmaları, yâni hepsinin ortak hakîkati olan Zâtı ilâhiyye’ye/Hakk’a delâletleri açısından birbi rinin aynı olmakla birlikte, diğer isimlerden ayrıldıkları noktalar ve her birisi nin kendisine özgü belirli bir sıfata delâletleri îtibâriyle,61 yâni mütehayyel (hayâlimizde aradığımız) Hak olmaları cihetiyle de birbirlerinin gayrıdırlar. Zîrâ isimlerin dahi bir bize dönük tarafları, bir de Hakk’a âidiyet tarafları var dır. İşte tam bu noktada şeyh, Cenâbı Hakk’ı tenzih etmek mecbûriyetinde hisseder kendisini ve şöyle der: ‚Böyle olunca, kendi varlığına kendisinden başka delil olmayan ve varlığın ancak kendisiyle sâbit olan (Hakkı Mutlak’ı) tenzih ederim. Varlıkta hiçbir şey yoktur ki, onun ehadiyetine (birtekliğine) delil olmasın. Ve hayâlde hiçbir şey yoktur ki, onun kesretine delil olmasın.62

Hakk’ın varlığının en temel özelliği vahdettir; O’ndan zuhur eden varlı ğınki ise kesrettir. Dolayısıyla eşyâya kesret nazarıyla bakan, varlıktaki kesreti dikkate alan bir kimse ilâhî isimleri, âlemi, âlemin isimlerini, özelliklerini görür ve onlarla uğraşır. O kimse vücûdî hakîkate, mevcûdatın çokluğundan ibâret olan âlemde zuhûru açısından, her birinin diğerinden farklılığı ve kendisinde nispet ve izâfetlerin varlığından dolayı mâkul bir kesret olan ilâhî isimlerdeki tecellîsi açısından ve âlemin isimlerinde hâdislik/sonradan olmak, im kân/olabilirlik, değişme vb. gibi âleme özgü sıfatlarda zuhûru açısından bak maktadır. Sâdece kesreti benimseyen kimse hakîkatten perdelidir. Çünkü hakîkati bir yönü ile görmektedir. Aynı şekilde, kesreti bırakıp sâdece vahdeti gören de perdelidir, çünkü bu kişi de hakîkatin bir yönünü görmektedir.

Gerçeği olduğu hal üzere bilen ârifler ise, vahdeti kesrette görür, Hakk’ı halkta müşâhede eder, halkın kendinde ve kendiliğinden varlığı olmadığını anladıktan sonra, Hakk’ın birliğini idrâk ederler.63 Ehadiyet sırrına mazhar olan kimseler, âlemlerden müstâğnî olması yönüyle Cenâbı Hak ile birlikte olurlar.

Hakk’ın âlemlerden ganî olması demek, aynı zamanda O’na bu isim ve sıfatların isnat edilmesinden de ganî olması anlamına gelir. Bundan dolayı,

kendi zâtı ve ayn’ı yönüyle ‚Allah ehaddir (birtektir). Fakat bizim ona dayanmamız yönünden O ‚Sameddir, yâni kendisine muhtaç olduğumuz sığınağımızdır. O kendi hüviyeti ve bizim hüviyetimiz yönüyle ‚Doğurmamıştır. Yine aynı şekilde ‚O doğmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi değildir.64 İşte Hakk’ın vasfı budur. O, ‚Allah ehaddir sözünü yalnızca kendisine tahsis etmiştir. Buna karşılık kesret/çokluk, O’nun bilinen vasıflarıyla birlikte bize göre zuhur etmiştir. Biz, doğururuz, doğarız ve Hakk’a dayanırız. Bâzımız bâzımıza denktir.‚Vâhid ise, bu gibi vasıflardan münezzehtir. O, bizlerden nasıl müstağnî ise,öylece bu vasıflardan da müstağnîdir. Hakk’ı lâyığıyla anlatmak için İhlâs

Sûresi’nde zikredilen sözlerden başka başka sıfatlar bulmak zordur.65

O halde Allâhü Teâlâ’nın ehadiyeti/eşsizliği/birtekliği, bizim varlığımızı dileyen ilâhî isimleri îtibâriyle kesret/çokluk içinde bir ehadiyettir. Bizden ve ilâhî isim ve sıfatlardan müstağnî olması îtibâriyle de zâtına mahsus bir ehadiyettir. İşte gölge, Allâh’ın insan için yarattığı ve ona kim olduğunu gösteren bir delildir.66

Sonuç olarak; insanlık târihinde güzelliği ile bilinen Yûsuf peygamberin gördüğü BİR rüyânın İbn Arabî’ye hayâtı ve varlığı anlamlandırmada ontolojik tahliller yapma fırsatı sunduğunu söyleyebilir ve ona göre bu rüyâdan hareketle bu dünyâda yaşanan hayâtın aslında bir rüyâ olduğunu, gerçek bir hayat olmadığını keşfedebiliriz. Iztırârî veyâ ihtiyârî yolla öldükten sonra insanın görebileceği ve yaşayacağı hayat asıl hayattır. Ayrıca, gölge ışığın (nurun) var lığına delâlet eder ki, o da Hakk’ın varlığının bir gölgesi ve delîlidir. Gerçek varlık Hakk’a âittir; kainat ve kainatta var olan her şey Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer tacellîsinden ibâret olup, O’nun varlığının gölgesi mesâbesindedir.

Dipnotlar

Bu metin Fusûsu’lHikem Ve Mesnevî’de Peygamber Öyküleri (II) (Konya, 2007) adlı kitabımızın 96115. sayfaları arasından iktibas edilerek makale formatına aktarılmıştır.

** Prof. Dr., Selçuk Ü. İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı.

1 Müslim, Îmân, 259.

2 Bu ‘burhan’ın ne olduğu konusunda çeşitli rivâyetler var ise de, en yaygın kanaat onun Hz.

Yûsuf’un babası Hz. Yâkub’un temessül etmiş bir sûreti/görüntüsü olduğu şeklindedir. Bk.

Aydemir, Peygamberler, ss. 8388.

3 Hz. Yûsuf’un hayâtı hakkında daha fazla bilgi için bk. Yûsuf Sûresi, 12/1111 (bu sûre baştan

başa Hz. Yûsuf’un hayâtına dâir olup, yaklaşık on üç buçuk sayfa ve 111 âyettir. Bu sûre aynı

zamanda mükemmel bir film senaryosu özelliğindedir. Hz. Yûsuf’un hayâtı en güzel ve lâzım

olan bütün bilgileriyle birlikte bu sûrede anlatılmaktadır); Yaratılış, Bab 3750; İbn Kuteybe,

elMaârif, s. 2425; Taberî, Târîhu’lUmem, c. 1, ss. 312344; Ahmed Cevdet Paşa, Kısası Enbiyâ,

c. 1, ss. 815; Tabbâra, Kur’an’da Peygamberler, ss. 183234; Köksal, Peygamberler Tarihi, c. 1, ss.

271301; Ateş, Kur’ân’da Peygamberler, ss. 94105; Aydemir, Peygamberler, ss. 7596; Furat,

‚Yûsuf b. Yakub‛, c. 13, ss. 440443.

4 Yûsuf(s)’a verilen bu ilimden Kur’ânı Kerîm’de Yûsuf Sûresi’nin beş yerinde doğrudan bah

sedilmiştir:

a. ”İşte bu şekilde Rabbin seni seçiyor, sana olayların yorumunu ( te’ vî l ü’ l eh âd î s ) öğretiyor…”

Yûsuf, 12/6.

b. ”Ona olayların yorumunu ( te’vî l ü’ l eh âd î s) öğretelim diye…” Yûsuf, 22/21

c. ”Biz Yûsuf’a hüküm ve ‘ilim’ verdik.” Yûsuf, 12/22

d. ”Bu ‘ Ra bbi mi n ba na öğ rettiği bi r i li m ’dir.” (Yûsuf, 12/37) Bâzı müfessirler buradaki ilimden maksadın peygemberlik olduğunu da söylemişlerdir. Bk. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dîni Kur’ân Dili, İstanbul1982, IV/2848.

e. ”Rabbim, şüphesiz ki sen bana mülk verdin ve olayların yorumunu ( te’v îlü’ l ehâ dî s) öğrettin.”

Yûsuf, 12/101.

5 Miftâh, Mefâtîhu Fusûsı’lHikem, s. 98.

6 Câmî, Nakdü’nNûsûs, s. 115.

7 Fusûsu’lHikem’deki bu bölümün yanısıra, elFütûhât elMekkiyye’nin 372. ve 421. bâbları da Yûsuf Sûresi’nin muhtevâsı yâni ilâhî güzellik (cemâl ve hüsün), rüyâ tâbiri ve burçlar ile alâ kalıdır. Bk. İbn Arabî, elFütûhâtü’lMekkiyye, c. 6, ss. 273284, c. 7, ss. 5157.

8 Yûsuf, 12/4.

9 Yûsuf, 12/5.

10 Yûsuf, 12/5.

11 Yûsuf, 12/100.

12 Bk. Aclûnî, Keşfü’lHafâ, II/280; Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadîs, ss. 350351.

13 İbn Arabî, Fusûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, ss. 100101.

14 Afîfî, Fûsûsu’lHikem Okumaları, ss. 202203.

15 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 26.

16 Bu tâbirle İbn Arabî hem Hz. Peygamber’i hem de kendisini kastetmektedir. Hz. Yûsuf’un

rüyâ yorumu ile Hz. Muhammed’in rüyâ yorumunun bir karşılaştırması için bk. Demirli,

‚Rüyâ İçinde Rüya‛, ss. 2832.

17 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, ss. 2627.

18 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 342.

19 Câmî, Nakdü’nNûsûs, ss.117118.

20 Yûsuf, 12/105.

21 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, , s. 342.

22 Konuk, Fusûsu’lHikem Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 232.

23 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 27.

24 Bk. Aclûnî, Keşfü’lHafâ, c. 2, s. 260; Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadîs, ss. 340342.

25 Tasavvufta ölüm anlayışı ve ölüm çeşitleri hakkında bk. Konuk, Mesnevîi Şerîf Şerhi, c. 6, s. 32.

Tasavvufta ölüm hakkında daha fazla bilgi için bk. Demirci, ‚Sûfîlere Göre Ölüm‛ s. 916;

Sûfîlere göre ‚ölüm psikolojisi‛nin tahlîli için bk. Koç, ‚Ölüm Psikolojisi‛, ss. 138143.

26 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 342.

27 Bursevî, Kenzi Mahfî, s. 138.

28 İbn Arabî’de hayâl konusu için bk. İbn Arabî, Mârifet ve Hikmet, ss. 133153.

Hayâl konusu İbn Arabî’nin düşünce sistemi içerisinde önemli argümanlardan birisidir. Bu sebeple araştırmacılar bu ilgi çekici konu hakkında müstakil çalışmalar yaptıkları gibi, eserle rinin bir bölümünde bu konuya yer verenler de olmuştur. Bu alan ile ilgili çalışmalardan bir kısmı şunlardır: Corbin, Creative Imagination, ss. 179277; Chittick, Hayâl Âlemleri, ss. 77, 97,

113 vd.; Chittick, The SelfDisclosure of God, ss. 332370; Sevim, İslâm Düşüncesinde Mârifet, ss.

150155; Çakmaklıoğlu, ‚Muhyiddîn İbnü’lArabî’ye Göre Hayâl ve Düzeyleri‛, ss. 299329.

Ayrıca, hemen şunu da ilâve edelim: İbn Arabî, elFütûhât elMekkiyye’nin 317. bâbında Hakk’ın âlemle münâsebetini açıklarken ‚perde oyunu‛nu (hayâlü’ssitâre) misal verir ki, (bk. İbn Arabî, elFütûhâtü’lMekkiyye, c. 5, ss. 128129) târihî HacivatKaragöz perde oyunu aslında bu fikrin bir devâmı niteliğindedir. Bk. Tahralı, ‚Zılli Hayâl’in Esrârı‛, ss. 5457.

29 İbn Arabî, Fusûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 103.

30 İbn Arabî, Fusûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 104.

31 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 22.

32 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 23.

33 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 23.

34 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Süleyman Fassı, s. 159

35 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, ss. 101102.

36 Bk. Aclûnî, Keşfü’lHafâ, c. 2, ss. 117118.

37 Kâşânî, Şerhu Fusûsı’lHikem, s. 187.

38 Şehâdet âlemi ya da mertebei şehâdet, vahdeti vücûd doktrinine göre varlığın zuhûra geli şinin altıncı mertebesidir. Vücûd mertebeleri, şehâdet âlemi ve âlemler hakkında bk. Konuk, Fusûsu’lHikem Şerhi, c. 1, ss. 968 vd.; M. Erol Kılıç’ın doktora tezi ise sırf bu konudadır. Bk. Kılıç, Muhyiddîn İbnü’lArabî’de Varlık ve Mertebeleri, ss. 1279; a.mlf., ‚İbnü’lArabî, Muhyiddin‛, c. 20, ss. 501503; Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, ss. 1325; Çelik,

‚Tasavvufî Gelenekte Hazarâtı Hams<‛, ss. 159184; Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü, ss. 361363.

39 Izutsu, Fusûs’taki AnahtarKavramlar, s. 139.

40 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 205.

41 Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, s. 52

42 Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, ss. 4950.

43 Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, s. 54.

44 Fuzûlî, Fuzûlî Dîvânı, s. 216.

A. Nihat Tarlan bu beyitleri şu şekilde nesre çevirmiş ve açıklamıştır: ‚Eğer irfân, yâni iç bilgisi sâhibi olan ârif, vahyi idrâk edebilecek bir seviyede olsa, her zerre ona Hakk’ın emrini getiren bir Cebrâil’dir. Kâinatta her zerre Hakk’ın varlığına şâhittir ve Cebrâil gibi Hakk’ın emrini ârife getirir.‛ Tarlan, Fuzûlî Dîvânı Şerhi, Ankara 1985, c. 2, s. 211.

45 Nûr’un çeşitleri, kısımları için bk. Câmî, Nakdü’nNusûs, s. 115117; İbn Arabî’de ‚nûr‛ için

ayrıca bk. Hakîm, elMu’cemü’sSûfî, s. 10801088; Uluç, İbn Arabî’de Mistik Sembolizm, ss. 174

224.

46 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 102.

47 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 206.

48 Bk. Hakîm, elMu’cemü’sSûfî, ss. 1081, 1084, 10871088.

49 Nûr hakkında diğer tanımlamalar için bk. Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, ss.

3742.

50 Tasavvufî anlayışta ‚nurzulmet‛ paradoksu için bk. Izutsu, ‚Şebüsterî’nin < NurZulmet

Paradoksu‛, s. 5380.

51 Kâşâni, Şerhu Fusûsı’lHikem, ss. 187188.

52 Konuk, Mesnevîi Şerîf Şerhi, c. 3, s. 214. Aslında bu beyitteki fikirlerin daha önce Mevlânâ tarafından dile getirildiğini söyleyebiliriz. Zîrâ Mesnevî’nin bir beyitinde ‚Güneşe delil yine güneştir; sana delil gerekse ondan yüz çevirme.‛ Mesnevî, c. 1, s. 57, bno: 116) denmektedir. Bursevî, Farsça olan beyiti güzel bir Türkçe ile ifâde etmektedir.

53 Fusûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 102.

54 Furkân, 25/45.

55 Konuk, Fusûsu’lHikem Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 241.

56 Furkân, 25/46.

57 Bk. Konuk, Fusûsu’lHikem Tercüme ve Şerhi, c. 2, ss. 241245.

58 Lâtaayyün, vahdeti vücûd doktrininde hazerâtı hamseden/seb’adan yâni varlığın zuhûra geliş mertebelerinden ilk mertebedir. Bu mertebeler hakkında geniş bilgi için daha önce bu hususta verilen dipnota bakılabilir.

59 Misâl âlemi, zuhûrun beşinci mertebesi olup ruhlar mertebesi ile şehâdet/görünürler/cisimler âlemi arasındaki mertebedir. Bu mertebede varlıkların sûret ve şekilleri latîf bir şekilde zuhur eder.

60 Tahralı, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛, c. 3, s. 45.

61 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 210.

62 İbn Arabî, Fûsûsu’lhikem, Yûsuf Fassı, s. 104.

63 Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumaları, s. 211212.

64 İhlâs, 112/14.

65 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, ss. 104105.

66 İbn Arabî, Fûsûsu’lHikem, Yûsuf Fassı, s. 105.

Kaynakça

Kurânı Kerîm

Kitâbı Mukaddes

Aclûnî, İsmâîl b. Muhammed, Keşfü’lHafâ ve Müzîlü’lİlbâs, Beyrut 1997.

Afîfî, Ebu’lAlâ, Fusûsu’lHikem Okumaları İçin Anahtar, terc.: Ekrem Demirli, İstanbul 2000.

Ahmed Cevdet Paşa, Kısası Enbiyâ Peygamberler Târihi, İstanbul tsz., (Türk Neşriyat Yurdu).

Ateş, Süleyman, Kur’ân’da Peygamberler Târihi, İstanbul 2002.

Aydemir, Abdullah, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Ankara 1992.

Bursevî, İsmâil Hakkı, Kenzi Mahfî, sad.: Abdülkâdir Akçiçek, İstanbul tsz.

Câmî, Abdurrahmân, Nakdü’nNusûs fî Şerhi Nakşi’lFusûs, neşr.: Âsım İbrâhîm elKeyyâlî, Beyrut

2005.

, Şerhu Fusûsı’lHikem, neşr.: Âsım İbrâhîm elKeyyâlî, Beyrut 2004.

Chittick, William, The SelfDisclosure of God, Albany (ABD.) 1998.

, Hayâl Âlemleri, terc.: Mehmet Demirkaya, İstanbul 1999.

Corbin, Henry, Creative Imagination in Sufism of Ibn Arabi, Fransızca’dan terc.: Ralph Manheim,

Princeton 1969.

Çakmaklıoğlu, Mustafa, ‚Muhyiddîn İbnü’lArabî’ye Göre Hayâl ve Düzeyleri‛ Tasavvuf Dergisi,

yıl 4, sayı 10, Ankara 2003.

Çelik, İsa, ‚Tasavvufî Gelenekte Hazarâtı Hams veya Tenezzülâtı Seb’a Anlayışı‛, Tasavvuf Dergi si, yıl 4, sayı 10, Ankara 2003.

Demirci, Mehmet, ‚Sûfîlere Göre Ölüm‛ Tasavvuf Dergisi, yıl 2, sayı 4, Ankara 2000.

Demirli, Ekrem, ‚Rüyâ İçinde Rüyâ: Âlem, Tâbir Edilmesi Gereken Bir Rüyâdır‛ Sûfî Gelenek ve

Hayat Keşkül, sayı 11, İstanbul 2007.

Furat, Ahmet Suphi, ‚Yûsuf b. Yakub‛ İ.A., İstanbul 1993, XIII.

Fuzûlî, Mehmed b. Süleymân, Fuzûlî Dîvânı, haz.: Kenan Akyüz (ve diğerleri), Ankara 1990.

Hakîm, Suâd, elMu’cemü’sSûfî elHikme fî Hudûdi’lKelime, Beyrut 1981.

Izutsu, Toshihiko, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki AnahtarKavramlar, terc.: Ahmed Yüksel Özemre, İstanbul 1998.

, ‚Şebüsterî’nin Gülşeni Râz Adlı Eserinde ‘NurZulmet’ Paradoksu‛ (İslâm Düşüncesi Üzeri

ne Makâleler içerisinde), terc.: Ramazan Ertürk, İstanbul 2002, ikinci baskı.

İbn Arabî, Muhyiddîn Ebû Abdullâh Muhammed b. Alî etTâî, Fusûsu’lHikem, tah.: Ebu’lAlâ Afîfî, Bağdat 1989, ikinci baskı.

, elFütûhât elMekkiyye fî Ma’rifeti’lEsrâri’lMâlikiyye ve’lMülkiyye, Beyrut 1994.

, Mârifet ve Hikmet, terc.: Mahmut Kanık, İstanbul, 1995.

İbn Kuteybe, Abdullâh b. Müslim, elMaârif, Beyrut 1987.

Kâşânî, Abdürrezzâk, Şerhu Fusûsı’lHikem, Kâhire 1997.

, Tasavvuf Sözlüğü, terc.: Ekrem Demirli, İstanbul 2004.

Kılıç, Mahmut Erol, Muhyiddîn İbnü’lArabî’de Varlık ve Mertebeleri, M.Ü.S.B.E., basılmamış doktora tezi, İstanbul 1995.

, ‚İbnü’lArabî, Muhyiddin‛ D.İ.A., İstanbul 1999, XX.

Koç, Mustafa, ‚Ölüm Psikolojisi‛ Tasavvuf Dergisi, yıl 3, sayı 8, Ankara 2002.

Konuk, Ahmed Avni, Fusûsu’lhikem Tercüme ve Şerhi, haz.: Mustafa TahralıSelçuk Eraydın, İstan bul 19871992.

, Mesnevîi Şerîf Şerhi, Mevlânâ Müze ve Kütüphânesi, d. no: 47404773; haz.: Mustafa Tahralı

(ve diğerleri), İstanbul 2004.

Mevlânâ, Muhammed Celâleddîni Rûmî, Mesnevîyi Ma’nevî, Ankara 1993 (tıpkı basım); Mesnevî,

terc.: Veled İzbudak, gözden geçiren: Abdülbâkî Gölpınarlı, İstanbul 2004.

Miftâh, Abdülbâkî, Mefâtîhu Fusûsı’lHikem, Merâkeş 1997.

Sevim, Seyfullah, İslâm Düşüncesinde Mârifet ve İbn Arabî, İstanbul 1997.

Tabbâra, Ârif Abdülfettâh, Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, terc.: A. Rıza TemelYahyâ

Alkın, İstanbul 1982.

Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Târîhu’lUmem ve’lMülûk, Beyrut 1987.

Tahralı, Mustafa, ‚Zılli Hayâl’in Esrârı‛ Sûfî Gelenek ve Hayat Keşkül, sayı 11, İstanbul 2007.

, ‚Vahdeti Vücûd ve Gölge Varlık‛ (Fusûsu’lHikem Tercüme ve Şerhi, III. cildinin Takdîmi), İstanbul 1990.

Tarlan, Ali Nihat, Fuzûlî Dîvânı Şerhi, Ankara 1985.

Uluç, Tahir, İbn Arabî’de Mistik Sembolizm, S.Ü.S.B.E., Konya 2005, yayınlanmamış doktora tezi.

Uysal, Muhittin, Tasavvuf Kültüründe Hadîs, Konya 2001.

Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dîni Kur’ân Dili, İstanbul, 1982.

FATİH SERTÜRBEDÂRI TIRNOVALI

Yorum yapın

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn MÜRŞİD-İ KÂMİL
AHMED AMÎŞ EFENDİ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz
“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar olup erişmedi. Ben ise Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

Ahmet Amîş Efendi
بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد
وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

KUTBU’L-VÂSILÎN AHMED AMİŞ EFENDİ
(1807-20 Şaban 1338-9 Mayıs 1920 Fatih-İstanbul)

“Câmi-i makamât-ı kemâl, aziz-i kuds-i hisâl Eş-şeyh Ahmet Amîşül-Halvetiyyü’ş Şabanî kaddes-allahü sırrehül-âlî Hazretleri Bulgaristan’daki Tırnova kabasında dünyaya teşrif buyurdular. “Amîş” bazıları tarafından “Ammiş” ismiyle yâd edilegelmiştir. Türkçesinde “küçük amca” anlamına gelmektedir.[1] Çünkü Ahmed Amîş Efendi orta boylu bir zat imiş.

İlk tahsilini tamamladıktan sonra, Gelenbevî İsmail Efendinin talebelerinden olup Filibe’de ders veren Uzun Ali Efendinin yetiştirdiği büyük bir zatın ve Vidinli hoca Mustafa Efendi öğrencilerinden Klemençeli Mustafa Efendinin ve sair kemal ehlinin derslerine devam buyurmuşlardır. Daha sonra uzun bir zaman mektep hocalığı ile meşgul oldular.

Esasen fıtratlarına gömülmüş olan ilâhî cezbe-i ışık yüzünden bir manevî üstad ararken Bektaşî şeyhlerinden Servili Sadık Efendiye müracaat ettilerse de:

“Sizin nasibiniz bizden değil, ırkı pâklerdendir. Yerinize gidip ona intizar ediniz.” cevabını aldılar ve birkaç sene bu şekilde beklemek zorunda kaldılar. O sıralarda âlem-ül irşâd ve kutb-ül-efrad Kuşadalı Eşşeyh, Esseyyid İbrahim Efendi, talebelerinden mertebe-i kemale vasıl olan bazı kişileri, kendilerine vekil olarak birer tarafa gönderdikleri gibi, Kadızade Ömerül-Halvetî Hazretlerini de Tırnova’ya göndermişlerdi.

Ömer-ül-Halvetî Hazretleri Tırnovaya teşrif edince başta Ahmet Amîş Efendi olduğu halde ulemadan Emrullah Efendi, eşraf-ı beldeden Hacı Abdullah oğlu Hacı Mehmet Ağa ve takriben 35 sene mukaddem İstanbul’da vefat eyleyen Tırnovalı Süleyman Efendi ve Büyükada Malmüdürlüğü maiyetinde müstahdem iken irtihal eden Hacı Nesip Efendi ve diğer birçok taliban-ı aşk-ı Muhammedi, Ömer-ül-Halvetî Hazretlerinin meclis-i pürnur-ı ezkârında sermest-i cezebat-ı hakikat oldular.

1259 (1842) senesinde Kuşadalı İbrahim Efendi, hacca niyetle İstanbul’dan çıktılar. Hac dönüşü İstanbul’a dönmeyip Şam’da kaldılar. İstanbul’da ve Anadolu ile Rumeli’nin birçok yerlerinde bulunan diğer halifeleri ve Ömer-ül Halveti mektupla emirlerini alırlardı.

1262 (1845) sene-i hicriyelerinde ikinci hac seferi için talebeleriyle Medine-i Münevvereye gitmişlerdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzurunda manevî birçok haller zuhur etmiş ve oradan Mekke-i Mükerremeye müteveccihen yola çıkmışlardır. Ancak yol esnasında Hazret-i Pîr-i Azamda kolera belirtileri görülmüş hacıların ehram giydikleri Rabiğ mevkiinde Hakk’a yürümüşlerdir. [2]

Hazret-i Sultan Kuşadalı, Makam-ı Niyabet-i Muhammediyede Kalb-i Âlem olmak üzere Bosnevî Mehmet Tevfık Efendi Hazretlerini yerine “vekil” bıraktılar. Hazret-i Kuşadalının sırlanmasından sonra Ömer-ül-Halvetî Hazretleri Tırnovada irşad ile neşr-i feyz ederek 1268 (1852) senesinde evvelâ Ahmet Amîş Efendiye, biraz sonra da Emrulah Efendiye hilâfet vererek, her ikisini de irşada mezun kıldılar.

Bir gece Ahmet Amîş Efendi, İstanbul’dan Tırnova’ya gelen ihvandan iki üç kişi ile sohbet ederlerken Bosnevi Mehmet Tevfık Efendi Hazretlerinin kemalât-ı kutsiyelerine dair söz geçmiş ve aynı gece de Efendi hazretleri zuhur ederek Ahmet Amîş Efendi’yi İstanbul’a davet etmişlerdir.

Ahmet Amîş Efendi, bu hâdiseyi, mürşidi Ömer-ül-Halveti Hazretlerine arzederek aldığı emre uyarak İstanbul’a gitmiş ve vahid-i zaman Bosnevi Mehmet Tevfık Efendi Hazretlerinden bu sefer rabıta verme izni ile Tırnova’ya dönmüşlerdir.

1281 (1864) tarihinde Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri yine İstanbul’a geldiler.[3] Ahmet Amîş Efendi, Hazretin görüştüğü Üsküdarlı Hoca Ali Efendi, evamir müdürü Rifat Efendi, Üsküdarda Nalçacı dergâhı şeyhi Mustafa Bey, evamir müdürü Rifat Efendi, Kâşgar hükümeti sefiri sıfatıyla İstanbul’a gelerek Hazret-i Bosnevî’den istifade eyleyen eazım-ı ulema-yı İslâmdan ve Füsus-ül-hikem sarihlerinden Yakup Han-ı Kâşgarî ve Fatih Türbedarı Niğdevi Bekir Efendi kaddesallahü esrarehüm hazaratının her biri ile tekrar görüşerek Tırnova’ya döndüler.

Ahmet Amîş Efendi 1294 (1877) senesine kadar orada ikamet ettiler. O sene Osmanlı Hükümeti ile Rusya arasında vuku bulan harp dolayısıyla ailesiyle İstanbul’a hicret ettiler. Bu son gelişlerinde ihvandan yalnız Rifat Efendi ile Fatih Türbedarı Niğdevi Bekir Efendiyi buldular ve iki üç sene bu iki zat-ı mükerrem ile sohbet ettiler. Bazen da Kuşadalı Hazretlerinin telkinine izin buyurdukları Keçeci Hafız Ali ve İzzet efendiler hazaratının medfun bulundukları Lokmacı tekkesine giderek halka-i ezkârda bulunurlardı. İstanbul’a geldiklerinde Süleyman Efendi sohbet arkadaşı olmuşlardı. Süleyman Efendi Tırnova’da senelerce Ömer-ül-Halvetî Hazretlerinin huzurunda bulunmuş ve Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümelerinden İstanbul’a gelmiş, birkaç sene meclisi sahib-i zamanda bulunmuş ve Bosnevi Hazret-i Bosnevîden sonra tevhidin en büyük tercümanlarından sayılan evamir müdürü Rifat Efendi Hazretlerinin sohbet ve yol arkadaşı olmuş idi.

Ahmet Amîş Efendi Hazretlerinin tecelligâh-ı Sırr-ı ekmeliyet olduklarını feraset-i maneviye ile en evvel keşfeden Süleyman Efendi Hazretleridir. Sarıgüzel’de İskender Paşa Camiinin tabutluğunda mücahede ve halvetle meşgul olan Ahmet Amîş Efendi Hazretlerini çok severlerdi. Onunla beraber sohbet ettiklerinde Ahmet Amîş Efendi Hazretlerinin hem damad-ı âlileri ve Fatih ders-i amlarından ve Rusçuklu Hasan Sabri Efendi Hazretlerinden başka bir kimse dâhil olamazdı.

İşte bu sıralarda Türbedar Bekir Efendi hazretleri de, uhdelerinde bulunan türbedarlık görevini Ahmed Amîş Efendi Hazretlerine bırakmalarıyla Fâtih Sultan Mehmed türbesinin türbedârı olmuş ve bu yüzden “Fâtih Türbedârı” olarak da anılmıştır.

Daha Tırnova’da iken, tanışmamalarına rağmen İstanbul’da bulunan Nakşibendî şeyhi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî (1813-1893) kendisine hilâfet icazeti göndermiştir. Yine Melâmî tarikatının üçüncü devre piri Muhammed Nûr’ül Arabî (1813-1887) tarafından Melâmî tarikatinden de teberruken verilmiş icazeti vardır.[4]

Amîş Efendi taliplerine Halveti, nadiren de Nakşî icazetnamesi vermiştir. Tarikatlerin merasim, âdâb ve erkânından uzak kalarak melâmetle irşâda devam etmiştir. Fakat müridlerin “melâmet” kelimesini kullanmalarını yasaklamıştır. Kendisinden ders isteyenlere tevbe ve istiğfar etmelerini, Kur’an okumalarını tavsiye ederdi.

Ahmed Amîş’in pek çok meşhur müridi vardır: Mutasavvıflar İsmail Hakkı Bursevî (meşhur mutasavvıf değildir) ve Abdülaziz Mecdi Tolun, Hüseyin Avni Konukman, âlim Hasan Basri Çantay, felsefe ve tasavvuf üstadı İsmail Fennî Ertuğrul, Süheyl Ünver’in babası postacı Mustafa Enver Bey, meşhur hattat Hasan Rızâ Efendi bunların arasındadır.

Amîş’in torununun damadı ise Mehmed Âkifin yakın dostu olan Babanzâde Ahmed Naim Efendi’dir.

Ahmed Amîş Efendi 9 Mayıs 1920 tarihinde 126 (?) yaşında iken İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

Ahmet Amîş Efendi Hazretleri kutsal emaneti Bekir Efendiden teslim aldıktan sonra bereketli bir ömür sürmüşler ve kendileri de, kendilerince malum olan vakitleri yaklaştığında yerlerine Kayserili Mehmed Efendi Hazretlerini tevkil eylemişlerdir. Ser Türbedar Ahmed Amîş Hazretleri, aynı zamanda damatları bulunan Müderris Ahmed Nedim beyin Şehzâdebaşındaki Fevziye çarşısı yanındaki evinde irtihal-i dâr-i beka buyurmuşlardır. Gasillerini ise Fatih Camii imamı Bekir Efendi yapmıştır. Ancak bu konuda da şayan-ı hayret bir hâdise cereyan etmiştir. Şöyle ki:

Vefat’ın vuku bulduğu ev Şehzadebaşı’nda olduğundan, gaslin de bu semtin camii olan Şehzadebaşı Camii imamı tarafından yapılması gerekirken, o gün tesadüfen Şehzade başı imamı bulunamamış, neticede Fâtih İmamı Bekir Efendi gasil için çağrılmış. Bekir Efendi gasil işini büyük bir tazim ve itina ile yaptıktan ve hazretin elini ve yüzünü öptükten sonra ayrılmış. Bu hâl, orada bulunanların, bilhassa Ahmed Naim ve Evrenoszâde Sami Bey’in dikkatlerini çekmiş ve hâdisenin sebebini İmam Bekir Efendiden öğrenmek istemişler. İsrar karşısında Bekir Efendi şu hâdiseyi nakletmiştir:

“Bundan on sene kadar önceleri idi. Bir gün sabahleyin Sarıgüzel hamamına gitmiştim. Kurnalardan birinin başında yaşlıca, zayıf-nahiv bir zâtın yıkanmaya çalıştığını görünce yanına yaklaştım ve Fâtih türbedârı olduğunu görünce kendilerinden müsaade isteyerek yıkanmalarına yardımcı olmak istedim. Teşekkür ettiler, memnuniyetlerini izhar ettiler, ancak şöyle buyurdular:

“Sen beni şimdi kendi halime bırak, fakat inşaallah bilâhere beni iyice yıkarsın!..” Ben o zaman bunun mânâsını (itiraf edeyim ki) anlamamıştım. Şimdi bu kutsal hizmet bana düşünce anladım ve kerametlerinin bu suretle zuhur ettiğini idrâk edince hayatlarında iken ne derece gaflette bulunduğumdan dolayı müteessirim.”

Ahmed Amîş Hazretlerinin namazlarını Abdülaziz Mecdi Efendi kıldırmıştır. Mecdi Efendi bu hususu şu şekilde nakletmiştir.

“Pîr-i tarikat Hazret’i NASUHİ’yi mânâ âleminde gördüm. Ahmed Amîş Efendi’nin namazını kıldırmak hususunda sana teklif vaki olacaktır, bunu kabul ve ifa et!” Buyurdular. Ben de o esnada vaki olan imamet teklifini bu emir ve işaret üzerine kabul ve ifa ettim. Mübarek naşının namazını bu suretle edâ ettikten sonra hazır bulunan cemaata karşı da:

“Ey camaat-i müslimîn!

Fâtih türbedârı Ahmed Amîş Hazretlerini; hamil-i emânât-i süphaniye. Câmi-i kemâlât-ı insaniye, kutb-ül arifin, gavsul-vâsılîn, olmak üzere tanırız; sizler de böylece tanır ve şahadet eder misiniz?”

diye soran Mecdi Efendiye cevaben hazır bulunan mahşerî kalabalıktan gür bir ses yükselir: “Eveeet…biz de öyle bilir ve tanır, şahadet ede-riz…”

Hakk’a yürümesi üzerine Evrenoszâde Sami Bey’in yazdığı târih mısraı şöyledir:

“Gitdi gülzârı cemâle pîri efrâdı cihan” (1338).

Yani, Allah’ın Cemâli olan gül bahçesine, yani cennete dünyadaki herkesin piri olan Ahmed Efendi gitti.

Makamı alisi, İstanbul Fatih Camii haziresinde bulunan Ahmed Amîş Efendimiz Hazretlerinin sol yanında oğlu, sağ yanında ise Maraşlı Ahmed Tâhir Memiş Efendimiz Hazretleri yatmaktadır.

Mezar taşındaki yazı şöyledir:

Hâmili emânâtı Sübhâniyye,
Câmi’i makâmâtı insâniyye,
Mürebbîi sâlikânı Rahmâniyye
El Hâc Ahmed Amîş el-Halvetî eş-Şa’bânî
kuddise sırrûhû hazretlerinin rûhi şerifleri için
El-Fâtiha.

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

Kabir taşlarının diğerinde Evrenoszâde Sâmî beyin şu manzumesi yeralıyor:

“Rûh-i pâk-i mürşid-i yekta cenâb-i Ahmede.
Sâye-i arş-i ilâhîdir mualla âşiyân
Matla’-i feyz-i velayettir o kutbu’l-vâsılîn
Sırr-i ferdiyyet olurdu vech-i pâkinden iyân
Râh-i Şâbân-i Velide ekmel-i devrân olup
Ehl-i hilme kıble-i irfan idi birçok zaman
Ah kim yükseldi lâhûta, muhit-i vahdete
Oldu envâr-i tecellî-i bekada bî nişan.
Neşvebâr oldukça envar-i cemali kalbime
Parlıyor pişimde eşvak-ı sayfa-yı cavidan
Cezbe-i vahdetle Sami söyledim tarh-i tam
AHMED AMİŞ EFENDİNİN KELÂMI ÂLİLERİNDEN

Bismillahirrahmanirrahim

Abdulhamid Han

• Efendi Hazretleri buyurdular ki,[5]

“Abdülhamid Medine’ye ben de yavaş yavaş”

Abdülhamid imameyn mertebesine çıkmıştır.
Ölümü anlamak isterseniz Abdülhamid’in haline bakınız (Hal’inden sonraki hâli)
Bir gün Efendi Hazretleri önde, biz de bir iki ihvanla arkasından yürüyorduk. İçimden

“bana bir kudret ihsan et de Abdülhamid’in tacını tahtını yıkayım” dedim. Efendi Hazretleri hemen dönerek;

“Hasan zulüm neye derler bilir misin?” buyurdular. İlaveten

“zalim bir padişaha karşı silaha sarılmak da zulümdür,” buyurdular.

“Allah tecellisini tekrar etmez. O geçti” (Mehmed Efendi Hazretleri kalben Abdülhamid’in tekrar saltanata gelmesi için temenniyatta bulundukları zaman buyurmuşlar).
Mehmed Efendimiz Hazretlerine meşrutiyeti müteakip birkaç kere kova ile su getirtip leğene döktürüp badehu ellerini ayaklarını suyun içine biraz zaman durdurduktan sonra

“al bunu, el ayak değmez bir yere döküver” buyurmuşlar.
Adab

Adabı Muhammediyedendir. Bir yere girdiğiniz zaman namaz kılıyorlarsa cemaatle namazı kılmış da olsanız oraya girip namaz kılınız.
Birgün huzurlarından çıkarken eliyle mumu söndüren Nevres Bey’e;

“Öyle yapma! “hu” diye üfleyerek söndür.”

Necib Bey’in kardeşi Doktor Talat Bey’e

“Cemil Bey’e benden selam söyle” buyurmuşlar ve akabinde de

“Şeyhin mi selam söyledi, şeyhim mi selam söyledi diyeceksin.” diye sormuşlar. Talat Bey’de

“Şeyhim” cevabını vermiş,

“Güzel etmiş.”

“Alış veriş ederseniz ilk önce parayı veriniz, sonra malı alınız.”
Ahmet Amîş Efendimiz buyurdular;

Birgün üç ihvan ile Şeyhimizin huzurunda iken Emrullah Efendiye

“O benim hocam, diğerine bu benim fakirimdir.” buyurdular. Ben de acaba bana ne buyuracaklar diye muztarib iken

“bu da benim kıtmirimdir.” buyurduklarında pek memnun oldum.

Yusuf Bahri Bey rivayetiyle;

Balkan harbinde beni tayin ettiler. Huzura gittim, efendim harbe gidiyorum dedim. “Yoo, öyle harbe gidiyorum denmez. Harp bir emri azimdir, bilâ talep tayin edilirse tayin edildim” denir.

Süt içerken ağzınızda iyice dolaştırın, lûab (tükrük) ile karışsın. (hazmı kolay olsun diye)
Allah olmak kolaydır, fakat Muhammed olmak güçtür.[6]
Ahmet Amîş Efendi Mecdi Efendiye, “mecdi, sakın sırrı faş etme “ der, Mecdi Efendi acaba bir şey mi yaptım diye korktum. Benim bu korkumu gidermek ve bir hakikat bildirmiş olmak için buyurdular ki,

“Edemezsin ki, edilemez ki, ruhunu ortaya at, faş et anlat bakalım. Edemezsin, O’da öyledir”. [7]

Kazım Bey:

Sohbetlerine devam eder ve pek çok istifadeler ediyordum. Günler aylar geçtikçe hazretin nasiyasinde parıldayan ve görmekle mütelezziz olduğum bu hakikat güneşini bu olgun insani daha çok sevmeye başlamıştım. Huzurunda bulundukça acaba bir hizmet emrederini velev, bir bardak su olsun veya abdest tazelemek için olsun eline ayağına su dökmeyi isterdim. Ve emrine müntazır bulunuyordum. Su içme tarzıda başka türlü idi. Bardağı iki avucu içine alır ve evire çevire suyu avcunda ısıtır sonra üç yudumda bitirir idi. Ve lezzetini çeşnisini karşıda oturana bakana bile lezzet verecek derecede tam bir hevesle içerdi ve sonunda “yarabbi sana çok şükür” derdi.

Kazım Bey:

Mabeyni Humayün tarafından gönderilen bazı hafiyeler Hazreti Azizin odasına kimlerin girip çıktığını tarassut (gözetliyor) ediyorlarmış. Böyle zamanlarda zaillerini (sürekli gelmeyenleri) kabul etmeyerek

“burada durmayın görmüyor musunuz, hafiyeler geziyor” diyerek ziyaretçilerini kabul etmezlerdi.

Sahavet sıfât-ı enbiyâdır. Sahî adam cennete girer. Cennet de burada başlar.
Âdeti bozmayın, âlemi günahkâr etmeyin.
Tevekkül babında durmazlarsa, (o kişiye) biraz şey verip savarlar.
Kütahyalı Süleyman Bey rivayetiyle;

Huzurda Hazret Kur’an okurken iki, üç defa ziyaret ettim, Kur’an’ı bitirip kapadıktan sonra “Bu Kur’an’ın sevabını sana hediye ettim.” buyurdular. Ben sükût ettim,

“öyle olmaz, üç defa aldım kabul ettim de.” buyurdular. Ben de üç defa tekrar ettim.

Adak

Hastalandığınız zaman ağır gelmeyecek, yapabilecek bir neziri yapınız. Mesela bu hastalıktan kurtulursan günde iki rekât nafile namaz kılayım, dersin.

Ahlak

Gör geç, belle geç, durma geç…
Biz köpek tabiatlıyız, kuçu kuçu derler geliriz, hoşt derler gideriz.
İbrâhim-ül meşreb olunuz. Ama İbrahim aleyhisselâm olmadan da kendinizi ateşe atmayınız.
Sen verdin, biz yedik; vermezsen ne yerdik.

Allah Teâlâ;

Kelami nefsî her lisandan sadır olur, fakat lisanı Arab’a bürünmüştür.
Kimseye “nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun” diye sormak caiz değildir,” eğer sana birisi sorarsa “şuradan geliyorum, buraya gidiyorum” daha doğrusu, “minhü ileyhi” “O’ndan O’na” dersin.
“înnallâhe latifün bi’l-ibâd” [8] Allah Teâlâ kullarına latiftir değil, Allah kullarında latifdir. Çünkü evvelkisi isneyniyeti icab eder.
Cemii mükevvenat Hakkın zuhurudur. Şuunâtı ilahiye irâdei zatiyedendir.
Allah hattı zatında ekberdir.
Kuşadalı Efendimizden;

Hep kullar Allah Teâlâ’dan o da ulema kullarından haşyet eder. (korkar)[9]

“İlah, şagil[10] manasınadır”

• Bütün arifler Allah’da fena olur, Allah’da kamil de fena olur.

Mâ’na kadîmdir. Kimsenin olmaz.
Analar Allah’ın rahim sıfatına, babalar da rezzak sıfatına mazhar olurlar.[11]
Mehmet Efendim Hazretleri bir gün buyurdular ki,

Ana-Baba hakkı

“Huzurda idim, diğer bir zat da vardı. Hazreti Aziz o zata bakarak ve fakiri göstererek

“ben dünyayı bunun evladlarına verdim, veririm ya! bana kim karışır.” buyurdular. Ben de;

“kimse karışamaz” dedim.
Besmele

Bismillahın manası, “Allah’ın bendeki taayyünü ile” [12]
Gıyaben biat vermek âdetimiz değildir. Fakat Yüzkere istiğfar, yüzde salât u selam okusun. Bir de

Biat

“eseri eseri’ş şey zâlike’ş-şey

Nuru nuru’ş şey zalike’ş-şey” [13]olduğunu bilsin buyurdu.

Kuşadalı Efendimizden;

Kula kul olmayınca adam adam olmazmış.

Kuşadalı Efendimizden;

(Ululemirler için) Onlar Hakkın azametine mazhar olmakla karşı durmak olmaz.
Borç

Bakkal yahut diğer birine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz borcunuzu ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır.

Buğz

Hazreti Azizimiz birgün mübarek sağ ellerinin parmaklarının uçlarıyla mübarek vücutlarına vurarak “bazıları gelip buna saplanırlar.” buyurdular.[14]

Cennetlik ve cehennemlik

Nevres Bey ‘den;

“Cennetlik misin, Cehennemlik misin bilmek ister misin? bulunduğun hale bak. Bulunduğun hal Cennetlik ise Cennetliksin, Cehennemlik ise Cehennemliksin.[15]

• Vakıf mala ihanet eden cehennem azabından kurtulamaz.

Cehennemde bazısı beşbin, bazısı altıbin sene durur.
Allah senin için ahrette odun kömür yakmaz.

Cezbe

Muhabbetin galeyanı halinde hüküm sâlikindir.
Halil Efendiye buyurmuşlar ki

“Ulan sen beni gördüğün zaman cezbeleniyorsun. Dağı, taşı gördüğün zamanda cezbeleniyor musun?” Halil Efendi;

“Hayır demiş.”

“Öyle ise olmadı, ne zaman neyi görürsen hakikati ilahiyeyi müşahede ile cezbelenirsen o zaman.”

Beyoğlu müftüsü olan Receb Arusan Mecdi Efendinin Komşusu imiş. Bir gün Ahmet Amîş Efendinin ziyaretine giderler. Hazretin elini öperek Mecdi Efendi Receb Efendiyi Fatih hocalarından diyerek takdim eder. İlk söz olarak Efendi Hazretleri, “Allahü ekber de. Müfaddalün aleyh nedir? Diye Receb Efendiye sorar. Receb Efendi

“Allah fî haddi zatihi Ekberdir” bu ef’âlü, tef’il (babında) ve müfâddalün aleyh aranmaz, siz ararmısınız? Yani, biz hocalar aramayız, siz mutasavvıflar arar mısınız?”[16]

Diye o da Ahmet Amîş Efendiye sorar. Efendi Hazretleri;

“ Ben de bu suale böyle cevab vermeni beklerdim” diyerek müftüyü takdir eder. Elinde tuttuğu, enfiye kutusunu açarak bir tutam enfiye verir. O sırada geride ayakda duran Mecdi Efendiye de bir tutam enfiye verir. Çekmekte iken fartı muhabbetinden Mecdi Efendi birden bire cezbelenir, Efendi Hazretlerinin üzerine atılır ve kucaklar.[17] Receb Arusan hayrete varır. Mecdi Efendinin cezbe haline uğrayarak kendinden geçince aralarında şöyle bir konuşma geçer.

“Hangi tarikdensiniz?”

“Halveti tarikindenim sulûkümü Ömerli Halveti’den gördüm. Daha ilerisini sorar isen Şabani tarikine ve Şabanı Veli’ye müntesibim.”

“Sizin için Arab hoca ile görüşmüştür ve Melâmi’dir” diyorlar.

“Melâmet adında bir tarikat yoktur, Bununla beraber umumiyet ile tarikatte Melâmet büyük bir makamdır.” “Tarikatı Seyyide bak, Arab Hoca dediğiniz Seyyid Muhammed Nur’ül Arab ise çok büyük bir zat idi ben onun ile görüştüm. O benim sohbet şeyhimdir” diye buyururlar. Söz buraya gelince, Abdulaziz Mecdi Efendi de kendine gelerek birlikte çıkıp giderler.

Çalışma ve gayret

Siz çalışırsanız ben size gelirim, çalışmazsanız yorulur bana gelirsiniz.
Bulmalı, duymalı, doymalı.
Birgün ashabdan birisi
“Ya Resulallah sallallâhü aleyhi ve sellem ben filan zatın yanında çalışıyorum. Yevmiye bana beş kuruş veriyor, yetişmiyor” derler.

Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz de

“dört kuruşa çalış” buyururlar. Bir müddet devam ettikten sonra gelip

“Ya Resulallah yine yetişmiyor.” derler. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Üç kuruşa çalış” buyururlar. Bu sefer para artmaya başlar. Sebebini istizah (açıklarken) Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Paraya göre iş göremiyordu, fazlası helal olmuyordu.”

Kazım Bey:

Ahmet Amîş Efendi yine günlerden bir gün sordu;

“Dersine çalışıyor musun?”

“Evet, efendim, çalışıyorum.” Hâlbuki mektep derslerine çalışıp çalışmadığımı sormak istiyormuş,

“Evvela mektep dersi ikinci derecede Ruh-i feyz-ı irfan bunları bir birine karıştırmamalıdır,” buyurdular.
Deprem

Hareket-i arz geçtikten sonra kendimi şu ayeti okurken buldum; Rabbena mâ halakte hazâ bâtılen sübhâneke fe-kınâ âzâbe’n-nâr. [18]

“ Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.”
Devriye

Tuizzü idim, tüzillü’ye geldim. [19]
Tenezzül aynî terakkidir.

Ebû Leheb

Biz “ Tebbet yedâ” suresini hatim tamam olsun diye okuruz.[20]

Ebû Tâlib aleyhisselâm

“Ebû Talib radıyallahü anhdır.”

Dört Halife

Sairleri halife-i Hakk’dır, Hazreti Ali Halife-i Rasul’dür.
Hazreti Rasûlüllah Efendimiz tarafından Hazreti Fatıma’ya (sallallahu teâlâ aleyhimâ ve alâ âlihima.

“Allah mükevvenata nazar eyledi, iki kimseyi kendisine intihap etti(seçti). Onun birisi senin baban, birisi de senin zevcindir.”

• Nevres Beyefendiden;

Şeyhim bana sual buyurdu,

“Âdemden evvel din var mıydı?

“Evet, efendim vardı, Dini İslâm.”

“Hazreti Muhammed kaç kişiyi irşad buyurdu?”

Bende korktum, lisanen söyleyemedim. Şehadet parmağımı işaret ederek bir dedim.

“Evet, yalnız Hazreti Ali’yi irşad buyurdular.”

“Diğer Sahabe-i Kiram talim ve terbiye ile Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’i anladılar. Hazreti Ali kerremallâhü veche aynaya baktı, kendini gördü.”
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyururlar ki;

“Biz Ali ile bir vücudduk, bu âleme geldik, baş ayrıldı.”

Bazı kişiler Hazret-i Ali Efendimizi Hazretlerinden Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize şikâyet ettiklerinde

“Ondan bana şikâyette bulunmayınız.” înnehû mahsûsun fî zâtillâh .” buyurdular (O Allah’ın zatına tahsis edilmiştir)

Nevres Bey rivayetiyle

Bir gün Hazreti Ali Efendimiz

“Ya Resulallah, namaz kılmak istemiyorum ama ezan okunduğu zaman içim sızlıyor.” buyururlar,

“Akıbetinin hayr olduğuna alamettir” buyurmuşlar.

Her mü’min Alevîdir, ama her Alevî mü’min değildir.
Birisi yeni bir ev yaptırırsa, rütbe alırsa, yeni bir elbise giyerse tebrik etmeyiniz.
Yeni bir gömlek bile giyseniz iki rekât namaz kılınız.

Dünya (lık)

Ne talibi dünyayız,

Ne ragıbı ukbayız,

Biz aşıkı şeydayız.

Hu Hu ya men hû,

Leysel hâ di illâ Hu

Talibin matlubundur

Aşıkın seyrani Hû

Bunu Hazreti Azizimiz Efendimiz Makbule ve Nusret Hanımlar birlikte söylerlermiş. Bazen Makbule hanıma

“Sen bana bir ilahi okuyuver.” buyururlarmış, Makbule hanım yukarıdaki ilahiyi okurlarmış.

Fatih’in sandukasını etrafındaki demir parmaklıklar için;

“Bunlar zâit ve faydasız şeylerdir, satmalıdır, böyle durdurulmamalıdır.”

“ İnsanda en son kaybolan, manevî saltanat hırsıdır.”

Eşkiya

Kuşadalı Efendimizden

Nakıs iken irşada kıyam edenlerin mütenebbilerle (deliler) haşrından korkarım.[21]
Evlilik

Dünyada eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.
Hazreti Âdem’e Allah hitap etmiş;

“Ya Âdem sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman fer’in olan Havva’ya bak.” Havva’ya hitap etmiş

“Ya Havva sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman aslın olan Âdem’e bak.”

Felç

Kerime-i muhteremeleri (Ahmed Amîş Efendinin kızı) Ayşe Hanım buyururlar,

Bir gün Efendibabamın yanına girmiştim, şimdi zuhur etti;

Sübhâna ‘ilâhi ve bi-hamdihî estağfırullâhe ‘l-azîm. Sübhâna ‘ilâhi ‘l-azîm ve bi-hamdihî estağfırullâh, lâ ilahe ve lâ kuvvete illâ billahi ‘l-azîm

Bu zikre devam eden nüzul (felç) olmaktan mahfuzdur.
Feraset

Osmanlıdan sözünü, arifden gözünü, evliyaullahdan özünü saklamayazsın.
Vücuduna sözü geçmeyenin başkasına sözü geçmez.

Gaybî Haberler

Şam, Bağdat, Mısır, birisi sudan, biri saikadan (yıldırım) biri de hareketi arzdan (deprem) harab olacaktır. Türk kavmi ebabil kuşu[22] ile helak olacak. Türk tenassur edecek. (Türkler hıristiyanlaşacak)
Nazif Efendiye,

“Ben yakında gideceğim, cenazeme gelme. Sen tahammül edemezsin.”

Nevres Bey;

“Ben gençliğimde mutaassıbdım, lisan okuyanlara itiraz ederdim. Şeyhim bir gün buyurdu ki

“Ahmed bir İngiliz, bir Fransız, bir Rus geldiler. Fatiha-i Şerifeyi kendi lisanlarında okursan Müslüman olacaklar, buyurdu ben de durdum kaldım.”

Miralay Hilmi Bey rivayetiyle;

Hazreti Aziz’i ilk ziyaretimizde bu milletin hali ne olacak diye sordum.

“Gâvurlar girer yine çıkar. Allah dinini hıfz eder.” buyurdular.

Bir gün, Ahmet Amîş Efendi, yemek yenilmek üzere tam sofraya oturduğu sırada, evde ekmek olmadığını hanımı haber verir. Ahmet Amîş Efendiye ekmek almak için bakkala gönderilecek o sırada evde başka kimse de bulunmadığı için, gidip kendisinin almasını, hanımına söyler. O da cevaben:

“Hemen dışarı çıkmak için çarşaflı olmadığını, şimdi birinin geleceğini ve ona aldıracağını söylerse de Ahmet Amîş Efendi beklemek istemeyerek

“Böyle çık al, beis yok!” Der, ve hanımıda başına şöyle bir örtü atarak, fakat üstünü bir şey giymeyerek, evdeki kıyafetiyle gidip bakkaldan ekmeği alır, gelir.

Ertesi gün, türbede, ziyaretine giden üstat Abdülâziz Mecdi ye, Ahmet Amîş Efendi, bu hâdiseyi olduğu gibi naklederek

“Bir defa ağzımdan çıkmış bulundu, söylememeli idim, fakat her halde söylediğim gibi olacak, çarşaf kalkacaktır” buyurmuşlar.

Kazım Bey:

Yine Bulgar ihtilali zamanında Manastırda mülkiye hapishanesinin haricen bir bölükle muhafazasına memur edilmiştim. Muhafızların ekserisi Bulgar komitaları idi. bu meyanda nezaret altında bulunan Türk muhibbi bir Bulgar papazı ile dost oldum. İsmi Papayorgi (Florinanın Nevokas ) köyünden idi babası Türk annesi Bulgar idi. Bu papaz bana 1319 (1903) ihtilali başlayacağı günü ve alametlerini bildirdi. Kendisine itimat edilerek vak’ayı olduğu gibi hocam Mekteb-i Rüştiye Askeriye müdürü Bursalı Kolağası Tahir bey’e söyledim. Ve o vasıta ile Valiye ve Askeri kumandanına da keyfiyeti arzeyledim. Filhakika Papazın dediği gibi ihtilal dediği gün başladı Manastırda otluklu bahçenin küme halindeki otlarının tutuşturulması ve köylerde müslüman hanelerinin yakılması, İslamların katli gibi fecai ile başladı. Yapılan ihbarda hükümet vaktında tertibat alarak ihtilali bastırmağa muvaffak oldu (Rus Konsolosunun iki Jandarma tarafından katli ve jandarmaların salben (asarak) idamları )bu vukuat cümlesindendir.

Bundan sonra Jandarmada yapılan tensikat (düzenlemeler) üzerine mezkûr mesleke girdim. Beyrut Jandarma efradı cedide mektebi 4. Bölük kumandanlığına tayin kılındim. Çok geçmeden İtalya-Trabulusgarp Harbi zuhur etti italyanlar harp gemileriyle Beyruta gelerek bizim Avni ilâh ve Ankara torpitolarını teslim almak istediler. Verilmeyince muharebe başladı ve gemilerin üzerine ateş açtılar. Bizim torpitolarıyaktılar. Bu meyanda bir çok asker ve ahalinin şehit olmasına sebebiyet verdiler. İşte böyle sıkıntılı bir zamanda ve her türlü tehlikeye karşı mevcut Jandarma ile memleketin dâhili emniyet ve asayişini temin ile meşgul iken garip bir müracaat vuku buldu. Arabın birisi Jandarma alayına geldi cephaneliğin Paratonerlerinin kesilerek tanılmaz bir hale gelmesi için bizleri ve zabitanı uyarıda bulundu. Bu mühim ve makul talep derhal kabul ve icra kılındı. İtalya donanması cephaneliği ateşlemek için mevkiini denizden Harp gemileriyle pek çok aradı ise de bulamadı. Böylelikle memleket mühim bir içtihalden kurtuldu ve düşman Vapurları akşam; üzeri gittiler.

Beyrutta bundan sonra çok kalmadım. Rumeliye Üsküp alayına naklim için icra kılındı oraya varmamla beraber Balkan harbi zuhura geldi Komanovada ordunun mağlubiyete duçar olmasıyla Sırplılar Üsküp üzerine gelmeğe başladılar. Muhammed Nur’ul Arab’ın hafidi (torunu) Hacı Kamal Efendiyi talabeleri ve ailesiyle Selanik’e gönderdik. Fakirde bir gece sonra hareketle Selanik tarikiyle Manastıra gelmiş bulunuyordu. Manastırında düşmesiyle beraber Görüce’ye kadar gitmiş isemde o sarada Jandarmaya mensup ve ordu ile hiç bir irtibatım bulunmadığı ve hastalanmaklığım üzerine iadeyi afiyete kadar Görüce’de yakın akrabalarımın hanesinde misafir kaldım. Ve Görüce’ninde düşmesi üzerine ve tekrar tebdilen Manastıra oradan da Selanik yoluyla İzmir’e ve oradanda İstanbul’a geldim. Hazreti Ahmet Amîş Efendime ancak 14 sene sonra tekrar kavuşmuş oldum.

Mübarek ellerini öptükten sonra ismimi sordu

“Kazım” dememle

“Bizim Kazım mı? ” diye sordu.

“Neredesin? Kazım kendini çok özlettin” buyurdular. Cevaben;

“ Ancak şimdi geliyorum efendim” dedim. Rumeli ahvalinden sorması ile vekayıi muhtasaran arzettim. Merhameti ilahiyenin bu ümmeti merhumeye has bir şevkatle tecellisâz olmasını diledim. Bu işlerin başında kalbimden söyleyerek “hep Rus fırıldağı vardır”, dedim. Cevaben

“Fekatele Talute Calute ayetini” (Bakara, 251) okudu.[23]

“en nihayet Talut Caluti katil edecek ve ancak o zaman ferahlık olacaktır.” buyurdular ve elimden tutarak Fatih camii havlusunu beraberce yürüdük. Esna-i rahte (yol esnasında) eski arkadaşım Veli’yi sordum.

“Kim bilir nerede sürtüyor” buyurdu. “Talebeliğimde beni onun rehberliğine vermiştiniz” dedim.

“Biz İhvanımızı kendimiz terbiye eder başkalarıha vermeyiz.” buyurdular. Ve artık haneyi saadetlerine doğru giderken müsaade isteyerek tekrar veda eyledim.

Hazreti Âdem’e bütün diller teklif edildi, ama Türk lisanını seçti. Onun için Türk devleti ilelebet payidar olur.
Yerde gökte büyük değişiklikler olacak.
Semavatta büyük değişiklikler olacak bir yıldız peyda olacak.
Paris şehri semavî bir hâdise ile mahvolacak.
Üçüncü Dünya Harbi çıkacak, Efendim hazretleri buyurdu ki; “Rusya mahvolacak, küçük bir devlet haline gelecek.” Anadolu ahalisine dua ettim, bu badirede onlara ziyan gelmeyecek. Bu esnada avucunu sıkar gibi yaparak

“Rusyayı küçülttüm, küçülttüm.”

İngiltere ve Yunanistan mahva mahkûmdur. İngilizler o zaman Türk donanmasına bakıp gıpta edecekler, hayıflanacaklar.
Ona memnunum ki sizi çok iyi günler bekliyor. Efendim ( Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri nakletti):

60 – 70 sene büyük iyilik olacak. Memleket selâmla idare edilecek. Ben görmem ama sen görürsünüz, buyururlardı. Efendim de ( Hoca Efendi Hazretleri ) orada idi ama kemâlâtından ötürü ona değil bana söylerlerdi.

Bir sabah Efendimin huzuruna girdiğimde:

“Mustafa ne haberler var ?” diye sordular. O sabahki gazeteler Yunanlıların Bursayı işgal ettiğini yazıyordu. Arz ettim.

“Gelen kitabî, biz değiliz” buyurdular. Gazeteyi kendilerine verdim. Gazetedeki resimde bir Yunan zabiti Orhan Gazi’nin sandukasının üzerine oturmuş, elindeki kamçı ile sandukaya vuruyordu. Bunu görünce mübarek gözleri doldu. Hiddetle:

“Bu kâfirler Anadolu’dan çıkacak! Çıkacak! Çıkacak! Onlar nasıl kaçtıklarını; kovalayan nasıl kovaladığını bilemeyecek” buyurdular. Her bir ‘çıkacak ‘ lâfı bir seneye tekabül etti. Üç yıl sonra Yunanlıları Anadolu’dan kovaladık. Onlar nasıl kaçtıklarını, bizimkiler nasıl kovaladıklarını bilemediler.

(Bu beyan Mustafa Özeren Efendiden rivayettir. Nakleden Dr. Hamdi Hizalan Beyefendi’dir)

1919 da Ahmet Amîş Efendi’ye: İzmir işgal oldu haberi iletilince:

“Muvakattir!” (vakitli, geçici bir zamandır) buyurup, aynı sözü üç defa tekrarlamışlar. Gerçekten İzmir işgali üç sene sürmüş..

A. Mecdi Efendi rivayeti ile

A. Mecdi Efendi, aslen Sivaslı olup Konya’ya da yerleşen ve lise mekteblerinde din bilgileri ve farisi, dillerini okutan ve bilahare mebus olan Ali Kemali Efendi namınındaki bir zatı Ahmet Amîş Efendi götürür. Ali Kemali Efendi elini öpüp diz çökerek karşısında oturduğu zaman Hazret,

” Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten” [24]demiş ve başka bir söz söylememiş. Oradan ikisi birlikte ayrılıp çıkmışlar.

Ali Kemali Efendi, Damat Ferit Paşa hükümetlerinde kısa bir süre Maarif ve Dâhiliye nazırlığı yaptı, bu esnada Milli Mücadele aleyhine sert tutumlar gösterdi. Kurtuluş Savaşı’nın zaferinden sonra İstanbul’da tutuklanarak İzmit’te Nurettin Paşa’ya bağlı askeri birliklerce linç edildi.[25]

Benî Kureyşden biri ( bir defasında: Evlâd-ı Resulden birisi ) zulüm ve îtisafa mâruz kalınca Kayı Aşireti’ne iltica etti. Mürûr-i eyyam ve zaman ile onlara baş oldu. Fakat kendileri de bilmez.
Fatih ile Yavuz Selim Han, İmâmeyn silkindendir. Türk devleti ( bir defasında da: Türk Milleti) ilâ yevmi’l – kıyâme baki kalır, payidar olur. Fakat şekl-i idaresi şekilden şekile tahavvül eder.

Hal

Bizler illetten, kılletten, zilletten âri olmayız, yalnız yatacak derecede hastalık vücûdumuzu istila edemez.
Benim ihvanım bahtiyardır. O bahtiyarlığı, zuhurunda görürler.
Bendendirler, halka ne karışırlar; halktandırlar, bana ne gelirler.

Havatır

Hatıratı red ile uğraşma, hatırat, ilham, vahy hepsi birdir.[26]
Efendi Hazretlerine buyurdular ki;

Bir gün Hazreti Azizimizin huzuru saadetlerinde iken

“Ulan nasıl idare edebiliyorum mu? Ben de

“evet efendim” dedim.

“Mes’ulmüyüm?”,

“Hayır efendim.”

“Mes’ul olmadığımı neden anladın?” Efendim ilhamı zatî ile hareket ediyorsunuz.

“Hâ, ilhamı zatîde havatır olmaz.” buyurdular.

Kazım Bey; Yine günlerde bir gün hazretin Türbe de ziyaretine gitmiştim. O gün pek hararetli ve coşkun bir hal idi anlatarak takrirlerine devam ediyor ve. Dinleyen ihvanı mustagraki feyz-i irfan ediyordu. Bu esnada muhabbetlerinden sermest ve cezbeli olduğum halde gönlüme pek tuhaf bir hatır (vesvese) geldi. Şöyleki;

“Sizdeki bu fuyuzat-i ilahiyeden velevki bir şemme-i kalil veya bir zerre kadar olsun ihsana nail olsam acaba sizin gibi pürzevk ve nişat olarak cuşi’d-derya gibi bende sizin gibi muhataplarına böylece talim ve tevhime kadir ve muktedir olabilirmiyim” gibi bir hatıra geldi. Derekap (hemen) saniye geçmeden hazret başını bana çevirerek;

“yapabilirmisin be………..?” dedi.

Mürşit huzurunda yaptığım bu küstahlıktan pişman olarak kemali hacaletle önüme baktım mürşit huzurunda nefes tutmanın[27] sırrı hikmetini bu acı ihtar ile idrak eyledim ve bir daha muhabbetinden gayri hiç bir şeyin bir dilek veya arzunun gönlüme girmesine muvafakat etmedim.
Hayvanlar

Meratibi hayvaniyeden insana en yakın olan beygirdir.[28]
Açlıktan ölme tehlikesi olursa köpek etini yiyip kurtulmak varsa köpek etini yiyecek, yemez ölürse mes’uldur. Domuz eti olursa yemez ölürse mes’ul değildir, yer kurtulursa yine mes’ul değildir, çünkü nass-ı kâti vardır.
Bir hayvan keserken elinize bıçağı aldığınız zaman, “dur hayvan şimdi seni makamı insana getireceğim” deyiniz, bıçağı vurunuz.
Güvercinler ile örümcekler Allah’ın rahmet askerleridir, birçok evliyaya hizmet etmişlerdir.

Hz. Hatice Kübra aleyhisselâm

Nusret Hanım rivayetiyle;
Hazreti Hatice aleyhisselâm validemizin vefatı sırasında Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Ya Hatice, ortağın olan Hazreti Meryem’e benden selam söyle.” demiş, buyururlar.
Hediye

Asıl hediye bizlere verilir.
Birine bir şey verirken hediye veya sadaka deyiniz.
Suret insanın (avamın) anasını koşalar.[29]
Kuşadalı Efendimiz, Sultan Selim imamı Mehmet Can efendiye gönderilmiş. Mehmed Can Efendi imam efendiye

“sizi bana gönderdiler ki kendilerini anlatsınlar.”

Hicaza gidip gelen bir zat Hazreti Azizimiz Sultanımıza bir tesbih hediye eder. Hazret de Efendi Hazretlerinin

“Mehmed ben yar ile cünbüşde iken üstünü kopardım, sen al da bak.”

“…Sen de koparırsan birine ver de çeksin” buyururlar.
Hikmet

Çerkesi Mustafa Efendi Azizimizin ihvanından bir zat Yozgat Valisi imiş. Hasta olmuş, İstanbul’dan doktor çağırmış. Kendisini muayeneden sonra

“Çerkeş’te şeyhim vardır, Onu da tedavi et.” diye Çerkeş’e gönderir. Doktor saadethanelerine müracaat eder. Haremde derler. Ertesi gün ziyaretlerine gider. Valinin selamını ve kendisine verdiği emri arz eder.

“Bak Doktor: Bu akşam bizim hastalıkla hasbihal ettik, bana dedi ki biz seninle anlaştık, bu vücuda zararım yok. Şimdi beni vücutdan atarlarsa yeni gelecek zarar verir dedi. Mamafih görüştüğümüze memnun oldum.” buyururlar.

İrşad neş’e-i Muhammediye ile olur. O da şimdi Halvetilerde vardır. Biraz da Kadirilerde var.”
Nevres Bey’den;

“Sadık’a yaz; yanına gelenlerin kimine cehren, kimine kalben benden selam söylesin, kalben selam verdiklerinde “ve aleyküm selam” diyene rastgelir buyurdular.

Kuşadalı Efendimiz Beypazarı Ali Efendimiz Hazretlerine devam ederken medresede arasıra zikir ederlermiş. Talebe bundan müşteki olarak birgün odada bulunmadıkları bir sırada eşyalarını, kitaplarını dışarı atmışlar. Kuşadalı Efendimiz dönüşlerinde bu hali görünce hiçbir şey söylememişler. Doğrudan Hazretin huzurlarına gitmişler.

“Ah İbrahim ne olurdu, ağzını açıp iki lâkırdı söyleyeydin. Git gör eşyalarını atanların ikisi de öldüler.” buyurmuşlar.

Bir yerde gördüm varlıktan yokluğa düşmüş olanlardan birisine muavenet (yardım) etmek isterseniz kuvvetliye muavenette bulununuz.
Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.
Ne kadar terakki edersen et, üstünde yine fahâmet[30] vardır.

Himmet

• Nevres Bey’den;

Birgün huzurda birkaç ihvanla (Ali, Asım) beraber bulunuyorduk. Hazreti Aziz sohbet buyuruyorlardı.

Bir çocuk geldi, ileriye doğru giderek yüksek sesle Kur’an okumaya başladı. Hazret sohbeti kestiler. Çocuk Kur’an’ı bitirdi, giderken

“Gel şuraya otur, bana ilahi oku.” buyurdular. Çocuk ilahi okumaya başladı. Hazret cezbelenip avuçlarının içini, çocuğa öptürerek bir de tokat atar gibi iltifat buyurarak

“Haydi, (Hay de) git buyurdular.”

Ahmet Amîş Efendi dünya ahvalinin bozulduğuna dair şikâyette bulunan müridlerinden Halil Efendiye,

“Halil baksana bana, ben bir çalgıyı bozar tekrar yaparım ve çalarım, senin bu işlere aklın ermez “ der. Ve bu zataa huzurlarında ileri geri söz söyletmezlermiş,

Hizmet

İşiniz varken bırakıp bana gelmeyiniz.
“Efendim emret” deyip durmayın, (femi saadetlerini (dudaklarını) göstererek)

“buradan bir şey çıkar yapamazsınız, mes’ul olursunuz.”

Birgün Hüseyin Avni Bey huzura gider. “Ben üç şeyle hizmet ettim, bilirim şeyhe hizmet çok güçtür.” buyururlar.

Hüsn-ü zan

Sizden birisinin halini sorarlarsa tek bir iyi halini biliyorsanız onu söyleyiniz. (İyi deyiniz.)

İlim

Âdem’e inen ilk suhuf u hesap birden dokuza kadar rakamlar, ikincisi hendese, üçüncüsü mimaridir. Onun için hesap kıyamete kadar terakki edecektir.

İlişkiler

Kuşadalı Efendimizden;

Haşa bende hata olmaz, bir hata varsa o da Hacı Ahmed dediğimdir buyurmuş.

El ile men et, dil ile men et, kalb ile men et, El ile men zahirûnun, dil ile men ulemanın, kalb ile men evliyaullahın vazifesidir, ez’afu iman (zayıf iman) yani en kuvvetlisi budur.[31]
İşi kendi haline bırak, Allah en iyisini yapar.
Kendi işini kendin gör.
Kaya gibi olmalı, kımıldatan olursa kımıldamalı.
Kaldırım olmuş, yere yatmış onu çiğnersin, lâkin ayağınla itmek olmaz.
Yanınızda biri Kur’an yanlış okursa tashih etmeyiniz. Biz bunu böyle biliyorduk deyiniz.
Tuttuğunuz hizmetçi namaz kılmasını bilmiyor, okuması da yoksa

“Bismillahirrahmanirrahim, elhamdü lillahi Rabbi’l-âlemîri’l öğretiniz, namazı kaldırınız, sonra errahmanirrahim’i sonra mâliki yevmi’d-din …. ilâ ahir öğretiniz.”[32]

Kir kiri yıkar, kör körü yeder. Kirkor’a deme, Kirkor deme, Kirkor yol doğru gider.[33]
Gitme, gitme diye ısrar etme, bu gece hacı Ahmed ikileşti.
Bir yere misafir gittiğiniz zaman sigara verirlerse içiniz, menhiyattan bir şey olursa ona da bir bahane bulunuz, “haramdır” diye red etmeyiniz, “mideme dokunuyor, doktor men etti” gibi.
Bir kahvede oturursanız yanınıza birisi gelirse kahve ısmarlayınız. Meyhanede olursa rakı ısmarlayınız. Osmanlılık böyledir.
Bir gün ashab-ı kiram ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri ile sohbet buyururlarken birisinin gelmekte olduğunu görerek.

“Dünyanın en şerir adamı geliyor.” buyurdular. Geldikten sonra ridayı saadetlerini o adamın altına yayıp oturttular. Kalkıp gittikten sonra Sahabe-i Kiram

“Ya Resulallah sallallâhü aleyhi ve sellem böyle buyurdunuz, sonra da bu ikramı yaptınız” deyince Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“O kavminin ulusudur. Ululuk Haktan atadır. Onu istihfaf etmek hatadır.” buyururlar.[34]

Mehmet Efendimiz Hazretleri

“Efendim, Sadık Bey’e müracatla bir iş istemek arzusundayım.” diye müracaatta bulunurlar. Hazreti Azizimiz

“gücenmeyeceğine emin isen müracaat et” buyururlar.

Nevres Bey rivayetiyle

Bir gün üzüm alıyorduk. Üzümcü deneleri koyuyordu. Ben itiraz edip koyma dedim. “Bırak! Taneleri kime verecek.” buyurdular.

Aşağı başa bağlıdır. Bütün kötülükler yukardan gelir.

İman

Kâfir yoktur, senin kâfir dediğin için kâfirdir.
Karşınızda bir adam geldiği zaman yüzünü gördüğünüzde Hakkı hatırlayıp zikir ettiriyorsa o mü’mindir.

İnsân-ı Kamil

Hakk insanı kâmildir.
Benim yanıma gelip “li vechi’llâh” beş dakika oturan imanını kurtarmadan gitmez (… imanını kurtarır).
Bizi sevenleri sevenler, imanını kurtarmadan ahirete gitmezler.
Beni çok sevin canınızı ben alayım, canınızı acıtmam.
Evliyaullahtan iki sınıf bahtiyardır. Biri hayatı cavidaniye mazhar olanlar, diğeri sine-i Resulullah’ı (Muhammediyeyi) saran âdemler (Hayat-ı cavidaniye mazhar olanlar yani hayat-ı zatiye ile hay olanlar).
Evliyaullahtan Azerî; “Bizim yolumuzun esası Allah’tan gafil olmamak, kimseyi incitmemek.” buyururlarmış.
Necip Bey rivayetiyle;

Bir kaç defa huzurlarına girdiğimde

“Neye geldin?” buyurdular. Ben de;

“Cemâli bâ kemâlinizi görmeye geldim.” dedim,

“Ha, sen onu göremezin, lakin lahm ve sahm (et ve içyağı) görürsün. Efendime geldim de o sana yeter.” buyurdular.

Taşı nur toprağı nur, kâmil ölmez, kapdan kaba taşınır.
Hoca Efendimiz Hazretleri bizzat

“İnsanı kâmil” sahibinin bir sözü var pek hoşuma gider. Buyurdular ki,

“Havf ve reca kaydında kurtulmadıkça insan insanı kâmil olamaz. Meselâ yüz evliyaullah idam etseler kılı kıpırdarsa veyahut kendisine kutbiyet ve gavsiyet zuhuru arzusu geldiyse fakrı tam sahibi olamaz.”

Evranos Sami Bey rivayetiyle

“Kuşadalı Hazretleri sahibi zuhurdur, iki üç yüz senede bir zuhur eder. Karabaş Veli Hazretlerinden sonra sahibi zuhur Kuşadalıdır.” buyurdular.

Hazreti Azizimiz, Sultanımız birgün Ömer-ül Halveti Hazretlerinin huzurlarında bulunurken Kuşadalı Efendimiz Hazretlerinin sohbetlerinden bahs buyurulmuş. Hazreti Azizimiz de zevki deruni hâsıl olmuş ve böylece zevk ve tefekkürde iken Kuşadalı Efendimiz zuhur buyurmuşlar. Vücudu Mübareklerinin sadrı alilerinden yemin ve yesar (sağ ve sol) ve fevk-i tahtlarından birer şems zuhur ederek hepsinin şuaları Hazreti Azizimizin üzerinde toplanmış. Ömer-ül Halveti Hazretlerine arz ettikte müşarünileyhin gözleri yaşarıp

“Ahmed, bu hali nice ehlullah arzu ederler, muvaffak olamazlar. Cenabı Hak sana nasip buyurdu. Kuşadalı’nın ayniyyeti kemali ile sizde zuhur edecek.” buyurur.

Kuşadalı Hazretlerinin Şam’da bulundukları sırada Hazreti Halidi Bağdadinin halifelerinden münzevi bir zat varmış. Bu zatı görenler hemen vücudunun zikr ettiğini görürlermiş. O esnada kaymakamlıktan mazul bir zat pek elim bir vaziyette kalmış, birisi kendisine burada bir Şeyhi Rumi vardır. (Kuşadalı Efendimizi murad ederek) kendisine müracaat edersen işin olur der. O zat da Hazreti ziyarete gidip arzı hal eder. Müşarün ileyh Hazretleri bu zata filan zata (Halidi Bağdadinin halifesi) gidiniz buyurur. Efendim oraya giremem ki der.

“Siz gidiniz, girersiniz, bizden de selam söyleyiniz.” buyurur. Bu zat gider hakikaten bir mania müsadesi olmadan zatın yanına girer. Selamı tebliğ eder.

“Biz pek ihtiyarız dışarı çıkamıyoruz, lütfen teşrif buyururlarsa görüşürüz” derler. Bu zat da gelip Kuşadalı Efendimize söyler.

“Pekâlâ, gidelim.” buyururlar. Bu zatla birlikte giderek yanlarına girdikleri zaman o zat istikbal eder, otururlar biraz sonra mazul (azledilmiş) zata bir manzara açılır. Bakar ki Kuşadalı Efendimiz yüksek bir kürsüde oturuyorlar, münzevi zat yerde bulunuyor. Kuşadalı Efendimiz ellerini uzatıp o zatın elinden tutmak isterler. Üçüncüde ellerinden tutup kendilerini yukarı çıkarır. Manzara kapanır. Biraz daha görüştükten sonra ayrılırlar. Müşarün ileyh Hazretleri mazul kaymakama

“bu zatın irşadı bize emr oldu. Lehülhamd bu da oldu” buyururlar.

Kuşadalı Efendimiz Hazretlerini bir zat davet eder. Namaz kılınacağı zaman ev sahibi seccadeyi serer. Kuşadalı Efendimiz Kıbleye tam müteveccih olmak üzere seccadeyi biraz çevirmesini emir buyurur. O zat

“Efendim Kıble bu taraftadır.” der, seccadeyi yine aynı cihete serer. Müşarünileyh tekrar ihtar buyururlar. O zat yine ısrar edince tüm oradakilerin keşiflerini açar, Kâbe-i Muazzamayı görürler ve müşarünileyhin tayin buyurdukları mahallin hizasında olduğunu müşahede ederler. Hazret

“Cümlenize Hac farz oldu.” Buyurur.

“Kâbe sizi ziyarete geldi; Sizin de onu ziyaretiniz farz oldu.” Paşaya hitaben

“Bunların parasını sen çekerek hepsini Hacca götürüp getirirsin.” buyurmuşlar.

Hoca Efendimiz Hazretleri;

Hamami Hazretleri için Hazreti Azizimiz “Yerlerde, göklerde, dünyada ahrette zamanlarında ondan büyük kimse yoktur:” buyururlardı.

İnsan gönlü, sırr-ı mübhemdir. İnsanla oynamaya gelmez.
Kâmilin kabulü, şefâat-i hassaya[35] nâiliyettir.

İrade

İnsan surette muhtar, hakikatte mecburdur.
Cenabı Hakk şerri Cüz’iyi kullanır ki altından hayrı külli zuhur eder.

Cenabı Hak hayrı Cüz’iyi kullanmaz ki altından şerri külli zuhur eder diye.

İrade-i teklifiye irade-i tekviniyenin zuhuru içindir. İradei teklifiye iradei tekviniyyenin aynı ise o adam saiddir, değilse şakîdir.[36]
“ İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn” irade-i cüziyyeyi silmiş süpürmüştür.
Arifler için irade-i cüziyyeyi tasdik (var demek) küfürdür. Mahcuplar (perdelenmişler) içinde irade-i cüziyyeyi ademi tasdik (yok demek) küfürdür.
Ayete bakılırsa Allah “kün!” demedi, bir şeye ol demesini murad ettiği anda olur.
İradei külliyenin efradı beşerde zuhuruna o ferdin irade-i cüz’iyyesi denir. [37]

İsim koyma

Herşeyin ismi âlîsini bil, babanın verdiği isimle çağır.[38]
Hoca Hüsnü Efendi huzura girdiğinde Azizimiz Efendimiz

“Adın ne?” buyururlar. Hoca Hüsnü Efendi de

“hangi adımı soruyorsunuz?” der.

“Senin kaç adın var.” buyururlar. O da;

“Bir anamın, babamın koyduğu ad var, bir de hakikat adım var,” deyince öyle ise

“…” ayetine bir mana ver.” O da bir mana verir. Efendimiz

“Ooo sen buna mana veremedin, öyle ise hakikat ismini de bilemezsin” buyururlar.

Cihangirli Hasan Efendi anlattılar;

Birgün huzura girdim. Abdülkadir Belhi Efendi Hazretleri de huzurda idiler. Fakiri göstererek,

“Bu bizim ihvanımızdır. Bak omuzu toz olmuş, silkiverin.” buyurdular. Abdülkadir Hazretleri de silkdiler. Sonra Abdülkadir Hazretlerine

“İsminiz nedir?” diye sordular. Abdülkadir cevabını alınca

“Abe benim ismim de Abdullah’dır buyurdular.

Avni Beyin biraderi Selim Bey rivayetiyle;

Vahidül ehad’in arzu ve iradesine muhalif hiçbir şeyi istemem ve kabul etmem.
İsmail Hakkı Bursevi

Bursa’yı teşriflerinde tekmil ervahı evliya kendilerini ziyarete gelmiştir, en sonda Ruhulbeyan sahibi İsmail Hakkı Hazretleri gelmişler.
Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri Allah ile çok uğraştı, nihayet “kul küllün min indillâh …”[39] dedi, işin içinden çıktı buyurdular.
İsmail Hakkı Hazretlerinin şeyhi Osman Atpazarî rihletleri zamanında İsmail Hakkı Hazretlerini yanlarına çağırarak,

“Kalbimi yokladım, -senin kalbin gibi kalbimi dolduran bulamadım, nefesimi sana veriyorum.” buyurarak dillerini çıkarmışlar, İsmail Hakkı Hazretleri öpmüşler, göçmüşler.
İş-Vazife

• Vazifeyi yaparken “Ya Rabbi, sana hizmet ediyorum.” demeli.

Vazifeniz başında benden size selam getirip de bir şey teklif ederlerse yapmayınız.

Hilâfet, ya sahîhun neseb-i bi’l istihkak,[40] ya bîat-ı âmme ve tâmme[41], ya da kahr’ı galebe[42] ile istihlâf [43]olunur. Yavuz Selim Han’da bu üçü de tahakkuk etmiştir.
Kabir halleri

Onların cesetleri – emr olunduğu gibi – kabirlerinde kırk sabah kalırlar.

Kader

Zahiren kaderiyyun, batınen ceberriyyun ol.
“Allah’ın senin dinine (kaderine) yazdığı şeyin men’ine Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bile kadir değildir buyurdular.
Bu niçin böyle oldu, bu böyle olmalıydı, gibi sözler caiz değildir, çünkü bundan Allah Teâlâ’ya akıl öğretmek çıkar.

“Asâ en yekrehû şey ‘en fe-hüve hayrun leküm. Ve asâ en tuhibbû şey’en fe-hüve şerrun leküm”. [44]

“İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir. Ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir.” de vâki olur buyurdular. Hem haz etmezsin hem de hakkında şerdir.

Bir gün Mecdi efendiye rast geldim. “Efendi harp olacak mı?” dedim.

“Sulh istiyorum, harp olmasın. Sen de dua et.” dedi. Ben de

“Biz muradı Muhammediye tabiyiz, harp ve sulhtan hangisi Muhammediyenin zuhurunu mucip ise ona talibiz.” dedim.

“Allah benimle kedi ile oynar gibi oynar.” buyurdular
(Benim Ahmed Tahir Sultandan işittiğim; Allah benimle, kedinin fare ile oynadığı gibi oynar; şeklindedir. Oynar oynar sonra ne yapar?… yer).
Yaptığınız kabahati kimseye söylemeyiniz. Hüküm giyer çünkü şahit oluyor.
Abdülmecit Sivasi Hazretleri buyurdu ki; “Kadiri anlamayınca kader anlaşılmaz, kadir anlanınca da kader mestur kalır.”

Kadın

Kadınlar ilaç, sağlık vermek üzere tarafı risaletten memurlardır.[45]
Huzurlarına inabe (tevbe alıp ihvan) olmak üzere gelen 14-15 yaşlarında bir kıza salatu selam getir, istiğfar getir, Kur’an oku. Sokak üzerindeki odada okuma, dışarıdan geçenler sesini duymasın.
Kadınla muamelen üç şey iledir. İdare, mudara, dubara.
Efendi Hazretlerine Hazreti Azizimiz, Sultanımız, Efendimiz “Türbeye gelen kadınlara dikkat ediyor musun, onların içinde erkekleri vardır, onlara iyi dikkat et.” buyururlar.

Karı Koca

Nevres Bey rivayetiyle;

“Lüzum nasıl olup da hareminizle (eşinizden) ayrılırsanız diğer bir ere varıncaya kadar; ere vardıktan sonra sizdeki rahatı bulamazsa, onun kadar rahat ettirecek derecede yardım etmeye mecbursunuz.”
Kelime-i Tevhid

Yetmişbin kelime-i tevhid imansız gitmiş adamın imanını kurtarır.
“La ilahe illallah da ilah şagil manasınadır.”
Nevres Bey’den;

Ben size şimdi La ilahe illallah’ın Türkçesini söyleyeceğim. “Yoktur, vardır, yoktur vardır; yoktur vardır. Öyle de anlar be” buyurdular.

Göztepe müezzini rivayetiyle;

“Çan sesini işittiğiniz zaman “ Rabbena lâ tüziğ kulûbunâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahme. İnneke ente’l-vehhâb .” [46]deyiniz.
Kerâmet

Hafız Eşref Efendi rivayetiyle;

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar erişmedi, ben Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

Hasan! Eğer şeriatımız müsaade edeydi sana kendimi şu havlunun üzerinde gösterirdim.
Rıza;

“Efendi Hazretlerinin köylerinin civarında Balımcık Sultan namında bir zat yatarmış. Bir harb vukuunda eli kılıçlı olarak görülürmüş ve türbesinde bulunan ibrik akşamdan doldurulur, sabahleyin boş bulunurmuş.” Hazreti Aziz’e arz etmiş.

“Dur bakalım ulan.” buyurmuşlar. Ve iki mübarek parmakları ile iki kaşlarının arasını tutarak bir lahza tevekkuftan sonra “Haa ulan, büyük zatmış.” buyururlar.

Azizimiz Sultanımız Efendimiz Hazretlerine;

“Bir veli Hazreti İsa aleyhisselâm kademine varınca kendisine maide-i İsa (sofrası) iner. Bana da filan mahalde indi, lakin inen maideyi sana söylemem yalnız çift olsun” buyururlar.

Hoca Efendimiz rivayetiyle

Fatih için; “Kırk sene huzuru ruhu ile güleştim, en nihayet bana muti oldu.” buyurdular.

Ehlullah yanında kerâmâtın celî ve azîmi, tâ’atle telezzüz eylemektir. Halvet ve kesret ve dahî her nefeste hâzır olub, Allah’ı zikr eylemek kerâmâttandır. Ve dahî varidat olub inşirah hâsıl oldukça vakar ve sekînesi ziyâde olub, edeb ve hayâ üzerine olmak kerâmâttandır. Ve cem’i ahvâlde Allah Teâlâ’dan razı olmak kerâmâttandır. Yoksa mücerred hırkada zuhur eylemek keramet değildir. Zîrâ tasavvuf ehli mahcûbdur.
Ahmet Amîş Efendi, “Beni bu türbenin türbedârı zannederler, oysaki biz bütün bu âlemin türbedarıyız” buyururdu.
Bakkal dükkânında duruyordum. Bir meczûb bana ‘Ahmed’ diyerek elime bir metelik koydu. ‘Sıkı tut’ dedi. Hayatımda bu cihetle parasız kalmadım.

Kıyamet

Kuşadalı Efendimizden;

Kıyamet yaklaştıkça enbiya varisleri bulunan evliya gittikçe makamları münhal kalır gitgide yalnız varisi Muhammedi kalınca ve ona da biat eden bulunmayınca alameti kübrayı kıyamet yer yer başlar, buyurmuştur.
Kibir

Birinci senede imam, ikincide tamam, üçüncüde kalpaklı yuvan, dördüncüde bir kalbur saman olmayın.
Nezâfeti şer’iyyenin haricindeki nezâfetten Allah’a sığınırım.[47]
Tenezzül ayn-ı terakkidir.[48]

Kitap

Her alınan kitabın üç defa okunmak hakkı vardır.
“Yüksek hakikatlere ulaşmayı kastederek: “Bu iş kitapla olmaz, fakat kitapsız da olmaz.”
Bundan böyle tasavvuf kitaplarını okumak yasak. Kur’ân okuyun, Hadîs okuyun, Mesnevi okuyun. (Niyazî-i Mısri Divanı içinde aynı beyanı vardır.) Başka kitaplarla uğraşmayın. Tasavvuf kitaplarını yazanların çoğu yoldayken yazdılar. Neş’e ve mertebe bakımından birbirini tutmaz sözler olur, şaşırtır sizi. Ama Mevlânâ gitti, dönüp geldi. Mesnevi’sini sonra yazdı.

Kulluk;

“Va’büd Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn.”[49] Sana yâkin gelinceye kadar ibadet et, yakın gelince kendisi eder.
Güneş yevmi kıyamette cehenneme gidecektir. Çünkü güneşe tapanlar Allah’sız kalmasın buyurdular.
Yapmakla yapmamakda muhayyer bırakıldığımız bir şey de yapmamayı tercih ediniz.
Ömer-ül Halveti Hazretleri Aziz Sultan buyurmuşlar ki;

“Ahmed, Ahmed! rûbubiyetin ubudiyetin rûbubiyetine mani olmasın.”

Allah benden razı olmasaydı beni dünyaya getirmezdi. Ben Allah’tan razı olmalıyım.
Yokuşu severim, inişi sevmem.

Kur’ân-ı Kerim

Bir gün Kur’an okuyorlardı.

“Ben âlimim siz de Kur’an okursunuz amma benim gibi değil, ben okurum, mefhumu gözümün önünden geçer.” buyurdular.

Hatime fatihanın aynıdır. Saadeteyn arasındaki şekavete(iki mutluluk arasında kötülüğe), şekaveteyn arasındaki saadete itibar yoktur.
Çok Kur’an okuyan bunamaz.
Nevres Bey ‘in rivayetiyle;

“Namazda okunan Kur’an’ın her harfi için (her kelimesi) yüz sevap, namaz haricinde abdestli okunan Kur’an’ın her kelimesi için elli sevap, namaz haricinde abdestsiz okunan Kur’an’ın her kelimesi için yirmibeş sevap verilir.” buyurdular (Hadis).

Bir gün Hazreti Azizimizi ziyarete gelen bir hanım, Efendimizi Kur’an okurken gördüklerinde,

“Efendim, ne zaman gelsem sizi Kur’an okurken buluyorum.” demiş. Azizimiz de

“Hanım, ben başka kitapları da okudum, aradığımı bunda buldum.” buyururlar.

Evliyaullahtan bir zat Kur’an tilaveti yüzünden mazhar-ı velayet olmuş. Sonra gözleri âmâ târi olmuş, ne vakit Kur’an okurlarsa gözleri açılır, hitamında (bitiminde) yine kapanırmış.
Kur’an-ı kapatırken “Yarabbi, cümle Ümmeti Muhammedle beraber ilmiyle amil eyle.” Diye dua etmeli.
“Kur’an-ı Kerim’de bazı kelimat (kelimeler) vardır ki takdim tehir (öne ve sona alınarak) okunursa manayı hakikat zuhur eder. Bazan harfi takdim ve tehiri icap eder. Bunu arif bilir.
Abdül Gani bin İsmail En Nablusi Hazretlerinin[50] huzurunda bir hafız Kur’an okudu.

“Gel öbür tarafa geçelim bir de ben okuyayım” buyururlar. Kur’an başlayınca akmakta olan dere durup yükselmeye başlar. Hoca Efendimiz rivayetiyle Hazreti Azizimiz Sultanımız

“Ya dünya ahdümü men hademeni” kelami kudsisini bazan “lehdümü men hademeni” diye buyururlarmış.

Kur’an okurken veya salevatı şerife getirirken nefesiniz kesildiği zaman içeriye yutkunduktan sonra nefes alınız.
Kabire toprak atılırken Sûre-i Rahmân’ı okuyunuz.

Kutsal mekânlar

Medine’de ölün, Medine’de oturmayın, çünkü (durdukça insan için bu yerler) adileşiyor.

Latife-şaka

“Kuşadalı Efendimiz ihvanla latifeyi severlerdi ve bana benzerlerdi” buyurarak ve ellerini göğüslerine götürerek

“Kuş baba, kuş baba” buyururlardı.

Necip Bey) Birkaç defa (Ahmet Amîş Efendime) tesadüf ettim. Kuşadalı Efendimizden bahis buyururlarken “Kuşbaba” derler ve bensiz sayha iderlerdi.
Marifet

Marifet Hakdan razı olmaktır.
Ve ma’rifet ehli eşyanın ilmi ne üzerine ise hakikatle bilmiş ve görmüştür. Mahbûb şânında buyurur:

[Kul] hel yestevîllezîne yalemûne vellezîne lâ yalemûn. Ulâike humul muflihûn. [51]

Ve humul mühtedûn. [52]

Lâ havlun aleyhim ve lâ humyahzenûn.[53]

İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân.[54]

Ve alleme Âdemelesmâe kullehâ. [55] Ve nice bunun gibi âyât [âyetler] demiştir. İmdi tasarrufa mail olanlardan [meyledenlerden] olmayasın!

Kellâ innehum an Rabbihim yevmeizin lemahcûbûn. Sümme innehum lesâlülcahîm. [56]

Ve ma’rifet ehli şânında buyurur:

Ma’sıyetullâhi illâ biinâyetillah ve lâ kuvvete alâ tâ’âtillâh illâ bitevfîkillâh. [57]
Mecâz-Rumuz

Kuşadalı Efendimizden;

Hoca Efendi Hazretleri Şeyhim evvela nasara yansurudan başlattı, sonra celese yeclisüye geldim.

Daha sonra feteha yeftahu dedim. Maksudun mu’tellât (illetli harfler) bahsi beni çok yordu. Kale (قال) aslı Kavele (قول) imiş bu kîlü kalleri ve bu tür şeyleri anlayamadım. İzharı müzaheret [58] ile geçtim.. Fakat avamili bugün hala anlayamadım. Niçin bazı kelimelerin sonu mazmum veya meftuhdur. Bir türlü anlayamadım, buyurmuşlar.[59]

• Bir gün huzurda bulunurken kendimi zabt edemeyerek sarıldım, bir müddet sonra efendim gelip kapıdan çıkarken

“Çapkın dur ana iyice bir enfiye çekeyim” buyurarak parmakları ile enfiyeden alıp öyle bir nazar buyurdular ki kendimi gayb edip huzurda bulunan ihvandan Feyzi Bey koluma girip beni Karakulak Hanına kadar getirmiş.
Mekân

Fatih, İstanbul’un Medinesi’dir.

Melek ve Şeytan

İyi bir iş yaparsan vücud giyer, o senin hadimin olur, O melaikedir. Fena bir iş yaparsan o vücud giyer o senin zebanindir.
Melaikenin avamı, insanların havassına hadimdir. Melaikenin, havassı, hassül havassı insanların hassül haslarına hadimdir. İnsanların hasları, evliyaullah, hassül hasları enbiyaullahtır. Melaikenin hassül hasları Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail’dir.

Müjdeler

• İbrahim aleyhisselâm ile müşerref olduğumda uzun zaman yaşayacağımı tebşir buyurdular.
Mürşid-i Kâmil

Mürşidin vazifesi müridini küfür ve iman ve havf ve reca kaydından kurtarmaktır.
Mürşide mülaki olmayanlar şeriatın tarifi veçhile kızgın sacda kalırlar, mürşide mülaki olanlar rahat kalırlar.
Bizim fabrikaya düşen paslı demir bile olsa 24 ayar altın ederiz. Bazan bakırın üstüne bir altın cila vurur altın ayarında kullanırız. Gelen domuz ise tuzlamız vardır, oraya atar mürûr-ı eyyam (zamanla) ile tuz olup her yemeğe çeşni verir.
Biz bir binayı tamir ederken kiremitlerini sallamayız.
Biz nübüvvetin velayetinin sırrının neş’esine memuruz şimdi bu neş’e yanlız halvetilerde bir parçada kadirilerde kaldı.
Kuşadalı Efendimizden;

Altın sırrı velayet, gümüş sırrı nübüvvete işarettir. Mürşidin el ayası da sırrı zattır.[60] Mürşit, salikin teşriini muhafaza içindir buyurmuştur.

Dağ dağ, taşı taş gördükçe bir şeyhe muhtaçsın.
Şu şöyle olsun, bu böyle olsundan kurtulancaya kadar şeyhe muhtaçsın.
Kendinle konuşancaya kadar şeyhe muhtaçsın.
Helvaya şeker konulacak zamanı helvacı bilir.
Onların kabulü herşeyden âlâdır. Asıl bahtiyarlık odur.
Damad Hasan Efendi için bir gün de “mürşid değildir, mürşid muavinidir.” (Sebebi için) Hasan Efendi hazretleri cem’iyyete nail olmuşlar, tenezzül etmemişler. (Cem-fark)
Efendi Hazretleri bir gün Hazreti Azizimiz Sultanımız Efendimize

“Efendim, sizin karşınıza günde bu kadar zevat gelir, onların ne ahlakta, ne halde olduğunu nasıl anlarsınız? Gülmüşler de

“Onlar kendilerini bana anlatır.” buyurmuşlar.

İnsanların bazıları, kendilerini kurtarmadan başkalarını kurtarmaya kalkışıyor.

Muhabbet (Sevgi)

Tilavet-i Kur’an, musahabeti-l ihvan, mülâkatı’r-rahman.[61]
“Üzkürullaha inde külli hacerin ve şecerin”[62] Zaman, mekân, ihvan.
Her şeyin muhabbeti fena bulur, mürşid muhabbeti fena bulmaz, gittikçe artar.
Benim ihvanımı seven bendendir.
Miralay Hilmi Bey;

Üçüncü defa ziyaretlerine gittiğimde kalbimden

“Ben mürşidi kâmil istiyorum. Beni kabul et.” diyordum.

“Sen mürşid istiyorsan ben de seni kabul ettim. Şimdi ayaklarını omuzuna vur, git.” buyurdular.

Aziz Sultan Efendi Hazretlerine “Bana kavuştuğuna şükür eder misin?” buyururlar.

“Ederim efendim”,

“Bana kavuşmasaydın ve senin halin ne olurdu?”

Kâmilin kabulü şefaat-ı hâceye nailiyettir. (kavuşmak)
Birgün muhabbet hakkında kalbimde hâsıl olan akideyi taşıyarak huzura girdiğimde muhabbet ziyade noksan kabul eder. … ille’l-meveddete fı’l-kurbâ [63] buyurdular.
Hoca Efendimiz Hazretleri hakim iken Azizimiz Sultanımız Hazretlerinin haki paylerine yüz sürüp biraz hediye takdim ederler. Mehmed Efendimiz Hazretlerine bunu kim gönderdi buyururlar. O da

“Efendim, ihvandan hakim Ahmed kulunuz.” der.

“Sen onlara selam yaz, dikkat et Kuşadalının gülleridir.” buyururlar.

Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün mektep arkadaşlarımdan Remzi isminde biri var idi kendisi Nakşibendi Halidi tarikina intisap etmiş idi. Bir gün bu zat “seni şeyhime götüreyim gelirmisin” dedi gidelim dedim. Tekkeye gittik bizi o tarika mensup olmadığımız için zikirlerine sokmadılar. Hariçte zikir hitame erinceye kadar bekledik bir günde Remzi’ye bu haftada “benim şeyhime gidelim dedim” muvafakat etti. Her ikimiz huzura vardığımızda hazret bana hitaben

“Muhabbet iki türlüdür birisi, hiç bir itiraz ve illet kabul etmeyen muhabbetirki lillâ fillâh sırf Hakk için muhabbettir. Bu Allah Teâlâ’nın Ya Vedud isminden alınmıştır. Ehlullah buna meveddeti hakikiyede derler. Diğeri sadece muhabbettirki her türlü avariza maruzdur, illet peyda eder. Mesela: Sevgilisinde gördüğü ve beğendiği her hangi bir şeyin zavaliyle o muhabbette mahkumi inkirazdır. Birinin hüsnüne, parasına veya mansıbına muhabbet…. . gibi bunlardan her hangi birinin zevaliyle muhabbete arıza gelmiş olur ki, bu kısım muhabbet doğru değildir.”

Sonra bana dönerek

“sen zanneder misinki senin muhabbetin gibi herkeste seni öylece seviyor bu öyle değildir aldanmağa gelmez” buyurdular, nitekim o arkadaş ile muhabbetimiz bundan ileri gidemedi o benden bende ondan uzaklaştık.

“Her şeyin başı Ehl-i Beyt’ e muhabbetdir.”

Duaların en hayırlısı nedir? Diye sorulduğunda şöyle buyurdular:

“Yarabbi bizi Ehl-i Beyt kapısından ayırma.”

(Dilekleriniz olursa) “Hazreti Fatıma radiyallahü anha Anamız’dan dileyin. O çok merhametlidir. Kendisinden niyaz edileni geri çevirmez.”

“Mustafâ’yı, Murtezâ’yı bir bilmeyen azabtan kurtulamaz.”

“Aynada baktım özüme, Ali göründü gözüme”

Gittiğiniz yerde gönül safâsı bulabiliyorsanız oraya devam ediniz. Gittiğiniz yer burası dahi olsa, gönül safâsı bulamıyorsanız sizin için buraya gelmenin bir faydası yoktur.
Muhabbette fâni olan, vuslatta bâki olur.

Namaz

Ben namaz kılmasını sevmem, benden namaz kılanı severim.[64]
Cemaatle namaz kılarken imam cehren okursa dinleyiniz, cehren okumuyorsa kendi virdinizle meşgul olunuz.
Nevres Bey’den

Bir gün abdet almışlardı. Kurulanmadılar

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellembazen böyle yaparlardı” buyurdular.

Hayye ale’s-salâh mü’minleri salata, hayye ale’l-felah münkirleri felaha davettir.
Namaz kıldıktan sonra seccadeyi kaldırmayınız, gelecek namazı kılana kadar namaz kılınmış gibi sevap yazılır.
Hakikatte salat insan-ı kâmile bir tek secdeden ibarettir. O secde ruhun ruhu âzâmâ inkiyadından ibarettir. Elestü birabbiküm de ruhun “belâ’sını burada izhardan ibarettir.
Kazım Bey:

Günlerde bir gün hazreti, odasında namaz kılarken gördüm. Yaşının ihtiyar olması iktizası olarak odasında oturak namaz kılıyorlardı. Odada başka kimse yok idi. Özendim. Arkada müsait bir yer bularak kendiine iktida eyledim. Beraberce oturak namaz kıldık. Ba’desselam enseme hafifçevurarak iltifat etti.

“sen gençsin kıyamda rükûda vaki hareketleri emr olunduğu gibi ayakta yapacak idin” buyurducevaben

“Efendim oturak namazına özendimde sana iktida eyledi dedim.”

Birşey demedi.

Namazı kılmazsan işine şeytan, kılarsan Rahman karışır.
Velînin namazında Hak ile arasındaki hâil (perde) kalkar. Hakk ile karşı karşıya şühûda gelir. Bu şühûd da mutlaka namazda olur.

Rabıta

Kuşadalı Efendimizden;

Rabıta rabıta derler, Hakdan gafil olmamak demektir.[65]

Kuşadalı Efendimizden;

“Ahirete intikal etmiş mürşide rabıta olmaz, eğer olsaydı Resul Efendimizden başkasına olmazdı.”

Huzurda teveccüh olmaz.
Asıl rabıta şeyhinin uluhiyyetini tasdiktir.
Nevres Bey’den;

Bir gün Hazret-i Aziz ile birlikte giderken yolda bir küçük çocuğa rast geldik. Hazret dillerini çıkararak çocuğa “bööh” buyurdular. Çocuk da adını dedi. O zaman

“Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “Bazan çocuklara dillerini çıkarırlardı, böylelikle çocuğa rabıta verirlerdi.” buyurdular.[66]

Hamami Tevfik Efendi Azizimizin müridanından birine rabıta halinde giderken semavat münkeşif olmuş, rabıtadan gaflet etmiş huzura girdiğinde “Siz rabıtayı şerifeyi bir temaşaya feda ettiniz.” buyurmuşlar.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

Tuzun iki maddeden ibaret olduğu her birisi ayrı ayrı alınırsa birer semm-i mûhlik (öldürücü zehir) olduğu halde ikisinin birden alınması mücib-i faidedir ifadesinde “Allah Teâlâ ile Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem öyledir” buyurdular.
(Lâ tükeddimu beyne yedeyillahi verresul)[67] ayeti celilesi Allah ile Muhammedi sallallâhü aleyhi ve sellem tefrik etmeyiniz manasınadır.
Ravza-i Mutahhara’yı ziyaretle namaz kıldım. Dua ediyordum. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz sağ tarafımdan zuhur ile şu ayeti kelimeyi okuduklarını işittim;

“velâ tes’elnî ma leyse leke bihi ilmün” [68]

Kuşadalı Efendimizden;

Şeyhimin mertebesi Hakk, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin Hayy, Allah’ın mertebesi Hu‘dur, buyurmuş.

Bir yere giderken “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret buyurdukları gibi hicret ediyorum”, deyiniz.
Evden çıkarken hicrete niyet ediniz. (Naim Bey Rivayetiyle) Efendimiz’e ubudiyetine,
Diğer verese-i enbiya kendi müridlerini daire-i mezuniyetleri kadar terakki ettirirler. Varisi Muhammed’e hudud yoktur.
İnnî le-ecidü nefessu ‘r-rahmân min kıbeli ‘l-“Yemen Hazreti Muhammedin kâ’bına halel vermez.”
Türbede birgün Sakal-ı Şerif ziyaret edilirken salat ü selam esnasında

“Medine’ye gidip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi toprağın altında aramayınız”.

Medine’de minber ile mihrap arasından teveccüh ettiğinde Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz zuhur buyururup ve bazı iltifatlarda bulunurlar. Hazreti Azizimiz de kendilerinden üç şey sual buyururlar. Birisi Usame Kareni ile mülakatlarıdır. Hakikatinde sual buyurmuşlar; O benim velayet-i âmmeme kadehimiz gibidir, buyururlar.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhabbet vâcipdir. Eğer Resûl’ümüze muhabbet aşk derecesini bulursa, o vakit İnsan benim gizli hazinem, ben insanın gizli hazinesiyim hadîsi vardır, onun sırrı tahakkuk eder.
Her saadetimiz Resûl-i Ekrem’e mubabbetimizledir.
Her velînin kemâli, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi anlayışı nisbetindedir.

Resim

Eski peygamberler zamanında ümmetleri kendilerini unutmamak için resimleri yapılıyordu. Fakat Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bunu men etti. Çünkü Ümmeti Muhammed’den bir adam eğer çalışırsa her istediği peygamber kendisine temessül eder, görünür ve peygamberin kendisi ile görüşür. O halde resme hacet kalmaz.

Rızık

Nasib olursa, nasibini yer altında da bulur.
Bak, sana kısaca söyleyeyim: ‘Allahü latifün biibâdihi yerzüku men yeşâ’. Ama rızık, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak vs. hepsi rızıktır.
Vali ismi Esmâ-i Hüsnâ’dandır. Vali halka hizmetle mükelleftir. Rızık sıkıntısı çekmekten berîdir.

Ricâl-i Gayb

Allah’ın öyle nedimleri vardır ki Muhammed’den dahi gizlidir.
Allah’ın öyle kulları vardır ki Allah’ın üzerine yemin verseler behemehâl Allah onların yeminini icra buyurur.
Rical (adam) önünde kantarı[69] bulunan değildir. “ Ricâlün lâ tülhihüm ticaretün velâ bey’in an zikrillâh …”[70] ayeti ile tarif olunandır! Erkekten olduğu gibi kadından da olur.

Rumuz

Büyük Hanım rivayetiyle

Leylek leylek löpürdek,
Hani bana çekirdek,
Çekirdeğin içi yok,
Kara kızın saçı yok.
Derviş derviş devrilmiş
Kabeye gitmiş kurulmuş.

Karnın doyuncaya kadar ye (nüsha; ölünceye kadar ye)

Seni Salih baba mı dövdü?
Seni Salih baba mı dövdü?
Rüya

Rüyada öldüm. Akşam ile yatsı arası bir bahçenin arasından gidiyorum. Yolda bir hocaya rastgeldim.

“Bana ne var?” diye sordu:

“Ben de bilmem ben evden çıktım, arkamdan ağlaşıyorlardı” dedim, ayrıldık. Ben kendi kendime “bu ne anlayacak, ben âlemi letafette, bu âlemi kesafette” dedim ve

“Kabrime girdim. Örtüldüm. Münker Nekir gelmedi.”

Rüyamı Efendi Hazretlerine arz ettim.

“Efendim Münker Nekir gelmedi” dedim,

“Ulan kim kime ne soracak” buyurdular.

Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin göründüğü rüyanın sahibi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir, onu kimse tefsir edemez.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi rüyada gören münkir ise müslim, fâsık ise salih, salih ise evliyaya terakki eder, mülhak olur.

Sağlık

Kuşadalı Efendimizden;

Şifayı ilaçdan değil anda mütecelli olan Hakk’dan beklemeli.

• Bir gün Baharcı Mustafa Efendi ile birlikte huzura girdik. Hazreti Aziz biraz vücudça rahatsız görünüyorlardı. Mustafa Efendi;

“Efendim vücutça biraz hoşluk var galiba” dedi. Hazreti Aziz üç defa

“Mustafa, sen Allah’ın işine karışma.” buyurdular.

Hastayı sık ziyaret ediniz, yanında çok durmayınız. Kendisine hissettirmeden okuyup alnını okşayarak çıkınız.
“Kalb safâsı, beden hafifliği iste!”

Savaş

Gümüşsuyu Askerî Hastanesi Baştabibliğinden emekli Albay Doktor Hamdi Hızalan Bey, Ahmet Amîş Efendiden naklen anlatıyor:

Edirnekapı dışında kabri bulunan Bekir Niğdevî’nin kabri yanında Amiş Efendinin talebelerinden Hilmi Topbaşı Bey’in kabri vardır. Hilmi Bey Çanakkale Savaşında Fransız zırhlısını Boğaz’ın sularına gömen meşhur askerdir.

“Siz harbin fecaatini bilmezsiniz. Ben Rus (Kırım) harbinde yaralıları sırtımda taşıdım. Harbin fecaatini yakinen bilirim. Sakın harbi temenni etmeyin.”
Selam

• Mehmet Efendi anlatıyor.

Aziz Sultanımız bir gün birisini sordular.

“Efendim selamları var” dedim.

“Öyle şey istemem, bana selam göndermeyenden selam getirmeyiniz. Birisi beni sorarsa selamı var deyiniz.”
Seyr-u Sulûk

Şeyhim beni demirci dükkânına götürdü. Kızgın demiri örse koyduktan sonra beş, altı çekicin aynı noktaya düştüğünü göstererek “İşte Ahmed, sülük böyle olacak.” buyurdular.
Osman Efendi (merhum Erzincanlı Tevfık Bey’in arkadaşı) medresede okurken Hazreti Azizimizi ziyarete gider, kendisine

“sen medresede okuyorsun, tahsilini bitir, buraya öyle gel, yalnız sana bir ders vereyim, kimseyi incitme, avcılıkla uçan kuşlara bile dokunma” buyurmuşlar.

Mehmet Efendimiz buyurdular,

“Birgün huzurda iken gönlümden fakirde keşfi keramet olsa” diye geçirdim.

“Ulan keşif, meşif ne yapacaksın sen bana bak ben sana bakayım, bu sana yetmez mi?” buyurdular.

“Vuslat hakiki olmadan evvel Azizimiz Sultanımız dört defa kendilerini envarı Ahmediyeleri ile bana gösterdiler.”
Yüzmeyi öğrenmeden denize girerseniz, boğulursunuz.
Abdülaziz Mecdi Tolon’un rivayeti ile

Hazreti Türbedara ilk intisaplarında bina ve emsile okuyup okumadığını sormuş. O da

“okudum” demiş. Bunun üzerine buyurmuşlarki;

“Orada bir nasara var. Bu nassârun’da var, mensurunda da var, yensuruda var, lemyesuruda da var lemma yensuruda da var. İşte o bir maddedirki hepsinde var, hepsi ondan oluyor.” [71]

Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün hazretin ziyaretine gitmiştim odasında diğer bir ihvanda var idi, elini öperek teşehhüt mikdarı (az bir zaman) huzurunda oturdum. O sırada: Ellerini kulaklarına kadar kaldırarak “Allahuekber” deyip secdeye vardı ve tekrar “Allahuekber” diyerek doğruldu. Ve üç defa elini başına vurarak bir işaret verdi. Ve huzurdan ayrılmaklıgımız için elini uzattı ve elini öperek her ikimizde dışarı çıktık. Bilhare Bahriye kolağalıgından emekli ve ismi Mehmet Efendi olduğunu anladığım bu zat bana hitaben

“bu işaret sana mı, bana mı?” diye sordular. Bilmem dedim ve ilaveten

“siz bu işareti ne anlıyorsunuz” dedi “secdeye kapandığına nazaran siz namaz kılıyor musunuz?” diye sordu cevaben dedim ki

“hiç bir şeybilmiyorum.”

Tekrar sordu; Mutlaka bir şey söylemekliğimi diledi bunun üzerine cevaben “mürşit bir nur-u azamdır huzuru mürşide girdiğiniz zaman bu lahuti feyze bakarak o huzurda eğiliniz kendinizin mevhum ve sahte varlığınızı vesair gayri müstahsen halat ve muşvarınızı üzerinizden atınız. Sizde yalnız hakkın varlığı ve bu ilahi varlığın muazzam sevdası kalsın eger böyle yaparsanız elini üç defa başına koyduğu gibi sizler de baş tacı olmanızı ima ve remzen beyan buyuruyorlar,” dedi.

Mehmet Efendi bu tevcihi çok beğendi ve tekrar tekrar teşekkürler ederek ayrıldı.

Kazım Bey:

Zabit olduktan sonra arz-ı veda için hazrete gitmiş idim elini öptükten sonra bu müfarâkatın (ayrılmanın) acılıklarını hissederek huzurunda gayri ihtiyari ağlıyordum. Bir hafta kadar bu üzüntüm devam etti, kendileri hiç bir şey söylemez ve yine yaşlı gözlerimle kalkar giderdim. Nihayet bir gün sordu.

“Ne ağlıyorsun be çocuk” dedi Bu iltifatı celile karşı gözlerim bir sel gibi coşarak

“efendim ben ağlamayım da kim ağlasın” diyebildim. Manevi rüyamı hatırlayarak

“gözlerimin kapanıklığı henüz tamamen zail olmamış iken pürtaksir (kusurlu) sizden ve huzurunuzdan ayrılıyorum teessüfüm bu yüzdendir dedim.” Hazret cevaben

“Helvacı helvasına şeker katacak zamanını bilir ne sıkılıyorsun be”

“Senin isteğinle olmaz onun isteğiyledir.”

“Her şeyin zamanı vardır kederlenme” buyurdular. Ve nereye tayin edildiğimi sordular. Cevaben Üsküp’e dedim.

“Oh desene Mekke’ye gidiyorum desene oraları Muhammet Nur’ul Arab’ın (Koca Arabın) ayak bastığı mübarek yerlerdir, ne güzel güle güle git ferahlanırsın ve ederek biz sizden asla münfek (ayrı) değiliz ki nereye gidersen git bizi kendi nurunda, kendi ruhunda, manevi varlığında görür ve bulursun” diyerek izhar-ı teselli ve beşaşet (müjde) buyurdular. Artık söylenecek söz kalmamıştı tekrar tekrar ve doya doya mübarek ellerini öperek arzı veda eyledim.

İhvanıma kötü ruhlar musallat olamaz. Aman diyecek kadar hastalanmazlar. Seyr-i sülûku itmam etmeden bu dünyadan göçmezler.
İnsan yolunda yuvarlanmalı. Yuvarlandıkça toparlanır.
Bazı insanların gözü, bazılarının sözü, bazılarının da özü değer. Özü değenler evliyâullâhtır.
Hepimizin hatâsı var. Hiç kimse hatadan münezzeh değildir. Tövbekâr olunursa Allah affeder. İrtidâd başka; tövbe edilse bile kabul olunur mu bilmem.

Sigara

Onlar muhamvil- al ahvaldırlar. Haramı helâle tahvil ile içerler.
“Mürşid buna sigara iç der o bırakamaz; birine içme der o da içemez” buyurdular. Huzurda bulunan ihvandan Tahir Efendi;

“Evet, efendim takdiri hûdadır bozulamaz” dedi.
Sohbet

Benim sükûtumdan anlamayan kelamımdan bir şey anlamaz.
Sözün gelini nikâh edebildiğindir.
Kuşadalı Efendimizden

Şeriatı tut, hakikati yut, selâmet andadır.

Erce mi konuşalım oyuncakça mı? Erce akılca, oyuncakça hakikatçe.
Ahmed Amîş Efendi muazzam meselelerin vücudunda zuhurundan evvel sohbetini buyurmazlardı. Birgün bir mesele zuhur etti, arz ettiğim zaman “Ha … daha şöyle olacak, böyle olacak diye” sohbetini buyurdular.
Bazen huzura gittiğimizde dış kapıyı kapat, iç kapıyı aralık bırak buyururlardı.
Bir yere girdiğiniz zaman kapıyı nasıl bulursanız öyle bırakınız.
Eve girersen halvet, çıkarsan celvet

Şeyh Şaban-ı Veli

Kastamonu’ya giden ihvandan birisine

“Şaban-ı Veli’yi ziyaret et benden selam söyle, redd-i selam oluncaya kadar ayrılma.” buyururlar. O zat da ziyaret eder ve selamı alilerini tebliğ eder. Biraz bekledikten sonra Hazret-i Şaban-ı Veli zuhur ederek

“ ve aleyhisselam” buyururlar.
Şükür

Şükrü’n-nimet, rü’yetül mün’im.[72]

Ölüm

Sekerat-ı mevte (ölüm sarhoşluğu) düşenlerin yanında dilindeki kuvvete göre ya “la ilahe illallah” veyahut “Allah” deyiniz. Bir defa “la ilahe illallah” veya “Allah” derse lafı kesiniz. Şayed o adam bundan sonra dünya kelamı ederse yine tekrar “la ilahe illallah” deyiniz yine bir defa Allah deyince yine kesiniz buyurdular.
Onların kabirleri teslimi ruh ettikleri mahaldir.[73]
Kuşadalı Efendimizden;

Kamillerin irtihalden sonrada saliklerine feyzi devam eder, sülükde vefat edenlerin terakkiyâtı devam ettiği gibi.

İhvanım tekmili meratib etmeden ahrete gitmesin, süflilere uğramasın, son derece müzayakaya (zor durumda kalmak) düşmesin.
“Efendimiz Hazretleri buyurdular ki;

Bir gün huzura girdim, baktım Efendi Hazretleri gitmek arzu buyuruyorlardı. İçimden feryat ettim.

“Aman efendim.” O zaman

“Ulan, tecelliî kemaldeyim, makamı müntehideyim, bu akşam baktım. Hacı Ahmed ikileşmiş. Birini yükün önünde gördüm. Artık bana gitmek lazım geldi. Elemlenme mahcub değilsin, muhtaç değilsin, hocan yok, ne demleniyorsun?” buyurdular.

Hazret-i Azizimiz âlemi cemale intihalleri yaklaştığı zamanlarda

“Benden sonra benim gibisini bulamazsınız”

Birkaç defa da

“nefesimi içeri alacağım, dışarı vermiyeceğim” buyurdular.

Nusret Hanım rivayetiyle;

Efendi Hazretleri buyururlardı ki

“Bu âlemden giderken insanı kuruturlar yahud limon gibi sıkarlar.”

Şeyh Bekir Efendimiz Türbeye Azizimiz Sultanımıza devir muamelesi ikmal olunup muamelenin hitamında azizimiz kendilerine arz edince

“Sen şöyle bir dolaşıver de gel.” buyurmuşlar. Azizimiz Camiye gidip biraz sonra hasta bulunan Hazreti Azizin huzurlarına girdikte Hazreti teslimi ruh etmiş bulmuşlar.

“Bir de baktım ben ölmüşüm, o kalmış.” buyurmuşlar.
Talebe, Salik (Derviş)

Dershanede senin karşına gelip oturan talebenin indallahta (Allah Teâlâ yanında) senden büyük olduğunu unutma.
Dersi hatırlayıp derse girmeyin. Dershaneye girerken siz kalben talebeye biat edin. Onlar kendilerine lazım olan şeyi size söylerler.
Asıl derviş bayram namazını kılar kılmaz şeyhinin elini öpmeden yerinden kalkmaz.
Kuşadalı Efendimizden;

Salik ne sofu ne sefih ikisi ortası olmak gerektir.

Göztepe Müezzininin rivayetiyle;

“Beni evlendirdiler, gerdeye koydular. Seccadede iki rekât namaz kıldım. Baktım cemaatım ayakta duruyor. Bir mihrabiye okudum. Ondan sonra iki ellerimi ileriye uzatarak ba’dehu geriye uyluklara doğru çekerek (Şabanî tarikince kürek çekme zikri denirmiş) Kelime-i Tevhid zikrine başladım. Cemaatim de bana uymasın mı?

Efendi Hazretleri birgün Yakacık’a giderken birdenbire cezbelenip

“İhvan bahtiyardır, o bahtiyarlığı zuhurunda görürler.” buyurdular.

Damadı alileri Hasan Efendi hazretlerine “Hasan, ha sen ha ben” buyururlarmış.
Birgivi Mehmed Efendiye “Bana sarılsaydın daha iyi olurdu ama Halil’e sarıldın. Benden Halil’e, Halil’den sana” buyurmuşlar.[74]
Zülüflü İsmail Paşa Hanımı Küçük Hüseyin Efendi Hazretlerinin dervişi imiş. Birgün Hazreti Azizin dervişlerinden bazı hanımlar bu hanıma “gel türbeye gidelim, bizim şeyhimizi de gör” demişler ve gitmişler. Hanımlar yed-i mübarekei azizi öpmüşler. Bu hanım durmuş, Hazret de

“sen de gel hanım” buyurarak davet etmişler ve “sen derviş misin?” diye sormuşlar.

“Evet Efendim.”

“ Kimin?”

“Küçük Hüseyin Efendinin.”

“Benim de dervişim ol.”

“Efendim iki zata derviş olunur mu?” “Olur. Sen çok Kur’an okuyorsun, onu biraz azalt. Kalbini daima Hakla bulundur. O vakit herşey Kur’an olur, için dışın Kur’an olur” buyurmuşlar.

Çerkeşi Azize bir derviş gelmiş, biraz oturup giderken Efendim dergâhın masrafına yardım olmak üzere hediyem olsun size biraz altın yapayım der. Tam bu sırada Hazretin müridanından biri içeri girer ve torba içinde koca bir kitle halinde bir şey getirir. Efendim rabıta-i şerifeye mülazemetle çift sürerken sapana bu takıldı, fakir de Efendime getirdim der. Bir de torbayı açar bakarlar ki yekpare bir altın kitlesi. Dervişe;

“Bakınız bakalım hakiki altın mı” buyururlar. Derviş bakar,

“Evet, Efendim hakika altın” der. Ben de

“Bir bakayım” buyururlar. Bir de derviş bakar ki kum. O zaman Azizimiz “Bizim dervişlerimiz nefeslerini kimya ederler, siz de böyle yapınız.” buyururlar.

Salihler, yollarını doğrultmuşlardır. Bize küp dibindekiler lazımdır.
Ahmet Amîş Efendi tarikat ehli için buyururdu ki;

“Yedi göbek yukardan, yedi göbek aşağıdan kabul edilmiş” bahtiyar kullardır. Derece derece, bu kişilerden kimi bilir, kimi bulur, kimi olur. En az nasîbdar olanı bile, bu yüce zevatın nazarlarına mazhar oldukları için akıbetleri İnşâallah hayra çevrilir.

Gelen defterle gelir, İnce elenip sık dokunmaz.

Tasarruf

Mustafa Özeren Efendi;

Mehmet Tevfık Efendi Hazretleri, “Bir Arifin gönlüne girmek için ya siyim siyim ağlamalı ya haline acındırmalı, ya da peşin peşin saymalı.

(Hoca Efendim Hazretlerinin bu sözü için, Arifinin bunca eserlerini inceledim. Hakikatları bu dereceye kadar sinesinde cem eden bir kelâmı-âliye rastlamadım.)

Size “kimlerdensiniz” diye sorarlarsa, “Ahmed Amîş kullarıyız” dersiniz buyurmuşlardır.
“Azizanımızın gücü her şeye yeter.”
Benim Şeyhim Bekir Efendi İstanbul ile Manisa’ya hüküm ederlerdi, ben her yere hükmederim.
Gam gam üstüne, gam gam üstüne veririz. Gelene sevinmeyinceye, gidene yerinmeyinceye kadar.
Biz bir evi temelinden tepesine kadar değiştiririz, kiremiti kımıldamaz.
Kapalı kutuya mal konmaz, domuza inci takılmaz.
Beykozlu Ali Bey’den;

“Ben sağ iken kimseden korkmayın. Kimse size bir şey yapamaz. Ben öldükten sonra hepten korkmayın. Mahşerde içlerimiz dış, dışlarımız iç olacak.” [75]

Ömerü’l-Halveti Hazretleri bir gün “Ahmed, sen çok ricale mülaki olursun, onlarda benim meslekimi ara, meşrebimi arama” buyurdular.
Mehmed Efendimiz buyurdular ki köpekleri topladıkları zaman Hazreti Azizimize arz ettim.

“Ulan! Allah yerden taşları alır, insanların üzerine yağdırır. Allah insanlara gelecek belayı bunlara yükletti, sus” buyururlar.

Nevres Bey;

“Şemseddini göndermezdim ama Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem istedi, gönderdim. (Vezir Şemseddin Paşa Trablus-Garb’te bulunmuştur.)

Tunuslu Hasan Efendi rivayetiyle

“Nasreddin Şah,[76] imanını kurtararak gitmiştir. Çünkü Şemseddini severdi. Bizi sevenleri sevenler imanını kurtarmadan ahrete gitmezler.” buyurdular. O zaman Tunuslu Hasan Efendi,

“Efendim, ya seni seven deyince Hasan efendinin yüzlerine elleriyle berayı iltifat vurarak “Sus, oraya laf yok.” buyururlar.

Hoca Efendim Hazretleri (İmam Ziya efendi ‘den);

Bir gün huzurda idim.

“Saatin var mı?” buyurdular, ben de

“var efendim dedim.”

“Şimdi buraya bir bahriyeli geldi, saati işlemiyormuş, saatini işlettim, ayaklarını omuzuna aldı gitti.” buyurdular.[77] (Ayni durum fakire de vaki oldu. Fikret, ben ve başka birisi; belki Besim’di. Huzurda idik Fikret’e saatin var mı? Diye sordu. Yok dedi. Elleriyle Fikret’in bileğini tutarak

“İşte saatin çalışıyor ya.” buyurdular. “Fakire de senin saatin de çalışır çünkü ben kurdum” buyurdular – Ahmed Erdem).

Bir gün Süreyya Bey ile Mehmet Efendimiz huzurda bulunurlarken Efendi Hazretleri Hazreti Azizin sohbetinde cezbelenmişler. Süreyya Bey bir iki defa Efendi Hazretlerinin yüzlerine muterizane bakmış. Hazreti Aziz

“Ne bakıp durursun. Onun velayetinin nübüvveti zuhur edecek, vucud-u mutlak olacak, onu kimse anlamayacak” buyurmuşlar.

Bir Süreyya Bey vardı. Efendim Hazretleri : “İlmimi Süreyya’ya verdim” buyururdu. Bir gün Beyazıt’da rastlamıştık. Beyaz sakallı güzel bir yüzü vardı. Efendimin elini öptü, Efendim her zaman kalbimdesin ‘ dedi. Efendim de :

“Ah Süreyya, kalbindeyim ama bilsen orada nasıl kalabiliyorum” buyurdu. Bir sabah Efendim:

“Süreyya her sabah benden süt istemiye gelirdi. Bu sabah gelmedi. Bakın, acaba başına bir şey mi geldi ?” buyurdular. Gittik tahkik ettik ki, vefat etmiş. Kabrine Makâm-ı Süreyya derler.

Göztepe Müezzini Efendi rivayetiyle;

Hareketi arzdan birkaç gün sonra huzura gittiğimizde

“Ananız sizi beşiğinde salladı mı?” buyururlar.

Nevres Bey rivayetiyle Mehmet Efendimiz Hazretleri;

“Şeyhime ya ondur, ya öldür, ya seyahat ver” diye ricada bulundum. İki sene Trabzon havalisine seyahat çıktı.

Bir zata “sen saz çalmasını bilir misin?”

“Evet Efendim.”

“Nasıl çalarsın bildiğin gibi mi?”

“Bildiğim gibi”

“Yok olmadı, ben kırk senedir çalarım lakin bulduğum gibi çalarım.” buyurdular.

A. Mecdi Efendi rivayeti ile:

Girit’te iken talebesi ve Meclisi Mebusanda arkadaşı sonra da Osmanlı Hükümetinde Hariciye Nazırı olan Girit’li Ahmed Nesimi Beyi Ahmet Amîş Efendiye götürmek ister. Bir gün zihni bunun ile meşgul iken Hazreti Türbedarın ziyaretine gider. Hazretin elinde bir miknatıslı demir görmüş, mıknatısı çiviye doğru uzatınca mıknatıs onu çekmiş ve işte o zaman,

“Bak mıknatıs demiri nasıl çekti, ben istersem istediğimi böyle çekerim, siz ötekini berikini getireceğiz diye neye uğraşırsınız” diye buyurmuş.

Yine bir gün Mecdi Efendiye,

“Bu adamları getirip durma, herkes buraya giremez, biz istemeliyiz, Biz isterken de istediklerimizi getirmeye muktediriz” buyurmuşlardır.
Tasavvuf

Bu neşe-i Muhammediye bir zamanlar Arabistan’da çalkandı, nihayet meczupluğa müncer [78]oldu, İran’a intikal etti. Orada da ilhada müncer oldu. Türkistan’a intikal etti. Orada da taarruzlara müncer oldu. Yine Arabistan’a intikal edecektir.
Tevhid

Kuşadalı Efendimizden;

Yer taban, gök tavan, içindeki kâffe-i mahlûkat (bütün) ihvan (kardeş) olmadıkça tevhid kokusu duyulmaz.

Ye Allah için, iç Allah için, otur Allah için, gez Allah ile.
Haydin haydin kapuları kakalım, yari canda kıstırıp anda halvet edelim.
Allah’tan gayrı bir şey yoktur. Allah’ın aynı da yoktur.
Esma-i ilahiye zat-ı ilahiyenin libasıdır. Her an bir libası ile zuhur eder. Onun hükmü bitince diğer bir ismiyle tecelli eder.
Efendi Hazretleri buyurdular ki, bir gün huzurda idim. Hazret-i Azizimiz şöyle buyurdular. Allah bu dünyada esma ile tecelli buyurur, hangi esma ile zuhur ederse diğerleri ona tabi olurlar.

Efendim … “mâni” ismiyle mi mütecelli dedim?”

“Evet” buyurdular.

“Efendim ya rahman, rahim isimleri var.”

“Haa ulan onlar Esma-i Muhammediyedendir, onunla zuhur edince tadından yenmez.” buyurdular.

“ ve le-sevfe yu’tîke Rabbüke fe-terdâ .” [79] İltifatında dedim ki

“Ya Rab bir vücud bul da onu razı et.” buyurdular.

Kuşadalı Efendimiz Beypazarlı Ali Efendimize hizmetleri esnasında birgün kahve ocağında yemek yerken

“İbrahim” diye Efendimiz Hazretleri seslenmişler. Hemen lokmalarını yutmadan koşmuşlar.

“İbrahim, yemek mi yiyordun, tevekkeli değil benim de ağzımdan iki lokma geçiyordu. İki vücud bir oldu, artık burada durman olmaz. Şimdi iskeleye binip gideceksin” buyurmuşlar. O da boyun eğerek Mısır’a hareket eden vapura binip Mısır’a gitmişler. Sonra Beypazarı Ali Efendimiz Hazretlerinin teşrifi bekâ buyurdukları gün İstanbul’a gelerek namazlarına yetişmişler.

“Sen verdin biz yedik, vermesen ne yerdik?”
“Tevhid lastik gibidir, uzatırsan kâinatı içerisine alır, daraltırsan birçok şeyi almaz.”
Sıfat-ı celâl, cemâl; ikisi birleşdirir kemâl.
Zat görünür bilinmez, sıfat bilinir görünmez.
Şeyh Bekir Efendimiz Türbedar Azizimiz Sultanımıza buyurmuşlar;

“Beni put yap, ya sen bana bir tekme atarsın, sen kalırsın ya ben sana bir tekme atarım ben kalırım.”

“Mütecelli vâhid, mecâlî müteaddiddir.” (Yani, Allah’dan tecellî eden tektir, bize ise çeşitli yollarla, Çeşitli şekillerde ulaşır.)
Hazreti Ahmet Amîş Efendi; “Tevacüd, vecd, vücud” der. Sonra eliyle diline işaret ederek ve parmaklarını diline getirerek

“Hal dili ile buradan ötesi söylenemez ki” dermiş.

İnsanların çoğu mâbûd-i mevhuma tapar.
Aşk gönlü istilâ edince nefis ölür.
Abdülazîz Mecdî Beyefendiye şöyle buyurmuşlar:

“ Zât, lâ-taayyünât’a girmedikçe olmaz.”
Vahdet-i vücud

Ben bazen, bensiz Allah derim.
Her ne zaman elimi duaya kaldırırsam bir de bakarım ki, bütün mükevvenat dileklerini (bu) fakire arz ediyorlar.
Kuşadalı Efendimizden;

Hakk ûluhiyeti hiç kimseye vermez fakat bazan (bu) fakirden tecelli eder buyururmuş.

Ahbereti’r-rusül tahavvüle’l-hakki bi’s-suver. (Peygamber haber verdi, neyi de ben ilâve ettim.) Allah suretle zahir oldu.
O, bu hep O derler. O, bu hep bu imiş, bunu anlayınca, üç sene gökyüzüne bakamadım.
“Söyleyene bakma, söyletene bak.” derler, doğrusu “söyletene bakma, söyleyene bak”tır.[80]
Allah mükevvenatı zulmette halk etti, zulmet vahdet demektir.

Ebu Hüreyye radiyallâhü anh bir gün Sahabi ikram

“ Yetenezzelül emr ma beynehünne”[81] bu ayeti Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bana tabir ettiği gibi size söylesem boğazını işaret ederek “kesersiniz” buyurdular.

Hazret-i Aziz burada “emr” zât demektir buyurdular.

Rüzgâr uğultusu kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hakk’tır; kâmil bunlardan Hakk’ı sima eder. (işitir ve görür) [82]
“ Küllü müsallin imâmün velev kâne münferiden” (Hadis) (Her namaz kılan, tek başına bile olsa imamdır.)

İmam metbu demektir, cemaat de kendi vücududur.

Görünen mertebedir, hakikati hakk’dır.
(Arapça fiil )Kâne’nin manası “idi” dir, “oldu” manasına değil. [83]
Nevres Bey Harbiye mektebinde Fransızca muallimi idi. Ahmet Amîş Efendiye danışyordu

“İmtihanda talebeye kaç numara verelim diye mümeyyizlere sorduğun zaman ne verirlerse onu ver, vermiyecek isen sorma. Sözün nereden geldiğini bil”

Göztepe Müezzini Mehmed Efendi rivayetiyle;

Birgün Sami Bey’le birlikte huzuru Hazreti Aziz’de idik. Buyurdular ki;

“Bir bektaşî fakiri Üsküdar’dan Beşiktaş’a gitmek üzere kayığa biner, giderken kayıkçıya, şu karşıki saray kimin deye sorar. O da padişahın der. Öteki O da onun, daha öteki O da onun, ya en öteki O da onun deyince o gün almış olduğu yeni çorapları ayağından çıkarıp, bunları da ona ver diye denize atar.” buyurdular.

Bir gün Mecdi Efendi huzurda iken Efendi Hazretleri

“Ben Allah’ım, ben Allah’ım ben Allah’ım” buyurarak;

“Ben Allah’ım demekle insan Allah olur mu?” buyurmuşlar.[84]

Birgün bayram ziyaretine gittik. Yarım saat kadar sohbet buyurdular. Sonra kalkıp mübarek parmaklarıyla oynar gibi neşelendiler.

“Ben neşelendim ki âlem de neşelensin.” buyurdular.

Eşref Efendi rivavetiyle;

“Bendendirler, halka ne karışırlar, halkdandırlar bana ne gelirler, götürürler getirirler, götürürler getirirler, götürürler getirmezler.”

Olmuş olmuştur, olacak da olmuştur, olacak bir şey yoktur
Şeyhim bana buyurdular ki “Ahmed sen huzurdasın, diz otur.” Buyurdular.
Baharcı Mustafa Efendi bir gün huzurda iken Hazreti Azizimize

“Efendim vücutça biraz hoşsunuz galiba” demiş. Hazreti Azizimiz de

“Mustafa, sen Allah’ın işine karışma.” buyururlar.

Kuşadalı Aziz tarafından hilafet verilerek Tırnova’ya irşad için gönderilen Ömer-ül Halvetî Hazretlerine intisab eden Ahmet Amîş Efendiden medresedeki hocası buna razı değildir. Ahmet Amîş Efendi üzüntülüdür. Hocasının hatırını da kırmak istemez. Nihayet bir gün Ömerül Halvetî Hazretleri ile âni karşılaşırlar. Halvetî şöyle buyurur:

”Biz senin kalbine kancayı taktık. Ne tarafa dönsen delik Allahtan tarafadır!..” Ahmet Amîş Efendinin gönlünden geçirir ki, medrese hocası da Ömer Halvetî Hazretlerine biat eylesin. Gerçekten de öyle olur.

Buna benzer Nevres Bey rivayetiyle Mehmet Efendimiz Hazretleri;

Kendilerinden kaçardım, yolumu değiştirdim Birgün hap hap karşı geldi. “Ben senin ciğerine kancayı taktım, nereye gidersen git, delik Allahadır.” buyurdular.

Kuşadalı Efendimiz, Mehmed Can efendiye

“Hicaz’da taş atarken taşlayan ile taşlananın kim olduğunu gördün mü?” buyurdular.

• Bir kadın huzuruna Ahmet Amîş Efendinin gelip, Medine’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ravzasına konmak üzere bir dua rica eder. Ahmet Amîş Efendi bir pusulaya bir iki satır yazıp verir. Kadın:

“Ama bu kadarcık olur mu?” diye sorunca cevabı şu olur:

“Hadi git be kadın, ben onu zatımdan Muhammedi’me yazdım! Elbette olur!”

“Ağzımdan çıkan sözleri zaman ile unuturum. Fakat ne söyledimse hadisât-ı âlem öyle zuhur eder”
Allah’ın akve’l kuvâ, â’ciz’ül â’ciz olduğunu anlayınca ‘hah ‘ dedim.[85]

Vefâ

Kuşadalı Efendimizden;

Girdiğin kapıyı, geldiğin yolu sakın unutma ha. (Mürşid ile şeriatı Ahmedî) buyurmuşlar.
Yaratılış

Ezelde hilkat yoktur, zuhur vardır.[86]
Taşda hayati ilâhi olmasaydı Musa’nın esvabını (elbiselerini) alıp kaçar mıydı?
Tabiatında sekr vermek istidadı olan bir şeyi içmekten içmemeği tercih ediniz.
Nevres Bey;

“Eğer senin sırrında işret etmek yoksa kimse senin yanında işret edemez.” buyurdular.

Şeyhim bana buyurdu ki,

“Ahmed sen çok ricale mülâki olursun, onlarda benim meslekimi ara meşrebimi arama.”

Yemek

Biz yemeği ağzımıza koyarken sabret seni makamı insana getireceğim deyiniz, lokmayı ağzınıza koyunuz.
Her ne yerseniz sadaka diyerek yeyiniz.
Yediğim yemek Allah’ı zikr etsin. Ben de telezzüz ederek şükredeyim.
Şeyhleri kendilerine buyurmuşlar,

“Ahmed açlığın aklına gelirse benden değilsin.”

Hazreti Azizimiz Efendimiz su içerken sudaki tecelli-i Hakkiye işareten “sana çok şükür” buyururlardı.

Zalim

Bir zalimin karşısına çıktığınız zaman üç defa “eûzü bike minke” (O’ndan, O’na sığınırım.) deyiniz buyurdular.

Zikir

Ahmet Amîş Efendi “Minel âbâd ilel âzâl, ila ma-lâyetenâhin müstecmiu bi cemiissıfat, Allah” diyerek lafza-i celal zikrine başlardı.

(Ebedîlikten ezele, sonsuz olan bütün sıfatların hepsini toplayan, Allah)
AHMED AMİŞ EFENDİ (1807-1920) İLE AHMED AVNİ KONUK’UN SOHBETLERİ

[Ahmed Amîş Efendi, Konuk’un mürşidi olmamasına rağmen, onunla tasavvufî sohbetler yapmış bir zattır.[87]

Amîş Efendi’nin yazılı eseri yoktur. Konuk, Amîş Efendi’nin hayatının son yıllarında onun sohbetlerinden notlar tutmuştur. Abdülbâkî Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri adlı eserinde bu notların kendisinde olduğunu zikretmektedir. Biz bu notlara iki farklı şekilde ulaştık.

Gerek Ahmed Avni Bey’in tasavvufî yönünü ortaya koymak gerekse Amîş Efendi’nin manevî sohbetlerinden birer örnek vermek açısından çok değerli olan bu notların bir kısmını Ahmed Güner Sayar Türk Edebiyatı dergisinde yayınladı. Sayar, bu notların doğrudan Gölpınarlı tarafından kendisine verildiğini yazmaktadır. Sayar, aynı sohbetlerin yazma kaydını Süheyl Ünver’in de kendisine okuduğunu belirtmektedir. Ahmed Avni Beyin kaydettiği beş sohbetin üçüne bu şekilde ulaşmış olduk.

Biz de geriye kalan iki sohbeti, yani aşağıdaki ilk (9 Ağustos 1919) ve son sohbeti (6 Nisan 1920), Abdülbâkî Gölpınarlı’nın Konya Mevlânâ Kitaplığı’nda bulunan yazma mecmuasından alarak bugünkü alfabeye çevirdik. Aşağıya ekliyoruz. Böylece bütün sohbetleri okuyucuya intikal ettirmiş oluyoruz. Fakat sohbetlerden anladığımız kadarıyla Ahmed Avni Bey, aşağıda ilk sırada yer alan 9 Ağustos 1919 tarihinde kaydedilen ilk sohbetten önce Ahmed Amîş Efendiyi en az iki kez daha ziyarete gitmiş olmalıdır, çünkü sohbetin sonunda “Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi” demektedir.

Ahmed Amîş Efendi’nin türbedarlığını yaptığı Fâtih Sultan Mehmed’in türbesinde yapılan sohbetleri Konuk çıkar çıkmaz not almıştır. Konuk’un bu kaydetme titizliği bizim açımızdan çok önemli bir kişilik ipucu vermektedir. Değerli her şeyin yerini ve geleceğe aktarılmasını önemseyen Konuk’un sohbetlerdeki ifadeleri de ne kadar yüksek bir tasavvufî olgunluğa sahip olduğunu göstermektedir. Amîş Efendi’nin remzi (sembolik) sorularına o da remzi cevaplar vermektedir. Sohbetlerde Konuk, mütevazı, edeb ve manevî derinlik sahibi yüce bir kişilik olarak hemen kendini göstermektedir.
12 Zilka’de 1337 (9 Ağustos 1919)

335 senesi Ağustosi efrenciyyenin sekizinci ve 337 sâli hicrîsi Zilka’desi’nin (9 Ağustos 1919) on ikinci Cum’a günü kable’z zuhr Hüseyin Avnî Bey biraderimizle yüz yirmi yaşını mütecaviz bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi ile teberrük olunan insânı kâmil Fâtih Türbedârı Hacı Ahmed Efendi Hazretleri’nin huzûrı şeriflerine gittik. Kimse yoktu. Mübarek elini öptük. Önüne oturtup yakına gelmemizi işaret buyurdu. Aşağıdaki mükâlemât cereyan etti.

Hazret: “Niçin geldiniz? Maksadınız, emeliniz nedir, ne istersiniz?’

Fakîr: “Maksudumuz Hakk’tır.”

H: “Hakk var mı, Hakk nerede?”

F: “Her taraf Hakla dolu, ondan gayrı bir şey yok. La mevcûde illâ hû [Allah'tan başka varlık yoktur].”

H (Gülerek): “Öyle yâ, O’ndan gayrı bir şey yok…”

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben) “İsmin nedir?”

H: “Hüseyin Avnî…”

H (Fakire hitaben): “Senin ismin ne?”

F: “Ahmed Avnî…”

H: “O, benim. Ben beraberim. Ahmed benim. Avni’yi sonra getiriverirsin olur gider.” (Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Sultan Mahmud türbesinde.”

“Türbenin içinde de mi oturuyorsun?”

“Hayır, efendim, türbenin civarında…”

“Ooo, büyük yer! Sultan Mahmud. Sözünün eri ise.” (Fakîre hitaben): “Sen nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nında.”

(Unkapanı lâfzım telâffuz edemez gibi birkaç defa tekrar ettiler).

“Oo, orası çok uzak…” buyurdular. Sonra: “Hangi milletlerle görüşüp konuşuyorsunuz?”

“Yetmiş iki milletle görüşüp konuşuyoruz.”

“Kâh talim ve kâh te’allüm ediyorsun, değil mi?”

“Evet, efendim, kah talim ve kâh te’allüm ediyorum.”

“İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûn sümme inneküm yevmelkıyâmeti inde rabbikum tahtesımûn.” (Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Ey insanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkacaksınız. Zümer 30-31) İşte bu âyet tam sana göredir.”

(Bu cevab üzerine fakirin kalbinde bir ukde peyda oldu. “Acaba ömrümün âhir olduğuna mı, yoksa Mûtû kable en temûtû sırrına mazhariyete mi işaret buyurdular?” dedim.)

“Geceleri ne yapıyorsunuz?”

“Evliyâullâhın nuruyla müstenîr oluyorum.”

“Çok âlâdır, sa’âdettir.” “Elhamdûlillah.”

‘Validenizi görüyor musunuz?” (Ya’ni, anâsırı erba’anın ahkâmını vücûdunuzda görüyor musunuz?)

“Her vakit temastayız. Görüyoruz efendim.”

(Hazret güldüler. Fakire hitaben): “Bak, sana kısaca söyleyeyim: Allahu latifün biibâdihi yerzuku men yeşâ’. (Şura, 19) Allah denilen ma’nâ latiftir; biibâdihi, ibâdına… ‘Bâ’, mülâbese (Benzeyen iki şeyin birbirinden ayırt edilmeyerek karıştırılması) içindir. Yerzuku men yeşâ, dilediğini ırzâk eder, amma rızk, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak… ilh. hep rızıktır.”

“Hususuyla huzûrı âlinizdeki istikâmetimiz alâ rızıktır.”

“İşte rızkın âlâsı odur ya! En alâ rızık, rızkı ma’nevîdir.” (Biraz sükûttan sonra) “Söyleyiniz bakalım! Lâ tüdrikühü’lebsâr ve hüve yüdrikü’lebsâr ve hüve’llatîfîi’l habîr. “(Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latif’tir, haberdardır. Enam, 103)

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Ne diyor?” buyurdular. Hüseyin Avnî Bey âyeti kerîmeyi tekrar etti.

“Hah! İşte öyle… ‘Bâ’mülâbese içindir. Bismillâhi’deki bâ gibi. Bismillah budur.”

(Biraz murâkıb oturdular, ondan sonra) “Söyleyin bakalım!” buyurdular.

“Zâtı âliniz buyurun, dinleyelim!”

(Hüseyin Avnî Beye hitaben) “Ne söylüyor?”

“Zâtı âliniz…”

“Zâtı âli, zâtı âli! Sen de mızmızsın…” buyurdular. Bir müddet bir şey söylemediler. Sonra tekrar buyurdular ki: “Geceleri uyuyor musunuz? Yoksa âh… âh… diye bağırıyor musunuz?”

“Kâh uyuyoruz, kâh bağırıyoruz efendim.”

“Öyle olmalı. Nasıl geliyorsa öyle yapmalı, değil mi? Ananızı görüyor musunuz?”

“Görüyoruz efendim.”

(Fakire hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nda…”

“Orası çok büyük yerdir. Çarşısı var, pazarı var. Çok aydınlıktı bir yerdir.”

“Evet, efendim. Kesret vardır.”

(Ba’dehu biraz yattılar, murâkıb bir halde kaldılar. Yatarken rahatsız olmamaları mülahazasıyla:)

“Efendim rahatsız olmayın; gidelim mi, oturalım mı?”

“Yoook. Sakın bu sözü bir daha hiçbir yerde, hiçbir kimseye söyleme! Herkes, zâtında muhayyerdir. Dilediğini işler. İster gider, ister oturursun…” (deyip bize müteveccihen sağ taraflarına yattılar. Beş dakika kadar öylece murâkıb kaldılar. Biz de sâkitâne oturduk. Ba’dehu birden bire kalkıp oturdular. İki ellerini açtılar. Du’â vaziyeti aldılar. Biz de ona muvâfakaten ellerimizi açtık. Tatlı tatlı güldüler de buyurdular ki):

“Âmin ama neye âmin?

Du’âya değil mi?

Hangi du’âya?

(Fakire nazar edip) “Ömrün tavîl olmasına âmin, değil mi? Bak! Bu Kur’ân’dır. Tûbâ limen tâle ‘umruhû ve hasune ‘ameluhû. (“Ömrü uzun ameli güzel olanlara ne mutlu” Hadis-i Şerif) Tûbâ, mübalağa ile sa’âdet, limen tâle ‘umruhû, ömrü uzun olan ve ameli güzel olan kimse içindir. Ömrü uzun olmak ve ameli hasen olmak büyük sa’âdettir.”

(Sükût ettik. Biraz zaman geçti).

“Söyleyin bakalım!”

(Biz tebessümle yine sükût ettik.)

“Sizin çıraklarınız var mı?”

“Kendimiz çırağız, efendim. Bizim çırağımız yoktur.”

“Hepimiz çırak” (dedikten sonra) “İhtiyarlık var serde… Ben, ihtiyar değil miyim?”

“Hayır, efendim ihtiyar değilsiniz.”

(Hazret güldüler. Ba’dehû Hüseyin Avnî Bey biraderimiz kıyam edip elini öpmeğe kast ettikte Hazret onun elini mübarek eli içinde tutup buyurdular ki):

“Ben du’â ediyorum. Fakat benim du’âm yalnız sana değil… Benim du’âm, ‘âmmdır. Hepinize du’â ediyorum.”

(Hüseyin Avnî Bey’den sonra fakîr yedi şerifini takbîl ettim. Fakire hiçbir şey söylemediler. Kemâli âdâb ile buzûrı şeriflerinden çıktık. Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi).
12 Zilhicce 1337 (7 Eylül 1919)

Hüseyin Avnî Bey biraderimizle 120 yaşını mütecaviz [aşkın] bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi [şerefli vücudu] ile teberrük olunan [bereket bulunan] insânı kâmil Fâtih Türbedârı Ahmed Amîş Efendi’nin huzûru şeriflerine gittik. Hazret yalnızdı. Âtideki [aşağıdaki] mükâlemât [konuşma] cereyan etti.

Amîş Efendi: Hoşgeldiniz, bayrâmı şerifiniz mübarek olsun.

Ahmed Avnî: Teşekkür ederiz efendim.

Amîş Efendi: Nerede eğleniyorsunuz?

Ahmed Avnî: Hakk’da eğleniyoruz efendim.

Amîş Efendi: Kira ile mi?

Ahmed Avnî: Kira ile.

Amîş Efendi: Pek alâ! İsmi şerifiniz?

Ahmed Avnî: Ahmed Avnî.

Amîş Efendi: Ben de Ahmed’im.

Ahmed Avnî: Biz Ahmed’e Avnîlik [yardımcı olma] de ilhak ediyoruz [ekliyoruz]. Acaba bu ilhak kendi hayâlimiz mi? Yoksa hakikaten Avnîlik var mı efendim?

Amîş Efendi: Nene lâzım? Orasını karıştırma. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah. Bu kâfidir.

Sonra vekilleri Türbedâr Mehmed Efendi geldiler. Ona “Ne var?” buyurdular. Biz de destur alıp huzurlarından çıktık. Bu dördüncü ziyâretimdi.

5 Sefer 1338 (31 Ekim 1919)

Hüseyin Avnî Bey ve Hayri Bey biraderlerimizle Cum’a namazım Abdülhay Efendi’nin [Öztoprak] mescidinde edadan sonra Türbedar Hacı Ahmed Amîş Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Fakirin beşinci ziyaretim idi. İçeriye girdiğimizde yalnız olup, gözleri kapalı müstağrak [kendinden geçmiş] bir hâlde idiler. Bir müddet ayak üzerinde durduktan sonra önüne oturduk. Mübarek gözlerini açtı ve bize nazar etti ve fakire hitâb ile sordu:

“Nerede sakinsiniz? Nerede tavattun ediyorsunuz [oturuyorsunuz]?”

“Şimdilik hazreti şehâdette, âlemi nefisde tavattun ediyoruz.”

“Mâ şâallahu kâne ve mâ lem yeşe’lem yekun [Allah neyi dilerse o olur, dilemediği şey olmaz]. Hakk’ın dilediği olur, dilediği mevcûd olur, dilemediği mevcûd olmaz. Ve bilkaderi hayrihi ve şerrini, bu kelâmın tefsiridir” buyurdular.

Bir müddet murâkıb olup [manevî tefekküre dalıp] tekrar sordular:

“Niçin geldiniz?”

“Zâtı âlinizle şerefyâb olmak için geldik. Zâtı âlinizle müşerref olmağa

“Ziyaret… Ziyareti bilir misiniz? Ben ziyaret bilmem.”

Tekrar murâkıb olup gözlerini açtılar: “Allahümme sallı alâ Muhammedin ve alâ âlihi Muhammed” dediler. Ondan sonra “Allah sizi Zâtına mazhar buyursun” diye du’â ettiler.

Fakir: “Du’âyı âliniz berekâtıyla inşâallah mazharı ismi Zât oluruz”

Badehu [sonra] bir hayli müddet gözleri kapalı murâkıb oturdular, sonra gözlerim açıp salevât getirdiler.

“Söyleyiniz erkekler!” buyurdular.

“Söyletiniz de söyleyelim efendim” dedim. Hiç cevap vermeyip yine murâkıb oldular, gözlerini açtıktan sonra tekrar salevât getirdiler. Fakîre

“Sizin taraflarınızda yangın var mı?”

“Bizim taraflar masun kaldı [yangından etkilenmedi) efendim.”

Hazret güldüler. “Allah şifâ versin” buyurdular.

Ondan sonra yine bir müddet murâkıb oldular, bâ’dehu gözlerini açıp yine salevât getirdiler.

Fakîr: “İnmemalkevnü fil hayâti ve hüve hakkun fil hakîka” [yani, “Dünyada varlığa ait ne varsa hayâldir, fakat hakikatte hakdır] dedim. Dikkatle dinlediler de “Peki, peki” dediler. Bâ’dehu:

“Çok sularınız var mı?”

“Var efendim”

“Kendi kendine akan sular var mı?”

“Bazen bulunur efendim” dedim. ,

Bunun üzerine Hazret, Fakirin Önüne doğru yüzü üzerine eğildiler. Bir müddet öyle durdular. Fakîr bâtınında [içimden] Cenâbı Mevlânâ Efendimiz ile mürşidim Esad Dede hazretlerine müteveccih oldum [gönlümü bağladım]. Bâ’dehu [sonra] kalktılar.

“İnneke meyyitün ve innehu meyyitun” [Sen de ölüsün, o da ölüdür]. Biz sükût ettik. Sonra buyurdular ki:

“Romatizma, romatizma derler… İnsan uyanık iken gelir ise uyutmaz. Uyurken gelir ise uyandırır. Rum rum yapar.”

“Romatizma hararet ister efendim”

“Biz harareti bulamıyoruz ki…”

Bir hayli müddet yine murâkıb durdular. Bâ’dehu gözlerim açıp salevât getirdiler. Sükût üzere oturduk. Bâ’dehu:

“Haydi oğlum! Ben abdest bozayım. Ben abdest almam, bozarım” buyurdular. Biz de ellerini öpüp kalktık. Huzurlarından çıktık.
5 Rebiülevvel 1338 (28 Kasım 1919)

Salim Efendi ile beraber Türbedâr Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Yalnızdılar. Huzuruna girdiğimizde kendilerine yaklaşmamızı işaret buyurdular. Gayet yakın olarak diz dize önlerine oturduk. Hazret, Salim Efendiye “Safâ geldiniz” buyurdular.

Biz de “Safa bulduk efendim” dedik.

Salim Efendi: “Ben sensiz olamam, sen de bensiz olamazsın” dedi.

Hazret: “Öyle ya!”

Fakire hitaben: “Nerede tavattun ediyorsunuz?” Fakîr: “Hak’ta tavattun ediyoruz.”

“Tavassul mu ediyorsunuz [ulaşıyor musunuz]?”

“Evet efendim! tavattun ve tavassul ediyoruz.” Gülerek fakire hitaben: “Bu hoca kim?” “Salim Efendi.”

“Allah bu hocayı mertebesinde dâim buyursun.” Salim Efendi’ye hitaben, Fakîr için: “Bu efendi kim?”

Salim Efendi: “Bid’atün minnâ” [Bizden bir parçadır]. Bizim nurumuzdan Ahmed Avnî Bey. Posta müdür muavini.”

Fakire: “Ben de Ahmed’im, sen de Ahmed’sin. Ahmed iki mi? Sen sensin, ben benim.”

Fakîr: “Ahmed’in mim’i kalkınca ahad [bir] olur. O vakit bir olur.”

Hazret: “Mim kalkar mı? Kalkar a! O vakit sen kalmazsın. Fakat bu vücûdunun kalkması lâzım gelmez. Vücûdunla beraber sen kalmazsın. O vakit Hak sende mahfî [gizli] olanın kim olduğunu bilirsin.”[88]

“Vücûdda mahfî olanın kim olduğunu bilmekle beraber senlik vehmi kalıyor efendim. Vehim ise sultânı kuvâdır [kuvvetlerin sultanı].”

“Ben konuşurken yoruluveriyorum. Siz konuşun, ben dinleyeyim.”

Salim Efendi: “Söylemenizi bize intikal ettirin, söyleyelim ve konuşalım.”

Fakire hitaben: “Oooo Nûrî Paşa! Söyle bakalım.”

Salim Efendi: “Efendim, Nûrî değil, Avni;.”

Hazret: “Avnî mi?”

Fakîr: “Efendim, zâtı âlilerinin teveccüh buyurdukları Nûrîliği kabul ettim.”

“Kabul etmeseydin ne olacaktı?”

“Hiç bir şey olmayacaktı. Şu kadar var ki, tevcihi âlilerini [yüksek teveccühünüzü] kemâli hoşnûdiyle [büyük bir memnuniyetle] kabul ettiğimi arz ediyorum.”

“Pek alâ! Dışarıda soğuk var mı?”

“Hayır efendim.”

“Rahmet var mı? Kış ortası derler, geldi mi?”

“Hayır efendim. Hararet var.” “Yaaa!”

Biraz murâkıb olup, ba’dehu salevât getirdiler. Sonra da “Lâ ilahe illa hüve’r Rahmân” [Rahman olan Allah'tan başka ilâh yoktur] buyurdular. Ondan sonra: “Ben hep böyle söylüyorum. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. [Allahım! Muhammed aleyhisselâma ve onun ailesine, soyuna, ehli beytine selâm olsun!] İşte bu üç kelime. Gecegündüz bunları söylüyorum. Bunları okuyorum.”

Fakire ellerini uzattılar. Tuttum. Oturdukları mahalde doğruldular: “Tubâ, tûbâ, tûbâ derler. Ömür uzunluğu imiş. Tûbâ limen tâle umruhû ve hasune ameluhû. Böyle uzayıp gidiyor.”

Ba’dehu yine murâkıb oldular, yine salevât getirdiler ve “Lâ ilahe illa hüve’rRahmân” buyurdular.

Ellerini uzatır vaziyetinde bulunmakla Fakir ellerim öptüm. Salim Efendi de öptü.

Kalktık. Kalkarken: “Ben umûma [herkese] du’â ederim. Başka bir şey elimden gelmez. Cümleniz için du’â ediyorum” buyurdular. Ba’dehu huzurlarından çıktık.
9 Nisan 1336 (6 Nisan 1920)

17 Recebülmürecceb 338 ve 9 Nisan 336 Cum’a (6 Nisan 1920) günü Türbedâr Efendi Hazretleri’nin ziyaretine Salim Efendi (merhum) ile birlikte gittik. Hazret “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” buyurdu. Biz de “Hoş bulduk, safâ bulduk, efendim” dedik.

Hazret:

“Veâyetün leümü’lleyl,Neslehummhu’nnebâra (,..)Veküllün felekin yesbehûn’a (Yasin: 37-40)[89]kadar tilâvet buyurdu. Sonra “Ve kâlûlhamdü lillâhillezi sadekanâ va’dehû (…)kıylelhamdü lillahi Rabbilâlemin (Zümer; 74-75) [90] kadar okuyup tekrar “Ve âyetün lehümülleyl, neslehu ….” okudu. Yâsînı şerifin sonlarına doğru geçti. Sonra tekrar bu âyetten başladı. “Ve küllün fi felekin yesbehûn..” a kadar birçok defa tekrar etti. Biz de huzurdan kalktık. Bu hal, belki üç çâryek devam etmişti. Hazret 9 Mayıs 336 tarihinde, yani bundan tam bir ay sonra intikâl buyurdular. 130 yaşında idiler.

Kaddesenâllâhu biesrârihi ‘azzamellâhu zikrahu ve nefa’anâ bifiiyûzâtihi yâ hüvelMuîn” (Allah bizi onun sırlarıyla kutsasın. Allah zikrini azîz etsin. Feyizleriyle bizleri faydalandırsın. Ey Muîn olan Allah!!
HATIRALAR

Ömerül Halvetî bir gün Ahmed Amîş Efendiye şöyle der:

“Ahmed, Marko hastalanmış, benim adıma git kendisini ziyaret et, şu pusulayıda kendisine ver” der. Marko, aslında gayr-ı Müslim olmasına rağmen, bütün insanlara, özellikle Müslümanlara hoşça muamele eden bir doktordur. Ahmed Amîş Efendi kendisini ziyaret eder Efendi’nin selâmını söyler ve pusulayı da kendisine verir. Marko kemâl-i ta’zımle aldığı pusulayı öper, başına koyar ve derhal açar. Bir de bakar ki pusulada kelime-i şehadet yazılıdır. Marko bunu görünce:

“Biz ona çoktan inandık ve iman getirdik!..” der. Bir hafta sonrada hayata gözlerini yumar.[91]

Üstad Abdülaziz Mecdi Efendi, mürşidi Ahmed Amîş Hazretlerinden naklen şöyle rivayet eylemişlerdir:

Türbedar Bekir Efendi Hazretleri ömürlerini kuru ekmekle geçirmişlerdir. Fakat kutbiyeti ve manevî dereceleri itibarıyla ne dileseler ânında olurmuş. Meselâ istediği an, fakiri zengin, zengini fakir yapabilirlermiş. Ancak kendi fakir durumu hatırladığı zaman

“Ya Rabbî ben senin üvey kulun muyum?” diye nâz edermiş.

Ahmet Amîş Efendi Tırnovada bir camide imam bulundukları sıra da fazlaca alkol almış ve sokakta düşmüş bir şahsın etrafına halk toplanmış kendisine hakaret ederler. Bunu gören hazret:

“Onu benim sırtıma bindirin evine götüreyim” buyurur ve adamı sırtlayıp evine yatağına taşır. Adam sabah uyandığında anasından bir hayli şikayetler işitir ve çok mahcup olur ve şöyle der:

“Tevbeler olsun bir daha içmeyeceğim!..” Adam gerçekten bu felaketten kurtulur.

Ahmet Amîş Efendi şeyhi Fatih Türbedarı Niğdeli Bekir Efendinin Hakk’a yürümelerinden birkaç gün önce gönülden muhabbet bağladığı Ahmed Amîş Efendiye:

“Artık benim vaktim tamam, benim yerime sen türbedar olacaksın. Evkafa git muameleni yaptır buyurmuşlar.”

Ahmed Amîş Hz.leri gitmiş fakat muamele bitmemiş.

Şeyhi Bekir Efendiye gelip vaziyeti izah eylemiş. Bekir Efendi:

“Yarın git mutlaka yaptır buyurmuşlar.”

Ertesi gün tekrar giden Ahmed Amîş Efendi, muameleyi gene ikmâl edememiş ve durumu tekrar Bekir Efendi’ye iletmişler. Bunun üzerine Bekir Efendi ertesi gün

“Git ve mutlaka üç saat içinde muameleyi ikmâl ettir.” buyurmuşlar.

Verilen son talimat gereğince muamele tamamlanmış ve tekmil vermek üzere huzura giren Ahmed Amîş Efendiye Bekir Efendi şöyle buyurmuşlar:

“Ahmed! Benim vaktim tamam, artık gidi­yorum! Senin yanında ölürsem belki dayana­mazsın. Birkaç dakika çık da dışarıda şöyle bir dolaş buyurmuşlar.”

Gerçekten birkaç dakika sonra içeriye girdiklerinde, Bekir Efendi Hz.lerinin ruhu ebedî âleme intikal eylemiş, fakat aynen yerlerinde oturur vaziyette bulmuşlardır.

Ahmed Amîş Hz.leri bu sahneyi anlatırken şöyle buyururlarmış:

“Ahh…o ölmedi ben öldüm!… O kaldı!”

Rüştü Bey ile beraber bir gün Ahmed Amîş Efendinin huzuru saadetine gittik.

“Ulan bana boza getirdin mi?” buyurdular. Ben de

“getireyim efendim” dedim.

“Boza der demez aklınız bozacı dükkânına gitmesin. Mürşid ne demek istiyor onu anla, sözünü anla, onlar boş söylemezler.” Ben de

“Evet, efendim “ve mâ yentiku an-il-heva” dedim.

Mübarek şahadet parmaklarını ağızlarına götürerek işaretle “sus” buyurdular.

“O yalnız Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme mahsustur. Mürşidler hakkında da öyledir. Biz ihvanımızdan böyle söz sudurunu severiz. Lâkin herkesin yanında söylenmez.”

Şeyhim bana dedi ki

“Allah’tan korkar mısın?

“Hayır”dedim.

“Benden korkar mısın?”

“Senden korkarım dedim.” Ben de;

“Efendim ben ne senden korkarım ne de Allah’tan korkarım çünkü sizden bana zarar gelmez ki.”

Mahdumu âlileri Ali Bey’e hitaben;

“Ali bana bu benim, babamdır, bu benim hocamdır, bu benim şeyhimdir” diye hizmet edeceksen hizmet etme” buyurdular.

Birgün huzuru saadetlerine girdim, kalabalık idi. Ellerini öpüp ihvanı araladım, oturdum.

“Vakti saadette birgün sahabeden birisi gelip huzuru saadette oturan ashabı aralayıp oturdu, bu günde aynıdır, buyurup

“Biz bir an zikirden hâli değiliz.” Bir sayha ile

“Allah” dediler. Bu da,

“ vele zikru’ilâhi ekber” [92]Allah’ı zikretmek en büyük (ibadet) ‘tir.” buyurdular.

Bursa Lisesi Fransızca muallimi Nevres Bey’den rivayet:

Benim şeyhim derdi ki,

“Ahmed birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa beni müdafaa etme buyurdu.” Nevres Bey içinden

“ben bu naneyi yiyemem” diye geçirince Ahmed Amîş Efendi Efendi Hazretleri derhal

“Ben de şeyhime Efendim ben bu naneyi yiyemem dedim. Şeyhim bana sen bu naneyi yiyemezsen sen de benim dediğim gibi adam olamazsın.” buyurdu.

“Biz, bizim lafımız olduğu zaman sıkılıp kaçandan korkarız” buyurdular.

Bende (Nevres Bey) içimden hakikaten böyle bir hali kendisinde gördüğüm bir arkadaşı düşündüm.

“Eyvah bizim arkadaş helak oldu dedim.” Derhal Efendi Hazretleri

“Eh eh korkma ona da bir zat tecellisi yapar, kurtarırız.” buyurdular.

“Ellerini göğüslerine vurarak bu ism-i zikretsinlerde (Ahmet)aleyhim de bulunsunlar” buyurdular.[93]

Bir gün sinni alilerini (doğum tarihini) soran bir zâta cevaben

“Şeyhim bana dedi ki Ahmed senin tarihin meçhuldür.”[94]

Hazreti Ali kerremallâhü veche buyurduki,

“Dünyada iki şeyden korkmam. Biri Allah takdir ettiği, diğeri de etmediği şeyden.” Bunu bir yerden okudum. Ahmed Amîş Efendi Efendim Hazretlerine arz ettim. Buyurdular ki

“Allah’ın takdir etmediği vukua gelmez, takdir ettiğinden korkmak da küfürdür.”

Birgün ashabdan Hz. Rebîa radiyallâhü anh Hazreti Fahri Alem Efendimize sallallâhü aleyhi ve selleme

“Ya Resüllallah, Rebîa bendeniz rica eder ki fakir haneyi teşrifle cemaatle namaz kılasınız.” Hazret Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Peki ya Rebîa geliriz.” buyurdular.

Bir gün mescidde edayı salatten (namaz kılındıktan ) sonra

“Ya Rebîa sana geleceğiz” buyurdular ve haneyi Rebîa’ya teşrif buyurdular. Eshabı kiram da gelirler. Hazreti Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Hazreti Rebîa’nın radiyallâhü anhın gösterdiği odada cemaatla nafile namaz kılarlar. Ba’desselat (Namazdan sonra) duyan ashap ta gelirler. Hazreti Rebîa taam hazırlar. Hazreti Rasulullah Efendimiz sohbet buyururlarken ashapta bir zat “keşke filan da bulunsaydı” der. Orada bulunan ashabden diğer biri

“hayır, o münafıktır” der. Resul Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Öyle deme!” buyururlar. Sohbete devam ederler. Birinci zat yine “keşke filan da bulunsaydı” der, diğer zat da

“hayır o münafıktır” der. Onun üzerine Hazreti Fahri Alem Efendimiz

“HAYIR ÖYLE DEME, LA İLAHE İLLALLAH” DİYEN CENNETE GİRER buyururlar. Üçüncü defa aynı surette tekrar eden muhavere üzerine…

“Öyle deme, la ilahe illallah diyenin cesedine Allah ateşi haram kıldı.” buyururlar.

Kuşadalı Efendimizden;

Şeyhim dedi ki;

“Ahmed ayı ol ayı.” Ürkdüm. Sonra döndü:

“Yani zurnacı nasıl çalarsa ona ayağını uydur. Ayının otuziki türküsü varmış onun da hepsi ahlat (yaban armudu) üzerine imiş, Talip de böyle olmalı.”

(Nevres Bey) Bir gün huzur-ı saadetlerinde yalnızdım.

“Efendim ahrette de böyle birleşip konuşacak mıyız?” dedim.

“Ulan Allah Allah, birde birleşmek olur mu?” buyurdular.

• (Nevres Bey) Yine bir gün huzurda iken kademi saadetlerini tutarak

“Ulan Kur’an’daki “ve’l-teffeti’s-sâku bi’s-sâk ,” [95] O burasıdır” diye topuklarını gösterdiler, ben de hemen tutup öptüm, hafifçe bir tokat lütfettiler.

Şükrü Bey’in rahatsızlığı esnasında uğradığım korkudan dolayı huzur-ı saadetlerine girdiğim zaman

“Amirin emri ile hareket ettiğini bilsene” buyurdu. Sol omuzuma vurarak lâ havfün aleyhim ve lâ-hüm yahzenûn, [96]

Makbule Hanım huzuru saadette iken yine huzurda bulunan Süreyya Bey,

“efendim ben yağan kara dur diyorum, duruyor… şöyle ediyorum, böyle ediyorum” diye söyler. Efendimiz de

“ben de kimsesizlere merhamet ederim” buyurdular.

Makbule hanımefendiye gitmeleri için müsaade buyurdular. Hemen huzurdan ayrılmamak ve dayanamadığı sohbeti mübarekede devam edebilmek üzere gecikirken Süreyya Bey,

“Efendim benim saçmalarımı dinlemek istiyordur,” der. Efendimiz de;

“onun senin saçmalarını dinlemeye ihtiyacı yok” buyururlar.

Yine bir gün hanımefendiye, “Seni ağlatmam” buyurdular.
Efendi Hazretleri Aziz Sultanımızın teşriflerinde Nusret Hanıma;

“Ben herkesi affettirdim, yalnız sen kaldın.” buyururlar.

Azizimiz, Sultanımız, Efendimiz türbede iken bir zat gelir, Efendimize müteveccihen namaza dururlar. Orada bulunan ihvana

“Bu zat işi doğru yaptı amma git kıbleyi düzelt.” buyururlar.

Kuşadalı Efendimin müridanından birisi adalardan birine kaymakam tayin edilir. Oradan

“Efendim buranın ahalisi gavur, hayvanları domuz” diye yazar.

“Ben de beni onlarda da görsün diye gönderdim.” buyururlar.

Şemseddin Paşa Bükreş’te iken

“Efendim iki karpuz bir koltuğu sığmıyor” diye Kuşadalı Efendim Sultana müracat ederler. Azizimiz Efendimiz de

“İki karpuzu bir etsin.” buyururlar.

Bütün hocalardan elif okudum, (Seyyid Muhammed) Nurul arab’dan bütün okudum.

Bosnevi Hacı Mehmet Efendimiz Hazretlerine pirdaşlarından birisi dil uzatırlarmış. Müşarünileyh bir gün

“Azizimizin ihsan buyurduğu geri alınmaz yalnız söylemesin” buyururlar. O anda o zatın dili tutulur.

Şemseddin Paşa türbede Kayserili Mehmet Tevfık Efendi Hazretlerini görerek

“Efendim türbede bir zat var, kimdir?” diye sormuşlar. (Ahmed Amîş Efendi için)

“O benim vekilimdir. Bedelimdir. Bedel mübeddelü mislin aynıdır” buyurmuşlar.

Nevres Beye;

“Sen imam ol, Şemseddin de sana cemaat olsun, yabancı değil ya…”

Ahmed Naim (Baban) beyefendi rüyalarında Hazreti Azizi görmüşler,

“Nevres benim kutbumdur” buyurmuşlar.

Remzi Efendiyi huzura götürdük, iltifattan sonra Ahmed Amîş Efendi

“innemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâu. [97] ayetini okumuyoruz. Her fırsatta bilirim innemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâu, kıraati de vardır.

Allah alim kullarından haşyet eder. Haşyet eder de titrer mi? Padişahın vezirini sayması gibi sayar” buyururlar.

• Ahmed Amîş Efendi;

Bir gün başlarını kaldırıp “ben yazı tahtası değilim” buyurdular.

“Benim verdiğim Ali Paşa vergisi değildir.”

Birgün Mehmet Efendimize

“Şu şeyi sana vereyim mi?” buyururlar.

“Ver Efendim.” dedim.

“Bana kim karışır ulan?”

Mehmet Efendimiz bir gün;

“Efendim benim Allahu ekbere kanaatim yok.” derler,

“Öyleyse hadsiz, hududsuz, kenarsız, sınırsız, Allah de.” buyururlar.

Mehmet Efendi kalben keşfinin açılmasın istemişler.

“O zaman keşif meşif ne olacak, sen bana bak, ben sana bakayım” buyururlar.

Ahmed Amîş Efendi buyurdu ki;

“Beni senin elinden yine sen kurtarırsın.”

Halil Efendiye;

“Ulan karışma, ben bu sazı bozuk düzen de çalarım.”

Bir gün huzura giren birisi Azizimiz Efendimize birtakım tefevvühatı na-lâyıkada (Dil uzatma. Münâsebetsiz söz söyleme) bulunur. Hazret;

“Oğlum beni sana yanlış anlatmışlar.” buyurur. Bu kadarı bile çok gördü, akabinde;

“Bir zat gelip esnayı kelamında Kuşadalı Efendimizin huzuru saadetlerine birisi gelip birçok na-muvafık tefevvühatta bulunur. Hazret hiç itiraz etmeyip ellerini göğsüne vurarak eyvah buyururlar dedi” buyurdular.

Mahdumu âlileri Ali Bey’in vefatı üzerine kabirlerinin mahallerini tayin zımnında ihvan arasında münakaşa olurken bazılarının Efendi Hazretlerine de bir yer ayıralım mütalâası geçer. Huzura giren Nevres Bey’e daha kapıyı açar açmaz

“Onların kabri teslim-i ruh ettikleri mahaldir” buyururlar.

• Nevres Beye;

“Bizim tarikimiz Nuh Gemisi gibidir,” buyurdular.

“Ben de binenler selameti bulmuştur” dedim.

“Evet binenler selameti bulmuştur.”

• Nevres Beye;

“Şeyhim beni çingenelere dövdürdü. Çingeneden dayak yiyen pezevenk de kibir mi kalır?

Mehmet Efendi anlatıyor.

Bir gece Asım beye gidiyordum, yatsıya yakındı. Hazreti Aziz’e Hafız Paşa Caddesinde, Kumrular mescidine yakın bir yerde rast geldim.

“Nereye gidiyorsun” diye sordular.

“Asım Bey’e gideceğim” i söyledim.

“Selam söyle” buyurdular. Sonra anladım ki Efendi Hazretleri Karagümrük’ten geliyorlarmış. O gün buyurdular ki evkafdan maaşım geldi, geç vakitte eve geldim, kapıyı çaldım,

“Beni yemeğe beklemeyin” dedim. Karagümrüğe gittim, bizim bakkalın evini buldum ve borcumu verdim. Ben de bu parayı sana ödemezsem bana haramdır dedim. Bakkal kilisede vaaz eden papaza;

“Papaz Efendi, seninkiler lafta kalıyor, Müslümanlar yapıyor. Parayı evime kadar getirdi” demiş.[98]

Nusret Hanım bir gün kerimesi Ayşe Hanımla birlikte huzuru saadete giderler,

“Efendim bülbülünüz hastalandı” der. Aziz Sultan;

“Ya öylemi? Sen hasta mısın buyururlar.” Ayşe Hanımda

“Hayır, efendim, hasta değilim” der, bunun üzerine Aziz Sultan

“Bak benim bülbülüm hastalığı kirletmiyor” buyururlar.

Nevres Bey rivayetiyle

Huzura girdim, içimden;

“Efendim ben bu Müslüman düşmanlarına karşı çalıştım. Şahsi menfaat gözetmedim. Sen sahibi zaman değil misin? Nasıl olurda senin bir bendeni, bi-gayri hak bu herifler sürüyorlar da sen beni kurtarmıyorsun?

Aziz Sultan ihvana karşı sohbet ederken sözünü kesti ve fakire bakarak;

“Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin men’ine Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bile kadir değildir. Ben buna kâni olamadım,” kalben yine teveccüh ettim; Bu sefer de yine bendelerine tevcihi hitap buyurarak şu ayeti tilavet buyurdular.

“ İnneme ‘n-necvâ mine ‘ş-şeytani li-yahzüne ‘llezine âmenû” [99]“

Ben yine kani olmadım, yine yüklendim, bu defa da;

“Gam, gam, ba’de gam, kambur üzerine kambur verir” buyurdular. Yine kâni olmadım, bu defa da

“ Leyse bi-dârrin lehum şey ‘en illâ bi iznillâh”[100]

Buna da kâni olmadım. Bu defa Ahmed Amîş Efendim gayet şiddetle

“in yensurkümullâhe fe-lâ galibe leküm.” [101] Allah yardım ederse size kimse galebe edemez. Allah sana yardım etmiyor, fazla lafa lüzum yoktur, gideceksin.

Mahdum-ı âlîleri Ali Bey’in nutk-ı âlîleri

Anayım ben kim doğurdum anamı

Yine anamdan doğup ben doğurdum atamı (anamı)[102]

Hastayım Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz yanımda oturuyorlardı.

“Ben, aman Ya Resulallah, aman Ya Resulallah” diyordum, yanına gelenler beni sayıklıyor zan ediyorlardır.

Hasta idim. Doktorlar geldiler, muayene ettiler, yavaş sesle beş dakika kadar yaşar, yaşamaz dediler (Hastanın yanında en hafif lisanla bile konuşmayınız çünkü işitir). Ben bunun işitince kendi kendime

“tu … sana çatal bıçak Ahmed herkes senin öleceğini biliyor da senin haberin yok…”

O anda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemEfendimiz

“Sen daha huzurda bulunacaksın” buyurdu, ben kalktım, oturdum ve bana pirzola getiriniz dedim. Doktorlar da kaçtılar.

(Nevres Bey) Bir bayram günü Beykozlu Ali Bey ile birlikte (Ahmed Amîş Efendimin) devlethanelerine gittik. Ellerini öpük. Kendileri odadan aşağı indiler, bahçeden iki çiçek koparmışlar, getirdiler, birisini bana birisini de Ali Bey’e verdiler.

“Tu … gördün mü bunu senin için, bunu da bunun için koparmıştım. Patlayıp durma seninki sana gelir buyurdular” (Beykozlu Ali Bey’e buyurdular).

Rus vapuru ile Hicaz’a gidiyordum, vapurun davlumbazında namaz kılmak istedim. Yolcular “sakın oraya çıkma, kaptan seni denize atar,” dediler. Ben kaptana müracaatla ve işaretle orada namaz kılmak istediğimi anlattım. Kaptan müsaade etti. Ertesi sabah birde baktım bir Rus tayfası omuzunda peşkir, elinde ibrik yanıma geldi. Her ne kadar ısrar ettimse de kabul etmeyerek kendisi dökerek abdest aldım. Vapurda su sıkıntısı vardı. Kaptan bana bir sürahi su gönderdi. Hemen bir fincan buldum. O suyu herkese dağıttım.

Bir gün Efendi Hazretlerinin huzuruna gittim, efendim açım dedim, keselerini çıkarıp bana uzattılar.

“Efendim öyle istemem hem içim aç hem gözüm aç” dedim.

“Ulan köftehor ben seni öyle de doyururum böyle de.” buyurdular.

Bir bayram günü bayram namazını, ba’de’l-eda türbede ziyaret gittim. Türbeden çıktılar, ben de beraberdim. Cami etrafında nöbet bekleyen askerler nöbetlerini bitirmiş gidiyorlardı. Türbenin Akdeniz cihetindeki zincirli kapıdan geçtiler. O zaman Hazret-i Aziz şöyle buyurdular;

“Siz camide iken bunların beklediği nöbet senin yetmiş senelik ibadetinden efdaldir.”

Bursa ‘da Şerbetçi Ahmed Efendi ‘nin rivayetiyle

Birgün huzurda iken Hazreti Azizimiz tarafından

“Ahmed, tanbura çalar mısın?” buyurdular (Aynı zamanda kendileri dımbır dımbır diye terennüm buyurdular),

“düzeyim deme ha koparırsın, nasıl bulursan öyle çal.”

Yorgancı Tırnovalı Nuri Usta, Ömer-ül Halveti Hazretlerinden Hazreti Azizle pirdaşmışlar. Bu zatın irtihalini haber vermek üzere huzura giren yorgancı Hacı efendiye – daha bir şey söylemeden-

“Nuri Ustanın vefatını haber vermeye geldin, O kendi kuşağını kendi sıktı, hayatını aldı. Azrail’e canını vermedi.” buyururlar.

Yine Ahmed Efendi ‘den

İhvandan Firuzağalı Hasan Efendi anlatmışlar,

“Birçok ehlullaha hizmet ettim. Sonra, Yarabbi beni öyle bir zata ulaştır ki emirlerini söylemeden ben yapayım” dedim. Duam kabul oldu. Hazreti Azize mülaki oldum. Hakikaten içimden su vereyim gelir, kalkıp veririm buna mümasil birçok arzu buyurdukları hizmetlerini şifahen buyurmadıkları halde yapardım. Birgün birkaç arkadaş hendeseden bahs ettik, kalktım huzura geldim, gelirken vapurumuz diğer bir vapurla hemen müsademe edecekti (çarpışacaktı). Ben korktum, huzura girer girmez.

“Ulan ben sana öl demedim mi?” buyurdular. Biraz sonra murakabe vaziyeti aldılar. Bize de bir uyku hali geldi. Birde baktım ki beş altı deniz gördüm. Hazreti Aziz elimden tutarak o denizleri birer birer derken ikişer ikişer, üçer üçer ve en nihayet hepsini birden atlattılar. Kendime geldim. Bizde Aziz murakebe vaziyetini terk buyurmuşlar. Fakire bakarak

“Ulan Hasan bu, senin görüştüğün hendeseye benziyor mu? Buna ehlullah hendesesi derler.” buyurdular.

Firuzağalı Hasan Efendi rivayetiyle

İhvandan Mustafa Efendi’nin haremi (eşi) vefat eder. Arası biraz geçtikten sonra nefis galebe edip bir kadın getirip hem-bezm (muhabbet; yiyip içme) olmak ister. Kadın yatağa yatar, Mustafa Efendi de kadına yaklaşmak isteyince birde bakar ki yatakta hazret yatıyor. İki üç defa bu vak’a tekrar edince hemen parasını verip çıkar. Bir buçuk ay kadar huzura gidemez. Ondan sonra bir gün Hasan Efendi huzura girdiklerinde

“oh oh Mustafa, Mustafalar … olur.”

“Benim ihvandan bir Mustafa vardı, çok haşarı idi, külhanı bir akşam beni düzeyazdı” buyurur. Sonra da diğer ihvana bakarak

“Akrabanızdan biri vefat etmiştir, gidip cenazesini kaldırınız” buyururlar.

Nevres bey’le Beykozlu Ali Bey bir gün Aziz Sultanı ziyarete giderler ve giderken

“kıyamet ne ise bize tarif buyursun” diye konuşurlar. Huzura girdiklerinde;

“Kıyamet içlerin dış, dışların iç olacağı gündür.” buyururlar.

Hafız Bekir Efendi rivayetiyle

Bir gün Doktor Talat Bey’le birlikte rahatsızlıklarına müteessifane haber aldığımız Hazreti Aziz’in devlethanelerine gittik. Kapıyı Cici açtı. İsimlerimizi söyledik, arz ettiler, gelsinler buyurmuşlar. Huzura girdik, kendilerini kesbi afiyet etmiş bularak mesrur olduk. Derecesi 43′e çıkmış. Nafiz Paşa’yı getirmişler, muayene ederek;

“Allah sizlere ömür versin, hasta artık gitmek üzeredir” dedi. Kendisini kovdum, evdekilere “böyle söylenir mi?” dedim. Derken Hazreti Rasül Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, Hazreti Ömer radiyallâhü anh ve Hazreti Osman radiyallâhü anh ile birlikte zuhur ederek şuraya oturdular.

“Size bir kadın lahana turşusu suyu getirecektir, red etmeyin için” buyurdular. Hakikaten ertesi sabah bir hanım kapıyı çalarak Efendi Hazretlerine ilaç getirdim, “lahana turşusu suyu getirdim” dedi. Evden almamak istediklerini işittim, getir getir dedim, içtim. 43° hararet hemen 37°’ye indi buyurdular. Sonra da doktora (Talat Bey) tevcih-i hitap ederek; “doktor, sakın şeyhime iyi geldi diye her hastaya lahana turşusu suyu tavsiye etme” buyurdular.

Hoca Efendimiz Hazretleri rivayetiyle -

“Ben o pezevenge haber gönderdim.

“Ben o pezevenge haber gönderdim.” Dedim ki:

Memuriyetin ne ise onu elinden geldiği kadar yap. Aklının ermediği yerde erenden sor, başka şeye parmağını sokma dedim. O dinlemedi gitti, karışdı şimdi pezevenk odasından odasına korkusundan gidemiyor.

Nevres Bey rivayetiyle;

Bir gün Ömerü’l-Halveti Hazretleri abdest alacaklardı. Su dökmek üzere ibriği almaya koştum. Benden evvel Bulgar Ayvaz ibriği kaptı. Ben almak istedim. Bırak buyurdular ve aynı zamanda Bulgar’a bir nazar buyurdular. Gece oldu, benim odamın kapısı çalındı. Baktım bir Bulgar,

“büyücü müsünüz bizim ayvaz deli oldu” dedi, gittim baktım.

“Allah, Allah” diye zikrediyor.

Bir gün Makbule Hanım kerimesi Nusret Hanımla huzura girer. Hazret-i Aziz rahatsızlarmış. Doktorlar zatürre demişler. Hanımlar müteessirlermiş. Büyük hanıma hitaben

“Korkma, merak etme, hastalık bu vücudda hükmünü icra edemez, size merhameten duruyorum” buyururlar.

Akrabaları arasında Kuru Nimet Hanımın dayısının kızı dargın iki kişiyi öyle yapar, böyle yapar barıştırırmış. Bir gün hasta imiş,

Bu hanım rüyada Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz mübarek yedi şeriflerini takbil (öpmek) etmişler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz de

“Senden bu hastalık gitsin, selamette ol.” buyurmuşlar. Filhakika hanım iyileşmiş ve yed-i şerifin mübarek kokusunu şimdi her yerde duyuyorum diyormuş.

Nevres Bey’in rivayetiyle Mehmet Efendi Hazretlerinden

Bir gün Efendi Hazretleri

“Abdulehad Nuri’ye git benden selam söyle” buyurdu, ben de gittim türbeye yaklaştığımda türbedar kapıyı açtı, bana

“ Buyurunuz.” dedi. Kendisi girmedi. Ben girip

“ Kutbul-arifin, gavsul’-vasilin biraderiniz Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin selamı var.” dedim. Onlar da

“ aleykümselam ve aleyhisselam” buyurdular.

Hacı Necip Bey huzura ilk gidişlerinde;

“Ne istiyorsun?” buyururlar.

“Dua isterim” dedim.

“Camiye git, yetmiş bin kişi dua ediyor.”

“Efendim, Bursa’dan Halil Efendi’den selam getirdim dedim.”

“Ya” … buyurdular. İhvanı sordular

“Zikir ediyor musunuz” buyurdular. İsmi zâtı (Allah) telkin buyurdular.

“Orada Hancı İsmail Ağa vardır. Benim sarhoşum. Ben onun hanında misafir kaldım, tanıyor musun?”

“Evet efendim” …

“Ona selam götür.”

“Tuzcu Hasan Efendi’yi tanıyor musun? Pazar yerinde tuz satar. O bize Tîrnova’da ilahi okurdu. Güzel sesi vardı, tanıyor musun? Ona da selam götür. Ilıcalara giderken yolda kahve satar, iki kolları yok İbrahim vardır, onu da tanır mısın? Ona da selam götür.” buyurdular.

Nevres Bey rivayetiyle

Birgün huzurda bulunuyordum. Namık Kemal Bey’in Vatan Yahut Silistre”sinde askerlerin

“Allah muinimiz olsun” sözlerine karşı Abdullah Çavuş’un

“Allah’ın işine karışmayacağız, yoluna gideceğiz” dediğini arz ettim, ellerini vurarak “tam söz budur” buyurdular

Şerbetçi Ahmed Efendi biraderimiz rivayetiyle

Bursa’dan araba ile dönerken arabacı uyumuş, arabada yolun kenarına gelmiş, lakin o uyumamış, selametle geldik, buyurdular.

“Bursa’da iki eli bilekten kesik İbrahim Ağa namında bir zat varmış. Ona gider misiniz” buyurdu.

Bak biz Rumeli’de kahveye üç arkadaş oturup kahve ısmarladık. Diğer bir arkadaş geldiği zaman ben kahvemi o zata verirdim. Öyle hoşlanırdı ki gönlünü alırdım buyurdular. “ li-key lâ te ‘sev alâ mâ-fâteküm ve lâ tefrahû bimâ etâküm.”[103]

“ Elinizden bir şey giderse yerinme, bir şey gelirse sevinme” buyurdular. Ben de gayri ihtiyari

“Efendim bu Allah mertebesidir.” dedim.

“Evet Allah mertebesidir.” buyurdular. ve

“Bunu birini yaptım, birini yapamadım” buyurdular. Lakin hangisini yapamadım buyurduklarını hatırlamıyorum.

Hoca Efendimiz Rivayetiyle Halil Efendi merhumdan Azizimiz Sultanımıza biattan birkaç gün sonra huzurlarına girdiğimde

“Nihaksızsın, nihakın yok” buyurdular ve bunu birkaç defa gidişimde tekrar buyurdular.

Hoca Efendimiz Hazretleri rivayetiyle

Meşrutiyetin ilanında Mehmed Efendimiz Hazretlerini birtakım kendini bilmezler rencide ettiklerinden huzura geldiklerinde Aziz Sultan

“Cenab-ı Hak yerden taşları alır, gökten yağdırır. Nitekim ümem-i salifede olmuştur. Ne yapalım Allah “ Fe-câsû hilâle ‘d-diyâr ve kâne va’den mef’ûle.”[104] deyiverdi.

“Memleketine git, gel deyinceye kadar otur.” buyurdular. Mehmet Efendi Hazretleri de köylerine giderler. Üç sene kadar kalırlar. Bir gün o civarda bir tepede bulunurken Azizimiz huzur ile “Gel” diye işaret buyururlar. Hemen “Ben İstanbul’a gidiyorum.” diye veda ederken, efrad-ı aileleri gitmemeleri hakkında ısrar ederler, dinlemezler. İstanbul’a gelirler. Huzura girdiklerinde

“Daha vakit de vardı. Seni benim misafir etmekliğim lazım gelirse de evin müsaadesi olmadığından seni Hasan’a misafir edeyim” buyururlar.

“Orada nasıl geçindin” diye sorarlar.

“Efendim evvela bilezik, küpe gibi ziynetleri, sonra halıları ondan sonra bakırları sattık.” deyince

“Desene Allah’ın keyfini getirdin” buyururlar.

• Aziz Sultana Ömer-ül Halveti Hazretleri

“Ahmed bana çarşıdan iki horoz al, gel” buyururlar.

Hazreti Aziz’de birisi iki, diğeri bir kuruşa horoz alıp getirirler. Ömer-ül Halveti Hazretleri horozların birini bir eline diğerini de diğer eline alarak

“Ahmed bunların hangisi iyi?” buyururlar.

“Efendim, bunu iki kuruşa diğerini bir kuruşa aldım.” derler. Ben sana ne soruyorum, sen ne söylüyorsun buyururlar. Tekrar hangisi kötü derler. Üçüncüde yine Hazreti Azizimiz

“Efendim, ne bileyim bunu iki kuruşa bunu bir kuruşa aldım.” buyururlar. Onun üzerine Hazreti Ömerü’l-Halveti kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri tebessüm buyurarak

“Ahmed buna kötü, şuna iyi deseydin, seni dergâhtan kovardım.” buyururlar.

Tırnova’da iken omuzlarında iki kova ile saadethanelerine su getirirlermiş ve Kamile Hanımın bezlerini de bazen bazen bizzat çeşmede yıkarlarmış. Birgün çeşme civarında bulunan bir zata selam vermişler, o zat işitmemiş

“Çeşme taşının bana reddi selam ettiğini işittim.” buyururlar. Bunun üzerine Mehmet Efendimiz;

“Efendim nasıl oluyor?” diye sorarlar. Vakti gelince anlarsın buyururlar.

Avni Bey’in bir dayısı vardı, hafifçe nüzul inmişti. Berayı tedavi İstanbul’a gelmişti. Bizim de Hazreti Azize mülaki olduğumuz ilk devrede idi. Kendisini huzura götürdük. Biz içeriye girmedik. Hazret

“Sen nerelisin?” buyurdular.

“Mucurluyum.”

“Mucur nerdedir?”

“Efendim Anadolu’da Kırşehir’dedir.”

“Buraya seni kim getirdi?”

“Yoksa kuşlar mı haber verdi?”

“Yapraklarda benim ismimi gördün mü?”

“Sokaklarda levhada mı yazılı gördün?” buyurdular.

Mehmet Efendimiz Hazretleri buyurmuşlar ki;

“Ulan, her gelen beni senin gibi anlasa yakamı paçamı yırtarlar.”

Birgün “araba getir” buyurdular, arabayı getirdim. Baktım aranıyorlar.

“Efendim ne arıyorsun?” “Ulan, Cici araba parası koymamış.”

İçimden “Efendim, hâlikiyet yok mu? Yarat” diye yüklendim. O esnada minderin altını kaldırıp iki çeyrek çıkardılar. “Ha, ulan burada imiş.” buyurdular.

“Vekil!, vekil! Dünyada, ahrette senden ayrı değilim, beni meydana sen çıkardın.”

Bir gün yanında damadı Darülfünun müderrislerinden Ahmed Naim (Baban) Bey bulunduğu sırada huzuruna bir genç gelir, elini öper, karşısında durur. Ahmed Efendi, bu gence hitaben:

“Haydi, git, yine eskisi gibi kârhanelerde, meyhanelerde gez, dur.” Der.

Genç, tekrar elini öper, kalkıp gider. Müderris Ahmed Naim Bey, bu vaziyetler ve bu sözler karşısında hay­retler içinde kalır. Bunu anlayan Amîş Efendi, onun hayretini gidermek için der ki;

“Bunun âyan-i sabite’sinde (Levh-i Mahfuz’da) kârhanelerde, meyhanelerde gezmek vardır. Nasıl olsa bunu yapacak. Ben böyle söylemekle, hiç olmazsa günahtan kurtulmuş olur. Çünkü bu takdirce yaptıklarını emirle yapar.” Bunu böylece nakleden üstat Abdülaziz Mecdi Efendi, bu şahsın hâlâ bu yolda gezmekte olduğunu söylerdi.”

Bektaşi Şeyhlerinden birisi dervişi ile beraber Fırat kenarında balık tutup kızartıp yerlerken dervişin gönlüne

“Efendim teşrifi beka buyururlarsa yerine kim gelir diye bir hatıra gelir. Hazret bu vakayı sana kim haber verirse ona yapış.” buyurur. Aradan seneler geçer. Hamami Hazretleri ihvanı ile Çamlıca taraflarında bir tenezzühe çıkarak yemekten sonra zikirederek hitamında o civarda bulunan mezkur Bektaşî fakirini yanlarına çağırarak

“Fırat kenarında filan zamanda yediğimiz balıkta yanımızda bulunan fakir değil miydi” diye kulağına söyleyince derhal ayaklarına kapanıp bende olmuşlardır.

Avni Bey’in kardeşi Abdullah İstanbul’da askerlik ediyordu. Bir gün Mehmed Efendi Hazretleri havaların sıcak olması münasebetiyle Abdullah’a birkaç gün geceleri sen türbede yatar mısın? buyurdular. Abdullah da yatarım dedi ve yirmi gün kadar geçtikten sonra “Abdullah, sen artık işine bak, ben yatarım” buyurdu ve sonra fakire hitaben “Hoca burada yirmi gün terledi, Azrail’e can vermesin buyurdular (ne lütuf).
Mehmet Efendi Hazretleri buyurdular ki,

“Birgün huzurda bulunuyordum. Bir çocuk Kur’an okuyorlardı. Diğer bir adam geldi. Camekânın kapısını açık bırakarak türbeye girdi. Badezziyaret yine kapıyı açık bırakıp gitti. Çocuk kalkıp ve o adamın hareketine kızar gibi yaparak kapıyı kapadı. Hazreti Azizimiz

“Şu adamın istidatsızlığına ve şu çocuğun istidadına bakın.” buyurdu.

Beykozlu Ali Beyden;

Amcam Miralay Hasan Bey’i maiyetindeki Kaymakam Salih Bey jurnal eder. Amcam da üzüntüsünden felce uğradı Hazreti Azizimiz’e teşriflerini rica ederek fakirhaneye getirdim. Evde diğer bir odada Hasan Bey’in kızı son nefesinde yatıyordu. Hasan Bey’in odasına girdiler ve secdeye kapanarak biraz durduktan sonra hastayı yukarı kaldırın buyurarak diğer hastanın odasına teşrif buyurdular. Hâlbuki biz kendilerine ondan hiç bahsetmemiştik. Ve kızcağıza;

“Pelte yapacak mısın?

“Evet efendim.”

“Kendi elinle getirecek misin?”

“Evet efendim.”

“Ben börek de isterim.”

“Peki efendim.”

Efendi Hazretleri teşrif buyurdular. Komşumuzda bulunan bir kız çocuğu vefat etti, bizim kızcağız kurtuldu. Jurnal eden Salih Bey kapısının önünden geçerken orada bulunan Hüseyin Bey’in çavuşuna;

“Bey nasıl oldu?” diye sorar. Çavuş da

“elhamdülillah iyileşti” der.

“Bekle onun müddeti kırk gündür, kırk gün sonra ölür” der. Lakin üç gün geçmeden kendisi öldü gitti.

Hoca Efendimiz Hazretleri;

Birgün Efendi Hazretleri huzuru Hazreti Aziz’de cünbüşleşirken Cici Sultan içeri girmiş.

“A! ayol ne oluyorsunuz” demiş. Hazreti Azizimiz de

“Biz Vekil ile görüşürken dünya ve ahireti unuturuz.” buyurmuşlar.

Birgün Firuzağalı Hasan Efendi huzurda iken kapı açılır, içeri bir hammal girip baştürbedar burda mıdır? der. Hazrette

“Başı yok, kıçı burdadır.”, buyururlar,

“Ne istiyorsun?”

“Efendim, su getirdim, nereye koyayım.” Onun üzerine Hasan Efendiye, Hasan efendi bunu eve götürüver ve Hasan Efendi fıçıyı kendi götürmek ister. Hammal vermez. Eve gelip te fıçıyı indirince Hasan Efendi hemen arkalığı kapıp benim de hizmetim olsun der, fıçıyı arkasında taşır. Dönüşte hamal

“bu zat sizin nenizdir?” Hasan Efendi de

“bizim efendimizdir, huzurlarında mütenaim (nimetlenen) oluruz” der.

“Acaba ben de gelsem kabul eder mi?” der,

“Evet” der. Hamal türbeye gelince

“ben abdest alayım” der. Hasan efendi huzura girer.

“Hasan, hamaldan hoşlandın mı? Apartalım mı?” buyurur. Hamal gelipte mübarek ellerini öpünce elinden tutup huzurlarında oturturlar. Ben ne dersem sen de onu söyle buyururlar.

“Nasara” buyurur, hamalda

“nasara.”

“Celese”

“celese”

“feteha”

“feteha”

buyurduktan sonra bir nazar buyururlar. Hamal “Allah” deyip mağşi aleyh olur (bayılır), biraz sonra hamal sahve (uyanınca)gelince,

“Ben seni sevdim, sen de beni sevdin mi?” buyururlar. Hamal da

“sevdim efendim” der.

“Sen ara sıra buraya gel.” buyururlar. Altı ay sonra da işini ikmal ile memuren memleketine gönderirler. Hamalın ismi Şizo’lu Osman imiş.

Firuzağalı Hasan Efendi Hazreti Nurularab’ın mahdumları Hacı Şerif Efendi ile Kerim Efendi dergahında iken inkişaf hâsıl olmuş, bazı uygunsuz hal görmüşler. Şerif Efendi

“Kalk Hasan bir daha bu dergâha girmen olmaz” demişler, Hazreti Azize gelmişler.

İlim irfan demektir.

İrfan Hakkı bilmektir.

Eğer Hakkı bilmezse

Ha bir kuru emektir.

Hamami Tevfik Efendimiz Hazretleri birgün ihvanı ile birlikte Kağıthanede teferrüce çıkarlar. Beş on gün kalırlar. O zaman Karyağdı Tepesinde de Bektaşi canlarından bir zat varmış. Orada tepeye çıkar demlenilmiş ve bu zevata da “hay huyenlar” dermiş. Bir gün Hazret abdest alıp o Can’ın bulunduğu tarafa doğru gider ve onun kulağına birşeyler söyler. O can hemen Hazretin ayaklarına kaparak

“Vallahi budur, billahi budur, bundan başka yoktur.” diyerek biat eder ve o dergâhı terk ederek Hazrete kul olur. Sordukları zaman 45 sene evvel şeyhin alemi cemali teşrif buyururken senin kulağına kim

“Taşı nur, toprağı nur, kâmil ölmez, kabdan kaba taşınır” sözünü söylerse senin sülükun onun elinde biter buyurdu. 45 senedir buna muntazır idim.”

Bir gün Makbule Hanım kızı Nusret Hanımla birlikte huzura giderler, giderken de iki hevenk üvez [105] götürürler, huzura bırakırlar.

“Evkaftan bana haber gönderdiler, Efendim sen Süleyman Bey, İstanbul’da azizanımızdan istekte bulunup Kütahya’da yalnızım, konuşacak, görüşecek kimse yok, bana bir ihvanımızı gönderseniz” derler. Bir müddet sonra Mustafa Özeren Sultanımız Kütahya’ya tayin olurlar, Kütahya’ya vardıklarında bir müddet (9 gün) Süleyman Bey’in evinde kalırlar, sohbet ederler. Süleyman Bey, 1940-1945 yılları arasında Kütahya’da bulunan Mustafa Özeren Sultanımıza

“Beni burada sırlamadan seni bir yere göndermem.” derler. Nitekim Süleyman Bey vefat eder, Özeren Sultanımız Süleyman Bey’i kendi elleriyle defnederler. İhtiyarladın, yerinize bir vekil tayin edin, etmezseniz biz tayin edeceğiz. Düşündüm, onların tayin ettikleri benim işime gelmez, ben kendime vekil tayin ettim.

“Elvekil ke-l asîl, vekil aslının aynıdır. Türkler bunu bilmez.” buyurunca Makbule Hanım,

“Efendim, kimse sana vekil olamaz” demiş. Sonra Hazreti Aziz Nusret Hanım’a

“Git, türbede benim vekilim vardır. Çağır lakin Vekil Efendi de haa!” buyurmuşlar. Nusret Hanım, türbeye girip Mehmed Efendimize; Efendim çağırıyor der.

“Kız senin Efendin kimdir?” buyurur. Nusret Hanım

“Efendim işte” der. Müşarün ileyh de hemen koşar, huzura girer, al bunları eve götür.” buyurur. Müşarün ileyh de hevenklerini birini bir eline diğerini diğer eline alır. Bu sırada Hazreti Azizimiz Sultanımız mübarek ellerinin ayalarını yere tevcih buyurarak sağa sola meyi ederek müşarün ileyhe nazar buyurunca Mehmet Efendimiz de neşelenerek iki tarafa raks ederek epey müdded mecbubu neşe ile pür zevk ve neş’elenir.

“Vekil, vekil; beni meydana sen çıkardın. Dünyada, ahrette senden ayrı değilim,” buyururlar.[106]

Kayserili Mehmed Tevfik’in Ahmed Amîş Hazretlerine intisabı bizzat kendilerinden rivâyeten Nevres Bey tarafından naklolunduğu na göre;

Mehmed Tevfik (Kayserî) Hazretleri bir gece rüya görürler. Rüyada Ayasofya ile Sultanahmed Camisi arasında büyük bir kalabalık toplanmış, tellallar

“Hazret Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olacak kimse yokmu?” diye bağırışıyorlar. Hemen Kayserili Aziz, kalabalığın arasından sıyrılıp:

“Ben varım” diye çıkıyor. Bunun üzerine münâdîler Mehmed Efendiyi kalabalığın ortasında kurulmuş bir tahtın önüne getiriyorlar. Elinde kılıç tutan ihtiyar bir zat:

“Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olacak sen misin?” diye soruyor.

“Evet, benim” cevabını alınca, elindeki kılıçla Kayserili Azizi kurban ediyor. Ertesi gün Fatihe yolu düşen Mehmed Efendi Hazretleri, türbeden içeri girince kendisini mânâ âleminde kurban eden zâtı karşısında ansızın buluveriyor ki, bu zât Ahmed Amîş Hazretlerinin tâa kendi leridir!.. Ahmet Amîş Efendi Hazretleri ise:

“Gel bakalım Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olan!” deyiverince iş anlaşılıyor ve Kayserili Aziz’de böylece aradığını buluyor. Derhal mübarek elini öpüp kendilerine teslim olmuştur.

Ahmet Amîş Efendi sohbetine gelenlerle tatlı tatlı konuştuktan sonra, onun hakkında dua eder ve bazı müjdeler verirdi. Evranoszâde Samî Bey, o zaman Rüşdiye öğretmeni olan Şerafettin Yaltkaya’yı, Efendinin sohbetine getirdi. Fakat iki saat müddetle oturdukları halde Efendi sessiz durup hiç konuşmadı. Evranoszâde Samî Bey, Efendinin böyle gelenlere dua edip bâzı müjdeler verdiğini bildiği için bu durumu merak etti. O gün hiç konuşmadan Ahmet Amîş Efendinin yanından ayrıldılar. Evranoszâde Samî Bey ertesi gün tek başına Efendinin yanına gitti ve

“Efendim, Şerafettin için bir müjde vermediniz sebebi nedir?” diye sordu. Ahmet Amîş Efendi, biraz durakladıktan sonra;

“O (Şerafettin Yaltkaya) bulunduğu mesleğin en yükseğine çıkar.” dedi. [107]

Cafer bey Rivayetiyle;[108]

Harbiye Mektebinde ilk defa sınıf arkadaşım küçükten beri tanıdığım Kazım Bey delaletiyle Ahmet Amîş Efendimizin Türbedeki zaviyesinde ziyaret şerefine nail oldum Cemaline nazar ettim öyle bir hal müşahade ettimki o ana kadar ve halada bu güne kadar hiçbir insanda o neş’e-i kemali göremedim. Tahminen 35 yaşlarında ateşi aşk ile yanmakta olan beyaz sarıklı bir hoca hazreti türbedarm dizlerine kapanmış muttasıl ağlıyor ve feryadı derununu göz yaşlarıyle izhar ediyordu. Oda gülerek kendisini okşuvor mukabil sevgi, ve muhabbetler ishar ederek bu münasebetle

“Evliyaullah said miyim şaki miyim” diye ağlarlar buyurdular. Hayalimde tam manasıyle yer etmiş olan bu ulvi manzara hiç bir vakit hatıramden silinmemiş ve daima aynı ile baki kalmıştır.

Cafer bey rivayetiyle;

1325 Rumi (1909) senesinde Evronoszade Sami Bey delaletiyle kendisine intisap ettiğim zaman fakiri bendelige kabulü sırasında şu sözü sarf etmiştir.

“Bunuda köy namına alalım” buyurdular bu sebeple Cafer Bey İnonü nahiyesinden bir türlü ayrılamamış ve orada sakin kalmıştır,

Cafer Bey Rivayetiyle;

1328 (1912) senesi İşkodrada muhasarasında bulunduğu zamanlarda bana bir hal arız ölmuştu. İçimden Allah ile mücadele ediyordum. Şöyleki;

“Ey ulu Kudret bende ne kuvvet varki iyi veya kötü olabileyim. Bütün kudret ve kuvvet senindir. Sen yardımcım olmaz isen ben ne yapabilirim diyordum.”

Bir Sene sonra tekrar İstanbula geldim Ve Ahmet Amîş Efendimi ziyaretim esnasında yanında diğer muhatap ve ziyaretçileride vardı. Birden bire bir ayet okudu ve dedi ki;

قَالَ لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بِالْوَعِيدِ مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ

“Allah dedi ki: ‘Benim katımda çekişmeyin; size bunu önceden bildirmiştim. Benim katımda söz değişmez; Ben kullara asla zulmetmem’ der.”[109] dedi ve yüzünü bana dönerek gülümsedi anladım ki kaşifi kulub olan Halifeyi Rasul razı derunuma vakıf ve benim halimi bana söylüyordu.

Cafer bey rivayatiyle:

Bir gün Mehmet efendi hazretleriyle birlikte huzuri mürşide giderek elini öpüp oturduk derhal bilmünasebet düşünerek

“bir müminin yetmiş bin mümine şefaati vardır. Benim ise yetmiş kere yetmiş bin mümine şefaatim olacaktır.” Buyurdular.

ve aynı zamanda elinide başına kadar kaldırdılar.

Huzurlarından çıktıktan sonra Mehmet Efendi gördünüzmü efendi hazretleri elini başına götürdü bu işaret sizi kabul ve şefaatlerine mazhar buyurduklarına delalet eder buyurdular.

“Haza min fazli rabbi”[110]

Kazım Birön Bey rivayetiyle: [111]

(Bu hatıra Hazret ile 1311 rumi (1895) senesinde Mektebi harbiyeye girdiğim zamanda vaki oldu.)

Ahmet Amîş Efendimin Fadlı kemalini Manastırda Askeri idadi mektebinde iken işittiğim ve kendisini görmek istediğim hazret ile ilk mülakatta huzuruna girdiğimde elini öpmeyerek mensup olduğum tarikati halvetiye usulü üzere avcunun içini öptüm. Derekap (arakasından) elimi yakalayarak

“Sen kimsin be” diye sordu. Hüviyetimi tesbit ederek Manastırdan yeni geldim diye cevap verdim. Kaşifikulub olan bu sultani alişan o zaman ki mücahedatımın temamen aynını ifade buyurarak bana hitaben

“Geceleri teheccüt namazına kalkarak karanlık yerlerde kuru tahtalarda Allah’ı zikir eylemekten ise benim gibi pamuk şilte üzerinde zikir yapsanız daha iyi değil midir?”

“Bian şart Allah Teâlâ’yı bilmek ilme’l yakîn, ayne’l yakin, hakk’al yakîn ile bilmek lazımdır.”

“Şimdi seninlen biraz kelimeyi tevhit zikrine devam edelim.” diyerek kendisini “lailaheillallah” diyerek zikir etmeğe başladı, fakirde ihfaen (içimden) devam ediyordum. Birkaç defa tekrar eyledi tekmil vücudum sanihay feyzinden duçari imbisat oldu. [112] Vücudunda gayri ihtiyari bir sallanma hareketi baş gösterdi bu kadarcık bir vakfe bile bizi canlandırmağa kafi geldi.

Odasında ziyaret için gelenler bizim gibi Harbiye Mektebi talebelerindi onlara sordu.

“Siz de efendiyi tanıyor musunuz?;” onlarda cevaben

“Hayır yeni gelmiş bilemiyoruz.” dediler. Bunun üzerine baha hitaben

“Benim bir tahririm var sen onu bilirmisin?” diye sordular ve fazla tafsilata ve izahata lüzum görmeden sözünü kestiler ve elini öperek ayrıldık.

Kazım bey rivayetiyle:

Çok geçmeden bir gece rüyamda gözlerimin ağrılı olduğunu gördüm manada ihtiyar bir zat sordu.

“Gözlerinin tedavisi için bir tabibe müracaat etmedin mi? (Manevi gözlerimi)

Kasıt ve murat ederek sordu

“Hayır, etmedim dedim.”

“Geçen hafta gittiğin Fatih türbedarına git ve söyle o tabibi haziktir senin gözlerini şifayap eder” buyurdular. Bunun üzerine gittim ve Türbede huzurlarına girdim rüyamı kendilerine söyledim.

“Rüyada görülen zatın kim olduğunu bilebilir misin?” diye sordu.

“İhtiyar bir zat idi” diyebildim. Güldüler,

“Öyle ise diz dize gelde dua edelim şifalar isteyelim” buyurdular ve arapça olarak bir dua okuyrak bana türkçesi münfehim oldu. (anladım)

Yanında bulunan kişiler “âmin” dediler. Ve bana hitaben günlük vakit buldukça 30 istiğfar 50 salavat-i şerife çekmekliğiimi ve arada kendilerini ziyaret eylemekliğimi tembih buyurdular.[113] Artık muntazaman ziyaretine gidiyordum.

Kazım Bey:

Günlerde bir gün benden karpuz istedi Fatih Camii havlusunda küme halinde satılmakta olan karpuzlardan bir tane seçtirerek aldım ve götürdüm eve götür bırak ve gel dedi Öyle yaptım huzuruna geldiğimde bana hitaben?

“Elin oğlu karpuza bir bakınca tanır ve eliyle sıkmaksızın olgununu seçer sende böylece yapabilirmisin” buyurdular.

Kazım Bey:

Bir gün huzuruna bir fakir gelmişti sadaka istiyordu içimden geçti ki; “bana emretse ben versem” bana hitaben

“oğlum iki kuruşunuz varsa bu fakire ver” buyurdular, sevinerek verdim.

Kazım Bey:

Bir gün bana sordu.

“Üzerinde giydiğin elbise kimindir? Sana kim verdi?

O zamanın usul ve kaidesinece

“Padişah verdi, onundur” dedim.

“Cebindeki para kimindir?”

“Padişahındır dedim.”

“İcabında kanını onun uğrunda feda edeceği ne dair sizin birde yemininiz vardır onuda yapacakmısın?” dedi “hayhay” dedim.

“O halde kurulacak senin neyin kaldı be diye” buyurdular.

Kazım Bey:

Bir gün bana hitaben

“Talime çıkıyor musunuz?” diye bana sordu. Mektebi harbiyede talebe bulunduğumuzdan

“her gün çıkıyoruz” diye cevap verdim.

“Taburun hep birden yürüdüğünde ayakların rap, rap diye zikreleydiğini işitiyor musun?” diye buyurdular.

Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün huzura girdiğimde

“Kazım sen Arnavutça bilirmisin” diye sordular. Cevaben

“bilmem efendim” dedim. Hazret

“Bir arnavuda sordum kiuşt nedir?” cevaben “bu imiş” diye söyledi.”

“Kurbalara dikkat ediyor musun bunlar hep bir ağızdan “bu imiş” “bu imiş” diye nasıl bağırıyorlar” buyurdu.

Kazım Bey:

Bir gün huzurda sohbetlerini dinliyordum. Beni daha ziyade kendi arka tarafına alır ve muvacehesinde bulundurmakdı. Çünkü O’nun yüzüne baktıkça -gayri ihtiyari cezbeleniyordum. Sohbet bitti herkese yol verdi sıra bana gelmişti. Fakat huzurlarında diz oturmak mutat olduğu için dizlerim uyuşmuş idi bir türlü kalkamadım o vakit gülümsedi

“ayaklarını kapıya doğru uzat, başını da dizime koy dedi” uyuşukluk geçince gidersin. Bu teklif canıma minnet idi mürşit dizinde başımın kaldığını hiç hatırlamamıştim. İstedi oldu emirleri gibi yaptım dizlerimin uyuşukluğunu gidermeğe çalışır iken başımı mübarek eliyle bol bol okşadı bana muhabbeti ilahiyenin yüksek tadını veriyordu biraz sonra ayağa kalktım ve mübarek ellerini öperek gözüm yaşlı ayrıldım.

Kazım Bey:

Harbiye mektebi üçüncü sınıfına geçerken İkinci vatanımız kabul ettiğimiz Rumelinde eski üçüncü ordu merkezi “Manastır” şehrine sılaya gittim. Orada iki arkadaşım vardı. Biri Recep Fehmi, diğeri Niyazi Beylerdi. Bir gece evvel Recep fehmi efendi bir rüya görmüş bize anlattı. Yine bu üç arkadaş bir mesire mahallinde hep beraber gezerken, kurşun yağmuruna tutulmuşuz yanımızdan kurşunlar geçerken bizlere hiç bir şey olmuyormuş. O sırada bir zat peyda olmuş. Recep Fehmi Efendiye hitaben

“korkmayın sizlere bir şey olmaz, sahibiniz yerde gökte kuvvetli ve çok büyük bir zattır” demiş.

O akşamüzeri birleşerek Manastırın şehir Altı nam mesiresine gittik. Bir yerde mola vererek tarafımızdan bir ilahi okundu ve akabinde zikrullaha başladık. Karşımızdaki tarlanın içinde birçok mandalarda var idi. mandaların başlarını saga sola oynatarak bize müşareketle zikrimize onlarında iştirak ettiklerini görüyorduk. O sırada silah sesleri duyuldu. Kurşunların uzaktan atılmasına rağmen yanımızdan vızır vızır geçiyorlardı.

Niyazi Bey zikirden fariğ olmuş ve bizlere hitaben

“hepimiz vurulacağız, aşağıya hendeğe girelim bize siperlik yapar ve hemen uzaklaşalım” diye bağırdı. Ve öylece yaptık. Allah Teâlâ’nın izniyle bizlere hiç bir zarar olmadı. Meğer kurşunlar ciheti askeriyenin endaht (silah talimi) mahallinden geliyormuş bizim bulunduğumuz yeri tutuyormuş. Recep Fehmi efendinin rüyası ayniyle zuhur etti.

Kazım Bey:

Bir gün arkadaşım Veli Ağa ile mektebi harbiyede talebe iken sohbet arkadaşım idi. Bu zat ile birlikte ve diğer üç arkadaşı da dâhil olmak üzere Edirnekapı sur haricine yakın bir medresede sakin münzevi Ahmet Efendi namında birinin ziyaretine gidyorduk.

“Veli ağa son zamanlarda, Cibali de odunculuk yapan Veli baba namıyla maruf idi. Bu zat ile yolda giderken bizden biraz ileride diğer üç arkadaşı, gidiyorlardı. O sırada güzel bir koku duydum. Bu kokukun nereden geldiğin araştırmakta iken, arkadaşım Veli ağa seslenerek

“biraz geri kal” dedi. Avucunun içini koklattı aynı zamanda gögsün da açtı kokladığim rayihayı tayibenin aynını veriyordu. Dayanamıyarak “bu güzel kokuyu bende isterim” dedim. Cevaben

“bu rayihanın membaı hazretin vücudu mübareklerindedir ve oradan isteyiniz” söyledi. Bundan sonra Ahmet Amîş Efendi Hazretin ziyaretine gittiğimde elini öperken bu rayihayı tayibeninde geldiğini duyardım. Bu rayihadan

“banada ver” diyemedim ve isteyemedim. Hazretin temerküz eden vo gittikçe çoğalan yüksek muhabbet bana herşeyden üst geliyordu.

Kazım Bey;

Zabit çıktıktan sonra Rumeli’de çok kara günler geçirdik. Arnavut ihtilali, Bulgar ihtilali, ilânı hürriyet, Balkan harbi gibi ardı arası bitmeyen tükenmeyen azim ihtilaller ve harplar içinde Yaşadık. Bu keşmekeşte İstanbula gitmek yasağı konulduğumdan artık çaresiz bu muhitte haşır ve neşir oluyorduk. Bunlardan uzun boyrlu bahsetmeyeceğim. Yalnız küçük bir kısmını hatırat kabilinde-yazarak geçeceğim.

1319 (1903) Bulgar ihtilalinde Soroviç şimendifer (Demiryolu) köpüsünü bir bölükle muhafa etmeğe memur oldum. Sağ ve soldaki istasyonlarda bulunan Karakollarımız Bulgar eşkiyası tarafından birer birer baskına uğradı sıra bizim bulunduğumuz Şimendifer köprüsünü bombalanmasına gelmiş idi. Köprünün münaasip mevkilerinde pusular ve istihkâmlar tertip edilmişti. geceleri uyku yok idi, Hazreti Azizin ruhaniyeti mürşidanelerine teveccüh sırasında manada uyur uyanık bir halde zuhur ederek

“Korkuyor musun be..” diye sordular.

“Korama korkma birşey olmaz buyurdular.” Hakikaten o gece sabaha karşı Bulgar eşkiyası bir cemmigafir (çoğunluk) halinde köprüyü berhava etmek (havaya uçurmak) için geldiler ise de basiretkâr bulunmaklığımız ve istihkâmlarda yapılan yaylım ateşler ile eşkiya dayanamayarak ve bir şey yapamadan kaçup ric’at eylediler.

Hazretin “bizi her an kendi manevi varlığında bulursun” sözünün birinci işareti zuhur etti artık ferahladım.

Kazım Bey:

Birinci Harbi umumide Trabzonda Jandarma karakol kumandanları mektebi müdürü idim. Seferberlik vukuunda Trabzon Depo taburu kumandanı oldum. Trabzon ve havalisinde icra kılınan Rus harbi safahatını gördüm. Muharebe sona erince binbaşılığa terfiimi beklerken Yüzbaşılık rütbesinden emekliliğim icra kılındı üzüntü ile İstanbula geldik. o sırada Hazreti Ahmet Amîş Efendimin damadının damadı Naim Beyin hanesinde ikamet buyuruyorlardı. Bir gün huzuru mürşide dâhil oldum. Kendileri teveccühte idi. Fakirde karşısında diz çökerek oturdum ve içimden iç durumumu hikayeye başladım. Hemen mübarek gözlerini açtılar ve bana hitaben

“git kapının süpürgeliğinde dur, oradan söyle biz her yerden işitiriz.” buyurdular. Öyle yaptım ve orada yine içimden söylüyordum.

“Beni erken emekliye sevkettiler yaşım henüz hizmete müsaittir. Hiç olmazsa binbaşılık ile emekliye sevkedilse idim daha rahat bir emekli maaşına nail olur evladı iyalimi daha ferih ve fehur beslerdim.” Demekliğim üzerine Ahmet Amîş Efendim bulunduğu yerden üç defa;

“Sâlavat” diye emir buyurdular. bu üç salavatı beraberce çektik:

“Allahümme salli ala Muhammedin veala Ali Muhammed” akibinde öyle bir

“Hû” çekti

“yer gök inlesin ve arkana bakma git.” Buyurdular. İş bu emir üzerine yüksek sesle bir “Hû” çektim ve arkama bakmayarak hatta elinide öpmeyerek ayrıldım ve gittim. İçimden bu dileğimin husule geldiğini bana sırren ima edlliyordu. Artık bundan sonra kendi razı derunuma tabi olmuş idim. Ertesi gün bir istida yaparak Jandarma Müfettişi umumisi General Folon’a (Fransız Generaline) gittim ve dilekçemi verdim. General Folon beni Edirne Mülhaklığın[114] dan tanıyordu. Alay kumandanım idi. Üç gün sonra kendisini görmekligimi bildirdi. Benim bu suretle vaki olan müracaatımı haber alan ve beni emekliye sevkeden Şube müdürleri General Folon’a girmek için üç gün sonra kapusında beklerken kendi odalarına çağırarak beni tekrar vazifeye alacaklarını söylediler ve bir muvafakat senedi aldılar. Ve yarın daireye gelmekliğimi bildirdiler. Ertesi gün daireye gittiğimde iradeyi seniyesi çıkmış ve emekliliğimin hiç olmamış gibi sayılarakk tekrar Trabzon alayına sevk ve istidamımı bildirdiler ve emri resmiyeyi elime verdiler. Bunun üzerine General Folon’a verdiğim dilekçemin takibinde sarfınazarla doğruca Trabzona müteveccihen hareket eyledim. Trabzon alay kumandanı bizimle Pontüs eşkiyasının tenkili [115] hususunda ciheti askeriyeyle müştereken takibatta bulunmamızı emreyledi. Tabur merkezi Maçka kazası idi. Bu kazanın İslam ve Hiristiyan kariyeleri heyeti ihtiyariyelerinin merkebe celbi ile tarafımızdan nasayıhı müessirede bulunulması ve eşkiyanın istiman eylemek suretiyle hükümete teslim olmalarını daha ziyade faideli olacağını gözönünde tutarak hemen harekete geçildi. Ve merkezi kazadan gelen heyeti ihtiyariyelere nasayhi lazime icra ediİmekte ve eşkiyanın teslim olmaları için kendilerine 20 gün gibi az bir müddet içinde arkasının alınması tebliğ edilmekte idi. Cenabı Hakk’a binlerce hamdu senalar. İşbu müddet dolmadan gayri müslim eşkiyalar birer birer ve çete halinde silah ve teçhizatlarıyle birlikte kaza merkezine gelerek teslim oldukları görüldü. Durumu Maçka kazası kaymakamı vilayete bildirdi. Vilayet bunların silahları nın alınarak kendilerinin hudut dışı çıkarılmak üzere merkezi vilayete sevklerini ve teslim olan İslam çetelerinin de tüfenkleriyle beraber Ankara cephesine sevk ve yollanmasını emir buyurdu. Verilen emir ifa edildi. Az zaman sonra eşkiyanın arkası alındı ve böylelikle Trabzon mıntıkası Pontüs eşkiyasının istilasından kâmilen temizlenmiş oldu. Bu suretle Erzurum Trabzon yolu açılmış ve ordudan Jandarma alay kumandanlığına bir takdirname gönderilmesine karşı alay kumandanı benide Binbaşılığa terfi ettirilmek üzere inha eyledi.[116] O sırada vilayetlerin İstanbul ile alaka ve muhabereleri kesilmiş olduğundan Mustafa Kemal Paşanın iradeyi milliyesiyle Trabzon taburuna Binbaşı olarak terfi ettirildim. Bir müddet sonra merkez Trabzon taburunun kadrosunun lağvi ile Bayburt Tabur kumandanlığına yine bununda lağviyle Erzincan müstakil tabur kumandanlığına tayin edildim. Erzincan’ana ulaşmamdan bir sene Kürt eşkıyasının takibatında bulundu Birinci İmraniye hadisesi namıyla yad olunan iş bu isyanda mutasarrıf Ali Rıza Beyin hakimane tetbirleri sayesinde eşkiyaların Erzincana girmeleri tehlikesi de bertaraf edildi. Bir zaman sonra jandarma dairesince kadro düzenlemeleri icra kılınmış ve 25 seneyi ikmal edenlerin emekliliğinin yapıldığı bildirilmişti. Tarafımıza tekrar Binbaşılık rütbesinden emekliliğe sevkedildiğim resmen bildirildi, Hesap ettim 3 seneyi geçmiş idi. işte üç salavatın sırrı hikmetini bu suretle anlıyorum ve tekrar emekli olarak İstanbul’a ulaşınca Sevgili azizimiz Hazreti Ahmet Amîş Efendimin bir sene evvel irtihali dar-i beka buyurduğu haberini kemali teessürle öğrendim. Ve Fatihteki Medfeni mübarekesine giderek ziyaretlerinde bulundum ve pek acı gözyaşları döktüm. Cenabı Hakk şefaatlarını ve yardımlarını üzerime sayaban buyursun. Rahmetullahi aleyhi ve rahmeten vâsiaten.

Hammami Muhammed Tevfik Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdular ki;

”Kamil Velilere makbul hediye ahde vefadır.”

MARAŞLI AHMED TÂHİR EFENDİ

(1885-1954)

Kadı, dersiam, vaiz, Halveti-Şâbânî şeyhî.

Maraş’ta doğdu. Maraş vilâyeti kâtiplerinden Berberzâde Hz. Efendi ile Hızanoğulları’ndan Esma Hanım’ın oğludur. Dedesi Ahmed Efendi vilâyet başkâtibi idi. Ahmed Tâhir Efendi’nin çocukluğu Maraş’ta geçti. Medrese tahsilini Kayseri”de tamamladı. Pîrdaşı olacağı medrese arkadaşları Hüseyin Avni (Korıukman) ve Yozgatlı Yûsuf Bahri (Nefesli) beylerle birlikte İstanbul’a giderek yükseköğrenime başladı. Dârülfünun’un Ulûm-i Riyâziyye ve Tabîiyye Şubesi İle Hukuk Şubesi’nin ikisini birlikte okuyarak mezun oldu. Daha sonra Medresetü’l-kudât’a girdi. Ömer Nasuhi (Bilmen) ve Bekir Hâki (Yener) onun bu medresede beraber okuduğu arkadaşlarıdır. Ahmed Tâhir Efendi, Fâtih türbedarı diye tanınan Halveti – Şâbânî şeyhi Ahmed Amîş Efendi’ye bu yıllarda intisap etti.

Medresetü’l-kudât’ı bitiren Ahmed Tâhir Efendi (1914), askerliğini I. Dünya Savaşı yıllarında Kafkas cephesinde Üçüncü Ordu kumandanı Vehib Paşa’nın hukuk müşaviri olarak tamamladıktan sonra Sivas’ın Suşehri kazasına kadı tayin edildi. Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihe kadar (1919) burada kadılık ve kaymakam vekilliği yaptı. Ardından İstanbul’a döndü ve Beyazıt dersiamı oldu. Cumhuriyet devrinde dersiâmlık müessesinin kaldırılması üzerine Ayasofya Camii’nde vaiz olarak görevlendirildi. Ayasofya Camii müzeye dönüştürülünce (1934) vaazlarını cuma namazından sonra Sultan Ahmed, pazar günleri öğle namazından sonra Nuruosmaniye camilerinde 1953 yılının ortalarına kadar sürdürdü. Bu görevinin yanı sıra Nisan 1941 ‘de Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde Kütüphaneler Tasnif Heyeti üyesi olarak çalıştı. 1951 yılında emekli oldu. 1947′de ciddi bir rahatsızlık geçiren Ahmed Tâhir Efendi 1954 Temmuzunda mide kanaması geçirdi ve 11 Temmuz 1954′te Haydarpaşa Numune Hastahanesi’nde vefat etti. Ertesi günü Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından vasiyeti gereği Fâtih Camii hazîresinde mürşidi Ahmed Amîş Efendi’nin yanında toprağa verildi.

Dârülfünun’da okuduğu yıllarda arkadaşları Hüseyin Avni ve Yûsuf Bahri beylerle mürşid arayışı içine girip bu amaçla İstanbul’daki tekke şeyhlerini ziyaret eden, ancak aradıkları nitelikteki şeyhi bir türlü bulamayan Ahmed Tâhir Efendi. son olarak adını duyduğu Hamzavî – Melâmî kutbu Seyyid Abdülkâdir-i Belhîye gittiklerinde Belhî, nasiplerinin Fâtih türbedarında olduğunu söyleyerek onları Ahmed Amîş Efendi’ye göndermiş, arkadaşlarından bir gün sonra türbedarı ziyaret eden Ahmed Tâhir Efendi’nin tarikata intisabı bu ziyaret sırasında gerçekleşmiştir. Mürşidinin ölümünün ardından irşad makamına geçen Kayserili Mehmed Tevfik Efendi’ye bağlanan Ahmed Tâhir Efendi onun 1927′de vefatı üzerine halifesi olarak irşad faaliyetine başladı. Soyadı kanunu çıkınca mürşidinin adına telmihen Memiş soyadını aldı.

Ahmed Tâhir Efendi Arap, Fars ve eski Türk edebiyatlarını iyi bilir, vaazlarında âyet ve hadislerden sonra genellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevi’si ile Dîvân-ı Kebir’inden beyitler okuyup bunları herkesin anlayabileceği bir dille açıklardı. Kendisi de mürşidleri gibi sohbet, muhabbet, hizmet ve rabıtayı esas alan bir seyrü sülük usulünü benimsemiş, mensuplarını Koska’daki evinde, dönemin aydınlarının devam ettiği Beyazıt’taki Küllük Kahvehanesi’nde, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki odasında ve yaz aylarını geçirdiği Çengelköy’deki Sultan Vahdeddin Köşkü’nde kabul edip sohbet yoluyla irşad etmiştir. Tarikat silsilesi Ahmed Amîş Efendi, Ömer el-Halvetî, Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi vasıtasıyla Halveti-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye (Kuşadalı) kolunun pîri Kuşadalı İbrahim Efendi’ye ulaşır. Küllük Kahvehanesi’nde yaptığı sohbetlerde Evrenoszâde Sami Bey, Mustafa Efendi (Özeren), Hasan Nevres. Miralay Hilmi Şanlıtop, Muzaffer Ozak, Mehmed Ali Yitik, Vehbi Güloğlu, Fethi Gemuhluoglu gibi müridlerinin yanı sıra Babanzâde Ahmed Naim Bey, Muhiddin Raif, Neyzen Tevfik, Abdülbaki Gölpınarlı gibi dönemin önemli şahsiyetleriyle üniversite öğrencileri katılmıştır. Özellikle Mevlânâ ve Mesnevi konusunda Ahmed Tâhir Efendi’den İstifade eden Abdülbaki Gölpınarlı’nın birkaç defa ona intisap etmeyi istediği, ancak onun bunu kabul etmediği bilinmektedir.

Mensupları arasında “Hocaefendi” diye anılan Ahmed Tâhir Efendi’nin mürşidi Ahmed Amîş Efendi’nin methine dair Farsça bir manzumesiyle Sultan Ahmed ve Nuruosmaniye camilerinde verdiği bazı vaazlarından derlenmiş bir metnin bulunduğu kaydedilmekteyse de bunlar henüz yayımlanmAmîştır. Sahip olduğu hukuk, fen ve ilahiyat diplomalarının kendisine tasavvuf yolunda hiçbir faydası olmadığını söyleyen Ahmed Tâhir Efendi’nin, “Resûlullah Allah’ın harem dairesidir; insan bir ağaca benzer, kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir; kişi çalışarak köküyle gövdesini bulmalı; mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber; insanda aşk-ı ilâhî o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı” gibi irfanı anlamlar taşıyan 131 vecizesi Muhabbet Üzerine adlı kitapta yer almaktadır. Burada ayrıca mensuplarından Ömer Lutfi Toygar’a yazılmış on beş mektubu da bulunmaktadır.[117] Yirmi dört vecizesiyle bazı mektuplarından seçme parçalar Abdullah Kucur tarafından yayımlanmıştır.[118]
HUZUR NEDİR?

Tarif zor. Bu bir his ve duygu meselesi. Şehevî ve meyve, gıda lezzetleri de lâyıkı ile anlatılabilir mi? Şimdilik hissedebildiğim: Allah’a yakın olma duygusu; O’na yaklaşmak, O’na kendimizi sevdirmek için, dünyevî hiçbir istek olmadan, ihlas ile yapılan her gayretin verdiği bir rahatlık duygusu. Anladığımca da bu duygu da hakikaten her an Hak ile beraber olan zatların yanında hissedilir ve hissedilmemesi de mümkün değildir.

Bir demir parçasının mıknatıs yanında bulundukça mıknasiyet aldığı gibi, kul eğer dünyanın geçici, Allah’ın emirlerinin Hak olduğunu içten duyarak kabul etmiş, Hak yoluna talipli ise, Hak ile her an beraber olan bir veli yanında bu huzuru bulacaktır.

“Evliyanın da sahtesi vardır evladım.” buyurmuşlardı. Elbette sözleri haktı.

Talip huzur bulmuyorsa, ya bakır gibi mıknasiyet kabul etmiyor, yahut evliyanın sahtesi ile karşılaşmıştır, derim. Allah istediğini, ezel takdiri ile kendine doğru çeker. Bizleri mahzun etmemiştir inşaallah.”

“Bilenler Nasıl buldun?” diye sorarlar: Hikâyem başkası için geçerli olur mu bilmem. Zira kimi rüya ile, kimi tanıtım, kimi nisbet kokusu ile buldu denir. Elbet bir ilk sebep mevcuttur. Anlatayım:

Günlerden cumartesi, gece saat 24′e kadar okuldan dışarı çıkma izni var. Kimi sinemaya, kimi gezintiye giderdi. Namazlı bir arkadaş abdest almış, acele hazırlık için koridorda koşuyordu. Diğer biri de yüksek sesle soruyordu:

“Bu akşam nereye gidiyorsunuz?” Koşan da durmadan yüksek sesle cevap verdi:

” Bizim bir kalaycımız var, gönüllerimizi kalaylatmaya gidiyoruz.”

O güne kadar kararan gönlümün kalaya, temizliğe ihtiyacı olduğunun hissi ile mi bilmem, cevabın cazibesinde kaldım.

Camide toplanan arkadaşlar bir yere gitme hazırlığı içindeler. O gün herkes dağıldı gene yalnızlıkta kaldım. Birkaç gün sonra, çarşamba ve hafta ortası galiba tatil günleri vardı. Gece aynı grup arkadaşlar, yatsı namazını edadan sonra okul dışına çıkma hazırlığı içinde idiler. Sevdik mi sevildik mi bilmem, Vahyi Ağabeye danıştılar, “Ömer’i de götürelim mi?” Vahyi Ağabey ki muhabbete kapı ve pencereleri açık, bir sıkıntımız olursa ona anlatırdık. Tabii götürelim” teşvikinde bulundular. Meğer bu konuda “İstediğini getirebilirsin” diye izinli imişler.

O günde, başka ziyaretçilerin bulunması sebebiyle, biz talebelere ertesi gün için “gidebileceğimiz” ruhsatı çıktı.

Gün perşembe, ben yine merak ve iştiyakla arkadaşların peşlerini takiple onlara katıldım. Şimdi Kanada’da doktorluk yapan, orada bir miktar ömür geçiren Edip Can’ın kolunda idim.

Bir gün sormuşlardı: ” Seni kim getirdi be yahu?”

“Efendim, Edip’le gelmiştik.” ” Yaa.” Bu sualleri birkaç kere zuhur etmişti. Hâlbuki bir öğrendiklerine tekrar sual açmazlardı. İlk vuslata sebep olmanın kıymetini anlayabilmiştim ama, niçin tekrarla sorduklarını anlayamAmîştım. (sh:30-33)

(Nasıl tarif etsem bilmem ki, edebiyat tarifi mi yapsam, nasıl?) diye bocaladım. Benim sıkıldığımı anladılar. Ve Din ne yapar?” sualine çevirdiler. Din, insanlara yöneltilen, Allah’a kulluğu, ibadeti emreden Allah’ın yalnız insanlara mahsus emirleri, insanlığı öğreten kaidelerdi.

” İnsanı insan yapar efendim” diyebildim. Onlar hakiki cevabı lütfettiler:

” Din, İrade-i cüzi yeyi, İrade-i külliyeye götürür. (İradei cüzi-ye: İnsanların iradesi, İrade-i Külliye Allah’ın iradesi). İrade-i Külliyeye ulaştın mı buradan Bağdad’a bakarsan görürsün.”

Sohbet ve ilgileri hep benimle mi oldu? Daha neler anlatıldı bilemiyorum. Eski arkadaşlara latifelerde bulundular. Zaman nasıl geçti, ne çabuk saat 23.30 oluverdi. “Haydi size izin vereyim.” buyurdular. Geldiğimizde olduğu gibi teker teker ellerini öptük. Kimi ellerinin içini, kimi üstünü öpüyordu. Hatıralarımda saklı, bir de, ertesi gün tek başıma kendilerine gidip sarılmamdır.

Şimdi, Onların kelâmlarından bazılarım Edip Can’ın kaleminden yad edelim:

(1) İlk gittiğim günler bana şu misali verdiler:

“İnsan bir tramvaya benzer. Tramvay, cereyan kesilince durur. O cereyanın bir merkezi vardır, kesilen cereyan oraya avdet eder, insan da böyledir. Ondaki ruh, tramvaydaki cereyan gibidir. Ruh çıkar, merkezi neresi ise oraya gider ve insan hareketsiz kalan tramvay gibi işlemez, durur. İşte bu da ölümdür.” dediler.

(2) “İnsanlar Allah’a birçok yoldan varırlar. Hüsnü hulk, ibadet, zikir, iyilik, vs. gibi. Fakat en kısa ve kestirme yol Muhabbettir.”

(3) “Namazı huzurla kılabilmek için namaza başlamadan önce çok çok “Lâilâhe illallah Muhammedin sallallah” demeli ve namaza ondan sonra durmalı, çünkü “Lâilahe illallah” kalbin süpürgesidir, orasını temizler.”

(4) “Namaza baş açık durmamak iyidir. Çünkü (Biz Hıristiyanların yaptıklarının aksine yaparız) diye Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır. Onlar çanla toplanır, biz ezanla, onlar baş açık kılarlarsa biz örtüneceğiz.”

(5) “Nefis ölmez, nefiste ilerleme olur.”

(6) “Herkesin şeytanı başka başkadır. Bazılarınınki azılı olur. Resûlullah: (Benim şeytanım bana iyilikten başka bir şey söylemiyor) buyurmuşlar.

(7) “Namazlardan sonra, (Beden afiyeti, ruh afiyeti, kalp safası, ruh safası ihsan eyle Ya Rabbi) diye dua etmeli.

(8) “Fatiha ölülerin gıdasıdır.”

(9) “Sağ tarafa “Lâilahe illallah” sola “Muhammedin sallallah” diye zikir çekmeli.

(10) “Uyurken yatakta zikir çekerek uyunursa, sabaha kadar gönül zikir ile geceyi geçirmiş olur.

(11) “Zikir çok çekmeli, bağıra bağıra gönül kapısını zorlayıp içeri girmeye çalışmalı. Nasıl ki bir arkadaşınıza “Necmi, Necmi” diye çağırırsanız, sağır dahi olsa nihayet bir an dönüp “Efendim” diyecektir. İşte gün gelir bu kapıdan da ses gelir, o sesi işittin mi tamam.”

(12) Hz. Mevlâna’yı çok severler. Kendilerine, Nuri Osmaniye’deki vaızlarında Mevlâna’dan pek fazla bahsettiklerinden “Siz Mevlevi misiniz?” diye arkadaşlar sor muşlar. “Ben Mevlevi değil, Mevlânavi yim” demişler.

(13) “İnsanı kâmil o adamdır ki başını’ göğsü üzerine eğdiği zaman kendini huzurullahta bulur.”

(14) Şeyhin ruhu da Allah gibi her yerde hazır ve nazırdır. Mürit her zaman her yerde, sıkışık anında, şeyhine sığınabilir.

(15) “Şeyh, kendiyle Allah arasında hiçbir şey olmayandır.”

(16) “Şeyh, müridini öyle yetiştirmeli ki Allah’la arasında olan her şey silinip temizlenmeli. Bir altın düşünsek, onun üzerindeki toprak, çamur ve işe yaramaz kısımların tasviyesinden sonra altını, saf altını meydana çıkarmak nasılsa bu da öyledir. İnsanla Allah arasında “hırs, hayal, kin, şehvet, vs.” vardır; işte şeyh bunların tasviyesi ile uğraşır.

(17) “Kendileri her zaman, sesli olarak “Lâ ilahe illallahüverrahmanirrahim” zikrini tekrarlardı.

(18) “Müminlerin sıratı, mizanı bu dünyadadır.”

(19) “Abdülkadir Geylâhi Hazretleri ölecekleri gün kapının eşiği önüne uzanmış, perişan bir halde ağlıyorlarmış, sor muşlar:

“Ya Abdülkadir neye ağlarsın. Senden bahtiyar kimse var mı? Sen zamanın kutbusun.” “İşte en son mertebeyi burada zillette buldum” demişler. Bizim Efendi Hazretleri türbedar da zillette buldular.”

(20) “Namazlarda şu iki duayı okumalı:

1- Ya Rabbi, hakkımda hayırlı tecelliyatlar ihsan et.

2- Kendi benliğimi ifna, Kendi varlığını icra eyle.”

(21) “Mü’minlerin çektiği azap, hastalık, günahlarını azaltır, ona karşılıktır. Bu adamına göredir. Bazılarında da mertebe değişir.”

(22) “İnsanda Aşkı İlâhi o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı.”

(23) “(Tarikat için) insan yolunda yuvarlanmalı, yuvarlandıkça toparlanır.”

(24) “Zikir çektirmek şeyhin kuvvetine, kâmilliğine bağlıdır. İsmi şeriflerden hangisini söylersen olur. Hatta şeyh kâmil olunca (taş, taş) diye zikir çektirse, işler gene olur. Müritlerinden birisi Kuşadalı Hazretlerine sormuş; onlar da (Günde 15 defa İbrahim çeksen sana kâfi) demişler.

(25) Aziz Ağabey kendilerine sordular: “Bu zamanda Evliyaullah az mıdır, yoksa çoklar da kendilerini göstermiyorlar mı?”

” Evliya çoktur, fakat zamanımız dalâlet zamanı ve Allah’ın Celâl sıfatı hüküm sürüyor, onun için kendilerini göstermiyorlar, yoksa, zenginler, fakat paraları ellerinde değil. Güneş var, fakat arada bulut var, ziyası mestur.”

(26) “Allah’ın kanunu icabı, bir dalâlet, bir hidayet deye zamanlar hüküm sürer. Bu devrin en sonu delâlet bitecek, kıyamet o zaman kopacak. Son zamanların en son hidayeti, Mehdi Aleyhisselâmla olacak. Ondan evvel Hz. İsa aleyhisselâm inecek, bütün Hristiyanlar Müslüman olacaklar. Mehdi Aleyhisse lâm zamanına 100 sene kadar var. (Sene 1947′de söylendi).

(27) “Maneviyatta ilerleye ilerleye evvelâ adını, sonra tadını, sonra huzurunu, en nihayet kendini bulursun.”

(28) “İnsan Allah’ın binasıdır, bir insan öldürmek, kâinatı yıkmaktan fenadır.”

(29) “Ruhlar ezelde yaratılmışlardır. Sırası gelince kafese girerler. Daha kafese girmemiş ve sırasını bekleyen nice ruhlar var. Bazı insanların ruhları Arşı aladan başlayıp, 7 (yedi) kat gökleri dolaştıktan sonra vücut kafesine girerler. Bazıları 12, bazıları da 34 kat dolaşarak girerler. Ne kadar dolaşmış ise, rücu, yani eskiye dönüş o kadar güçtür. Eskiye dönüş: İlâhi kudretten maadasını atmaktır. Yalnız Arşı görerek kafese girmiş ruhlar da vardır. Böylelerinde rücu çok erken ve basit olur, küçük yaşta zuhur eder. Hazreti İsa aleyhisselâm gibi.”

(30) “İnsan ruhu, bedene girmeden evvel 18.000 alem gezmiş, her birinden başka bir şey “nefis, şehvet, heves vs.” almış. Mürşidin vazifesi bunların hepsini temizleyip tek şeyi bırakmaktır.”

(31) “İnsan Lailahe illallah diye diye kalbi bununla dolar, buna gebe kalır, günün birinde doğurur.”

(32) Arkadaşlardan birisi Af. Hazretlerine şu hikâyeyi anlattı:

Şeyhin birisi dervişe sormuş: “Allah sana 100 yıl ömür verse ne yaparsın.” Derviş

“İbadetle geçiririm” dediğinde, şeyh efendi: “Ben olsam 99′unu İHLÂS ile, bir yılını da ibadetle geçiririm” demiş.

Arkadaş bundan bahis ile,

“İhlasın bu kadar mühim olup olmadığını ve manâsını” sordu. Cevap olarak:

“O kadar mühimdir evlâdım. İhlâs, insanda Allah’tan gayri her şeyin temizlenmesi, yalnız Aşkı İlâhinin kalmasıdır. Daha doğrusu, (Halis olmaktır) ki bu da Evliyaullahın son mertebesidir.”

(33) “Allah’a varınca, insan Allah olur mu?” diye soruldu:

” Allah, Allah’lığını kimseye vermez, vermemiştir. Peygamberlerine dahi. Surete uluhiyet isnat ettirilemez. Evliyaullahın durumu, bir denizin kıyısındaki ev sahibine benzer; hem denizden, hem deryadan istifade eder. O deniz “Deryayı İlâhidir”.

Evliyaullahın halini sobanın içerisine sokulu, uzun müddet kalan bir demir parçasına da benzetebiliriz: Sobanın içerisinde iken ve çıktıktan birkaç dakikaya kadar o demir de ateş olmuştur ve ateş gibi kıpkırmızıdır. Fakat ona ateş diyebilir miyiz, o gene demirdir. Allah Allah’lığından vazgeçer mi evlâdım.”

(34) “İnsan iki defa doğmadan insan olmaz: Anasından doğar, ikincisi de ruhun doğumudur. İkincisinin ebesi Mürşitlerdir.”

(35) “Allah bir insan yapmış, içine 70.000 türlü terkip koymuş. İşe yaramayanlarını söküp atmalı. Nasıl ki bahçeye ektiğimiz sebzenin etrafındaki muzır (faydasız) otları temizleyerek, sulayıp büyütür, besleriz bu da öyledir.”

(36) “Dışarısı esbaplı ve esbapsız şeytanlarla doludur, sakınmalı.”

(37) “Dünyevî işlerde yerine göre kafa tutmalı, yerine göre ağlayıp sızlanmak. Fakat Allah işlerinde kafa tutmaya gelmez, orası Babı tevazudur, kafa tutarsan bitirirler.”

(38) Anatomi imtihanında muvaffak olamayarak huzurlarına gittiğimde: “Ne vakit (Lâilahe illallah) ı kayıp edersen o vakit üzül” dediler.

(39) Kurban bayramında ziyaretlerine gittiğimiz gün:

“Ne yapıp yapmalı, Allah’ı gönülden içerde kıstırmak, ondan sonra mesele tamam. Ya o seni yahut sen onu becerirsin. Adamına göre… Fakat bunu başarmak için bir de pezevenk lâzım, onsuz olmaz. O bazen Allah’a, bazen sana gelir. Allah’ı kandırır, yapar yakıştırır. Ama zor evlâdım zor. Fazla muhabbet ister, fazla aşk ister. Aşkın kabarır da ağlarsın, ağlarsın, yalvarırsan, nihayet acır. O zaman işini bitiriverir. Allah’ın da cilvesi çoktur. Muhabbetin artar da kıvamına gelirse bu defa O rahat durmaz, vakitli vakitsiz seninle oynar, arada bir çimdik atar, uyursun bir cezbe gelir uykun kaçar.”

(40) “Bir ilacı bir doktor verir, şifa bulamazsan da başka doktordan alacağın aynı ilaçla iyi olursun. O hassa izni ile müessirdir.”

(41) “Meleklere verilen ömür defteri uzayabilir, lâkin Allah indindeki ecel sabittir.”

(42) “Türbedar Hazretleri; “Benim ecelim 6 sene önce geldi, sizler için bekliyorum” derdi. Onlara bu dünya tevkif gibi gelir.”

(43) “Ehlullah kâinata hâkim olurmuş, doğru mu?” diye sordular.

“O kâmiller içindir evlâdım, hepsi için değil. İşte ben onlardan bir tane gördüm ki kâinatla mum gibi oynardı.”

(44) ‘İnsan nefse at gibi binerek Allah’a gider, onun da yemini fazla kaçırmamak üzre vermeli.”

(45) (Nefis için) “Yendim zannedersin, bir yerden gene karşına pehlivan gibi çıkar. Burada yere atarsın, kapının Önünde eskisinden daha azılı karşına çıkar.”

(46) “Rüyaların hikmeti çok büyüktür. Bu alemin ötesinde bir alem vardır. Burada olacak herhangi bir vak’a evvelâ orada olur, sonra burada zuhur eder. O alem buraya benzemediği için ekseri rüyalar tabire muhtaçtır. Orası buranın atölyesidir.”

(47) İmtihanda muvaffak olamayıp huzurlarına gittiğimde: “Türbedar (Amîş) Hazretleri ( Bir şeyin olup olmaması arasında sence bir fark mevcutsa, nakıssın, tamamlanmaya çalış.) derdi. Sende de bir fark mevcut mu?” diye sordular ve devamla: “Gene Efendi Hazretleri (Çalışma ile olmaz, çalışmadan da olmaz) derlerdi. Bunu sana bir misalle anlatayım mı? Meselâ: Bir fidan dikersin, ona emek çekip çalışmadan, sulamadan meyve verir mi? vermez. Fakat, çalışıp sulamakla da meyve vereceğini garantileyebilir misin? Hayır vermeyebilir de. Bu da öyle evlâdım, çalışıp didinmeli, dua etmeli, ondan sonra gelene rıza göstermeli.”

(48) “Üç türlü kitap vardır:

Birincisi, sizin bildiğiniz ders kitabı.

İkincisi, İmam-Din kitabı.

Üçüncüsü de, insanın kendi kitabı.

Üçüncüsünü okumak çok zordur. Onun hocasını bulmalı, hocası da pek bulunmaz. Kitabın sahifeleri namütenahidir. Hz. Mevlâna, Hz. Abdülkadir o kitabı son sahifesine kadar okumuşlardır. Ben size onun ilk sahifesini söyleyeyim mi? “Lâilahe illallah Muhammedin sâllallah.”

(49) “Zikir çeke çeke, içerde bir şeyler kaynamaya başlar, muhabbet doğar, zevk duyulur. İşte o zevki yakalamak ip ucudur. İp ucunu elde ettikten sonra yavaş yavaş dürmeye başlamalı.”

(50) “Zikir çekerken gözleri kapayarak sağa sola ırgalanmalı, ırgalandıkça yayığın içindeki yağın toplandığı gibi, ruhtaki muhabbet yağlan da bir araya gelerek, toplanır. Onun zevkine doyum olmaz.”

(51) “İstanbul’a geleli, iki defa tiyatroya, bir defa da sinemaya gittim. Terkide azıcık günah da olsun, Allah’ın gafur sıfatına nail olmak için.”

(52) “Havalar açıldı, bahar geldi, fakat insanın içindeki bahar açmalı, gelmeli. O bahar da geldikten sonra yaz kış hep bahar olur. Fakat onu bulmak pek zor: 70.000 tılsım var evladım.”

(53) “Bazı insanların gözü, bazılarının sözü, bazılarının da özü değer. Özü değenler Evliyaullahtır.”

(54) “Evliyaullah iki kısımdır: Bir kısmı istediği zaman kalbinden geçeni icra eder. Bir kısmı da içerde bir kabarma olunca yapabilir.”

(55) Kendisine zikir verilen bir arkadaş, rüyasında zelzele görmüş.

” O zelzele yaptığın zikir dolayısıyla gönlünde olan sarsıntıya işarettir, zamanla diner.” Buyurdular.

(56) Aziz ağabey, Necip Fazıl’ın (Çöle İnen Nur) ismi altında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin hayatlarını yazdığını söyledi:

“RESULULLAHIN HAYATINI YAZABİLMEK İÇİN ONUN AHLÂKI İLE MÜEDDEP OLMAK LÂZIMDIR. ALLAH TEÂLÂ DA BULANIKLIK İSTER AMMA RESULULLAH DA KAT’İYYEN. ALLAH’IN SIFATLARI ARASINDA SARHOŞLUK, GADDARLIK, HER ŞEY VARDIR. RESULULLAHTA BULANIKLIK İSTEMEZ, TAM DURULMAK LÂZIMDIR.”

(57) “RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM ALLAH’IN HAREM DAİRESİDİR.”

(58) “Maneviyatta dahi salikin Allah’a varması bir derece kolaydır. Fakat, Resulullaha varmak için: Aşk ister, ahlâk ister, sayi (çalışmak) ister.”

(59) Salih Yeşil’in muaviye davasıyla hâlâ alakadar olduğunu söylediler:

” İyi amma, onun muhakemesini bize mi verdiler. Her büyüğün bir Muaviye’si var; Resulullahın Ebu Cehl’i, Hz. Musa’nın Firavunu, Hüseyin Efendimizin Yezid’i, Hz. Ali’nin de Muaviye’si var. Dikensiz gül olur mu? Dikeni ile uğraşacağına gülü ile uğraş. Dikeni koklarsan burnunu kanatır, gülü koklarsan zevk duyarsın.”

(60) “İnsan bir ağaca benzer: Onun kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir. Çalışarak köküyle gövdeni bulmalı.”

(61) “Allah’ın yanında insanın bilgisi ve kudreti, saçta kıl kadar bir şeydir. İnsan kudretini, bilgisini, hatta mümkünse varlığını Allah’a teslim etmeli. Varlığını teslim edersen Evliyaullah olursun, o da çok zordur.”

(62) “Bir dışardan, bir de içerden adam olunur.”

(63) Enfiye tabakalarını kaybetmişlerdi, yanlarına düşürmüşler, buldular ve sonra:

” Bir gün nerdeyse kendimi itireceğim. Fakat kendini itirmek iyidir. O zaman insan Allah’ı bulur.”

(64) Türbedar Hazretlerinin bir kerametlerinden bahs ile: ” Ne pezevenkmiş” dediler.

(65) “Aşkı kabarmış bir insan, dolaba gelmiş hayvan gibi şuursuzdur, arar.”

(66) İhvandan bir zat, Efendi Hazretlerini ziyaret etmiş, gittik orada idiler, az sonra ayrıldılar. Efendi Hazretleri:

” Bu adam da paraya düşkündür, sizden önce bir hayli münakaşa ettik, paralı olması için benden dua istiyor. Herkes buraya soyunmak için geliyor, bu giyinmeye.”

(67) “BİZİM İŞİMİZ ÇOK ZOR, BURAYA GELENLERİN BİR KISMI DELİ, BİR KISMI MECZUP, BİR KISMI AKILLI OLUR. HER BİRİNE BAŞKA ANAHTAR LÂZIM, HELE KADINLAR.”

(68) Mutrip Muzaffere: ” Sen çalgıya meraklısın, üstüne fazla düşüyorsun. Şu Allah’ın üzerine de bir düşemiyor musun?”

(69) Gene Muzaffere: Madem kanuna hevesin var, sana bir kanun bulalım beyahu ben kanunla ney’i severim. Fakat asıl mesele, kanunsuz kanun çalmaktır, gönülden.”

(70) “Maneviyatta son mertebeye kadar 6 basamak vardır: Fenafişşeyh, Fenafirresul, Fenafillah, Fenafial’al, Fenafissıfat, Fenafizzat.”

(71) Adana’da bir zata bazen bir hal gelerek yere düştüğü ve cezbe halinde birçok gazeller, kasideler okuduğunu, milletin hayrette kaldığını, söylediler. Onlar da:

“İnsanlar Allah’ın bir kuyusudur, bu dalâlet zamanında bile insanları Allah boş bırakmıyor, kuyularından birini taşırıverir. Henüz hidayet zamanı gelmediği için insanlar çok zamandır böyle şeyler görmedi. Arada vu ku bulan zuhuratlar da gariplerine gidiyor. Henüz musluklar kapalı yakında açılırsa Füyuzatı ilahiye müstalit kalplere akmaya başlar, cezbelenen sokağa düşer.”

(72) “Tarikatın Halvetiyenin gayesi faniliktir, faniliğin gayesi zatiyettir. Ricali Halvetiye, mazharı zattandırlar.”

(73) İmtihanlardan bahs olunuyordu: “Bu imtihanlar kolay evlâdım, asıl imtihan Allah imtihanıdır. Orada da iki büyük imtihan var:

(a) Tevhid,

(b) Ameli saliha.

Ben bunlardan birincisini çabuk verdim, ikincisinde bir hayli uğraştım.”

(74) Maddî ve manevî imtihanlardan bahs olunuyordu: ” Her ikisinde de çalışmak lâzım, fakat maneviyatta hak yenmez, lâyık olduğunu verirler. Bazen çalışmadan da verirler. Orada tek şey lâzım. İsteyici, tırmalayıcı olmamalı, kalen istememeli, halen istemeli.”

(75) “Herkesin sülûku ve seyri bir olmaz, başka başkadır.”

(76) Çengelköy’de V… ağabey manevî bir hal ile sarhoş gibi olup yerlere uzanıverdi. Sonra kendine geldiğinde, bizleri göstererek ” Bunlara da himmet edin Efendim” dediler. Onlar da: Zamanı gelince olur, şimdi o zevkin üzerinde bir kapak var, onun açılması lâzım.” Sonra bize dönerek: “V…’nin kapağı iki sene evvel fırladı.” ve devamla: ” İşte bu zevk Neş’eyi Muhammediyenin en basitidir.” buyurdular.

(77) “Evliyaullah bir yaprağa baksa, sizin cinsi münasebet anında duyduğunuz zevki duyar.” (Manevi zevkin cinsi olandan üstünlüğünü kastı ile. ” Allah insanlara o zevki, arkasını “yani manevî zevki” arasınlar diye vermiştir.” buyurmuşlardı.)

(78) “Dünya işlerinde muvaffak olamayan, ahiret işlerinde hiç olamaz. Bunlar ötekinin yanında sigara içimi kadar da değildir.”

(79) “Her ismi şerifte bir şarap mevcuttur, yeter ki zaman gelsin o zevk zuhur etsin.”

(80) “İçerde saklı bir mevcudiyet var, uyumaktadır. Onu zikirle uyandırmalı. Zikir onun ninnisidir, uyutmaz, uyandırır. Bir defa da uyandı mı, artık uyumak bilmez.”

(81) As. Öğretmen Okulu, son sınıfta Sait isimli arkadaş 34 dersten ikmale kalmıştır, daha evvel sene kaybı olduğu için, ikmalini veremezse hem tahsili heba olacak, hem de er olarak kıtaya sevk edilecektir. Memleketindeki evlerini annesine baskı yapıp satarsa, belki As. okul masraflarını ödeyip, sivile çıkarak tahsiline devam edebilecektir ama, buna da imkân yoktur. Bunalım ve çıkmazlar içinde ders de çalışamamaktadır. Kendini İstanbul Boğazı sularına atıp, intiharı düşünmüş, sıkıntılar içinde camide aramızda bulduk. Derdini önüne gelene anlatıyor. Arkadaşlar Efendi Hazretlerine götürelim diye konuştular, o da Hazret ismini duyunca, belki para yardımı yapıp, As. okul masraflarını öderler zannı ile huzura geldi.

” Arkadaşın bir derdi var” dediğimizde:

” Hayırdır inşallah, aşk işi ise, zorca, başka bir şeyse basit.” diye lâtife ettiler. Arkadaş durumunu anlattı, dinlediler ve gayet sakin:

” Bu kadar mı? Bunda bir şey yok evlâdım. Sen günde 100 tane Lâilahe illallah, 33 tane de Allahümmesalli çek, derslerine çalış, fakiri de gönlüne bir şey kalmaz. Bir şeytanı tokatlarız, o bizim solumuzdadır ve sonra devamla:

“Bunu Türbedara götürün, böyle işlerde Allah’ın adamını bulmalı, yapan var, yaptıran var evlâdım. O dediğim, Allah’ın adımıdır. Biz de O’nun adamıyız, yalnız O’nun tırnağının ucuyuz.” buyurdular. Netice: Bu Sait denilen arkadaş imtihanlarını vererek öğretmen oldu, hatta Efendi Hazretleri onu, rabıtalı. Lise mezunu bir kız ile evlendirdiler, çocukları oldu. Fakat maalesef her şeyine ilgi gördüğü bu muhabbetin ikinci sahifesinde koptu, nasip.

(82) ÇENGELKÖY’DE, RAHMETLİ ALİ BEY, BİR ADAMIN TAHSİLDEKİ KIZINI ZORLA AMERİKA’YA GÖTÜREREK TAHSİLİNİ İKMAL ETTİRMEKTE ISRAR ETTİĞİNİ VE KIZ İLE ANNESİNİN BU İŞE TARAFTAR OLMADIKLARINI, DOLAYISIYLA EFENDİ HAZRETLERİNİN HİMMET BUYURMALARINI İSTİRHAM ETTİKLERİNDE: BUYURDULAR:

” BİR KÂĞIDA ‘LÂİLAHE İLLALLAH MUHAMMED RESULULLAH’ YAZAR, ANNESİNİN ELİNE VERİRSİN. ANNESİ KÂĞIDI İKİYE BÖLEREK, ‘LA İLAHE İLLALLAH’ KISMINI KENDİSİNDE BIRAKIR, MUH… RES…’I KIZA VERİR, BABASI İSTERSE KIZI AMERİKA’YA GÖTÜRSÜN, GENE ER GEÇ DÖNECEKTİR. ÇÜNKÜ, ALLAH, MUHAMMED’DEN AYRILMAZ.”

(83) “Mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber.”

(84) “Allah insanın gönlünün derinliklerindedir ve daima insanla beraberdir. Uykuda ve uyanık hallerde de. İşte Allah’ı orada, gönlünün lâyenetaha’sında aramalı.”

(85) “Mürşid odur ki hasta kalpleri tedavi etsin, ameliyat etsin. Zira her kalp hastadır, tedaviye muhtaçtır. Tedavi görmüş bir kalp ile hasta kalbin ‘Lâilahe illallah’ demesi başkadır. Berikinde ‘Lâilahe illallah’ yalnız ağzından çıkar, diğerinde, ağzı da varlığı da zikir çeker, hatta karşıda eşyalar da aynı kelimeyi söylerler.”

(86) “Hayatta hiçbir şeye üzülmemeli, yalnız bir şeye üzünülse yeridir; o da ‘Allah her zaman benimle beraber de ben neden O’nun cahiliyim. O’ndan bihaberim.’ Akıllı insanlar buna üzülmüşler, bunu arAmîşlar. Hz. Mevlâna, Hz. Abdulkadir gibileri de bulmuşlar.”

(87) Bahsi geçen, bunalım ve sıkıntılarından kurtulan Sait, şiirler yazardı. Bir gün Sait’e:

” Gene şiir yazıyor musun?” diye sordular ve ” Bundan sonra Allah’a ait şiirler yazmaya çalış. Bu güzellikler hep O’ndan gelmedir, O’nun bir cüz’üdürler, O’ndan sıçramalardır, şerraresidirler. Zevklerin güzelliklerin membaı, deposu Allah’tandır.” buyurdular.

(88) “Gönüldeki emaneti burada iken yakalamalı, ölünce ruh anı terk eder seninle beraberken yakalayamazsan, ayrılınca nasıl yakalanırsın? Burada iken kuyruğundan, saçından, ele neresi gelirse orasından yakala.”

(89) “Hocalık kolay, lâkin Allah hocalığı zor. O hocadan dünyada 35 tane ancak bulabilirsin. Allah’a yol çok, gitmesi zor. Yolda bin bir türlü eşkiya, hain, şeytan dolu. İşte kâmil şeyh bunların hepsinden atlatarak saliki yürütendir.”

(90) Sait’e sigara içip içmediğini sordular. ” İçerim” dedi. Onlar devamla: ” Fazla içme, günde 10 tane kadar normaldir, tiryakisi olma. Dünyada hiçbir şeyin tiryakisi olmamalı, yalnız gönüldeki zevke tiryaki olmak iyidir. Orada neler var. Başka şeye tiryaki olursan orası kıskanır.” ve Said’e dönerek:

” İşte sendeki, kıskandığından olacak, senin sağa sola meylettiğini görünce kırbaçladı, kendi mevcudiyetini belirtti. O halin ondandır, öyle bil.” dediler.

(91) “Rüyada büyüklerle münasebeti cinsiyede bulunmak, ilerde ondan feyz alınacağına işarettir. O hal ruhun ruha ilkahıdır.”

(92) “Şehvet maneviyatta mubah ve makbuldür.”

(93) “Evvelâ kahvehane, sonra meyhane, sonra kârhane.” (Herhalde bu misallerle, maneviyatta da zevk basamaklarının mevcudiyetine işaret ettiler.)

(94) “Eşkiyalığın da 3 nev’i vardır.

Birincisi, bildiğimiz “Şekaveti amme’

ikincisi, tahsildarların, polislerin, hükümetin yaptığı ‘Şekaveti kanuni’,

üçüncüsü doktorların yaptığı ‘Şekaveti tıbbi.’”

(95) “Kur’an’ın bir mektubî, bir de gayri mektubî kanunları vardır. Yerine göre, bilhassa bu zamanda ikinciyi de yapacaksın.” ‘polisin eline 5 lira sıkıştırma gibi.’

(96) “His, akla hakimdir. Hisse hakim olacak tek şey de İmandır.”

(97) Türbedar Hazretleri için, “Mükevvenat iki dudağı arasında idi.” derler.

(98) Bir ağabey, kendilerine ‘Efendim, bana manevî zevk kâfidir, evlenmesem olmaz mı?” diye sordular. ” Hayır, biri ruh, Öbürü kalıp zevkidir. İkisi de yerine gelecektir.” buyurdular. Bir gün de: ” Kalp zevki tamam olmadan, kalp zevki tamam olmaz.” buyurdular.

(99) Said’e sordular:

” Artık şiir kapısını bırakıp, şuur kapısına mı başladın? Güzellere şiir yazıyordun, şimdi Allah’a yaz, onu onlara veren Allah’taki güzellik nihayetsizdir.”

(100) “Bir kimse hakiki ışığını sever de, yolundan, dediğinden gitmezse, o sevgi makbul değildir, hayvanidir.”

(101) “Şeyh o kimsedir ki saliklerinden birisi Mağrip’de, diğeri Maşrik’de olsa, ikisi de aynı zamanda tehlikeye düşse, ikisine de aynı anda yetişsin.”

(102) Gurupdan ve güzelliğinden bahs olunuyordu: Asıl tulü ve gurup insandakidir.” buyurdular.

(103) “İnsanın içinde lâakal 7 türlü insanlık vardır, bizler onun nefis katındayız. Onun ardında Sır, onun ardında Aşk, sonra Felek, öyle gider.”

(104) “İnsan kâinatın dışında olup kâinatı seyretmeli.”

(105) İmtihanda muvaffak olamayarak üzüldüğüm gün, ” İmtihanı gene kayıp ettin ha. Üzülüyor musun? Ne vakit ‘Lâilahe illallah’ı kayıp edersen o vakit üzül.” buyurdular.

(106) “Gönüldeki muhabbet elde iş, düsturumuzdur.”

(107) “Derviş için her yer birdir, Şam’ı da İstanbul’u da, Bağdat’ı da bir, Güneş’i aynı, Ay’ı bir Allah’ı bir. Yalnız şu var ki nerenin Evliyaullahı zenginse oranın Allah’ı daha iyidir.” (Yani, kendine vusul vesilesini daha fazla zuhur ettirmiştir.)

(108) “İnsan, 18.000 alemle münasebette, Ay, Güneş, şehvet, nefis vs. Bunların hepsine karşı bir istinatgaha muhtaçtır: İşte oda Allah…”

(109) Namazı istediğimiz şekilde, oturarak, rahatça kılmak hususunda hükümet adamlarının fikri söylendi. Cevaben: “Doktorun reçetesindeki terkiplerden bir tanesi değişse, o ilaç müessir midir? Değil. Tesirini kaybeder, şifasız kalır, bu da böyle; bu işler aklile değil naklile olur.

(110) “Ruh zevki başka beden zevki başkadır. Beden zevki ruh zevkine haildir, ikincisinde perhiz etmeli, onda tenzil olunca, öbüründe tezyit olur.”

(111) “İnsanın ruhu Allah’a yakın, bedeni uzaktır. Asıl mesele ikisini de yaklaştırmaktır.”

(112) “İradeyi kırmamalı, iradeli olmalı. İradeyi kullana kullana inkişaf eder, iradeyi külliye yaklaşır.”

(113) “Allah’ın lûtfu hangi taşın altında olduğu bilinmez, usanmadan çalışıp aramak lâzım.”

(114) “Bu, verilmez, alınır. Biz haline göre vermek mecburiyetindeyiz, meselâ, dışarda Güneş var, sen pencereni kapıyorsun, ne yapmalı.”

(115) “Meyve gibidir, bazıları evvel, bazıları orta, bazıları da geç yetişir tecelliyatına göre.”

(116) “Bu yolun evveli şiir, sonu kimyadır.”

(117) “Namazı kılmazsan işine şeytan, kılarsan Rahman karışır.”

(118) “Bazıları odun gibidir, yakmak için çok emek ister, güç yanar. Bazıları da çıra gibi bir kibritle tutuşur.”

(119) “Peygamberimizin doğumları, nübüvvete ermeleri, ölümleri hep Pazartesine rastlAmîştır. Onun için tarikatımızda Pazartesi, Perşembe oruç tutmak sünnettir.”

(120) “Namaz olmazsa niyaz olmaz, niyaz olmazsa münacaat, münacaat olmazsa rüyet, rüyet olmazsa hakikat olmaz, o da olmazsa Hak bulunmaz.”

(121) “Herkes Allah’ı bir yoldan bulur. Lâkin en kestirmesi Hayrat ve Muhabbet yoludur.”

(122) “Namazı öyle kılmalı ki sen değil kılan kılsın. Bizimkiler namaz değil, namaz taklididir.”

(123) “KADINLARA MÜMKÜNÜ KADAR İYİ MUAMELE EDİP ONLARA HAKARET ETMEMELİ; ZİRA ONLAR MAZURDURLAR.”

(124) “Hz. Türbedardan naklettiler: Bir hafız bir gün Türbedar Hazretlerinin huzurlarına giderek:

“İçimden doğdu, size bir Kur’an okuyayım Efendim.” demiş. Onlar da: Hafız, bir nokta, iki nokta, üç nokta” demişler. Hafız; ” Evet” demiş. Sonra,

” Üç nokta, iki nokta, bir nokta” demişler. Hafız gene:

” Evet” demiş. Devamla: ” İki nokta, bir nokta” demişler. Hafız,

“Evet” demiş. Ellerini vererek

” Haydi git” demişler ve işini halletmiş.

Efendim:

“Onlar bazen dolarlar, saçacak yer ararlar, neresi olursa saçıverirler.”

“O zaman olurdu, ama şimdi pek olmaz. Zira o zaman harman zamanı idi, şimdi başak zamanı, hafız’a olan da işin harmanı.”

(125) “Zikir, cilayı kulüptür, kalp cilalanır da alemi melekût o aynadan kalbe akseder.”

(126) “Efendi Hz.’leri (Türbedar) , bazen huzurlarına gittiğimizde, ellerini uzatarak,

“Beni meşgul etme evlâdım, haydi git” derlerdi. Bu “Haydi git”in manasını anlayıncaya kadar kafamız şişti.”

(127) “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Ali birbirinden ayrılmazlar. Onlar paranın iki tarafı gibidir, birisi yazı, öbürü turası.”

(128) Milleti, Hz. Türbedara, zındık demeleri üzerine:

” Secdelerin, rükûların kime olduğunu bilmezler de konuşurlar. Aldulkadirül Geylâni Hazretleri,

“Hiç bir Cami yoktur ki orada bana secde olmasın” demiş. O ki daha Kutbiyyet makamından hitaptır. Orada Türbede senelerce Veraset ve Kutbiyyet makamında oturdu da kimseler bilmedi.”

(129) “Fenafillah nedir?” diye sordular:

“Allah’a banmak, yani Allah’ın cebine girmektir.” buyurdular.

(130) Uzak illerden birinde bir zat, Efendi Hazretlerine (Türbedara) mülâki olmak istemiş. Onlar da cevap olarak: ” İstemez, yalnız şunu bellesinler ona yeter Bir şeyin şeyinin şeyi, o şeydir. Bir nurun nurunun nuru, o nurdur.”

(131) “En büyük ibadet ve sevap, bir kalbi şad etmek, sevindirmektir. En büyük günah da bir gönlü kırmak, ihtizaz ettirmektir.”

Cihana padişah olmak bir kuru dava imiş,

Bir veliye bend olmak her işten ala imiş

(Garibullahi Sivasi- Bunu çok tekrar ederdi.)

Edip Can’ın, seneler önce bana vermiş olduğu notlar, 131 adet kıymetli sözler, sonunda bir beyit ile son buldu. Onun günlük kayıtlan ile feyiz bu kelâm ve irşatların devamı ve ilâvelerin kendisinde var olduğunu sanırım. Ben fakir kula böyle notlar yazmak nasip olmadı, inşaallah, herkese lüzumlu olanlar verilmiş ve pırıl pırıl hatıra ve feyizleri gönüllere işlenmiştir. Ve O Işık aile, dostlar muhitinde, sevenden sevene naklolmaktadır.

Kendilerine, kavuşma ve ayrılık zamanlarında, bir evlâdın babasına sarılıp öpmesi gibi sarılır, sakallarını koklayıp yanaklarından öpmemize de izin verirlerdi. Zahir muhabbet izharından, gerçek gönül muhabbetine yol vardır herhalde, mektuplara muhakkak cevap yazarlar ve kendilerine muhabbetli mektuplar yazılmasından memnun olurlardı. Bu sevgi vasıtasının zuhur tecellisine her zaman hamd ederim.

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda
اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ
وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

22.10.2011/Esenler

İhramcızâde İsmail Hakkı

KİTAP YAZILIRKEN FAYDALANILAN KAYNAKLAR

BARKÇİN Savaş Ş. Ahmed Avni KONUK [Kitap]. – İstanbul : Klasik Yay. , 2011.

BİRÖN Em. Binbaşı Kazım Sohbetname Ahmed Ammiş Efendi [Kitap]. – Bilecik : [s.n.], 1953.

ERDEM Ahmed Fatih Sertürbedarı Ahmed Amîş Efendinin Kelamı Alilerinden Zaptedilen Bazıları [Kitap]. – Ankara : İSBN: 975-7852-85-6, Tarihsiz.

ERGİN O. Nuri Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1942.

GÜNEREN Fatih Halvetiye-i Şabaniyye Azizanın Hikmetli Sözleri ve Hatıralarım [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset.

KÜÇÜK Hasan Halvetiye-i Şabaniyye Silsile ve Evrad-ı [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset.

MEMİŞOĞLU Erdem Ehlibeyt Aşkı ve Niyâzî-i Mısrî [Kitap Bölümü]. – Ankara : İmaj, 2003.

TOYGAR Ömer Lutfi Muhabbet Üzerine [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset, Ocak-2009.

[1] Amîş kelimesinin Arapçadaki amîş veya a’meş’le ilgisi yoktur. Bu kelime Rumeli’de amca mânâsında “amm”ın tasğir (küçültme) sigası olup “amcacık” demektir. Rumeli’de çok sevilen çocuklar bu tâbirle çağrılırlar) olup, “Türbedar” veya “Türbedar Ahmed Efendi” isimleriyle de tanınır.

Talebelerinden Em. Binbaşı Kazım BİRÖN’ün Sohbetname- isimli notlarında “Ahmed Ammiş Efendi” olarak yazılıdır. Sürekli olarak isim bu şekilde yazılı olunca zühul veya sehven olmadığı görülmekte olup, Efendi Hazretlerinin “Ammiş” ismiyle anılmasının sebebini de ayrıca araştırmak gerekmektedir.

[2] Vahhabî hükümeti gelene kadar kabr-i saadetleri bilinmekteydi. Şu an ehline yine malumdur.

[3] 1283 (1866) tarihinde Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri hakka yürüdü.

[4] Rumeli’nde mesleki Melâmeti intişar ettiren büyük mutasavvıf Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin Ahmet Amîş Efendi ile görüşmeleri şu suretle vaki olmuştur.

Nur’ül Arabî Hazretleri Hakk’a yürümeden altı ay önce İstanbul’a geldiğinde, Ahmet Amîş Efendi kendisini onun ziyaret edeceğini ummuş ve hatta kalben istemiş. Ancak Nur’ül Arabî ziyaret etmeden gitmiştir. Ahmet Amîş Efendi bu durumdan Nur’ül Arabî’nin manevi mertebesinin yüksek olduğunu keşfen anlayınca Usturumca kasabasına gitmek arzusu içinde doğmuştur. Bu nedenle türbedeki arkadaşına bir hafta on gün kadar hava tebdiline gideceğini söylemiştir. O gün Sirkeci’ye indiğinde müridlerinden bir zâta tesadüf etmiş ve nereye gideceği sorunca, Selanik’e gideceğini söylemiş, bunun üzerine müridi hemen bir bilet alarak kendisine takdim etmiş Ahmet Amîş Efendiyi vapura bindirmiştir.

Rivayete göre daha vapurda bulunurken Nur’ül Arabî keşfen Türbedar’ın geleceğini bildiğinden her zaman bindiği hayvanını müridlerinden birisi ile Selanik’e göndermiş ve

“Falan gün falan saatte şu şekilde şu şemailde vapurdan bir adam çıkacak onu al, bu hayvana bindir, sen de rikâbında (özengide) olduğun halde buraya getir” diye emreylemiştir. Bu suretle Ahmet Amîş Efendi 1304 Rumi senesinde (1888) Usturumca kasabasına gidip Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’ye mülâki ve bir hafta kadar misafir olmuştur. Aralarında samimi muhabbetler ve konuşmalar olmuş ve bu arada Nur’ül Arabî altı ay sonra ” Ben de sana misafir geleceğim” buyurmuştur? Bu sözün manasını yanındakiler anlayamamış, fakat Ahmet Amîş Efendi derhal anlamış ve memnunen dönmüştür. Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’nin bu sözden kasdettiği mana, altı ay sonra Hakk’a yürüyüşlerini ihbar ve ondan sonra da bu muazzam sırrı ruhînin idraki meâlide

” Kutbiyetin kendisine intikal edeceğini tebşirden ibarettir.”

Melâmilerin ekseriyeti Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî den sonra veraseti Muhammediyenin Hacı Ahmed Efendiye intikal ettiğine kail iken gulât-ı Melâmiye ve çoğunluğun şer’î hatalarından dolayı olan Ahmet Amîş Efendi Melâmetini izhar etmedi. Bu nedenle Melâmîlik hakkındaki halkın yanlış ve haksız telâkkisini büsbütün kaldırmak maksadıyladır ki;

“Biz o adı yasak ettik!” demiştir.

Hazreti Ahmet Amîş Efendi melâmî olan kişiler içinde müstesna olarak salikleriyle yalnız sohbet ve nazar ile teslik eder ve meratib telkin etmezlerdi.

[5] (Nakledilen bütün kelâm-ı şerifler mümkün olduğunca Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin kullanmış olduğu orijinal kelimeler ve kaynaklardaki şekil üzere verilmektedir. Sözler içinde bazı elemeler yapılmıştır. Ancak bazı sözlerin O’nun şahsına ait olmaması durumu konuya arif olanlar tarafından tenkide uğrayabilir. Bu yöndeki özrümüzü Ahmed Amîş Efendinin yetiştirdiği talebelerininde aynı düşünce ve usulde olmasından dolayı hepsinin hürmete haiz olacağını takrir ederiz.)

[6] Üstat Abdülâziz Mecdi Efendi bu sözü şöyle tefsir ederlerdi:

Allah Teâlâ’da cemal ve celâl tecellileri vardır. Küfrü de, imanı da halkeden O’dur. Bununla beraber küfre razı değildir. Muhammediyet mertebesi ise yalnız cemal tecellisidir. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ancak küfür olmayan şeyleri yapmakla mükelleftir; bu ise zordur.

[7] Bu tenvir ve irşaddan mülhem olarak, Mecdi Efendi derlerdi ki, “Cenabı Hak sırrı vahdetin gizlenmesini ister, ve bu işi mahdut kulları ile idare eder, irşad ve idlal kendisindendir .”

[8] Şûra, 19

[9] “Bütün kullar Allah’tan korkar, Allah da âlim kullarından korkar.” Çünkü alim sıfatı Allah Teâlâ’nın sıfatlarındandır.

[10] Şagil: İşgal eden, tutan.* Meşgul eden, meşgul edici. * Meşgul olmayı gerektiren. * Bir mülkte oturan.

[11] Rızık vermek külfetli olduğundan babanın buğzuna düşen hiç iflah olmaz.

[12] “Bu fiil zâtu’llah, sıfâtu’llah ve halku’llah ile zuhura geldi” diye söylemektir.

[13] “Bir şeyin eseri kendisi olunca nurun karşlığıda yine nurdur”

[14] Bu söz muhabbet içinde söylenebilir.

[15] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İnsanlar yaşadıkları hâl üzere ölürler ve öldükleri hâl üzere toplanırlar.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsât, IX/462; Hâkim, el-Müstedrek, III/284.)

[16] Sarf kaidesi.

[17] A. Mecdi Efendinin bir sayha kopararak Ahmed Amîş Efendinin üzerine atılmasının ve onu kucaklamasının sebebi o sırada Efendi Hazretlerinin “enfiye öyle çekilmez böyle çekilir” demesinin verdiği zevkden ileri gelmiş bu davet dili ile değil gönül ile olmuş olacak ki Receb Arusan işitmemiş, fakat Mecdi Efendi böyle olduğunu söylerlerdi. Abdülaziz Mecdi ile Receb Arusan ne zaman bir arada bulunsalar bu hadiseyi tekrar ederler, tazelerler idi. Bu sırada Mecdi Efendi bir. Enfiye çeker ve “enfiye sebebi saadetimdir” derlerdi. Yine kendileri de ara sıra bu hadiseyi başkalarına naklederler ve “meczub olmak istemem, cazib olmak isterim” derlerdi ve böyle demek ile Türbedar’daki başkasını cezbede bilmek kuvvet ve kudretini haiz olmayı arzu ederim, demek isterlerdi A. Mecdi Efendi bu cezb hadisesini şu cümleler ile izah ederlerdi.

“Bazen mürşid bütün kuvvet ve kudretini bir an için müridine verir, mürid o kuvvet ile öyle bir aşka düşer ki kendisini hemen mürşidinin üzerine atar onu öper, ısırır ve kemiklerini karacak derecede sıkar, işte cezb budur”, ve bunu mürşid yapar, yani kuvvet ve keramet müridde değil mürşiddedir.

Ahmed Amîş Efendide de bu hal üç defa vaki olmuştur.

Biri Balıkesirli Halil Efendi, Amîş Efendiyi o kadar sıkmış ve ısırmış ki bazı dişleri dökülmüştür.

Bir defasında Nevres Bey sarmış ve sıkmıştır. O derecede ki Amîş Efendinin üzerinde bulunan bir madeni kalem kırılmış ve pantolon askısının demiri kemiklerine batarak zedelemiştir,

Üçüncüsü de Mecdi Efendi İle vaki olmuştur.

Abdülaziz Mecdi Efendi de iki zatı böylece cezb ettiği, hatta Rüştü adında birisinin sıkışından sırtında ki kemiklerin hayli zedelendiği ve irtihallerinden dört beş ay önce sanatkâr bir genç muallimin birdenbire Mecdi Efendinin üzerine atılarak dişlerini kanattığı görülmüş tür. Şu halde Mecdi Efendi de “cazib” olmak hususundaki arzularına nail olmuşlardır demek olur.

[18] Âl-i İmrân, 191

[19] Nevres Bey rivayetiyle Mehmed Efendimiz ‘in Aziz Sultan’dan rivayetleri (Azizlikten, zellilliğe; Allah Teâlâ’dan kulluğa indim)

Maraşlı Ahmed Tâhir Efendi buyurdu ki;

“Abdülkadir Geylâhi Hazretleri ölecekleri gün kapının eşiği önüne uzanmış, perişan bir halde ağlıyorlarmış, sormuşlar:

“Ya Abdülkadir neye ağlarsın. Senden bahtiyar kimse var mı? Sen zamanın kutbusun.”

“İşte en son mertebeyi burada zillette buldum” demişler. Bizim Efendi Hazretleri Türbedar da zillette buldular.”

[20] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası sebebiyle üzmekten çekindiğimizden dolayı demektir.

[21] Nakıs iken şeyhliğe kalkanların delilerle haşrından korkarım.

“İrşada mezun olmadığı halde başına adam toplayanın, Müseylemet’ül-Kezzâb ile haşrından korkulur.”

[22] Hava harekâtları ile

[23] Tâlût: İsrailoğullarının meliki. Esas adı Saul’dür.

Kelime olarak “Tâlût” İbranice bir lakabdır. Arapça “Tûl” kelimesi ile alakalı olup, aşırı derecede boylu ve kudretli anlamına gelir.

Kur’an’da iki yerde Tâlût kelimesi geçmektedir. Birkaç yerde de, ona işaret eden zamirler bulunmaktadır.

Mısır ile Filistin arasında yaşayan Amalika adlı bir kavim vardı. Başlarında Câlût adında bir kral bulunuyordu. Bunlar İsrailoğullarına saldırıp onları perişan ettiler. İsrailoğulları da, kendi peygamberlerinden, düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine bir kumandan tayin etmesini istediler. Onların bu peygamberi, Musa aleyhisselâmdan sonraki peygamberlerden biriydi. Onların bu talebi üzerine, peygamberleri onların basına, nesli Ya’kûb aleyhisselâm’ın oğlu Bunyamin’e dayanan Tâlût’u hükümdar olarak tayin etti. Bu durum Kur’an’da söyle ifâde edilmiştir:

“Peygamberleri onlara: “Bilin ki Allah, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi” dedi. Bunun üzerine (onlar): “Biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olur?” dediler. (Peygamberleri): “Allah sizin üzerinize onu seçti. İlimde ve cüssede ona, sizden daha çok üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihâta eder ve her şeyi bilendir” dedi” (Bakara, 247).
İsrailoğulları onun krallığını tasvip etmek istemediler; işi zenginlik ve kısır kavmiyet noktasından ele almaya çalıştılar. Oysa ayette ifâde edildiği gibi, Yüce Allah, Tâlût’a ilimde ve cisimde, maddî ve manevî yönden bir üstünlük vermişti. Maddî yönden iri cüsseli, güçlü, kuvvetli ve güzel olarak yaratmıştı. Manevî yönden de, dinî, siyasî, fen, teknik ve savaş ilimlerinde ona üstün bir başarı ve maharet vermişti. Aynı zamanda o, fakirlere karşı merhametli ve şefkatliydi, yoksulların dertleriyle dertlenir, sıkıntılarını gidermeye çalışırdı. Bir de, Yüce Allah amirliği dilediğine verir. Komutanlık ve amirlik için bunlar önemlidir. Yoksa veraset, soy-sop, ayrı nesepten gelme şartları geçerli ve önemli değildir.

Tâlût komutanlığı ele aldıktan sonra, askerleriyle Câlût’a karşı cihada çıkıyor ve önce askerlerini deniyor. Askerlerinden ihlaslı ve samimi olanlar belirlendikten sonra, düşmanlarıyla cihada devam ediyor. Yüce Allah bu hususta Kur’an’da şu açıklamada bulunmuştur:

Tâlût, ordusuyla birlikte ayrıldığında dedi ki: “Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç avuçlayanlar hariç- onu tatmazsa, o bendendir.” Onlardan az bir bölümü dışında ondan içtiler. O, kendisiyle beraber imân edenlerle onu (ırmağı) geçince, onlar (geride kalanlar): “Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok” dediler. (O zaman) Allah’a kavuşacaklarına kesin gözü ile bakanlar: “Nice az bir topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” dediler” (Bakara, 249).

Tâlat ve askerlerinin, Câlût ve askerlerine karşı cihada hazırlandıklarında, Allah’a karşı yaptıkları niyâz ve duaları, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir:

“Onlar, (Tâlût ve ordusu) Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki:-Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et” (Bakara, 250).

Tâlût ile askerlerinin zaferini ve Câlût ile askerlerinin de yıkılışını haber veren bir ayetin meâli ise, şöyledir:

“Derken, Allah’ın izniyle onları bozdular. Dâvûd Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir” (Bakara, 251).

Ayette de ifâde edildiği gibi, Dâvûd aleyhisselâm, Tâlût’un komutasında toplanmış bulunan İsrailoğullarının arasındaydı ve karşı ordunun başında bulunan Câlût’u öldürdü. Böylece İsrailoğulları bu savaşta galip çıktı. Filistin ordusu yenildi. Dâvûd aleyhisselâm bilâhare Tâlût’un kızı ile evlendi ve onun ölümünden sonra da onun yerine kral oldu.

[24] Allah Teâlâ’nın büyük rahmeti üzerine olsun.

[25] Ermeni yanlısı olarak görülen bazı yazılarından dolayı düşmanlarınca ‘Artin Kemal’ şeklinde adlandırılır. Mustafa Kemal’e ve Milli mücadeleye karşı tavrı tutumu yüzünden pek çokları tarafından “hain” olarak damgalanmıştır[ 4 Kasım 1922 günü, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu birkaç kişi Ali Kemal’i Tokatlıyan Oteli ‘nde gittiği berber dükkânından kaçırarak İstiklal Mahkemesi’ne çıkarılmak üzere Ankara’ya götüreceklerini bildirdiler. Gerçekte ise Ali Kemal, İzmit’te bölge kumandanı Sakallı Nurettin Paşa’ya teslim edildi. Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dışarı çıkarken kumandanlık karargâhı önünde bekleyen “genç subaylar” tarafından linç edildi (6 Kasım 1922). Kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak öldürüldü. Çıplak vücudu ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda dolaştırıldı. Cesedi, Lozan Konferansı’na giderken trenle İzmit’ten geçecek olan İsmet Paşa görsün diye istasyonda bir sehpaya asıldı. İzmit’te defnedilen Ali Kemal’in mezarı, başına bir mezartaşı veya herhangi bir işaret konulmaması sebebiyle zamanla ortadan kayboldu; uzun araştırmalar sonunda 1950’lerde yeri tespit edilebildi.

[26] Hatıra gelen şeyler, vesvese bile olsa meşul omayın demektir.

[27] Nefsin isteklerini içten geçirme

[28] Hayvan sınıfında insana en yakın gelen “at” dır, diyerek maymundan da gelmediğine de işaret etmiştir.

[29] Trakya Argosunda koşalamak: Kovalamak.

[30] Ululuk, itibâr, değer, kıymet

[31] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zayıf iman olarak hadiste buyurması nadirattan olduğu içindir. Kalb ile tasarruf edebilmek ne büyük servettir.

[32] Azar azar, birer ayet öğreterek;

[33] Kiri terk eder doğru yol gider.

[34] Bir gün Sahabe-i Kiram Huzuru Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile oturur iken ashaptan bir zat gelip Efendimiz’e sarılır. Huzurda bulunan eshab bunu terki edebe hamlederler. O zat gittikten sonra Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz yine aynı sözleri buyururlar.

[35] Hususi şefaat

[36] İrade-i teklifiye: İnsanın cüz-i iradesi

İrade-i tekviniye: Allah Teâlâ’nın yaratmasındaki iradesi

[37] Nevres Bey rivayetiyle Sadık Bey ‘den lâkin söyleyeni meçhul

[38] Mürşidin verdiği isme itibar etmenin önemi anlatılmıştır. Harflerin sırları nedeniyle ismin değişmesi kaderide değiştirir.

[39] Nisa,78; “Her şey Allah katındandır.”

[40] Doğru ( hakiki ) nesebe (soya) göre kazanmak suretiyle

[41] Kamunun tamamının bağlılık ve îtimâdmı bildirmesi

[42] Zor kullanarak üstün gelmek

[43] Birinin yerine geçmek, halef olmak

[44] Bakara, 216

[45] Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tarfından görevlidirler.

[46] Âl-i İmran, 9; “Rabbimiz! Doğrusu geleceği şüphe götürmeyen günde, insanları toplayacak olan sensin. Şüphesiz Allah verdiği sözden caymaz.”

[47] Nezafet; temizlik-gösteriş

Burada bahsedilen şeriatın emretmediği temizlik bile olsa şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınırım.

[48] Kibirden kurtulmak terakkinin kendisidir.

[49] Hicr, 99

[50] Abdül Gani bin İsmail En Nablusi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz; 1670-1730 yılları arasında yaşamış olup kabirleri Şam’da bulunmaktadır. Sultan’ın 194 adet eseri bilinmektedir. Ukud ül-lû’lüiyye fı Tarik is sadet il Mevleviye adlı eserin sahibi olup Müstekimzade Süleyman Saadet tarafından tercüme edilen eseri Ankara Milli Kütüphane’de HK Mf 1994 – 292 kayıt no ile bulunmaktadır.

[51] Zümer, 7 “ De ki: «Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”

[52] En’am,82; “Onlar doğru yoldadırlar.”

[53] Bakara, 262;“Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

[54] İsra, 65; “Doğrusu Benim mümin kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.”

[55] Bakara, 31 “ Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti,”

[56] Mutaffifin, 15-16; “Hayır; doğrusu onlar o gün, Rablerinden yoksun kalacaklardır. Sonra onlar, şüphesiz, cehenneme gireceklerdir.”

[57] “Ancak Allah Teâlâ’nın inayeti ile günah işlenir ve ancak Allah Teâlâ’nın muvaffak kılması ile Allah Teâlâ’ya taate güç yeter.”

[58] Muzaheret: isim, eskimiş (muza:heret) Arapça: Destekleme, yardım etme, arka çıkma

[59] Harf, kelime ve cümle sırlarından bahseden sarf ile asıllar ilmi olan yaratılış hikmetlerine işaret edilmektedir. Bu sözleri zahirine hükmetmemelidir.

[60] Mürşidin elinin içini öpmek levhi mahfuzu öpmektir, derler.

[61] İnsan, Kur’ân-ı Kerim’i okumaya, arkadaşıyla sohbet etmeye ve Allah Teâlâ ile konuşmaya doyamaz.

[62] Her taşın ve ağacın altında Allah Teâlâ’yı zikredin.

[63] Şûra, 23; “Ey Muhammed! De ki: Ben sizden buna karşı, yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem.”

[64] Bu söz Ebû Tâlib radiyallâhü anh’e aittir.

[65] Kuşadalı Hazretleri manevî irşada izin verdiği kişilerin her biri, âlem-i velayeti vermişsede rabıta telkinine salâhiyetine kavuşmamıştı. Bu âli yolda rabıta telkin etmek her asırda sahib-i vakitte tecelli eden bir lûtf-i kübradır. Kuşadalı Hazretleri, hal-i hayatta iken kendileriyle şeref-i mülakata nail olmayanların rabıta etmelerini men buyururlardı. Bu gibiler biat ettikleri vekilin delaletiyle âlem-i sülûke dâhil ve istidadı olanlar mertebe-i velayete bile vasıl olurlar. Ancak kemâl bad-el-kemâl bulmak naib-i ekmel-i Muhammedîye mülakat ile olur, denilmektedir.

[66] Albert Einstein (14 Mart 1879 – 18 Nisan 1955), Yahudi asıllı Alman teorik fizikçi. Dilini çıkarmış olduğu fotoğrafından çıkarmamız gereken çok manalar var demektir.

[67] “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Hucurat, 1)

[68] (Hûd, 46), “ Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme.”

[69] Argoda “tenasül uzvu”

[70] Nûr, 37; “Bunları ne ticaret, ne de alış veriş Allah ‘ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar.

[71] Arapçadaki sarf bilgilerinden bir kelimeden türetilen yüzlerce kelime bilgisi. Kendisi hoca mesleğinde ve kıyafetinde olduğu için bana boyle hitap etti.

Maksadı “Allah Teâlâ böyledir, herşeyde vardır, her şey ondandır ve O’dur,” demek idi.

[72] Nimete şükür, vereni görmektir.

[73] Nebiler ve Allah Teâlâ dostları teslim-i ruh ettikleri mekânda sırlanırlar. Bu nedenle makam denilen yerlerde bu sırlar vardır.

[74] (Mustafa Ozeren Efendimizden; “Ya yol verir, ya vermez” ilavesi vardır). (Halil Efendinin çeşitli hallerini gören Mehmet Efendi “Halil sen bana Efendiden daha ileri geliyorsun dermiş, onun üzerine yukarıdaki kelâm zuhur etmiş – Ahmed Erdem).

[75] “İki âlemde tasarruf ehlidir ruhu veli

Deme kim bu mürdedir, bunda nice derman ola

Ruh şimşiri Hudâ’dır ten gılaf olmuş ana

Dâhi âlâ kâr eder bir tığ kim üryân ola”

(Müfti-i’s-sakaleyn Kemal Paşazâde)

[76] 1836′de Feht Ali Şah’ın yaklaşık 100 çocuğundan Muhammed Şah tahta çıkmıştır. Bu dönemde Britanya güneyden İran’ı yarı sömürgesi yapmaya başlamıştır.

İsmaililiğiin önderi Ağa Han isyanı ettiyse de bastırılarak Hindistan’a sığınmıştır. 24 Mart 1844′de Seyyid Ali Muhammed vahiyin indiğini ve kendisinin gayba eden imam olduğunu iddia ederek Babiliğini örgütlemeye başlamıştır. Babiler Kaçarların siyasetini, mevcut Şiiliğini ve başta Rusya ve Britanya olmak üzere Avrupalıların sömürgeciliklerini eleştirmiştir.

1848′de Muhammed Şah öldüğünde Babiler isyan etmiş ve Nasreddin Şah Rusya’nın yardımıyla Babileri bastırmaya çalışmıştır. Babileri bastırmakla başarılı olan sadırazam Emir Kabir İran’ın ıslahatını başlatmış ancak 1852′de Nasreddin Şah tarafından öldürülünce ıslahat hareketi de sona ermiştir.

1870′da Kacar Hanedanının ekonomisi ifras etmiş ve Avrupalı yatırımcılara ekonomik ayrıcalık haklarını vermeye başlamıştır. Böylece İran, Rusya ve Britanya’nın yarı sömürgesi haline gelmiş ve dünya ekonomisinin de parçası olup dışarıdan ucuz malları girdikleri için İran’ın ekonomik gücü zayıflamıştır.

Britanya’ya gizlice tütün üretimi ve satışının 50 yıllık hakkını tekel olarak verilmiştir. 1890′de İstanbul’da çıkan Akhtar gazetesi tarafından bu ortaya çıkarılınca İran’da ulemalar ve bazariler ‘Tütün Kıyamı’ adlı protest hareketini başlatmış ve Kacar Hanedanı tütün ile ilgili ayrıcalık haklarını Britanya’dan geri almıştır.

[77] Kalbin manevi yolculuk için kabiliyet kazanması.

[78] Müncer: dayanmak, nihayet bulmak; bir tarafa çekilmek, sürüklenme, sona eren, neticelenen.

[79] Duhâ, 5; “Ta razı oluncaya kadar vereceğim.”

[80] Söyleyende söyletende Allah Teâlâ’dır.

[81] Talak, 12 “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah’tır, Allah’ın herşeye Kadir olduğunu ve Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığını bilmeniz için Allah’ın buyruğu bunlar arasında iner durur.”

[82] Bir gün mübarek parmakları ile enfiye alıp;

“Arif, te bu zerreden bile hakkı sima eder rüzgâr iniltisi, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hakdır.”

[83] Sonradan oldu demek değil.

[84] Vahdet-i vücud meselesini ağızlarına lakırtı edenler için söylemektedir.

[85] Akve’l kuvâ = Güçlülerin en güçlüsü Â’ciz’ül â’ciz = Âcizlerin en âcizi

[86] Bize görünen görünen şey o takdirin gerçekleşmesidir

[87] (BARKÇİN, 2011) , s.211-224

[88] Ahmet Amîş Efendi …der ve sonra eliyle diline işaret ederek ve parmaklarını, diline değdierek, hal diliyle:

“Bundan ötesi söylenmez ki!”

[89] Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler. (Yasin: 37-40)

[90] Onlar: «Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!» derler. Melekleri, arşın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların aralarında adaletle hüküm olunmuştur. «Övgü, Alemlerin Rabbi olan Allah içindir» denir. (Zümer; 74-75)

[91] Bu yapılan hareket imanını ibraz için iki şahit getirilmesi hikmetini gösterir.

[92] Ankebut, 45

[93] Maraşlı Ahmed Tâhir Efendi buyurdu ki;

“Zikir çektirmek şeyhin kuvvetine, kâmilliğine bağlıdır. İsmi şeriflerden hangisini söylersen olur. Hatta şeyh kâmil olunca (taş, taş) diye zikir çektirse, işler gene olur. Müritlerinden birisi Kuşadalı Hazretlerine sormuş; onlar da (Günde 15 defa İbrahim çeksen sana kâfi) demişler.

[94] (Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti” isimli eserin sayfa 134. vd.) Ahmet Amîş Efendiden bahsederken, Hazretin Hakk’a yürümesi esnasında 116 yaşlarında bulunduklarının rivayet olunduğunu beyan eder. Keza söz konusu eserin aynı sahifesindeki bir

ifadeye göre, Ahmet Amîş Efendiye, mürşidi Ömer-ül-Halveti:

“Ahmed! Senin tevellüdün belli değildir.”demiştir.

Bu söz tasavvufî bir neş’e ile söylenmiş ve mecazî olarak nitelendirilmiştir.

[95] Kıyâmet, 29; “ Ayak ayağa dolaştığı zaman” bilir misin?

[96] Bakara, 38 “ Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.

[97]Fâtır Suresi, 28

[98] Bakkal yahut diğer birine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz borcunuzu ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır.

[99] Mücadele, 10; اِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ اَمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيًْا اِلاَّ بِاِذْنِ اللهِ وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (Gizli toplantılar, inananları üzmek için şeytanın istediği şeydir. Allah’ın izni olmadıkça şeytan onlara bir zarar vermez.)

[100] Mücadele, 10;

[101] Âl-i İmran, 160

[102] Arif-i billah ve vâsıl-ı illallah Selanikli Hacı Ali Örfi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretlerinin seyri sülükde etvar-ı bedia ve üslub-ı güzideyi cami gazelleri de bu beyte benzer.

Babam da ben baba iken baba doğurdu anamı

Anam da meme emerken anam doğurdu babamı

Babam anamı doğurdu, anam babamı büyüttü.

İkisi de birlik idi talâk etmezden evvel anamı

Böyle bir zâde-i mâder değilim sanma ben ebter

Babamla ahd ettim ol demki doğursun o anamı

Babam bana veled dedi her emrine mütekidem

Anama mahrem dedi görmedim vech-i anamı

(Bu gazeli Şeyh Hacı Maksud Hulusi Piriştinevi şerh etmiştir).

[103] Hadîd, 23 “Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir. Allah, kendini beğenip öğünen hiç kimseyi sevmez;”

[104] İsrâ, 5 “Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar…”

[105] Hevenk: Bir ipe geçirilmiş veya birbirine bağlanmış yaş yemiş veya sebze bağı

[106] Mehmed Tevfik Kayseri Hazretleri Sertürbedar Ahmed Amîş Efendi’nin halifesidirler. Kayserili olmaları dolayısıyla “Kayseri” lakabıyla marufturlar. Ahmed Amîş Efendiden aldıkları emaneti 1921-22′ lerden 1927′ye kadar muhafaza etmişlerdir. 1927′den 1933-34′lere kadar geçen bekleme devresinden sonra, kendi ifadelerine göre emaneti Ahmed Tahir Maraşi Efendi Hazretleri devralmıştır.

Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri, Sultan Abdülhamid Han’ın sofra hizmetlerini görmekte bulundukları sıralarda gönül muhabbeti ile meşgul olmuşlar, bilahare Sultan Abdülhamid’in tahttan ayrılmasını müteakip saray erkânı ve personel dağılmıştır. Mehmed Efendi ise, zaman zaman iltifatlarına mahzar olduğu Ahmed Amîş Efendinin tavsiyesi üzerine bir ara Kayseriye git mişler ve bir müddet sonra dönmüşlerdir. Kayseri dönüşü Ahmed Amîş Efendi Hazret kendilerine hal hatır sorduklarında şu cevabı verirler:

“Efendim, tencere iki ise birini sattım, yatak iki ise birini sattım, bağı da tefeciye verdim sonra geldim!”. derler.

Ahmet Amîş Efendi kendisine:

“İyi yapmışsın” buyururlar.

[107] Hakikaten Şerafettin Yaltkaya zamanla yükselip profesör ve Diyanet İşleri Reisi oldu. Fakat İslâm dinîne hizmet edeceği yerde pek çok sorunların çıkmasına sebebiyet verdi. Bu yüzden, icraatını bilenler tarafından Telafüddîn Haltkaya adı ile anıldı.

[108] “Emekli Binbaşı olup 1953 yıllarında Bilecik İnönü nahiyesinde mütemekkinen sakinlerindendir.

[109] Kâf, 28-29

[110] Bu Allah Teâlâ’nın büyük lütfudur.

[111] Kazım bey Emekli binbaşı olup 1953 yılında Bilecik vilayeti merkezinde mütemekkiren sakindir.

[112] Hayat veren feyzinden genişledi

[113] Mürşid mürşid olursa bu kadarı da yeter. Olmazsa zikir çek çek dur, ne faide olur ki;

[114] Mülhak: isim, askerlik Bir asker karargâhında subay yardımcısı.

[115] Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma.

[116] İnha:isim, Resmî bir göreve atama veya bir üst aşama için yazılan yazı:

[117] Ömer Lütfi Toygar 1924 yılında Ödemiş’te dünyaya geldi. Babası Hacı Yusuf Toygar, annesi Fatma Üzire hanımdır.

Hacı Yusuf, doğduğu ve büyüdüğü yer olan Konya’dan medrese tahsili için genç yaşta ayrılmış ve Dava Vekilliği yaptığı Ödemiş’e ilk eşi Şefika Hanım ile evlenerek yerleşmiştir. Şefika Hanım’dan çocuğu olmayınca Şefika Hanım’la beraber hacca gitmeleri şartı ile Yusuf Efendi’ye çocuk verebilecek bir hanımla evlenmesine izin vermiş ve dünyaya gelen Mehmet Kemal ile Ömer Lütfi’ye ikinci annelik yapmıştır. Ağabeyi Mehmet Kemâl, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuduğu için Ömer Lütfi, Denizli Lisesi’ni (o tarihte Ödemiş’te lise yoktu) bitirdikten sonra ailesine yük olmamak için askeri talebe olarak İstanbul Diş Tabipliği Fakültesi’nde okuyarak 1949 yılında mezun olmuştur. Teğmen rütbesi ile mezun olduğu yıl Fatma Müesser Hanım ile evlenen Ömer Lütfi, Ankara, Merzifon, İzmir, Visbaden, Kütahya ve Eskişehir Hava Hastanelerindeki görev yıllarından sonra albay rütbesi ile emekliye ayrılmıştır. Bu yıllar sırasında Ödemiş’te büyük kızı Hasene, Merzifon’da Atiye ve büyük oğlu Yusuf Ammar, İzmir’de de küçük oğlu Ahmet Tahir ile küçük kızı Feyziye dünyaya gelmişlerdir. İstanbul’da diş tababetinde okuduğu yıllarda tanımak bahtiyarlığına eriştiği Ahmet Tahir Memiş Hazretlerinden aldığı feyz ve muhabbet vefatlarında vazifeyi devrettikleri Mustafa Özeren Efendi Hazretleri ile devam etmiş ve Ömer Lütfi bu rabıtanın bu dünya ile ilgili kısmını son nefesindeki “ALLAH” kelamına kadar terk etmemiştir.

Bu rabıtada aldığı zevki ve heyecanı paylaşmak isteği ile okuyacağınız “Muhabbet Üzerine” adını verdiğimiz eseri kaleme almıştır.

Allah Teâlâ bizlere de bu rabıtanın kokusunu nasip eder inşallah. Amin.

Fatiha Suresinin Ruhül Beyan Tefsiri

Yorum yapın

Müddessir sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. 7 âyettir. Kur’an’ın ilk sûresi olduğu için açış yapan, açan mânâsına “Fatiha” denilmiştir.
Ana kitap mânâsına “Ümmü’l-Kitâb”, dînin asıllarını ihtiva eden mânâsına “el-Esâs”, ana hatlarıyla İslâm’ı anlattığı için “el-Vâfiye” ve “el-Kâfiye”, ilk defa inen yedi âyet mânâsına “es-Seb’u’l-Mesânî”, birçok esrarı taşıdığı için “el-Kenz” adları da verilmiştir.

1. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla:
2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsûstur.
3. O Rahman ve Rahîm’dir.
4. Din Gününün sahibidir.
5. Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.
6. Bizi doğru yola eriştir.
7. Nimete erdirdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların yoluna değil.

Bu sûreye “Fatiha” adının verilmesinin hikmetleri:
1. Mushaf onunla başladığı, Kur’ân okumaya, ilim öğrenmeye ve namaza onunla girildiği için; çünkü Fatiha “açan” demektir.
2. Her söze hamdele ile başlandığı için,
3. İlk nazil olan sûre olduğu için,
4. Allah Teâlâ’nın Levh-i Mahfûz’da yazdığı ilk söz olduğu için,
5. Dünyâda ulvî gayelerin, âhırette cennet kapılarının anahtarı olduğu için,
6. Kitâb-ı ilâhî’nin gizli hazîneleri onunla ortaya çıktığı için; çünkü Fatiha, ilâhî hitabın inceliklerini ihtiva eden hazînelerin anahtarıdır. Kur’ân’ın bütün incelikleri ehline onunla münkeşif olur. Fâtiha’nın mânâlarını bilene müteşâbih âyetlerin kilitli kapılan açılır. Fâtiha’nın aydınlığında müteşâbihlerin nûrlanndan derleme imkânı hâsıl olur.
Fâtiha’ya Ümmü’l-Kur’ân da denilmiştir. Ümm, bir şeyin aslı, temeli ve anası demektir. Kur’ân’ın ana hedefi şu dört şeydir:
a) Ulûhiyyet
b) Nübüvvet
c) Âhıret
d) Kaza ve Kaderin Allah’dan olduğunu isbât.
Fâtiha’daki “Hamd âlemlerin Rabbına aittir” âyeti, ulûhiyyetin ikrârıdır. “Din gününün sahibidir” sözü, âhırete delâlet eder. “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz” âyeti, kader konusunda Cebriyye ve Kaderiyye gibi sapık fırkaların görüşünü nefy ederek her şeyin Allah’ın takdiriyle olduğunu isbât eder.
*
Fâtiha’ya “Seb’u’l-Mesânî” de denilmiştir. Bunun sebebleri ise şöyle sıralanabilir:
1. Fatiha yedi âyettir. Bu âyetlerin her biri Kur’ân’ın yedide biri yerine kaimdir. Bu yüzden Fâtiha’yı okuyan kimse, Kur’ân’ın tamamını okumuş gibi ecir ve sevap kazanır.
2. Fatiha Sûresi’nin yedi âyetini okumak üzere ağzını açan kimseye, cehennemin yedi kapısı kapanır.
Bu iki sebeb, Fâtiha’ya seb’ (yedi) denilmesinin sebebidir.
Mesânî denilmesinin sebebleri ise:
a. Her namazda en az iki kere okunması,
b. Her rekâtta kendisine fiilen veya hükmen bir başka sûrenin eşlik
etmesi
c. Mekke’de ve Medine’de olmak üzere iki defa nazil olması.
r Bu sûreye ayrıca “Salât, Şifâ, Safiye, Esâsü’l-Kur’ân, Kâfiye, Vâfiye, Hamd, Sual, Şükür ve Duâ” gibi isimler de verilmiştir. Çünkü bu sûrede, bu adlan almayı gerektirecek bütün özellikler vardır.
Fatiha’nın bir adı da “Sûretü’l-Kenz”dır. Nitekim bir kudsî hadiste Allah Teâlâ hazretleri: “Fatiha Benim Arş hazînelerimden bir hazînedir. “10 buyurmuştur.
10. Münâvî, IV, 420.

tefsir

1-2. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbına mahsûstur.
Bu âyetteki “el-Hamd” kelimesinin başındaki harf-i ta’rîf, yâni “el” takısı hamdin kemâlini gösterir; yâni hamdin en mükemmeli demektir. O da: “Allah’ın hamdi Allah içindir, peygamberlerin, velayet makamına ermiş kâmillerin hamdi de Allah içindir” demektir. Ya da hamd ve sena; ister bizâtihî (ayn olarak) isterse melek, beşer ve diğer varlıklardan sâdır olan ârızî şekliyle olsun, aslında mahmûd, adlinde memdûh ve gerçek ma’bûd olan Allah içindir. Nitekim Allah Teâlâ. “Hiçbir şey yoktur ki, Allah’ı hamdi ile tesbih etmiş olmasın.” (el-İsra, 17/44) buyurur.

Süfîlere göre hamd; övgüye lâyık bulunan Allah Teâlâ’nın kemâlini ortaya koymaktır. O’nun kemâli sıfat, fiil ve eserlerinde zahir olur. Dâvud Kayseri der ki: “Hamd; söz, fiil ve hâl ile olur.”
Söz ile olan hamd, dil ile yapılan övgüdür. Hak Teâlâ’yı, peygamberlerinin lisanıyla veya kendini övdüğü şekilde sena etmektir.
Fiilî hamd, Allah’ın rızâsını umarak ve O’nun yüce katına yönelerek ibâdet ve hayır türünden bedenî amelleri yerine getirmektir. Çünkü insanın diliyle hamdetmesi, organlarıyla da gerektiği gibi şükretmesi ve her hal ü kârda müteşekkir bulunması gerekmektedir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a): “Hamd, her hal ü kârda Allah’a mahsustur”11 buyurur. Bu da ancak her organın yaradılış sırrına uygun bir biçimde şeriatın gösterdiği şekilde kullanılmasıyla mümkün olur. Hakk’a kullukla olur. Nefse pay ayırmadan emr-i ilâhîye boyun eğmekle olur.

Hal ile şükür ise rûh ve kalb ile gerçekleşir, ilmî ve amelî kemâlât ile bezenmek, ahlâk-ı ilâhî ile ahlâklanmak suretiyle kazanılır. Nitekim insanlar, ilâhî ahlâk ile muttasıf olmakla emrolunmuşlardır ki, bu suretle ahlâkî olgunluk nefislerinde ve kişiliklerinde meleke hâline gelebilsin.

Hakikatte hamd, mazâhir denilen tecellî, zuhur ve tafsîl makamında Hakk’ın kendi kendisini senâsıdır. Çünkü bu tecellî ve mazharlar Hakk’ın gayrı değildir. “Cem’- i ilâhî” makamında Hakk’ın zâtını söz ile hamdetmesi, Allah’ın ilâhî kitaplarda kendisini anlattığı kemâl sıfatlarıyla olur. Hakk’ın fiilen kendisini hamdi ise cemâl ve celâle âid kemâlâtını gayb âleminden şehâdet âlemine, bâtından zahire, ilimden ayn’a izhâr ile sıfatlarının tecelligâhında ve isimlerinin mahallinde göstermesidir. Hakk’ın hal yolu ile hamdi de O’nun feyz-i akdesde ilk tecellileridir. Ve ezelî nurun zuhurudur. Cem’ hâlinde Hâmid de, Mahmûd da; Hamd eden de Hamd edilen de O’dur. Tafsîl makamında ise durum şu şiirde belirtildiği gibidir:

Perde açılmadan önce tüm zaman boyu ben
Zannediyorum ki Seni zikrediyor, Sana şükrediyorum.
Gece ışıdığında ben şâhid oldum ki;
Sen hem Mezkûr (zikredilen), hem Zikir, hem de Zâkirsin (zikredensin).

Sözle hamdeden herkes, hamd ettiğine kemâl sıfatlar isnâd ederek tanır ve böyle bir tanımanın tanıtmayı gerektiğini de bilir.

Hamd; sena, şükür ve medih anlamlarını da kapsar. Bu yüzden Allah’ın kendisine olan hamdi “lillâh” ta’bîriyle, şükrü “Rabbi’l-âlemin’, medhi de “er-Rahmânirrahîm ve Malikî yevmi’d-dîn” ile sâdır olmuştur. Bu üç vecihle kulun Allah’a gerçekten hamdetmesi mümkün değildir. Kul, ancak taklîd yoluyla ve mecazî olarak hamdedebilir. Çünkü
.

O’nun zâtına ve sıfatlarına lâyık bir sena ve medih O’nu, zât ve sıfatlarının künhüne vâkıf olarak bilmenin bir bölümüdür. Nitekim Allah Teâlâ: “Onların ilmi, O’nu ihata edemez” (Tâhâ, 20/110) “Onlar Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar.” (el-En’âm, 6/91) buyurmaktadır.
Kulların mecazî ve taklîdî hamdine gelince; Mi’râc gecesinde Hz.Peygamber (s.a)’e Yüce Allah’ın: “Beni sena et!” hitabı karşısında:
“Ben Seni gerçek anlamda sena edemem” demişti. Ancak ilâhi emre imtisal ile ubudiyetini arz edebilmek için:
“Sen kendini nasıl sena ettiysen; ben de Seni öylece sena ediyorum”12 demişti.
İşte bu taklîdî bir senadır. Bize de bu anlamda taklîdî sena emredilerek: “el-Hamdü lillâh de” (el-İsrâ, 17/111) buyrulmuştur.
Ayrıca “Gücünüz yettiği kadar
Allah’a karşı takva üzre olunuz” (et-Teğâbün, 64/16) buyurulmaktadır.
et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye adlı eserde böyle anlatılmaktadır.
Şeyh Sa’dî (k.s.) de şöyle der:
Vücûdumdaki her kıl O’nun bir ihsanıdır ..
Ben her kıl için nasıl şükre muktedir olabilirim? “

Huccetü’l-İslâm İmâm Gazzâlî, Minhâcü’l-âbidîn adlı eserinde bu konuyu şöyle anlatır:
“Hamd ve şükür sâlikin maksadına ulaşmak üzere geçmesi gerekli yedi yokuştan sonuncusudur. Kulu ibâdet yolunda harekete geçiren ilk şey, semavî bir uyan ve ilâhî bir yardımdır. Nitekim Cenâb-ı Peygamber (s.a.) şu hadîsi ile buna işaret etmektedir: “Kulun kalbine bir nûr gelince kalb açılır ve genişler.” Sordular: “Ya Rasûlallah bunun bilinmesini sağlayacak bir alâmeti var mı?” Efendimiz buyurdu: “Aldanma yurdu olan dünyâdan uzaklaşıp, ebediyet yurdu olan âhırete yönelmek ve ölüm gelmeden hazırlıklı olmak bunun işaretidir. “13
Böyle bir kulun aklına ilk gelen şey, bu kadar çok nimetin, bir sahibinin olduğu düşüncesidir. Bu kadar nimet veren, benden şükür ve hizmet ister. Ben ondan gafil olacak olursam, belki de nimetini elimden alır ve beni cezâlandırır. Bana mucizelerle peygamber gönderdi ve kendisinin herşeyi bilen, tâata sevap, günaha ceza veren bir tanrı olduğunu haber verdi. Emir ve nehiylerini bildirdi. İnsan bu suretle nefsinde bir korku ve endişeye kapılır ve sanata bakıp, Sanatkâr’a vâsıl olur. Böylece yüce sıfatlarla bezenmiş bir Rabbın varlığına yakîn hâsıl eder. Bu hal daha yolun başında sâliki karşılayan, “ilim ve ma’rifet” basamağıdır. Sâlik ilk basamağı basiretle kat’etmek için âhırete çağıran ulemayı araştırır ve onlardan öğrenir. Bu sayede Rabbının varlığına yakîn hâsıl edince ma’rifet onu hizmete soyunmaya teşvik eder. Önce zahirî ve bâtınî farzlardan kendisine gerekli olanı öğrenir ve ibâdete yönelir. Bir de bakar ki pek çok insan gibi kendisi de günahkârdır. Hemen kendi kendine şöyle der: “Ben nasıl tâata yönelebilirim ki, günaha boyanmış biriyim. Önce sıkı bir tevbe etmem ve günah kirlerinden temizlenmem gerekir ki bu suretle hizmete lâyık olabileyim.” İşte bu safhada onu karşılayan “tevbe” basamağıdır.
Şartlarına ve esasına uygun bir tevbe gerçekleştirerek sülük yoluna giren sâlik de bâzı engeller ile karşılaşır. Bunlar onu ibâdetten alıkoyabilir. Bu engeller genelde dört ana maddede toplanır:
Dünyâ, halk, şeytan ve nefs.

Sâlik, bunlardan geçmek için dört şeye sarılmalıdır: Dünyâdan soyutlanmalı, halktan uzaklaşmalı, şeytan ve nefs ile savaşmalıdır. Bunlar içinde en zoru da nefs ile savaştır; çünkü o içimizdedir. Şeytan gibi onu bir çırpıda kahredip kurtulmak mümkün değildir. O, insanın bineği ve âletidir. Aynca nefsin ibâdete yönelmeye rızâsı ve arzusu da yoktur. Çünkü hayra zıt bir fıtratta ve hevâya uygun bir hilkattedir.

Nitekim şâir:
Bu serkeş nefs öyle süratle koşar ki,
Akıl onun dizginini tutmaya güç yetiremez.
Kimse nefs ve şeytanla başa çıkamaz,
Karıncaların kaplanın hücumuna ne tesiri olabilir?

Nefsi itaat altına alabilmek için, onu takva gemiyle dizginlemelidir. Takva ile dizginlenen nefsi, sahibi iyi hizmetlerde kullanır ve fesâd mahallinden korur. Bu engeli de aşan sâlik kendisine karşı çıkan ve onu ibâdete yönelmekden alıkoyan başka bir takım engeller görür.

Dikkatle bakınca bunların da dört sebebi olduğunun farkına varır:
1. Nefsin peşi sıra koştuğu rızık,
2. Korku veya ümit veren, istenen veya istenmeyen, kendisinin fesadına mı, haynna mı olduğunu bilemediği; ardı arkası kesilmeyen sıkıntılar ve tehlikeler,
3. Her taraftan kendisini saran sıkıntı ve zorluklar; özellikle de halka muhalefetin şeytan ile muharebenin ve nefs ile mücâdelenin zorluklan,
4. Başa gelen muhtelif kaza ve belâlar,

Sâlikin bu makamda karşılaştığı zorluklardan kurtulması için şu dört şeye ihtiyacı vardır:
a) Rızık konusunda Allah’a tevekküle,
b) Tehlike ânında işi Allah’a havale etmeye (tefvîz-i umur)
c) Sıkıntılara karşı sabra,
d) Kazaya rızâya.

Sâlik bunları da aşınca, bir de bakar ki nefsi hayra karşı gereği gibi ilgi duymamakta ve tenbellik göstermektedir. Çünkü nefs, gaflet ve gevşekliğe meyyal, israf ve fuzûliyâta düşkündür. Bu durumda sâlik nefsini tâata yöneltmek için bir sâike ve günahdan alıkoymak için de bir zorlayıcıya ihtiyaç duyar. Onlar da “havf ve recâ”; korku ve ümittir.

Recâ iyi amellere va’d olunan sevaplar konusunda olur; havf da cezayı gerektiren amellere âid ilâhî tehditlerden kaynaklanır. Bu makam “Bevâis” makamıdır. Ve bunu geçmek için sâlik, havf ve recâya muhtaçtır. Korku ve ümitle bunu atlatan kimse artık kendisini ibâdetten uzaklaştıran bir sebeble karşılaşmadığı ve içinde ibâdete yönlendiren bir ses bulunduğu için şevkle tâata sarılır.
Bundan sonra yine kendi kendine mücâhedeye devam eder. Bir de bakar ki, iki âfetle karşı karşıyadır. Onlar da, “riya (gösteriş) ve ucüb” (kendini beğenme) duygusudur. Bazen ibâdeti ile insanlara gösteriş yapar, bâzan da bu ibâdeti büyük görerek nefsine pay çıkarır. Bu sırada Kavâdih” basamağı onu karşılar. Bunu geçmek için de ihlâsa ve nimetleri hatırlamaya ihtiyaç vardır. Kişi Allah’ın yardım ve desteği ile bu yokuşu da geçince gereği gibi ibâdet etme özelliği hâsıl olur. Fakat yine de kendisini Hakk’ın inayet ve desteklerinden oluşan nimetlerine müstağrak olarak görür, şükürden gafil olmaktan, küfrân-ı nimete düşerek hâlis kullara âid mertebeden geri kalmaktan korkar. Bu makamda onu karşılayan hamd ve şükür engelidir. Hamd ve şükür çoğaltılarak bu engel aşılabilir. Bunu aşan sâlik, arzu ve isteğine nail olmuştur. Artık ömrünün kalan kısmında bu güzel hâl ile dünyâda şahsen, âhırette kalben nimetlenir durur ve günbe-gün ikramlanır. Dünyâ ona çirkin gelir. Mele-i A’lâ’ya olan aşkı artar. Bir de bakar ki, âlemlerin Rabbının elçisi karşısındadır. Ve onu Rabbı katından rızâ ile müjdelemektedir. Onu güzellikle ve kâmil bir insan olarak bu fânî dünyâdan ilâhî âleme naklederler. Onun makamı cennet bahçeleridir. O, bu nimetleri kendi âciz nefsi için büyük bir nimet ve mülk olarak görür.

Şeyh Sa’dî (k.s.) der ki:
Senin matemin; yâni ölümün düğün olur, Eğer sonun iyi ve hüsn-i hatime ise.

Hüsrev de vefatı sırasında şunları söylemişti:
Pâdişâh dünyâdan gider, dudaklarından şunlar dökülür: Gönlüm gurbetten asıl vatanıma doğru gitmeyi arzuluyor.

Cenâb-ı Hakk’ın zatî olarak lâyık olduğu her türlü hamd, “Allah” ismi ile sıfatları ile lâyık olduğu hamd da “Rabbi’l-âlemin” lafzıyla ifâde edilmiştir. Bu iki kelime, zât ve sıfat isimlerinin anlamlarını cem’ederek, Allah’ın zatî ve sıfâtî, dünyevî ve uhrevî her türlü hamde lâyık olduğunun delili gibidir.
“Rabb” terbiye ve ıslah etmek anlamına gelir. Hakk’ın âlemleri terbiyesi, onları beslemek ve varlık sebeblerini devam ettirmekle olur. İnsanın zahirinin terbiyesi nimetle; bâtınının, kalbinin terbiyesi rahmetle olur. Allah, âbidlerin nefslerini şeriat ahkâmı ile, âşıkların kalblerini tarikat âdabı ile, muhiblerin sırlarını hakîkat nuruyla terbiye eder. İnsanı bâzan değişik şekillerde eğitir ve organlardaki nûrânî gücün feyziyle terbiye eder. Kemiğe işittiren, yağdan oluşan göz yuvarlağına gördüren, et olan dili konuşturan; bitkileri meyve ve daneleri ile, hayvanları etleri ve yağlarıyla, yeryüzünü ağaçlan ve nehirleri ile, gökyüzünü yıldızlarıyla ve onların ışıklarıyla donatan, geceyi haşerâtı teskin etmek; zararlıları hareketten menetmek suretiyle insanların dinlenmesi için tahsîs eden, gündüzleri fazlından dilediği kadarını lütfeden Allah’ın sânı ne yücedir. Sen ona hizmet etmediğin halde, O sanki senden başka kulu yokmuş gibi, seni terbiye edip beslemektedir. Sen ise kullukta sanki O’ndan başka bir Rabbın daha varmış gibi davranmaktasın.

“el-Âlemîn” kelimesi “âlem”in çoğuludur. “Âlem” aslında çoğuldur. Aynı lâfızdan tekili de yoktur.

Vehb der ki: “On sekiz bin âlem vardır. Dünyâ bunlardan biridir. Bu âlemler içerisinde mâmur olanları, harâb olanlara göre, koca çöldeki çadır kadar az ve küçüktür.”

Dahhâk der ki: “Üç yüz altmış âlem vardır. Bunlardan üç yüzü yalın ayak ve çıplak, yaratıcı güçden habersizdir. Bunlar cehennemi dolduracaklardır. Altmış âlem ise giyiniktir. Zülkarneyn onlara uğramış ve onlarla konuşmuştur.”

Ka’bü’l-ahbâr bu konuda şunları söylemektedir: “Rabbının askerlerinin sayısını O’ndan başkası bilemez.” (el-Müddessir, 74/31) âyeti mucibince âlemlerin sayısı, sayılamayacak kadar çoktur.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre: “Allah Teâlâ mahlûkatı; melek, şeytan, cin ve insan olmak üzere dört grup olarak yaratmıştır.

Bu dört grup, ona ayrılmıştır. Dokuzu melekler olup, kalan biri diğer üç gruptur.
Üç gurup da ona ayrılmıştır. Onlardan dokuzu şeytanlar, bir grubu da cin ve insanlardır.
İnsanlar ve cinler de on gruptur. Onlardan da dokuzu cinler, biri insanlardır.

İnsanlardan tevhid ehli bir grup vardır ki, Allah Teâlâ onları da yetmiş üç fırkaya ayırmıştır. Bunlardan yetmiş ikisi tehlike üzeredir. Onlar dalâlet ve bid’at fırkalarıdır. Geriye kalan “fırka-i nâciye” ise “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” olanlardır. Bunların da hesabı Allah’a kalmıştır. Allah Teâlâ dilediklerini bağışlar ve dilediklerine de azâb eder.

Nitekim hadiste buyurulmuştur: “İsrâîl oğullan yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunların hepsi cehennemde, bir tanesi değildir. “14

Sordular: “Cehennemden kurtulmayı başaran bu fırka kimlerdir?” Allah Rasûlü buyurdu: “Onlar benim ve ashabımın yolunda yürüyenlerdir.” Yâni benim ve ashabımın inançlarını taşıyan, onların davranış ve sözleri üzere olanlardır. İşte hak budur; cennete,

.
kurtuluşa ve felaha götüren yol budur. Bundan başkası boştur ve insanı cehenneme götürür. Eğer bu bozuk inançlılar haramları helâl sayan İbâhîlerden ise, ebediyyen cehennemde kalırlar. Diğerleri ise ebediyyen kalmazlar.

11. Ebû Dâuud, Edeb, 91; Tirmizi, Edeb, 2
12. Müslim, Salât, 222; Ebû Dâvud, Vitr, 5; Tirmizi, Deavât, 112; Nesai, Tatbik. 47, 71; İbn Mâce, İkame, 117; Muvatta’, Kur’ân, 31.
13. İbn Mübarek, Kitâbü’z-zühd, s. 78.
14. Ebû Dâuud, Sünnet, 1; Tirmizî, î3. “O Rahman ve Rahîm’dir.”
Fatiha’da besmeleden sonra Rahman ve Rahîm isimlerinin tekrarlanmasının bazı sebebleri vardır:
a.) Besmelede geçen iki rahmet, zatîdir. Fatiha’dakiler ise sıfâtîdır.
b.) Besmelenin Fatiha’dan bir âyet olmadığını göstermektedir. Eğer Besmele, Fâtiha’dan bir âyet olsaydı bu iki isim tekrarlanmazdı.
c.) Kullan daha çok zikre teşvik etmek içindir. Çünkü Allah’ı sevmenin alâmeti O’nu zikretmeyi sevmektir.
Nitekim hadis-i şerifte: “Bir şeyi seven onu çokça anar”15 buyurulmaktadır.
d.) Rabbu’l-âlemîn sıfatı anıldıktan sonra O’nun halkı rızıklandıran Rahman, âhırette kullarını bağışlayan Rahîm olduğu anlatılmıştır. Onun için hemen ardından “din gününün sahibi” lâfzı zikredilmiştir. Çünkü rubûbiyyet ya dünyâda rızık veren Rahman, veya âhırette bağışlayan Rahîm anlamlarınadır.
e.) Hamd ile rahmete erilir. İnsanoğlunun ilki olan Âdem, Allah’a hamledenlerin de ilkidir. Ve ilk defa aksırdığında: “Elhamdülillah” diyerek Allah’a hamd etmiş, kendisine “Rabbın sana rahmet ediyor. Allah seni bu yüzden yarattı, yaratıklarına hamdi öğretti ve rahmete ulaşmanın yolunun hamdden geçtiğini açıkladı,” diye karşılık verilmiştir.
f.) Hamdin bu isimlere bağlanışını gösterir. Çünkü hamdin bu vasıflarla sıralanışı Allah’ın kuluna ihsan konusunda mecbur olmayıp muhtar olduğunu gösterir.

Rabbülâlemîn” Allah’ın zâtının, “er-Rahmânir-Rahîm” ile de kemâlâtının feyzinden hamde müstehak oluşunun sebebleri ortaya çıkmaktadır. Dünyâda bu ikisi dışında feyz yoktur. Âhıretteki sevablann lütfü gereği, cezâların ise adaleti gereğidir. Buradan da bu üç sıfatın peş peşe sıralanmasının sebebi anlaşılır.

Rahman ve Rahîm arasındaki fark: Rahman, sadece Allah’a mahsûs bir sıfattır. Rahman kapsamına giren rahmet, herkese şâmildir. Bütün nimetler çokluk ve büyüklüğü ile birlikte Allah’a âiddir. Buna göre kullardan Rahman mânâsında rahmetin sudûru mümkün değildir.

Rahîm’in kullara isnadı mümkündür.
Zünnûn’dan şöyle bir kıssa nakledilir: Aklıma gelen bir düşünce üzerine evden dışarı çıkmıştım. Nil kenarına vardım. Koşmakta olan bir akrep gördüm, peşine takıldım. Akrep nehrin kenarında duran bir kurbağanın yanına geldi ve onun sırtına binip Nil nehrini geçti. Ben de bir kayığa binip onları takip ettim. Akrep kurbağanın sırtından indi ve uyuyan bir gence doğru koşmaya başladı. Bir de ne göreyim, o gencin yanından akrebe doğru koşup gelen bir yılan. Yılanla akrep birbirleriyle dalaşmaya başladılar. Ve birbirlerini ısırarak öldürdüler. Böylece genç kurtuldu.
Anlatıldığına göre karga, yumurtadan yeni çıkan yavrusu kızıl et gibi olduğundan korkup kaçarmış. Ve sinekler gelip yavrunun başına üşüşürmüş. Karga yavrusu da başına üşüşen sinekleri yutar ve onlarla gıdalanırmış. Tüyleri bitmeye başlayınca da ana karga yavrusunun yanına dönermiş. Bu yüzden Allah’a: “Ey yuvasındaki âciz karga yavrusuna bile rızkını veren” diye nida edilir.

Rahman, rahmeti umûmî olan demektir. Denilirse ki: “Kulun belâdan uzak olması pek nâdirdir.
Rahman ismi ile bunu nasıl îzâh edersiniz?”
Cevaben deriz ki: “Olaylar türlü türlüdür. Bazen rahmet sanılan şey nıkmet; yâni sıkıntı olur, bazen de nıkmet sanılan şey nimet olur.
Nitekim Allah Teâlâ: “Sizin hoşlanmadığınız şeylerde belki de hayır vardır.” (el-Bakara, 2/216) buyurmaktadır.

Hayır sanılan şeyler de şâirin dediği gibi, her zaman hayır olmayabilir:
Gençlik, boş zaman ve ataklık, Kişinin başına neler açar artık?!

Yâni bunlar görünüşte hayır oldukları halde bazen şerdirler. Şer sanılan şeylerin hayır olduğuna örnek de şudur: Çocuğu mektebe göndermek ve okumasını sağlamak çocuk için sıkıntılı bir iştir, hırsızlık yapanın elini kesmek zahiren o kimse için kötü bir durumdur. Fakat aslında bunlar bir başka açıdan nimettir.
Ahmak insan zahire bakar. Akıllı ise işin özünü arar. Hiç bir belâ ve sıkıntı yoktur ki, altında rahmet ve lütuf bulunmasın. Ancak az bir hayır için çok hayrı terk etmek büyük bir serdir. Zorluklar, ruhlan bedene âid bağlardan kurtarıp temizlemek içindir. Cehennemin yaratılması kötüleri iyi ameller işlemeye yöneltmek içindir. Şeytanın varlığı, kulları içinde muhlis olanları ortaya çıkarmak içindir. Tahkik erbabının hâli de, Mûsâ (a.s) ile Hızır kıssasında olduğu gibi zahire değil, hakikatlere sarılmaktır. İnsan tabiatının hoşlanmadığı bir çok şeyde gizli bir takım sırlar ve hikmetler olabilir.
Rahmet olmasa ve rahmet-i ilâhiyye gazabı geçmemiş bulunsa, kâinatın varlığından söz edilemezdi. Hakk’ın Mün’im (nimet veren) ismi de zahir olmazdı. Rahman büyük nimetlerin O’na aid oluşunu gösterdiğinden kulun O’ndan az bir şey taleb etmesi sû-i edeb olur. Ancak, Rahîm’in hemen Rahmân’dan sonra gelmesi, her türlü vehim ve şüpheyi ortadan kaldırmak ve küçük şeyleri de Cenâb-ı Hak’dan isteyebilme cür’etini sağlamak içindir.

Sofilerden birine: “Sana küçük bir ihtiyacımı görmen için geldim” denilince o: “Sen o küçük ihtiyacın için küçük bir adam ara.” cevâbını vermiştir. Allah Teâlâ da bu âyetlerde bir bakıma şöyle buyurmaktadır: “Ben sadece Rahman ismiyle yetinecek olursam, kendimden haya ederim. Çünkü Ben, hem Rahman hem Rahîm’im. İste Benden ayakkabının bağına, tencerenin tuzuna varıncaya kadar her şeyi.”

Nitekim Şeyh Sa’dî (k.s) der ki:
Eğer başını bu kapıya koyarsan, Elinin boş dönmesi imkânsızdır.

Ehl-i hakikat der ki: “Rahmân’a aid üç makam vardır. Onlar da: “Zahir” isminin makamı olan Zuhur, “Bâtın” isminin makamı olan butûn ve ikisini birleştiren cem’ makamıdır. Her varlık bu mertebelerden birinde bulunur. Onun hükmünün dışına çıkamaz. Bu derece ve makamlara göre Rahmet-i ilâhiyye’nin hükümleri şöyle tasnif edilebilir:
Saîdler (bahtiyarlar), bedbahtlar; ruhlarıyla nimete erenler, bedenleriyle nimete erenler ve bu iki mertebe arasını birleştirenler diye taksim edilir. Meselâ saidlerden ehl-i cennet olanlardan bazıları sûretleriyle değil, rûhlarındaki ma’rifet sebebiyle bu noktaya gelirler. Kendilerinin cennette nimete ermelerini sağlayacak yeterli amelleri yoktur. Varsa da diğerlerine göre yeterli değildir. Bunun tersi, zühd ve ibâdetle meşgul olan bâzı kimseler vardır ki, bunların da, ilim ve ma’rifetten nasibi yoktur. Çünkü böylelerinin rûhlarının ilm-i ilâhî makamıyla münâsebetleri olmadığı için rûhânî nimetlerden nasibleri yoktur. Bu yüzden amel sırasındaki düşünceleri, amel sonrasına taalluk etmez. Aksine onlar ameli gaye sanırlar. Ve amelin önünde durup, va’d edilen mükâfata veya tehdide takılıp kalırlar. Amelin sağlayacağı asıl faydayı kavrayamazlar. Bu anlattığımız ilim ve amel makamlarının arasını cem’edenler ise ilim ve amelden tam bir nasîb alarak, kurtuluşa eren bahtiyarlardır. Onlar da peygamberler ve vâris-i nebî olan kâmil velîlerdir.

Mevlânâ Celâleddîn (k.s.) der ki:
Her güvercin bir yol ve üslûb üzre uçar;
Ancak bu güvercin tarafsızlık tarafına uçar.
15. Aclûnî, II, 289mân, 18; İbn Mâce Fiten, 17; Müsned, II, 332, III, 120, 145
. O, din gününün sahibidir.
“Yevm ” yâni; gün örfte güneşin doğması ile batması arasındaki zaman biriminin adıdır. Şerîatte ise ikinci fecrin doğmasıyla güneşin batması arasında kalan zamandır. Burada gün kelimesiyle kastedilen güneşe bağlı olmadan mutlak zamandır. Çünkü âhırette güneş yoktur. Yâni “ceza gününde her işin sahibi” demektir.

“Yevm” kelimesinin “din” kelimesi ile tamlama yapılması, aralarındaki yakın ilgi sebebiyledir. Nitekim diğer bâzı günler de kendisinde meydana gelen bâzı olaylara izafe edilerek “Ahzâb günü”, “Fetih günü” gibi isimlerle tamlanmışlardır. Günün, din kelimesi ile özelleştirilmesi, ya o günü yüceltmek ve o günden korkutmak, ya da o gün emir verme durumunda olanın sadece Allah olduğuna işaret edip, o günde mallar ile sahihleri arasındaki ilginin bütünüyle kopacağını beyân etmek içindir. O gün Allah’dan başka mâlik, hükmedici, amellere ceza ve mükâfat verici yoktur. “Mülk” aslında bağ bağlamak ve kuvvet demektir. Gerçekte kuvvet-i kâmile ve etkili yönetim, geçerli hüküm ve müessir tasarruf, Allah’a âiddir. Bu tür sıfatların kullara izafe edilmesi mecazîdir. Çünkü insanların bir şeye sahib olmasının bir başı, bir de sonu vardır. İnsanların mülkiyeti her şeye değil, bâzı şeyleredir. Cismedir, rûh ve öze değildir. Nefsedir, nefese değildir. Zahiredir, bâtına değildir. Diriyedir, ölüye değildir. Allah’ın mülkiyetinin ise zevali yoktur. O’nun mülkiyeti asla el değiştirmez.

“Melik” kelimesini “Mâlik” şeklinde okumak daha ecirli ve sevablıdır, çünkü “Mâlik” te harf sayısı, “Melik”ten daha çoktur.
Anlatıldığına göre Ebû Abdullah Muhammed ibn Şücâ’ es-Selci (r.a) şöyle demiştir: “Ben Fâtiha’daki melik kelimesini “mâlik” olarak okurdum. Bir edibden “melik” kelimesinin belagat açısından “mâlik”den daha belîğ olduğunu duyunca, “mâlik” şeklinde okumaktan vazgeçtim.
Bir gece rüyamda bana şöyle seslenildiğini duydum: “Senin on hasenen azaldı.”
“Niye?” diye sordum. Şu cevap verildi:
“Allah Rasûlü’nün şu sözünü duymadın mı? Kur’ân okuyan kimseye okuduğu her harf için on hasene yazılır, on seyyiesi silinir ve derecesi on kat yükseltilir”16
Uyandım, ama “melik” şeklinde okuma âdetimi terketmedim. Tâ ki ikinci rüyayı görünceye kadar. Nihayet ikinci bir rüya gördüm, bu sefer rüyamda şöyle denildi: “Sen bu alışkanlığını niye bırakmıyorsun? Allah Rasûlü’nün Kur’ân’ı fahm ve mufahham olarak; yâni kadrini bilerek okuyun17 , hadisini duymadın mı?” Bu rüya üzerine dilde uzman olan Kutrub’a gittim. Ona “mâlik” ile “melik” arasındaki farkı sordum. O şunları söyledi: “Mâlik” ile “melik” arasında büyük fark vardır. “Mâlik”, dünyâdan bir şeye mâlik olandır; “melik” ise “mâliklerin mâliki” demektir.

Tefsîrü’l-irşâd müellifi der ki: Mekke ve Medîne halkı bu kelimeyi “melik” şeklinde okurlar. “Melik” güçlü sultan, her şeyi kapsayan bir kuvvet ve tam bir galebe ile emir ve nehye âid konularda küllî tasarruf sahibi anlamını taşır ki, bu manâsıyla “melik” din gününe muzaf olarak kullanılmaya daha lâyıktır.
“Melik” veya “mâlik” şeklinde okumayı tercihten her birinin kendine göre sebebleri vardır. Arzu edilirse, yerlerine başvurularak bu konuda geniş bilgi elde edilebilir.
Fâtiha’da peş peşe sıralanan “Allah”, “Rabbu’l-âlemîn”, “Rahman”, “Rahîm” ve “Mâliki yevmi’d-din” sıfatlan ile sanki Allah Teâlâ hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Seni ben yarattım, ilâhın Ben’im. Seni nimetlerle yetiştirdim, Rabbın Ben’im. Sen isyana düştün, Ben günahlarını setrettim, Rahman Ben’im. Sen tevbe ettin, Ben de bağışladım, Rahîm Ben’im. Amellerin karşılığının mutlaka verilmesi lâzımdır, din ve ceza gününün sahibi Ben’im.”

et-Te’uîlâtü’n-Necmiyye’de müellif der ki: Din gününün sahibi ibaresi, gerçek dînin İslâm olduğuna işarettir. Buna şu âyet delâlet eder: “Allah indinde din, ancak İslâm’dır” (Âl-i İmrân, 3/19).
İslâm’ın iki yönü vardır: Zahir ve bâtın. Zahir İslâm dil ile ikrar, organlarla ameldir. Bu, İslâm’ın bedene âid olan tarafıdır. Bedenî olan zulmânîdir. Zulmânîlik, karanlık geceden kinayedir. Bâtının İslâm’ı ise, Allah’ın nuru ile kalbin ve göğsün açılıp genişlemesidir. Bu İslâm’ın rûhânî yönüdür, bu da nûrânîdir.
İslâm’ın zahiri yönü, vücûdun Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmasını gerektirir. İslâm’ın rûhânî yönü ise, ruhun ve kalbin ezelî ahkâma, ilâhî kader ve kazaya boyun eğmesini; teslim olmasını gerektirir. İslâm’ın sadece cesede âid olan zahirî tarafına bağlı kalarak, ruha âid yönüne ulaşamayan kimse, din konusunda mütereddit ve şaşkın, gece yolculuğu yapan insana benzer. Bu yüzden pek çok mülkler ve mülk sahihleri görür.

Nitekim çocukluğunda geceleyin dışarı çıkan Halil İbrâhîm (a.s.)’in durumu böyle idi. Gece karanlığı çöktüğünde bir yıldız gördü ve “İşte benim Rabbım bu” dedi. Nefs dağının arkasındaki kalbin doğuş yerinden rûhânî İslâm güneşinin doğduğunu gören ve saadet sabahına çıkan kimse, Rabbından bir nûr üzeredir. Ve din gününün varlığını açık olarak görür ve buna inanır. Böylelerinin virdi: “Biz de, mülk de Allah’a âid olarak sabaha çıktık” şeklinde olur.
Böyleleri ayne’l-yakîn, hatta hakka’l-yakîn olarak mülkün Allah’a âid olduğunu görürler. Din gününün mâlikinden başka hiçbir mülk sahibinin bulunmadığını anlarlar. Böyleleri gündüzün aydınlığı tam olarak ortaya çıkıp gerçek Mâlik zahir olunca adetâ Hakk ile yüz yüze konuşmaya başlar ve: “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz” derler.http://img338.imageshack.us/img338/8109/clipimage004aw8.jpg%5B/img%5D%5Bâyetinin ince mânâlarından biri de şudur: O’na muhalefet topyekün âlemi harabeye, mahlûkatı yokluğa çevirir. Melikler melikine nasıl muhalefet edilebilir ki?!
Nitekim Kur’ân’da: “Nerede ise bundan gökler çatlayacaktı.” (Meryem, 19/90) buyurulur. O’na itaat, düzene ve devamlılığa sebeb olur. Nitekim Allah Teâlâ: “Seni rızıklandıran Biziz. Güzel sonuç Allah’dan korkanlara mahsûstur” (Tâhâ, 20/132) buyurur. Teb’aya düşen meliklere itaat, meliklere düşen de melikler melikine itaattir ki, bu suretle nizâm-ı âlem sağlansın.
Bu ibare ile ilgili şöyle bir nükte daha anlatılır: “Din gününün sahibi” sözü, Allah’ın melikliğinin kemâlinin adaletle olduğunu açıklamaktadır. Çünkü Allah Teâlâ buyurmuştur: “Biz kıyamet gününde dosdoğru teraziler koyacağız; hiçbir kimse hiçbir bakımdan haksızlığa uğramayacaktır.” (el-Enbiyâ, 21/47)
Mecazî anlamdaki dünyâ melikliği âdil olursa, o zaman hak yerini bulur. Hayvanlarda ve mahsûllerde bereket çok olur. Eğer melik zâlim olursa, onun hükmü bâtıldır. Her türlü hayır ondan uzaklaşır.

Anlatıldığına göre adaletiyle ünlü Enûşirvan adamlarıyla ava çıkar. Bir ara adamlarından ayrılıp bir bahçeye gelir. Bahçede bulunan çocuktan bir nar vermesini ister. Çocuk da verir. Narın taneleri bol suludur ve Enûşirvan bu sulu narla susuzluğunu gidermeğe çalışır. Bahçe ve nar hoşuna gider. Bu bahçeyi sahibinden almayı düşünür. Çocukdan bir nar daha ister. Ancak ikinci narın suyu azdır.
Melik Enûşirvan çocukdan bunun sebebini sorar. Çocuk: “Belki de melik, haksızlık ve zulüm yapmak istemiştir,” deyince
Enûşirvan kalbine gelen bu düşünceden vazgeçerek tevbe eder. Çocukdan bir nar daha ister. Bu seferki hepsinden daha hoş ve suludur. Bunun üzerine çocuk: “Melik tevbe etti gâlibâ” der. Aklı başına gelen Enûşirvan bu olaydan sonra zulüm ve haksızlıklardan tevbe eder ve adı adaletle beraber anılır. Hatta Rasûlullah (s.a.)’ın: “Ben âdil melik (Enûşirvan) zamanında doğdum.”18 diye onun devrinde doğmaktan dolayı övündüğü rivayet edilir.

Fenârî, Tefsîrü’l-Fâtiha’sında der ki: Hazreti Peygamber’in Enûşirvan zamanında doğmaktan övünmesi yerine Enûşirvan’ın Allah Rasûlü’nün aydınlık çağıyla ve böyle bir zâtın kendi döneminde doğmasıyla övünmesi daha uygundur. Çünkü kudretli ve akıllı bir kâfirde tasavvur olunabilecek en iyi hal, adalet ve insaf dır.
İmâm Sehâvî el-Mekâsidu’l-hasene adlı eserinde “ben âdil bir melikzamanında doğdum” hadîsinin aslının olmadığını, dolayısıyla sahîh bir rivayet sayılamayacağını söyler. Eğer rivayet sahîh ise, kendisine “adil denilmesi, “Âdil” adıyla tanınmasından dolayıdır. Yoksa böyle bir özelliğinden ve adaletine şehâdet edenlerin şehâdetinden dolayı değil. Ya da kendisine inananların Onu âdil diye tavsîf etmelerinden ötürüdür.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’dan başka taptıkları tanrıdan onlara bir yardım sağlayamadı.” (Hûd, 11/101) Yâni onların yanında sayılanlar demektir. Allah Rasûlü’nün hükm-i ilâhîden başka bir hükümle hükmedeni âdil diye anması söz konusu olamaz.

Allah Rasûlü buyurur ki: “Kıyamet gününde bir vali getirilip cehennem üzerindeki köprüye atılır. Köprü, hiçbir bağlantısı istisna olmamak üzere, şiddetle sarsılır. Bu vali, işlerinde Allah’a itaatkâr idiyse, o köprüden geçip gider. Eğer isyankâr ise köprü yarılır ve vali, elli yıl süreyle cehenneme düşer.”19
İmâm Kurtubî’nin Tezkiretü’l-mevtâ adlı eserinde böyle yazılıdır. Şeyh Sa’dî der ki:
Kuvvet ve kudret sahibi zâlim insan! Dünyaya kuvvet izhârına kalkıp güçlülük taslama. Dünyâ daima bir kaide üzere kalmaz, devran değişir Zâlimler kıyamete kadar lâ’netle anılır.
16. Kenzü’l-ummâl, I, 535. Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân, 1.
17. Münâvî, III, 56.
18. Sehâvî, s. 54; Aclûnî, II. 454.
19. Münzirî, Tergîb, ffl, 456.. “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz.” Allah Teâlâ, sözün başını arifin kendi esmâ-i hüsnâsını düşünmeye ve zikre, nimetlerine nazar etmeye, sânına ve saltanatına delâlet eden sanatıyla istidlal etmeye bina etmiş ve onun arkasından asıl gayeyi göstermistir. O da vuslat deryasına dalmak ve müşahede ehlinden olarak Hakk’ın âsârını açıkça görmek, dudaklarıyla O’na yalvararak şöyle demektir: “Bizi eserini duyanlardan değil, zâtına vâsıl olanlardan eyle!” Burada aynca ibâdet ehli olan kulun, önce bizzat mabuduna (ilâhına); ondan da sonra ibâdete bakması gerektiğine işaret vardır. Çünkü ibâdete yöneliş de O’ndandır. ibâdet bizzat kuldan sâdır olmaz. İbâdetin kula nisbet edilmesi şerefli bir nisbet ve kul ile Hakk arasında bir vuslattır. Çünkü arif, Hakk’ın kuds makamını mülâhazada istiğrak hâline erince ve Hak’tan başka her şeyden gaybet hâline geçince vuslata erer. Arif bu hale geldiğinde ne nefsini, ne de herhangi bir hâlini kendisine izafe etmez. Ancak nefsinin farkındadır ve ona bağlı olduğunu düşünmektedir. Bu açıdan Allah Teâlâ maiyyet sıfatında habîbi Hz. Peygamber’den naklettiğini, kelîmi Mûsâ (a.s.)’dan naklettiğine üstün saymıştır.
Nitekim Hz. Peygamber hakkında: “Üzülme! Allah bizimle beraberdir” (et-Tevbe, 9/40) buyururken, Mûsâ (a.s.) hakkında: “Rabbım benimle beraberdir, mutlaka bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (eş-Şuarâ, 26/62) buyurmaktadır.
“Ancak sana kulluk ederiz” ibaresinde mef’ûl, tahsîs bildirmek için fiilden önce gelmiştir. Bunun anlamı “Biz ibâdeti Sana has biliriz ve Senden başkasına ibâdet etmeyiz.” demektir. İbâdet, boyun eğmenin, hiçliği kabullenmenin en ileri derecesidir.
İkrime’den gelen bir rivayet şöyledir: Kur’ân’da geçen tüm “ibâdet” kelimeleri tevhîd; “tesbîh” kelimeleri salât yâni duâ; “kunut” kelimeleri ise tâat anlamınadır.

İbn Abbas’dan (r.a) rivayete göre Cebrâîl (a.s.) Hz. Peygamber’e şöyle söylemiştir: “Ya Muhammedi De ki: Ancak Sana kulluk ederiz, sözü Seni düşünürüz, Senden başkasından ümitvar olmayız” demektir. Kulluk ederiz, yardım dileriz kelimelerinin çoğul olarak söylenmesi hem okuyanı, hem yanımızda bulunan hafaza meleklerini, hem de cemâate iştirak edenleri ve diğer tevhîd ehli kimseleri içine alır. Bu lâfızlarla ibâdetini bütün tevhid ehlinin ibâdeti içine katmış olmaktadır. Cemâat bereketi ile duaları kabul olunsun diye, kendi ihtiyaç ve talebini cemâatin ihtiyâcı sayarak çoğul sîgası kullanılmıştır. Burada cemâatin önemine de işaret vardır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Kitâbu’l-azame adlı eserinde der ki: “Kul mütekellim sığasını kendinden kinaye olarak kullandığında yâni “ben” demeyip “biz” dediğinde ta’zîm anlamı ifâde etmez. Hakk Teâlâ’dan kimiye olarak da müfred sîgası kullanması kulun kalbinde tevhidin hâkimiyetinden ve bunun kalbde gerçekleşmesinden dolayıdır. Hatta bu tevhîd, onun her tarafına sirayet etmiş demektir. Bu durum kulda bilgi, müşahede” ve ayn olarak gerçekleşir. Konuşmalarında da lâfız olarak görülür. Banda Ki “nün” cemi nûnudur. Çünkü kul, her ne kadar rûh ve beden olarak tek gibi ise de, aslında tek değildir. İnsanda hiç bir cüz yoktur ki, Hakk Teâlâ ondan hakîkat-ı rabbaniyyeyi -ki o da, bu cüzlere lâyık olan intaktı telâkkî etmektir- istemiş olmasın. Genelde bu böyledir. Nefis yüz çevirecek olursa onu te’dîb edecek uygun emirler de vardır. Bunları bir anaya getirmek için kul, Allah Teâlâ’ya şöyle hitab eder-. “Namaz kılarız, secde ederiz ve Sana koşarız ve Sana kulluk ederiz.” Bu tür hitablarla ilgili olmak üzere zahir âlimlerinden biri bana bir soru sordu. Kendisinin bu konunun içinden çıkamadığını anlattı. Ben de ona bâzı cevaplar verdim. Bu cevaplardan biri buydu. Ve adamcağız bu cevapla sıkıntıdan ve şaşkınlıktan kurtuldu.”
Bu ayette ibâdet, yalnız Allah Teâlâ’ya has kılınmıştır, çünkü ibâdet tazimin son noktasıdır. Bu yüzden Mun’im’den (nimet sahibinden) başkasına ibâdet yaraşmaz. Mün’im, faydalı olanı yaratarak ondan faydalanılacak hayatı bahşedendir. Nitekim Allah Teâlâ buyurur: “Ey kâfirler! Siz ölürken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah’ı nasıl inkar ediyorsunuz?” (el- Bakara, 2/28) “Yerde bulunanların hepsin sizin için yaratan O’dur.” (el-Bakara, 2/29) Kulun halleri mâzî, hâl ve istikbal ile alâkalıdır. Mazide kulu yokluktan; ölüm, acz ve cehlden, varlık. hayat, kudret ve bilgiye ezelî kudretiyle nakleden O’dur. Şimdiki hâlde ise hacet kapılarını açan ve sebeblere bağlı olarak onları açık tutan Rahman ve Rahîm olan Rab’dır. Gelecekte kullan amelleriyle değerlendirecek olan din gününün sahibi, yine O’dur. Geçmiş, şu an ve gelecek ananda, kulların menfaatleri ancak Allah Teâlâ’ya dönmekle sağlıklı bir düzene kavuşur. Bu yüzden O’ndan başka ibâdete lâyık hiçbir varlık yoktur.kelimesinin ibâdet veya ubûdet kökünden olması muhtemeldir “İbâdet” âbidlik, “ubûdet” kulluktur. Gafletsiz namaz, gıybetsiz oruç, minnetsiz sadaka, gösterişsiz hac, riyasız gaza, eziyetsiz köle azadı, usanmadan zikir ve afetsiz diğer tâatlar hep ibâdet türündendir. Husûmetsiz rızâ, şikayetsiz sabır, şüphesiz yakîn, kesiksiz şühûd, dönüşü olmayan yöneliş, fasılasız vuslat, ubûdet sayılır.
Gazzâlî’nin el-Erbaîn adlı eserinde inanç esasları gibi ibâdet çeşitleri de on kadardır.
İnanç Esasları şunlardır:
1. Celâl ve ikram sıfatlarıyla ezelî ve ebedî zâta inanmak. O’nun evvel, âhir, zahir, bâtın olduğunu bilmek. O’nun vücûdu (varlığı) ile evvel, sıfatlarıyla ve fiilleriyle âhır, mükevvenat ve âlem-i şehâdetle zahir; bilgi ve gayb îtibârıyla bâtın olduğunu idrâk,
2. Allah’ı zâtına yaraşmayan ve cemâline gölge düşürecek noksanlık ve kusurlardan tenzih etmek,
3. Onun mümkinât âlemini kuşatan kudretine inanmak,
4. Bütün bir bilgiye sâhib olduğunu, bilinen ve bilinmesi gerekenleri kuşattığını kabul etmek. Allah’ın karanlık bir gecede siyah bir taşın üstünde siyah bir karıncanın yürüyüşünü, hattâ ondan daha gizli olanları ve kalblerdeki duygulan ve gönüllerin gizlediklerini bildiğine inanmak.
5. Kâinatın bütünüyle O’nun irâdesinde olduğuna inanmak. Mülk ve melekût âlemlerinde cereyan eden her şey, Allah’ın hükmü ve dilemesiyle olur. Belirli vakitlerde eşyanın vücûda gelmesi O’nun ezeldeki irâdesiyledir. Her şey O’nun irâde buyurduğu şekilde vücûd bulur.
6. O’nun işitici ve görücü olduğuna inanmak. O’nun duymasına engel bir uzaklık, görmesine mâni bir karanlık yoktur. O, kulak ve işitme organı olmadan duyar, göz ve görme âleti bulunmadan görür.
7. Allah Teâlâ zâtı ile kâim ezelî kelâm sahibidir. Ancak O’nun konuşması yaratıklarının konuşması gibi sesle olmaz. Kur’ân okunmuştur, yazılmıştır ve korunmuştur. Bununla beraber kadîm ve zât-ı ilâhî ile kaimdir. Mûsâ (a.s.) kelâm-ı ilâhîyi ses ve harf olmaksızın duymuştur. Nitekim ebrâr, zât-ı ilâhîyi şekil ve renkten uzak olarak görecektir.
8. Sırf adaletle nitelenmiş fiillerin sahibidir. Bu âlemde var olan her şey O’nun fiiliyle vücûd bulmuş adaleti ile yayılmıştır. Çünkü bu âlem mülk olarak başkasına izafe edilemez ki, O’nun tasarrufu zulüm sayılsın. Binâenaleyh O’nun zulmettiği asla düşünülemez. O hiç bir şeyi yapmak zorunda değildir. Bütün nimetler O’nun fazlının, mahrumiyetler de adaletinin eseridir.
9. Âhıret gününe inanmak.
10.Melek ve kitap göndermeyi de içine alan nübüvvet müessesesini kabul etmek.
ibâdet Esasları da şunlardır:
1. Namaz,
2. Zekât,
3. Oruç,
4. Hac,
5. Kur’ân okumak,
6. Her zaman zikr-i ilâhî ile meşgul olmak,
7. Helâl rızık aramak,
8. İslâm kardeşliği ve arkadaşlık haklarına riâyet,
9. İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak,
10. Sünnete sarılmak. Çünkü sünnete sarılmak saadetin anahtarı ve
muhabbet-i ilâhiyyenin alâmetidir. Nitekim Allah Teâlâ: “Söyle habibim, eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (ÂH İmrân, 3/31) buyurmaktadır.

Molla Cami (k.s) der ki:
Ey Allah’ın peygamberi, selâm sana
Fevz ve felah senin huzurundadır.
Eğer ben senin gittiğin yoldan gitmezsem
Ümmetinin isyankârlarından olurum.
İsyan yükünün altında ezilir, ayakta duramam,
Eğer Zât-ı risâletin elimden tutmazsa.

Allah’a yönelen kulların derecelerini beyân sadedinde şöyle denilmiştir: İnsan bir iyilik yaptığında eğer onunla Hakk’ın gayrı bir şeyi kasdederse, gerçek kullardan değil, kendini hür sayan başıboşlardan olur. Bir işi yaparken mutlak bir kasdla değil, iyi olduğu; ya da onunla emrolunduğu için, emredeni kalbinde düşünerek yapan kimse “Adam” sayılır. Amelinde Hakk’tan başkasını kasdetmeyen ise en yüksek derecelere ulaşır. Amelini yalnız Hakk için yapma hâline “huzûr-ı kalbîyi” de ekleyip nefsiyle değil, Hakk’ın gözüyle şühûda eren kul, fiilini nefsine değil, Hakk’a izafe eder hâle gelir ve amelinde ihlâsa ermiş bulunur. Kulda bu ve bundan önceki makam yâni hadis-i kudsîdeki “kulum benimle görür” makamının hükümleri zahir olursa, kullukta, halifelikte ve ihatada kemâl derecesini aşmış olur. Daha önceki makamda kul, hâlis kul olur ve hiçbir şeyle, tek tek veya topluca, kayıtlı değildir. Her derece ve makamda belli bir durumda sabit olmaksızın kulun şühûd una Hakk’ın ahadiyyeti sârî olmaktadır. Bundan sonra kul, Hakk’ın geniş ikram ve kabulünde sabit olur. Kulun her vasıf ve hükmü kabulü, kendisinin sahib olduğu özellikler sebebiyle Hakk’tan gelen sağlam bir bilgiyle olur. Kul artık bütün hal ve vakitlerinde gaflet ve hicaba düşmez olur. Bütün bu ifâdeler Sadreddin Konevî’nin Tefsîrü’l-Fâtiha adlı eserinden alınmıştır.
et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye müellifi der ki: “Ancak Sana kulluk ederiz” sözünde konuşma gayb dan yâni üçüncü şahıs kipinden muhataba dönüşür. Çünkü mâlik ile memlûk arasında, memlûk ün; (sahib olunanın) nefsinin mülkiyet perdesinden başka bir perde yoktur. Memlûk, nefsinin mülkiyet perdesinden geçince Mâlik’i müşahedeye erer. Nitekim Bâyezid Bistâmî (k.s.) bâzı müşahedeleri sırasında Rabbı’na şöyle derdi: “Sana giden yol nasıldır?” Rabbı ona: “Nefsini bırak da öyle gel” buyururdu. Çünkü nefsin; emmâre, levvame, mülheme ve mutmainne olmak üzere dört sıfatı vardır. Memlûk olan kulun işi, Mâlik’ini dört sıfatla anmaktır. Ulûhiyyet, rubûbiyyet, rahmâniyyet ve rahîmiyyet. Kul, Rabbinin ulûhiyyetini medh, rubûbiyyetini şükür, rahmâniyyetini sena, rahîmiyyetini temcid ettikten sonra bu dört sıfatın cezbe gücüyle nefse aid kötü sıfatların esaretinden kurtulur.
Din gününün sahibinin sözleri sabahın sâdık fecri gibi doğunca nefs esaretinin gece karanlığı sona ermiş olur. Sonuçta kul hiçbir şeye kadir olamayan bir abd-i memlûk olduğunu anlar. Mâliki ona merhamet eder. Va’di gereği onu kerem lisâniyle anar. Çünkü “Siz Ben’i anın, Ben de sizi anayım” (el-Bakara, 2/152) buyurmuştur.
Allah Teâlâ nefse nida ve hitâb ederek, şöyle buyurur:
“Ey itminâna ermiş nefs” (el-Fecr, 89/27) sonra onu nefs gaybetinden “dön Rabbına” (el-Fecr, 89/27) cezbesiyle Rabbının mâlikliğini müşahedeye cezbeler. Sonra kul, mâlikinin cemâlini müşahede ederek, âciz, düşkün bir hakle huşu ve hudû ile Rabbına nida eder. Nitekim bazıları bu kelimeyi “İyyâke na’büdü” cümlesine âid bir münâdâ gibi düşünüp nasb ile “Mâlike yevmi’d-din” okurlar.
Nefs, dünyevîdir ve dünyevî heveslerine tapar. Nitekim Allah Teâlâ Hevâsını kendisine ilâh edineni görmedin mi?” (el- Furkan, 25/43) buyurmaktadır.
Kalb, uhrevîdir. Cennet için ibâdet eder.
Allah Teâlâ: “Kim nefsini kötü arzulardan korumuşsa onun barınağı da muhakkak cennettir. ” (en-Nâziât, 79/40) buyurmuştur.
Ruh, kurb makamının ehlidir. Kurbet ve maiyyet için kulluk eder. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kudretli hükümdarın huzurunda, doğrulara has mecliste.” (el-Kamer, 54/55)
Sır ise, hazretîdir. Hak Teâlâ’ya kulluk eder. Çünkü Allah Teâlâ peygamberin lisâniyle şöyle buyurur: “İhlâs benimle kulum arasında bir sırdır. Oraya ne mukarreb bir melek, ne de bir nebiyy-i mürsel girebilir.”20
Allah Teâlâ kuluna namaz nimetini verince namazı kuluyla kendisi arasında taksim ederek, peygamberin lisanıyla şöyle buyurmuştur: “Ben namazı kulumla kendi aramda ikiye ayırdım. Namazın yarısı benim, yarısı da kulum içindir. Kuluma istediği verilir.”21Kul, taksim edilen bu yarımlardan biriyle Hakk’ın celâl ve cemâl sıfatlarına şükür, sena ve hamd suretiyle kemâl makamına yaklaşır. Rabb Teâlâ da kerem ve nâmı gereği kula yaklaşır. Nitekim Allah Teâlâ: “Bana kim bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir zîrâ yaklaşırım”22buyurur. Namazın diğer yarısıyla Hakk kulunu hevasının kat kat karanlıklarından, kalbin isteklerinden ve ruhun Allah’dan başkasına bağlanmasından uzaklaştırıp, birliğinin nuruna erdirmek ve ferdaniyetine şâhid tutmak suretiyle, ağyara kulluk tutsaklığından kurtarır. Böylece nefis toprağı, kalb semâları, ruhun arşı ve sırrın kürsîsi Rabbinin nuru ile aydınlanır. Hepsi kendilerini yaratan mâlikleri ve melikleri olan Allah’a inanırlar. Taptıkları tâğutları reddederler, sağlam bir kulpa (el-urvetü’l-vüska) yapışırlar. Hepsini birleştirip derler ki, “ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz”. Burada “iyyâke” kelimesi, Allah’dan yardım dilerken de yardım istenecek yerin sadece O olduğuna tahsisi kesinleştirmek içindir.
İstiâne, yardım istemek demektir. İstiâne kelimesi “Bâ” cer harfiyle de harf-i cersiz olarak da müteaddî olur. Buna göre mânâ: “Sana ibâdet edebilmek ve kulluk için Senden yardım isteriz”, “güç yetiremeyeceğimiz şeylere karşı yardımını bekleriz” “bizi Sana kulluktan alıkoymaya çalışan şeytanla savaşta Senden yardım niyaz eder, din ve dünyâmızı ıslaha yarayan işlerimiz hakkında da ancak Senden yardım isteriz” demektir. Bu sözlerin hepsi şöyle bir cümlede toplanabilir: “Biz hakkın yerine konulması, farzların yerine getirilmesi, zorluklara karşı gelinip, yararlı işleri gerçekleştirme konusunda ancak Senden yardım dileriz.”
İbâdetin, istiâneden (yardım talebinden) önce gelmesi âyetlerin sonundaki uyuma uygun düşmesi ve bir şeyin yapılmasını isterken vesîle ve vâsıtanın öne alınması lâzım geldiğini öğretmek içindir.
“Anca/c Sana kulluk ederiz” lafzıyla kulun ibadetiyle ucbe kapılması ihtimâline binâen; mü’min, “ancak Senden yardım dileriz” diyerek benliği yenmekte ve her şeyi Allah’a havale etme duygusuna ermektedir.
İbâdet ile yardım dilemenin bir arada kullanılmasında hem iftihar hem de iftikar (ihtiyaç) anlamı vardır. İftihar, kulun âbidliği sebebiyle olur. İftikar ise kulun, Allah’ın yardımına, desteğine, korunmasına ihtiyaç duymasıdır. Bu suretle peş peşe gelen bu iki cümle, nefsi kulluğa yönlendirirken, benliği de izâle eder. Bu iki cümle, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat görüşünün doğruluğunu ortaya koymaktadır. Çünkü burada ibâdet fiilinin kuldan; başarılı kılmanın da Allah’dan olduğu ifâde buyurulmak-tadır. Aynca “ancak Senden yardım dileriz” sözü ile fiili kuldan tümüyle nefyeden Cebriye 23 ve “Senden yardım dileriz” sözü ile başarılı kılma ve yaratmayı Allah’dan nefyeden Mu’tezile 24 reddedilmektedir. Bunların kulda gerçekleşmesi Allah’dan başkasına hizmet etmemesi ve sadece O’ndan istemesi demektir. Dolayısıyla kulun, Allah’dan başkasına hizmet edemiyeceği ve O’ndan başkasından bir şey isteyemiyeceği gerçeğine dikkat çekilmektedir.
*****

‘Anlatıldığına göre Süfyân Sevrî, akşam namazında bir cemâate imam olur. Fâtiha’yı okurken “Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz” âyetine gelince bayılıp düşer. Kendine geldiğinde bayılmasının sebebini sorarlar: Der ki: “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz” deyince, öyleyse niye doktorların ve sultanların kapısına koşup duruyorsun? denilmesinden korktum.
#

‘Ancak senden yardım dileriz” cümlesinde zamirin fiilden önce gelenek anlamın tahsis edilmesinde İbrahim (a.s.)’a uymak vardır. Nitekim Nemrud, İbrahim’i bağlayıp ateşe atacağı sırada Cebrâîl geldi ve:
“- Herhangi bir yardıma ihtiyacın var mı?” diye sordu: O da:
*- Senden mi? Asla,” dedi. Cebrâîl:
“- Öyleyse O’ndan, yâni Allah’dan iste isteyeceğini,” deyince İbrâhim (a.s.) şu karşılığı verdi:
“- O’nun benim hâlimi bilmesi, benim O’ndan bir şey istememe engeldir.- İbrahim (a.s.)’ın bu sözlerine ilâveten Süfyân kendisiyle ilgili şunları söyler:
– O sırada İbrahim’in sâdece elleri ve ayaklan zincire vurulmuştu. oysa benim ayaklarım bağlı yürüyemiyorum, ellerim bağlı oynatamıyorum, gözlerim kapalı göremiyorum, kulaklarım tıkalı duyamıyorum, dilimi tutuk konuşamıyorum ve bu hâlimle de cehennem âteşinin başındayım
İbrâhîm Nemrud ateşine karşı Senden başkasının yardımını kabul etmediği gibi ben de cehennem ateşine karşı ancak senin yardımını dilerim. Çünkü biz ancak senden yardım dileriz. Benim bu sözüm üzerine sanki Allah Teâlâ da buyuruyor ki: “Biz ateşe “İbrâhîm için serinlik ve selâmet ol” (el-Enbiyâ: 21/69) demiştik. Sen de böyle cehennem ateşinin kenarında idin ve zincirlere vurulmuştun; biz seni ateşten kurtardık, cennete ulaştırdık. Sana ayrıca kelâm-ı kadîmi duyurduk. Cehenneme de sana şöyle demesini emrettik “Geç ey mü’min, senin nurun benim ateşimi söndürüyor…”
Celâleddîn Rûmî (k.s.) der ki:
Ey temiz yüzlü kimse, mü’minin ateşinden,
Cehennem ateşi zayıflar ve sönmeye yüz tutar.
Bu yüzden cehennem, ey muhterem çabuk geç der,
Eğer üzerimden çabuk geçmezsen nurundan ateşim söner.

*******
20. Irâkî, Muğnî, IV, 376
21. Müslim, salât, 38; Ebû Davud, salât, 132; Tirmizî, tefsîr (2), 1; Nesdî, iftitâh, 23; İbn Mâce, edeb, 52; Müsned, II, 241, 285, 460.
22. Buharı, tevhîd, 50; Müslim, zikir, 1-3, 20-22; Tirmizi, deavât, 131; İbn Mâce, edeb, 58; Müsned, II, 251, 316; III, 40, 127, 130.
23. Kulun fiillerinde hür olmadığını ve irâdesi bulunmadığını öne sürerek hesap ve sorumluluğu iptal eden itikadî mezhepdir.
24. Kulun kendi fiilinin yar6. “Bizi doğru yola ilet.”
Burada biraz önce istenen yardımın mâhiyeti açıklanmaktadır. Sanki Allah Teâlâ kullarına: “Sizlere nasıl yardımcı olayım” diye soruyor, onlar da: “Bizi doğru yola ilet” diyorlar. İbâdet tamamlandıktan sonra sonunu duâ ile bağlamak şer’î bir kaidedir.
Tefsîr’de şöyle gelir: “Ancak sana kulluk ederiz.” cümlesi tevhîdi ortaya koymaktadır. “Ancak senden yardım dileriz.” cümlesi ise tevhîd konusunda yardım talebidir. “Bizi doğru yola ilet!” sözü, din üzre sâbit-kadem olmak içindir. O da ibâdeti ve yardım talebini gerçek anlamda îfâ ile olur. Çünkü hidâyet üzre sâbit-kadem olmak, ihtiyaçların en önemlisidir. Nebîlerin ve velîlerin Allah’dan en önemli dileği hep odur. Yûsuf (a.s.) “Beni müslüman olarak öldür” dediği gibi, Fir’avn’ın sihirbazları da “Bizi müslüman olarak öldür.” demişlerdi. Sahâbîler de “Bizi ebrâr (iyiler) ile birlikte öldür” diye duâ etmişlerdir. Zira insan, işin dış görünüşüne aldanmamalıdır. Çünkü sonunda o hal değişebilir. Nitekim İblîs’e de, Bel’am bin Bâurâ’ya ve Bersîsâ’ya da böyle olmuştur.
Mevlânâ Celaleddin (k.s.) der ki:
Cihanda îblîs ve Bel’am gibi yüz bin
Mel’ûn gizli ve aşikâr zahir olmuştur.
Lâkin Cenâb-ı Hakk dünyâda ikisini meşhur etti.
Ki bu ikisi diğer mel’ûnlara şâhid olsunlar,
Diğer mel’ûnlar bunların hâlinden ibret alsınlar.

Kadı Beyzâvî Tefsîr’inde der ki: Böyle bir sözü, vuslata ermiş arif kişi söylediğinde; “Beni Sana giden yola erdir ki, bu suretle hâllerimizin riya karanlığı yok olsun. Bedenlerimizin zulmet perdesi açılsın ve nûr-i kudsünle aydınlanıp seni senin nurunla görelim”, anlamını kasdeder.
Molla Fenârî der ki: Bunun asıl anlamı şudur: Allah’a giden yollar sonsuzdur. Nitekim Kutbü’l-muhakkıkîn: “Hakk’ın bilgisi ve takdîri sınırsızdır. Bilgi ve takdîr devam ettikçe kulun şevki de sükûnet bulup, zail olmaz.” demiştir.
Sırat-ı müstakim, “İslâm milleti ve hakk din” demektir. Burada asıl maksada götüren vesîle, maksada benzetilmiştir. Çünkü din maksada götüren, Hak ise asıl maksad olduğundan dine sırat-ı müstakim denmiştir. Allah Teâlâ, her ne kadar mekândan münezzeh ise de kulun vuslata ermesi, başarıya ulaşması için mesafeler katetmesi ve âfetlere uğraması, sıkıntılara göğüs germesi gerektiğinden dîne, sırat (yol) denmiştir.
Kişi hidâyete ermiş olmasına rağmen “Bizi doğru yola ilet” demesinin pek çok yorumlan vardır:
1- Marifete erip hidâyete ulaştıktan sonra, şehvet ve gadab, istek ve düşünce, mal infâkı konusunda ifrat ve tefritten uzak, orta yola ermeyi islemektir.
2- Kişi her ne kadar ma’rifet-i ilâhiyye’ye bir delîl ile vâsıl olmuş ise 4e daha başka deliller vardır. “Bizi doğruya ilet” demek bize senin zâtına. sıfatına ve fiillerine delâlet eden her şeyi öğret demektir.
3- “İşte benim doğru yolum budur” (el-En’âm, 6/153) âyeti gereği, nefsin direnmesine rağmen mâsivâdan yüz çevirmeyi istemek ve bütünüyle Allah’a yönelmeyi dilemektir. Bu öyle bir yöneliş olmalı ki; Allah Teala, Îbrâhîm (a.s.) gibi kendisine oğlunu kurban etmeyi emretse tereddütsüz yerine getirmeli, İsmâîl gibi kesilmese bile, kesilmek için boyun vermelidir. Yûnus gibi kendisini denize atabilmelidir. Mûsâ (a.s.) gibi yüksek derecelere ulaşsa bile kendisinden Hızır’a talebe olması istenince derhal kabul edebilmelidir. Yahya ve Zekeriyyâ (a.s.) gibi, vücûdu testereyle ikiye ayrılarak öldürülecek olsa bile, emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker’den geri durmamalıdır.
Bu makam ehil olmayanlar için çok zor bir makamdır. Ancak “Kendilerine nimet verdiklerimin yoluna.” denilmiş olması velîlerin ve nebilerin makamına teşvik ve bu yolu kolaylaştırmak içindir. Öldürülenlerin, vurulup kırılanların yoluna buyrulmamıştır. Aslında mutedil bir istikamet üzre olmak ve onda sebat etmek zor bir iştir. Bu yüzdendir ki Peygamberimiz (s.a.), “Hûd sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı.”25 buyurmuştur. Çünkü bu sûrede “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” âyeti vardır. İnsan, yaratılışı, zahirî ve bâtınî güçleri açısından bir takım sıfatlara, rûhânî ve fıtrî kabiliyetlere sahihtir. Bu sıfat ve kabiliyetlerden her birinin ifrat ve tefrit tarafı vardır. Mü’mine gereken ifrat ve tefritten uzak, vasat olan orta yolu izlemek ve bu orta yol üzre kalmaktır. Orta yolu emreden pek çok âyet ve işaretler vardır. Nitekim: “Eli sıkı olma! Büsbütün eli açık da olma.” (el-lsrâ, 17/29) âyetinde Allah Teâlâ, kullarına israf ile cimrilik arasında orta yolu emretmektedir.

Hz. Peygamber (s.a) hiç evlenmemeye, devamlı oruçlu bulunmaya ve geceleri hiç uyumamaya azmederek ibâdet etmenin hükmünü soran üç sahâbîye şu nasihatte bulundu: “Nefsinin sende hakkı olduğu gibi, hanımının da, vücûdunun da hakkı vardır. Öyleyse bâzan oruç tut, bâzan tutma. Gecenin bir kısmında namaz kıl, bir kısmında da uyu.”26 buyurdu.
Bu hemen her işte böyledir. Aslolan, bütün hallerde orta yolu izlemektir. Nitekim Allah Teâlâ buyurur: “Namaz kılarken sesini pek yükseltme! O kadar da kısma! İkisinin arasında bir yol tut!” (el-İsrâ, 17/110) “Onlar ki harcadıkları vakit savurganlığa gitmez cimrilik de etmezler; bu ikisi arasında dengeli olurlar.” (el-Furkan, 25/67) “Gözü ne başka tarafa kaydı, ne de onu atlayıp geçiverdi.” (en-Necm, 53/17).

Peygamber (s.a.) Efendimiz Hz. Ömer (r.a.)’ı yüksek sesle Kur’ân okurken gördü ve sebebini sordu. O da: “Uyuyanları uyarmak ve şeytanim kovmak için böyle yapıyorum” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.av.): “Sesini biraz alçalt!” buyurdu. Hz. Ebû Bekir’in yanına vardı. Onu da çok kısık sesle Kur’ân okurken gördü ve sebebini sordu. O da: “Kendisine münâcâtta bulunduğum zât beni duyuyor.” diye cevap verdi. Bu sefer Efendimiz (s.a.): “Sesini biraz yükselt!”27 buyurdu. Diğer ahlâki konularda da durum bu merkezdedir. Meselâ şecaat, aşın atılganlık ile Korkaklık arasında orta bir sıfattır. Belagat; aşın kısa tutmakla haddinden fazla uzatma arasında orta yoldur.
Bizim şeriatımız her türlü teşvik ve korkutma, hâl ve hüküm, sıfat w huy konusunda dengeli bir orta yolu getirmiştir. Hattâ bâzı kötü huy-br Allah için kullanıldığı takdirde bunların iyilik olacağını bildirmiştir. Meselâ Allah için sevmemek ve Allah için vermemek bu kabildendir. Bu iki huy kötü olduğu halde Allah için olunca hayra vesîle olacağından makbûl olur.
Müstakim olmanın çeşitleri vardır:
1- Sözüyle, fiiliyle ve kalbiyle müstakim.
2- Sözüyle değil ama, fiili ve kalbiyle müstakim. Birinci ikinciden daha üstündür.
3- Fiili ve sözüyle istikamet ehli olup kalbiyle müstakim olmayanlar. Bunama kadar saydıklarımız başkalarına faydalı olması umulan kimselerdir.
4- Kalbiyle ve sözüyle müstakim olan, fakat fiiliyle müstakim olma-
5- Sadece sözüyle istikamet ehli olduğunu söyleyip fiili ve kalbiyle müstakim olmayanlar.
6- Sadece kalbiyle istikamet ehli olup sözü ve fiili ile müstakim ol-”*- Fiiliyle müstakim, kalbiyle ve kavliyle müstakim olmayanlar.
7- Fiiliyle müstakim, kalbiyle ve kavliyle müstakim olmayanlar

Bu son dört maddede anlatılan istikamet hallerinin dereceleri birbirinden farklıdır. Bunların istikametleri kendi lehlerine değil, aleyhlerinedir. Dil ile istikametten murâd, sadece gıybet, nemîme ve benzerlerini terk etmek demek değildir. Çünkü fiilî istikamet buna da şâmildir. Kavlî istikametten murâd, başkasını sırât-ı müstakime yöneltmektir. Kişi bâzan, irşâd ettiği şeyden kendisi uzak olabilir. Bu istikamet çeşitlerinin tümü bir misâlle şöyle toparlanabilir: Namaz konusunda dînî bilgi edinen ve başkalarına öğreten kimse sadece kavlinde müstakim sayılır. Böyle biri, namaz vakti gelince öğrendiği şekilde zahirî erkânına uyarak namaz kılarsa, fiilinde müstakîm olur. Kıldığı namazı huzûr-ı kalb ile kılarsa kalbiyle de müstakîm olur. Diğerleri de bunun gibidir.

et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye’de der ki: Hidâyet üçtür:
1- Avamın hidâyeti: Tüm canlıların kendilerine yararlı olan şeylere koşup zararlı olanlardan kaçmasıdır. Allah Teâlâ: “Rabbımız, var olan her şeye uygun şeklini ve niteliğini veren, sonra ona doğru yolu gösterendir.” (Tâhâ, 20/50) “Ona iki yol göstermedik mi?” (el-Beled, 90/10) âyetleri ile buna işaret etmiştir.
2- Havassın hidâyeti: Mü’minlerin cennete yönlendirilmesidir. Allah Teâlâ şu âyetle buna işaret etmektedir: “Rabları, îmânları sebebiyle onları nimet dolu cennetlerde alt tarafından ırmaklar akan (saraylara) erdirir.” (Yûnus, 10/9)
3- Ahassu’l-havasın hidâyeti: Bu da Allah’ın kulunu kendisi ile kendine yöneltmesidir ki şu âyetlerle buna işaret olunmaktadır: “Allah’ın hidâyet yolu, hidâyetin ta kendisidir” (el-Bakara, 2/120) “Ben Rabbıma gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.” (es-Sâffât, 37/99) “Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (eş-Şûrâ, 42/13) “Sen henüz doğru yolu bulamazken O seni doğru yola koydu.” (ed-Duhâ, 93/7) Yâni sen varlık âleminde şaşkınlık içindeyken ben seni cûd ve rahmetimle diledim ve seni fazl ve lütfumla buldum. İnayet cezbelerimle ve hidâyet nurumla kendime ilettim. Seni nûr yaptım ve senin vâsıtanla kullarımdan dilediklerime hidâyet verdim. Sana tâbi olan ve senin rızânı isteyen kimseleri beşerî vücûdun karanlığından rûhânî vücûdun aydınlığına çıkardım. Onları sırât-ı müstakime erdirdim. Nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur: “Allah’dan size bir nûr ve apaçık bir kitap geldi. Rızâsını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.” eİ-Mâide, 5/15-16)

Sırat-ı müstakim, Kur’ân’ın gösterdiği sağlam ve doğru dindir.
Peygamber Efendimiz’in güzel ahlâkıdır. Çünkü onun hakkında Allah Teâlâ: “Sen yüce bir ahlâk üzresin.” (el-Kalem, 68/4) buyuruyor. O Sırat-ı müstakim, insanı ya cennete götürür, ki bu ashâb-ı yemin; yâni amel defterleri sağdan verilecek olanların yoludur, ya da sâbıkûn ve mukarrabûn olarak adlandırılanların yoludur. Bu da insanı Allah’a götürür, O’na yakın kılar. Nitekim şu iki âyet bunlara delildir: “Allah sizi selâm yurduna çağırır.” (Yûnus, 10/25) “Dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin. Doğru yola, Allah yoluna eriştirirsin.” (eş-Şûrâ, 42/52/53)

Ashâb-ı yeminin her türlü nimete mazhariyeti, sâbıkûn için de söz konusudur. Çünkü onlar cemâli şühûd ve celâli keşf gibi sebeblerle ashâb-ı yeminden öndedirler. Bu tür ikramlar Hz. Peygamber’e ve ona tâbi olanlara hastır. Nitekim âyet-i kerîmede: “(Rasûlü’m) De ki- “İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz.” (Yûsuf, 12/108) buyurulmuştur.
Şeyh Sa’di (k.s.) der ki:
Eğer tuttuğun yol, tarîk-ı müstakim değilse,
Senin seccadeni ateş üzre sererler.

25. Tirmizî, tefsir, (56), 6; Beyhakî, Delâil, I, 358.
26. Buhârî, savm, 55, 59; Müslim, sıyâm, 181, 182, 186, 193.
27. Ebû Davud, tatavvu; 25, Tirmizî, mevâkît, 212; Müsned, 1,109.atıcısı olduğunu söyleyerek kula yaratıcılık isnâd eden itikadî mezheptir.

7.”Nimet verdiklerinin yoluna; gadaba uğramış olanların ve sapıtmış olanların yoluna değil.”
“İn’âm” nimeti yerine ulaştırmak demektir. Aslında o da insanın tad aldığı bir durumdur. Nimet, hak dinden tad alınan şeye denir.
Ebu’l-Abbas ibn Atâ der ki: “Kendilerine nimet verilenler tabaka tabakadır. Arifler: Allah’ın kendilerine ma’rifet nimetiyle ikramda bulunduğu kimselerdir. Velîler: Sıdk (doğruluk), rızâ (hoşnudluk), yakîn ve safvet sıfatı verdiği kimselerdir. Ebrâr: Hilim (yumuşaklık) ve re’fet (merhamet) sıfatı ihsan buyurduklarıdır. Mürîdler: Tâat lezzeti in’âm ettikleridir. Mü’minler: İstikamet verdikleridir.
Denilmiştir ki: Allah’ın nimet verdiklerinden maksad nebiler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerdir. Nitekim Allah Teâlâ buyurur: “İşte onlar Allah’ın kendilerine nimet ihsan ettiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle beraber olacaklardır.” (en-Nisâ, 4/69) Bu âyette Allah Teâlâ, sıratı kullarına izafe etti. Şu âyette de Rab’den kuluna gelen yol mânâsına zâtına izafe etmiştir: “Bu benim dosdoğru yolumdur.” (el-En’âm, 4/153) Nitekim şu âyetlerde de din ve hidâyet, Allah’a izafe edilmiştir: “Allah’ın dîninden başkasını mı arzu ediyorlar?” (Al-i İmrân, 3/83) “Allah’ın hidâyeti, hidâyetin ta kendisidir.” (el-Bakara 2/120) Din ve hidâyet bâzan da şu âyetlerde olduğu gibi kullara izafe edilmiştir: “Ben bugün sizin dîninizi tamamladım.” (el-Mâide, 5/3) “Sen de onların hidâyetine iktidâ et, yoluna uy!” (el-En’âm, 6/90)
Hidâyet ve din kavramla bâzan Allah’a, bâzan da kullara izafetle söylenmesinin bâzı incelikleri ve sırlan vardır. Onlardan bazıları şunlardır:
1- Din ve hidâyet, Allah’ın koyduğu bir kanun ve bizim yararımıza bir müessesedir. Nitekim: “O dîni Allah size de din kıldı.” (eş-Şûrâ, 42/13)
2- Din Allah’a göre O’nun tarafından konulan bir kanun, bize göre de uyulması gereken bir usûldür.
3- Allah, dîni zâtına izafe etmiştir ki, kul kendini beğenme hastalığından kurtulsun, kula izafe etmiştir ki, bu suretle kulun kalbi müteselli olsun.
4- Allah, kullarının sânını yüceltmek ve onları zâtına yakın kılmak için din kelimesini kullara; İblîs din işine karışmasın diye de kendisine izafe etmiştir. Nitekim: “İzzet ve şeref Allah’ın, Rasûlü’nün ve Müminlerindir.”(el-Münâfikun, 63/8) âyeti nazil olduğunda şeytanın şöyle dediği nakledilir: “Allah ve Rasûlü’nün izzet ve şerefini söküp almaya muktedir olmasam da, mü’minlerin izzetini söker alırım.” Şeytanın bu sözü üzerineAllah Teâlâ: “İzzetin her türlüsü Allah’a âiddir.” (en-Nisa 4/139) buyurarak şeytanın bu arzudan ümidini kesmiştir. Nitekim et-Teysir de böyle anlatılmıştır.
Sırat” kelimesinin peş peşe iki defa geçmesi, birinin kuldan Rabb’ a diğerinin Rab’dan kula olmak üzere iki yol bulunduğuna işaret içindir.Kuldan Rabb’a giden yol korku ile doludur. Bu yolda nice kafilelerin yolu kesilmiş ve nice yolcular geri kalmıştır. Ve izzet çağrısında ehl-i izzete şöyle seslenilir: “İzzet iddiasında bulunan talebi red olunmuş ve yolu kapanmıştır.Yol kesici şeytan bu izzet iddiasında bulunan fırkanın yolunu kesmiştir.” Yol kesici, izzet iddiasındaki şeytandır. O şöyle der:
‘”Ben de senin doğru yolun üzerinde pusuya oturacağım.” (el-Araf 7/16)
Rab dan kula giden yol ise güvenlidir, emniyetlidir. Kafileler o yolda selametle ilerler, bu yolun meziyetleri ve konaklama yerleri nimetlerle çevrilmiş olduğu için kafile rahat seyreder. Oradaki yol gösterici sağlam delillerle rehberlik eder. “Allah’ın kendilerine nimet ihsan ettiği peygamberlerle beraber…” (en-Nisâ, 4/69) âyetinden anlaşıldığı gibi bu ilahi ihsan, onların sırlarını inayet nuruyla, ruhlarını hidâyetle, kalblerini ‘velayet eserleriyle aydınlattı. Nefislerinden hevâyı söküp attı. Şeriatın ahkamına riâyet, şeytanın hilelerine direnmek suretiyle bu nimetlere kavuştu.
Nimetler zahirî ve bâtınî olmak üzere ikiye ayrılır:
a-) Zahiri nimetler: Peygamberlerin gönderilmesi, kitapların indirilmesi daveti kabul, sünnete ittibâ, bid’attan ictinab, nefsi emir ve nehiylerine boyuneğdirmek, sıdk üzre sâbit-kadem olmak ve kulluğa devam gibi.
b-)Batıni nimetler: Bu da yaratılış sırasında nûr-i ilâhî akışının ruhlar üzerinde in’âm eylediği şeydir. Nitekim Allah Rasûlü buyurur: “Allah Teala mahlûkatı karanlık olarak yarattı. Sonra onlar üzerine nurunu yaydı. Kendisine bu ilâhî nurdan bir nasîb ulaşanlar hidâyet buldu Kime de bu nurdan bir şey isabet etmemişse yolunu şaşırdı.”
Böylece kula Allah’ın kapısının açılması bu nurun yayılması sayesinde oldu. Önce yağmur yağar, ardından bu yağmur sayesinde insanlar, bâzı şeyler elde ederler.
Aslında mü’minler, yağmuru yağdıranın (Muğîs) müşahedesine yarayan bu ilâhî nuru beklerler ve yağmur isteyerek Hakk’tan yardım dilerler ve: “Bizi doğru yola, nimet verdiklerinin yoluna ilet !” derler. Tabii ki bu doğru yola iletme, Hakk’ın lütuf cezbeleri ile olacak ve onlar üzerine fazîlet kapılan açılarak Allah ile Allah’a erme ve Hakk’ı bulma imkânı elde edecekler ve Hakk ile Hakk’tan gelecek nasîblerini alacaklardır. Nitekim bu konu, et-Te’vilatü’n-Necmiyye’de böyle anlatılmıştır.
Şeyh Sadreddin Konevî (k.s.) el-Fükûk adlı eserinde yukarıda geçen hadîsin yorumu sırasında şunları söylemektedir: “Şüphesiz, mutlak varlık kendine zıd ve mukabil olan ademi (yokluğu) taakkul (idrâk) eder, çünkü ademin de taakkulde (idrâkte) bir taayyünü ve bir nûrâniyeti olduğu gibi, bir de karanlığı vardır. Bu yüzden mümkin varlıklar zulmetle muttasıftır. Onlar da vücûd ile aydınlanır ve zahir olurlar. Mümkin varlığın zulmeti, onun ademe bitişen tarafıdır. Mümkine bitişen ve onu niteleyen her noksan, ademe nisbetinin gereğidir. Nitekim Peygamber (s.a.)’in şu hadîsinde buna işaret vardır: “Allah Teâlâ varlıkları karanlık içinde yarattı ve onlar üzerine ilâhî nurunu yaydı da onlar zahir oldular.”28
Hadiste geçen halk, yani yaratma kelimesi takdir anlamınadır. Çünkü takdir-i ilâhî, eşyayı var etmeden öncedir. Eşyaya nurun yayılması ise, mümkinâta varlık libâsının verilmesinden kinayedir. Bunu böyle bilmek gerekir.
“Gadaba uğramış olanların ve sapıtmış olanların yoluna değil.” âyeti gösteriyor ki, kendilerine nimet verilenler, gadab tan ve sapıklıktan selâmette olanlardır.
“Gayr” kelimesinin üç yorumu vardır:
a- Mugayeret, başkalık ve farklılık, Farsça’daki “Cüz” (= başka) anlamınadır. Nitekim şu âyette böyledir: “Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnâd etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi.” (el-İsrâ, 17/73)
b- Olumsuzluk anlamı ifâde eden Arapça “La”, Farsça “Nâ” anlamanda kullanılır. Nitekim şu âyette o anlamdadır: “Başkasının hakkına tecâvüz etmemek ve zaruret miktarını aşmamak üzre bir miktar yemesinde günah yoktur.” (el-Bakara, 2/173)
c) Arapça’da “illâ”, Farsça’da “meğer” ile ifâde edilen istisna mânâsına kullanılır. Nitekim şu âyette o mânâdadır. “Zâten orada Allah’a teslimiyet gösterenlerden bir ev halkından başka kimse bulamadık.” (ez-Zâriyât, 51/36)
Burada “gayr” kelimesinin bu vecihlerden her üçü için kullanılmış olması muhtemeldir. Ancak istisna anlamında kullanılsa mansub ( gayra ) okunması gerekir.
Gadab, intikam duygusu sırasında nefsin kabarması, galeyana gelmesi demektir. Yâni bu bir nefsânî durumdur ki, nefsin galeyanı sırasında meydana gelir. Kalbtekı kan intikam arzusuyla coşar.
Gadabın buradaki anlamı ise; hoşnudluğun zıddı, intikam arzusu, tehdidin gerçekleştirilmesi, acıklı bir yakalama, şiddetle yakalama, perdeyi yırtma, ateşle azâb etme mânâlarından her biri olabilir.
Dalâlet, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan ayrılmak demektir. ‘Kendilerine gadab edilen!er”den maksad, âsiler, dalâlette olanlar ve Allah’ı tanımayan sapıklardır. Çünkü kendilerine nimet verilenler ilimle amel arasını cem’edenlerdir. Bunun mukabili olanlar ise; aklî veya ilmî güçlerinden birini yitirmiş kimselerdir. Amel yönünü kaybedenler gazaba uğrayan fâsıklardır. Nitekim kasden adam öldüren kimse hakkındaki ayet-i kerime buna işarettir: “Allah ona gadab etmiş ve lânetlemiştir” (en-Nisâ, 4/93) İlmi elden bırakan, yolunu şaşırmış câhildir. Nitekim böyleleri için Allah Teâlâ: “Hakk’tan sonra sapıklıktan başka ne var ?’ (Yûnus, 10/32) buyurmaktadır.
Bir başka mânâya göre “gadaba uğrayanlardan” maksad Yahûdîlerdir. Çünkü onlar hakkında “Allah’ın lanetlediği ve gadab ettiği kimselerr” (el-Mâide, 5/60) buyurulmuştur. Sapıtanlar da Hıristiyanlardır. Çünkü onlar hakkında da: “Önceden sapmış ve birçoklarını saptırmış” (el-Mâide, 5/77) buyurulur. Ancak burada maksad, gadabın özellikle Yahudilere, dalâletin de özellikle Hıristiyanlara has bir şey olduğunu ifâde etmek değildir. Çünkü Kur’ân’da gadab-ı ilâhî bâzan Hıristiyanlara nisbet edildiği gibi, bâzan da dalâlet Yahudilere nisbet edilmektedir. Gadab ve dalâlet konusunda Hıristiyanlar ile Yahudiler aynı noktadadır. Ancak bu iki kelime birlikte kullanıldığında “gadab” ile Yahûdîler kastedilir. Yahûdîler küfürde ısrar ederler, inatçıdırlar. Peygamberlere düşmanlık yaparak onları öldürmüşlerdir. “Allah fakir, biz zenginiz” gibi sözler sarf etmişlerdir. Haddi aştıkları için gadaba daha lâyıktırlar. Bu yüzden haklarında “gadaba uğrayanlar” tabiri kullanılmıştır.
“Kendilerine nimet verilen kimselerin bu iki fırkadan başkası olduğu zâten malûmdur. Öyleyse burada zikredilmesinin yaran ne olabilir?” denilirse şu cevabı veririz: Bunun faydası şudur: Bu iki taifenin tam bir havf duygusuna bağlı imanlarının özelliği, “nimet verilenler” ibaresiyle anlatılan kâmil recâ özelliğine sâhib olmadan sonradır. Nitekim Allah Rasûlü: “Mü’minin havf ile recâsı tartılsa birbirine denk olurdu.”29 buyurmaktadır.
Gadab-ı ilâhînin hükmü, “sol el” diye ifâde edilen kabza-i ilâhiyye’de kemâliyle tezahür eder. Hak Teâlâ’ya izafe edilen iki elin, her ne kadar her ikisi de mukaddes ise de, birinin hükmü diğerinin zıddıdır. “Arzın hepsi O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ elinde durulmuştur.” (ez-Zümer, 39/67) Bir ele nisbet edilen, bütün saadet, rahmet ve güzelliklerdir. İkincisine nisbet edilen ise kahr, gadab ve onların gerektirdiği şeylerdir.
Gadab-ı ilâhî’nin sırrı, iki elin hükmünü; celâl ve cemâli’ cem edip korumak, daha önce işaret edilen kemâle ermektir. Bir insanın uzvunda kangren gibi hastalık ortaya çıksa, kendisinin babası, kardeşi ve yakını bile olsa doktor onu sevmesine rağmen hastalıklı uzvunun kesilmesinde tereddüt etmeyecektir. Çünkü hastalığın tedavi imkânı ortadan kalkmış ve kesmekten başka çare kalmamıştır.
Kurşun ve bakırla karışık bulunan altın madenini bu karışımlardan temizlemek isteyen kimsenin onu şiddetli bir ateşe koyması gerektiği gibi insanın kemâli de ibtilâlara bağlıdır.

Dalâlet; hayret ve şaşkınlıktır. Şaşkınlığın da iyi olanı, kötü olanı vardır. Bu da üç mertebedir:
İyi olan hayret
a) mübtedîlerin,
b) keşf ve hicâb ehli mutavassıtların,
c) tahkîk ehli büyüklerin hayretidir.

Mübtedîlerin hayretini ortadan kaldıracak olan, tercihlerin ve önceliklerin belirlenmesidir. Bu da Allah rızası, O’na yaklaşma ve zatî şühûd (*) maksadının ortaya çıkmasıyla olur. Arkasından mutavassıt durumda olanlar için kişiyi Hakka ulaştıracak olan yolu bulmak gelir. Bu da şeriata tam anlamıyla sarılmakla olur. Bundan sonrası bunu gerçekleştirebilecek bir mürşide bağlanmaktır. Mürşidi de bulunca gayenin gerçekleşmesi için zikir, fikir ve benzeri usûllerin yardımıyla gerekli destek sağlanmış olur. insanı yoldan alıkoyan nefs ve şeytan gibi engelleri tanıyıp etkisini izâle yollarını öğrenmeğe gayret eder. Bu beş husus tamamlanınca bu tür hayret ortadan kalkar.
Tahkîk ehli büyüklerin hayreti güzeldir, bu hayretin, anlamadaki bir kusur ve noksanlıktan kaynaklandığı sanılmamalıdır. O noktadaki hayreti, gerçeği tam görmeye manî bir eksiklik zannetme! Bilakis böyle bir hayretin hükmü; ma’rifet yoluyla hakikatin kemâline erdikten, varlığın sırrını müşahede ettikten ve her varlığın esasına tam muttalî olduktan sonra ortaya çıkar.
Tefsîru Necm’de şöyle der: “Gadaba uğrayanların ve yolunu şaşırmışların yoluna değil” ifadesiyle anlatılanlar, nûr-ı ilâhînin kendilerine isabet etmediği ve bu yüzden nefs tutkusunun uçsuz bucaksız çölünde sapıtanlardır. Bunlar tabîat ve taklîd karanlıklarında şaşırmışlardır. Allah Teâlâ, Yahûdîler gibi, onları da gadab-ı ilâhisiyle huzûr-ı ilâhîden kovmak suretiyle cezalandırmış ve lânetlemiştir. Bu yüzden doğru şeriatı bulamamışlar ve “ahsen-i takvim” üzre yaratıldıkları insaniyet mertebesinden sapmışlardır.
Onlar yaptıkları kötülükler sebebiyle ya sûreten, ya da manen maymun ve domuz şekline çevrilmişlerdir. Ya da insanlık sınırından çıkınca Allah’ın lütuflarını unutmuşlar ve tevhîd yolundan sapmışlardır. Hâl böyle olunca da şeytan onları Hıristiyanlar gibi şirke düşürdüğünden nevalarını ve dünyâyı ilâh edinmişler ve: “Allah üçün üçüncüsüdür.” (el-Mâide, 5/72) demişlerdir. “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onları” (et-Tevbe, 9/67) buyurulur.

Bir de işin sonuca itibâr edilen yönü vardır ki o da: “Gadaba uğrayanların yoluna değil” sözüyle huzurdan sonra gaybet, sevinçten sonra sıkıntı, nurdan sonra zulmet hâlidir. Bolluktan kıtlığa, varlıktan darlığa düşmekten Allah’a sığınırız. “Yolunu sapıtmışlardan” maksad, fısk ve günahın çokluğu ile sevincin fenalığa dönüşmesidir.
Bunun üçüncü bir yorumu da sultanlar sultanına doğru seyr u sülükteki anlamıdır, o da gadaba uğrayanların, manevî mertebelerde çakılıp kalması, kafileden ayrılması suretiyle olan hâlidir. Yolunu sapıtanlar, ideallerinden dönenlerdir.

28. Tirmizî, îmân, 18; Müsned, II, 176, 197
29. Aclûnî, II, 216
(*) Vuslat ve ihsan makamıdır.

*Amin

“Âmîn” kelimesi isim-fiildir. Anlamı: “Ya Rabb! Duâlarımızı kabul buyur” demektir. Ya da “Bunu yap yâ Rabb” anlamındadır. Yâni “âmîne” şeklindedir. Bu kelime ulemânın ittifakı ile Kurân’dan değildir. Çünkü ilk Kur’ân nüshası (İmâm)’da yazılı değildir. Aynca sahabe, tabiîn ve daha sonraki âlimlerden onun Kur’ân’dan olduğuna dâir bir rivayet yoktur. Ancak Kur’ân okuyan kimsenin Fâtiha’dan sonra ve ondan ayn olarak “âmîn” demesi sünnet olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Cebrâîl bana, Fatiha’yı tamamladıktan sonra “âmîn” dememi öğretti ve bunu söylemek, mektup sonuna vurulan mühür gibidir.” dedi.30
Hz. Ali bu hadisi açıklamak üzre şunu ilâve etti. “Âmîn, Allah’ın kulun duasını mühürlediği bir mührüdür.” Bunun sırrı şudur: Mühür, mühürlenen şeye muttali olmaya ve onda tasarrufta bulunmaya mâni olduğu gibi, “âmin” de kulun duasının zarara uğramasına mâni olmuş olur.
Vehb der ki: “Onun her harfiyle bir melek yaratılır ve melek: “Âmin diyen herkesin günahını bağışla Allah’ım” der. Nitekim hadiste şöyle gelir: “Duâ eden ve âmin diyen ortaktırlar. “31 Peygamberimiz bu hadisle: “Kabul olundu ikinizin de duası.” (Yûnus, 10/89) âyetini kasdediyor.
Efendimiz (s.a.) yine bir hadis-i şeriflerinde: “İmâm, “vele’ddallîn” dediğinde “âmîn” deyin. Çünkü melekler de o sırada “âmîn” derler.32 Kimin “âmin” demesi, meleklerin “âmin” demesine denk gelirse önceki günahları bağışlanır.”33buyurur. Bu hadîsin mânâsı Vehb’in sözünde geçenle aynıdır. Bu dinleyenlerin âmîn demesiyle meleklerin âmîn deyişini ya zaman açısından, ya da ihlâs ve yöneliş açısından birbirine denk düşmesi şeklindedir. Bu âmîn diyen meleklerin hafaza melekleri mi, yoksa diğer melekler mi olduğu konusunda ihtilâf vardır. Ancak bu meleklerin hafaza meleklerinden başka melekler olduğu görüşünü şu hadis güçlendirmektedir: “Sözü (duası); ehl-i semânın sözüne denk düşen” hafaza melekleri ile semâ meleklerinin iki grubunu cem’ etmek ve her ikisinin âmîn demiş olduğunu söylemek suretiyle iki görüşü birleştirmek mümkündür.
*
Molla Fenârî, Tefsîrü’l-Fâtiha adlı eserinde der ki: Fatiha, kıdem nuru içindeki fena ve adem karanlığından rûhâniyet nûrlarına doğru kemâle ermekdir. “Ene’l-Hakk” mertebesi sayılabilecek *cem”‘ makamı ile insaniyet-i kâmileye varmak için cismâniyet âlemine nefh yoluyla çıkarılmış kimselere, kemâl nüshasıdır. Ademden vücûda (yokluktan varlığa) gelip cem’ yolunda kemâl arayan bu tür kişiler, vücûd dan tekrar ademe, belki de hudûsten kıdeme dönmek için geldiği inayet yollarını gösteren hidâyeti, isteme ihtiyacındadır. Öyle ki bunlar yokluğu bir daha kaybetmemek üzere bulmak için varlığı bir daha bulamayacak şekilde kaybeder. Cenâb-ı Hakk’ın: “Kuluma istediği vardır” fermanında gösterildiği üzere, kulun: “Bize doğru yolu göster!” isteği, kabul edilince kemâl rütbesini elde etmiştir. Allah Teâlâ’nın Fatiha Sûresini “âmin” mührü ile mühürlemesi işaret ediyor ki, bu mührü açmak suretiyle hiçbir kimse ihlâslı kullar üzerinde tasarrufta bulunamaz. İşte şeytan bu yüzden ümidsizliğe düşmüş ve “ihlâslı kulların hâriç” (Sâd, 38/83) demiştir.
Cumhurun görüşüne göre, Fatiha sûresinin âyetleri yedidir. Ayetlerden birisi, sonu ” ” diye bitendir. Yoksa besmele değildir. Diğer bir görüşe göre de; “besmele bir âyettir.” denmiştir.
et-Teysîr’de der ki: “Fâtiha’daki kelime sayısı yirmi beş, harf sayısı da 123′ tür. Aynü’l-Meânî adlı eserde Fatiha’nın kelime sayısı yirmi yedi,
harf sayısı 142 diye yazılıdır. Bu ihtilâfın sebebi, “Besmele”nin Fâtiha’dan sayılmayacağı hususu ile âyet sonlarındaki kelimelerin bitişik veya ayn yazılacağı konusundaki görüş ayrılığıdır. Yazılan veya telâffuz edilen harflerle ilgili görüşler de ihtilâfın bir başka sebebidir.
Atâ (r.a.)’ya Fâtiha’nın ne zaman nazil olduğu sorulduğunda demiştir ki: Mekke’de ve bir Cuma gününde. Allah Teâlâ kulu Muhammed’e ikram olsun diye 7000 melekle Cebrail’i bu sûreyi inzal için gönderdi.
Rivayete göre Ebû Cehil’e aid zengin mallarla yüklü bir kafile Şam’dan yedi grup hâlinde geldi. Allah Rasûlü ve ashabı gelen bu kafileye bakıyordu. Sahâbîlerin çoğu aç ve çıplaktı. Allah elçisinin gönlüne düştü ki, ashabının zarurî ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir şeylere sâhib olsa! Bunun üzerine bu âyet nazil oldu: “Şu kesin ki, biz sana namazda tekrarlanan yedi âyet ile şu yüce Kur’ân ‘ı verdik.” (el-Hicr, 15/87) Yâni Ebû Cehil’in yedi kafilesi yerine sana bunu verdik. Biz sana verdiğimiz bu büyük ve değerli hediyeye öfkeyle bakmasın diye Ebû Cehil’e bu kafileyi verdik. Nitekim sen de bizim ona verdiğimiz âdî dünyâ metâına bakma!. Allah Teâlâ hazretleri, Hz. Peygamber’in dilek ve temennisinin kendisi için değil, ashabı için olduğunu bildiğinden: “Onlara üzülme!” (en-Nahl, 16/127) buyurmuş ve malın faydasından çok daha kıymetli olan şeyi emrederek: “Müzminlere şefkat kanadım indir.” buyurmuştur. (el-Hicr, 15/88) Çünkü senin tevâzuun, onların kalblerinin sevgililerine kavuşmasından daha hoştur.
Fatiha Sûresi’nin faziletlerinden biri de Hz. Peygamber (s.a.)’in şu hadîsinde anlatıldığı konudur. “Tevrat’ta, İncil’de, Zebur’da Fatiha gibi bir sûre olsaydı, Hz. Musa’nın kavmi Yahûdî, İsa’nın kavmi de Hıristiyan olmazdı, Davud’un kavminin şekli değişmezdi. Herhangi bir müslüman bu âyeti okursa Allah ona Kur’ân’ın tamamını okumuş ve her mü’min erkek ve kadına sadaka vermiş gibi ecir verir.”
Fâtiha’nın faziletlerinden biri de şudur: Fâtiha’daki mu’cem (noktalı) harflerin sayısı yirmi ikidir. Vahyden sonra Hz. Peygamber (s.a.)’in yardımcıları da yirmi ikidir. Fâtiha’da Sebûr’da bulunan “sâ”, Cahîm’deki “cim”, Havf’daki, “hâ”, Zekkum’daki “zâ”, Şakâvet’teki “şin”, Zulmet’deki “zâ”, Firâk’daki “fâ” yoktur. Bu sûreyi ta’zîm ve hürmetle okuyan kimse bu yedi şeyden emniyette olur.34
Huzeyfe (r.a.)’dan rivayete göre Peygamber (s.a.) buyurmuştur ki: “Allah Teâlâ bir kavme takdir buyurduğu azâb-ı ilâhîyi gönderir. O kavmin çocuklarının biri mektepte elhamdülillahi Rabbi’l-alemin’i okur. Allah Teâlâ bu sesi duyunca onlardan kırk yıl süreyle azâb-ı ilâhîyi kaldırır.”35
Bütün kitapların ilimlerinin Kur’ân’da, Kur’ân’ın bilgisinin de Fâtiha’da toplandığı rivayeti daha önce geçti. Dolayısıyla Fatiha’nın tefsirini öğrenen bütün Kur’ân’ın tefsirini öğrenmiş gibi olur, Fâtiha’yı okuyan bütün Kur’ân’ı okumuş gibi olur. Çünkü Fatiha, Kur’ân’ın özeti mesabesindedir.
et-Tefsîrü’l-Kebîr müellifi “bütün kitaplardan maksad, usûl, fürû ve Mükâşefe ilimleridir” Fâtiha’nın bütün bunları ihtiva ettiği bilinmektedir.
Fenârî der ki: Fâtiha’nın Kur’ân’daki tüm bilgileri ihtiva etmesinin sebebi şudur: “Mâliki yevmiddîn” in sonuna kadar olan ilk kısmı ilahiyatla ilgili inanç esaslarını kapsar. Çünkü “hamdın Allah’a has kılınması zâti, sıfâtî ve fiilî kemâlâtın Allah’a has olmasını gerektirir. Ayrıca bu bölüm, nübüvvet ve velayeti kapsar; çünkü bunlar nimetleri yüceltme ve saymadır. Sonra âhırete âid inanç konulan vardır. Âhıret gününde her işin sahibi O olacaktır.
Sûrenin ortasındaki “Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz.” kısmında ibâdetlerden kul ile Hakk arasındaki irtibatı sağlayan ahkâmın aksamına işaret vardır. Bu da muamelât ve ceza konulanını kapsar. Çünkü şer’î olan yardım dileme, ya menfaat celbi için olur, ya da zararı def için olur.
Sûrenin sonunda mü’minlerin îmân, İslâm ve hidâyet isteklerine işaret vardır. Bunlar da ihsan çeşitleridir. İhsan üç derecedir. Bunlardan birincisi övülmüş rûhânî ahlâktır. İkincisi bilinen murakabelerdir. O da Efendimizin hadîsinde: “Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmendir”36

şeklinde ifâdesini bulmuştur. Üçüncüsü, istiğrak sırasında celâl ufuklarında görülen kemâlâttır. Bu kemâl hâline erişen kişi hadiste geçen (keenneke) teşbih “kâfini” da kaldırıp Allah’ı görür gibi değil, bizzat şühûd hâlinde kulluk eder. Böylece kişi, “gayri’l-mağdûbi” den anlaşılabilecek “cebr” düşüncesi ve “Veled-dâllîn” ‘den çıkabilecek kaderîlik endişesini ortadan kaldırmış olur. İşte mükâşefe ilmi dedikleri budur. En doğrusunu Allah bilir.

30. Ebû Dâvud, salât, 168
31. Aclûnî, n, 480
32. Buharı, ezan, 113; Müslim, salât, 72-76; Ebû Dâvud, salât, 168; Nesâî, iftitâh, 33; Muvatta, nida, 46; Müsned, II, 233, 270.
33. Müslim, salât, 76
34. Sebûr, helak; cahim cehennem; havf korku; zakkum cehennemde bir bitki; şakâvet sıkıntı ve sapıklık; firak ayrılık; zulmet karanlık anlamlarınadır.
35. Dârimî, fazâilü’l-Kur’ân, 4.
36Buhari İman 37.Müslim İman 57 . Ebu Davut sünnet 16 .Tirmizi İman 4 . İbn-i Mace mukaddime 9 .Müsned 1.27.51.II.107.IV .129”

RİSÂLE-İ EHADİYYE

Yorum yapın

MUHYİDDİN İBN’ÜL ARABÎ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Bu tercüme, Rahmetli Miralay “Recep Ferdi” nin tercümesi esas tutularak ve Üniversite kütüphanesinde bulunan daha eski zamanlarda muhtelif zatlar tarafından yapılmış tercümelerle karşılaştırılarak vücuda getirilmiştir. Okuyanların kendi zevklerine ve Tasavvuf sahasındaki bilgilerinin derecesine göre bir anlayışa varabilmeleri için “metin” değiştirilmemiş, olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Yalnız bazı yerleri bugünkü şivemize ve dilimize uydurulmuştur. Bazı cümlelerin manalarının daha kolay anlaşılmasını sağlamak maksadile o cümlelerin sonuna tarafımdan kısa açılamalar eklenmiştir.

Cemal BARDAKÇI,
1961 Akdem Yayınları

Gir huzur u pâk i şeyhi ekbere vakti seher
Evliya ervahı bir bir andan eylerler güzer

Asfıyalar eşrefi, fazl u inayet menbaı
İlmi ile takvayı cemetmiş idi nim el beşer

Hikmet ü irfanının, eltafının payanı yok
Yazdı esrarı hakayıktan kitabı muteber

Kini anın evsafını hakkiyle Takdir eylemiş
MağzıKur’andır nazar eyle “Fusus” u serteser

Öyle bir gavsı muazzam kimi vücudu nadiri
Olmuş ilhamı ilâhiyle müzeyyen bir güher

Eyledi “Cibril” istikbal ruh u pakini
Emri Hakla eyledikte semti lâhuta sefer

Hacetin var ise “Mekki” iltica kıl Hazrete
Bir nigâhı re’feti dünya ve mafiha değer.

Sami Naibi Sürurî Zâde
Mehmet Mekki
1313

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِالحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين
Bismillâhirrahmanirrahim

“Nefsini bilen muhakkak Rabbini bildi.”

Hadisi Şerif

Hamd etmek, birliğinin önünde ön olmıyan Tanrıya mahsustur.

Bil ki ön de O dur. Ve anın tekliğinin sonunda son yoktur.

Bil ki! son da O dur. Allah vardır, onunla beraber ön yoktur. Onunla beraber son da yoktur. Yakınlık da, uzaklık da yoktur. Keyf de yoktur. İns ve cin ve âvân (zamanlar) da yoktur. Vakit, zaman, üst, alt ta yoktur. Kevn de yoktur, mekân da yoktur. O, şimdiki halde de evvelce olduğu gibidir. O, birliksiz bir’dir ve teklik olmaksızın tek’dir. İsimle müsemmadan mürekkeb de değildir. Zira anın ismi kendi, müsemması da kendidir. Şu halde isim anın gayri değildir. O da isminin gayri değildir. İşte bunun için isim de, müsemma da odur.

O, evveliyetsiz evvel, ahıriyetsiz ahir, zahiriyetsiz zahir, batıniyetsiz batındır. O, evvel harfinin vücudu ve sırrıdır. Ahir, zahir, batın harflerinin de vücudu ve sırrı o dur. Onun vücudunda bu harflerin ve bu harflerde onun vücudunun sereyânı olmaksızın evvel, ahir, zahir, batın ancak O dur. İmdi Hululiye’nin galatına düşmemek için bunu iyi anla!

O, bir şeyde değildir. Onda da bir şey yoktur. O, bir şeyin içinde veya dışında da değildir. O’nu bu sıfatla bilmek gerektir, ilim ile kavi ile fehm ve vehm ile değil. Zahir veya batın gözü ile de değil, idrâk ile de değil.

Onu ancak O görür ve O’nu ancak O idrâk eder, ancak O bilir.

Kendi zatını kendi zatı ile görür ve bilir. Onu, kendinin gayri bir kimse görmez. Kendinin gayri bir kimse idrâk etmez.

O’nun hicabı kendisini örten, gizliyen kendi birliğidir. O’nu kendinin gayri bir şey hicaplamaz (perdelemez, örtmez). Onun hicabı kendi vücududur. Kendi vücudunu keyfiyetsiz olarak birliği ile örter, gizler.

O’nu, kendinin gayri hiçbir kimse görmez. Peygamber nebiyyi mürsel’de görmez. Ve ne kâmil bir veli, ne de yakini olan Melek, Meleki Mukarreb o’nu bilmez. O nun nebi’si kendidir, Resulü de kendidir, risaleti de kendidir, kelâmı da kendidir.

Kendinin gayri sebep ve vasıta olmaksızın kendi zatını kendi zatı ile kendi zatından kendi zatına gönderdi. Mürsil (gönderen) ve (mürselün bih) kendisile gönderilen ve (mürselün ileyh) kendisine gönderilen arasında fark yoktur, (neb’e haber) harflerinin ve (enbiya haberciler) harflerinin vücudu o’nun vücududur, onun gayri değildir. Ve onun gayrinin vücudu yoktur. Onun (fena yok olması da yoktur. Ve onun ismi, müsemması da yoktur. Bunun, için (nebi) sallallahü aleyhi vesselem:

(Nefsini bilen Rabbini bildi) buyurdu. Ve (Rabbimi Rabbim ile bildim) buyurdu.

Peygamberimiz bu sözlerle işaret buyurdu ki muhakkak sen, sen değilsin. Ve sen, sen olmaksızın o sun. O, senin içinde değildir, sende onun içinde değilsin. Ve Hak, senin dışında değildir. Sende Hakk’ın dışında değilsin. Ve ben bu sözlerle senin zatının ve sıfatının mevcut olduğunu murat etmem. Belki senin ebeden mevcut olmadığını murat ederim.

Sen zatınla ve onunla ve onda ve onunla beraber mevcut olmazsın. Ve sen fani değilsin, mevcudda değilsin. Ve bu illetlerden bir illet olmaksızın o, sen’dir.

Şimdi vücudunu bu sıfat ile bildin ise muhakkak Allah’ı bildin. Aksi halde bilmedin.

NEFSİNİ ÖLDÜRMEKLE TANRI BİLİNMEZ
Ariflerin cümlesi Allah Teâlâ’nın marifetini (Tanrıyı bilmekliği) vücudun fenasına insanın kendi varlığından soyunmasına, nefsini öldürmesine izafet eylediler, (bağlı bildiler). Şimdi bu mahzı galat ve açık sehivdir (yanlış, hata).

Zira Tanrıyı bilmek ve vücudun fenasına ve ne de anın fenasının fenasına muhtaç olmaz. Çünkü eşyanın vücudu yoktur. Vücudu olmayan şeyin fenası da yoktur. Zira fena, vücut ispatından sonradır. Bir şey önce var olmalı ki sonra yok olsun. Şimdi sen zatını vücutsuz ve fenâsız bildiğin vakit, muhakkak Tanrıyı bildin. Aksi halde bilmedin.

Tanrıyı bilmekliği vücudun fenasına, yok olmasına ve onun fenasının fenasına bağlı görmek şirk isbat etmektir, Tanrıya ortak tanımaktır. Zira sen, Tanrıyı bilmeyi vücudun fani olmasına ve onun fenasının fenasına bağlı gördüğün vakit Allah’ın gayri için ve onun nakızı olarak vücut olduğunu, Tanrıdan başka ve ondan ayrı bir vücut tanımış, kabul etmiş oldun. Bu da açık şirktir. Zira Peygamberimiz, nefsini bilen muhakkak Rabbini bildi dedi. Nefsini ifna eden Rabbini bildi buyurmadı. Zira gayr ispat eylemek, anın fenasını mün’akızdır varlığı sabit olan şey yok olmaz. Ve sübutı caiz olmayan şeyin fenası da caiz olmaz. Tanrıdan gayri bir varlık isbat caiz olmayınca öyle bir varlığın ifnası da caiz olmaz.

Senin vücudun la şey‘dir, hiçbir şey değildir. Ve la şey, fani olan ve fani olmayan şeye muzaf olmaz, katılamaz, eklenemez. Şu halde senin vücudun mevcud da değildir. Madum yok da değildir. Peygamberimiz anı kadimde tekvin nüshasından evvel (kâinat yaratılmadan evvel) olduğun gibi halende senin madum yok olduğuna işaret buyurdu.

TANRININ ORTAĞI BENZERİ YOKTUR.
Şimdi muhakkak Tanrı, ezelin, ebedin, kıdemin kendi vücudları olmaksızın ezelin de, ebedin de, kidemin de vücududur. Eğer böyle olmasaydı Vahdehu lâ şerikeleh (o birdir, onun ortağı yoktur), olmazda. Hâlbuki onun Vahdehu la şerike leh olması vaciptir.

Şimdi muhakkak Tanrının şerikinin vücudu onun yani Tanrının vücudu ile değil, kendi zatı ile olur. Ve böyle olan kimsede ona muhtaç olmaz. Bu takdirde ikinci bir Rab olur. Bu ise muhaldir, olmayacak iştir. Şu halde Tanrının ortağı yoktur, benzeri yoktur, zıddı ve akranı da yoktur.

Kim ki Tanrı ile beraber, yahutta Tanrıdan veya Tanrıda bir şey gördü ve bu şeyi dahi rübubiyetle Allah’a muhtaç gördü, muhakkak o şeyi Allah’a rübubiyet ile muhtaç olarak şerik yaptı.

Ve kim ki, kendi zatı ile kadim olarak Allah ile beraber bir şeyin olmasını yahut onunla kıyamını, yahut o şeyin kendi vücudundan fanî olmasını, veyahut onun fenasından fanî olmasını caiz gördü, o kimse nefsi bilmek kokusunu koklamadan uzak kaldı. Zira kimse Tanrı ile veya Tanrıdan kaim olarak Tanrının gayri bir mevcut olmasını tecviz etti. Böyle olunca o şey fanî ve onun fenası da kendi fenasında fanî olur. Bu takdirde fena, fenada teselsül eder. Bu ise şirki bait (uzak şirk) dir. Nefsi bilme değildir. Şimdi o kimse Allah’ı ve nefsini arif değil, müşriktir.

NEFSİ VE ALLAH’I BİLMENİN YOLU NASILDIR
Şimdi biri çıkıpta nefsi ve Allah Teâlâ’yı bilmeye yol nasıldır?

Diye sorarsa, cevap budur ki:

Nefsi ve Allah Teâlâ’yı bilmenin yolu; Hak, mevcutlardan evvel mevcut olup onunla beraber bir şey bulunmadığı gibi şimdiki halde de Hak mevcut olup onunla beraber bir şey mevcut olmadığını, bilmektir.

Şimdi eğer birisi; ben nefsimi Allah Teâlâ’nın gayri gördüm ve nefsimi Allah görmem, derse, cevap budur ki:

Peygamberimiz nefs ile senin vücudunu ve hakikatini irade buyurdu. Yoksa Ievvame, emmare ve mutmainne ile adlanmış olan nefs’i değil. Belki nefs ile Allah’ın masivasının, gayrinin Kâffesine işaret buyurdu. Nitekim Peygamberimiz, Ey Allah’ım, bana eşyanın hakikatim göster buyurdu.

Ben, eşya ile Allah’ın masivasını murat ederim. Yani Peygamber Ey Allah’ım, masivayı, bana bildir, bileyim ve eşyayı bana bildir, onlar ne şeydir?

O eşya sen misin yahut onlar senin gayrin midir?

Onlar kadim midir, baki midir veya hadis midir?

Demek istedi. Ve Allah Teâlâ, masivanın vücudu olmayarak kendi masivasını ona kendi zatı olarak gösterdi. (Yani Allah’ın gayri sanılan bütün eşyanın Allah’ın vücudu olduğunu gördü).

İmdi eşyayı olduğu gibi gördü. Yani eşyayı, niteliksiz, zamansız ve isimsiz Allah Teâlâ’nın zatı olarak gördü.

Eşyanın ismi eşyadan zat üzerine ve onun gayri üzerine vaki olur. Zira şey de nefsin vücudu ve eşyanın vücudu müsavidir. Şu halde eşyayı bilen nefsi bildi, ve nefsi bildiği vakitte de Rabb’i bildi. Kendini Allah’ın gayri sanan kimse Allah’ın gayri değildir. Ve lâkin sen anı bilmezsin. Hâlbuki sen anı görürsün de bilmezsin. Ve bu sır sana ne vakit açılırsa muhakkak sen kendinin Allah’ın gayri olmadığını bilirsin. Ve senin maksudun sen, kendin olduğunu ve muhakkak fenaya (yok olmaya) muhtaç olmadığını ve vakit ve zaman devranı olmaksızın zail olmayıp daim olduğunu bilirsin.

Bundan önce dediğimiz gibi, bütün sıfatlarının onun yani Tanrının sıfatları ve zahirinin onun zahiri, batınının onun batını, evvelinin onun evveli, ahirinin onun ahiri olduğunu seksiz, şüphesiz görürsün. Ve sen, anın sana sayrureti ve senin ana sayruretin olmaksızın (o senin haline ve sen onun haline girmeksizin) senin sıfatlarının onun sıfatları ve zatının da onun zatı olduğunu görürsün.

Azalma, çoğalma olmaksızın her bir şey hâliktir, (helak olur, yok olur). Ancak anın yani Tanrının veçhi, zahiri ve batını halik değildir, helak olmaz. Yani mevcut ancak odur. Ve onun gayri için vücut yoktur ki helake muhtaç olsun ve veçhi baki kalsın. Yani Tanrının zatının gayri hiçbir şey yoktur.

Nitekim muhakkak şey’i bilmeyip sonra Hakk’ı bilen her bir kimsenin vücudu fanî olmadı, belki cehli fanî oldu. O kimsenin vücudu başka vücuda değişmemiştir. Olduğu gibi durmaktadır. Onun vücudu bilgi sebebiyle başka bir vücuda katılmaz, girmez. Sadece ortadan cehil bilgisizlik kalkar. Bunun için sen, muhakkak fenaya muhtaç olduğunu zannetme. Çünkü sen fenaya muhtaç olursan onun yani Tanrının,hicabi perdesi olursun. Hicab Allah’ın gayridir. Böyle olunca o kimse üzerine gayrilik lâzım gelir. Gayriliğin galebesi de Tanrıyı görmeğe engel olur. Hâlbuki bu galattır, hatadır. (Yani sen Hakk’a hicap, perde olamazsın).

Muhakkak Hakk’ın hicabı kendi birliği ve tekliği olduğunu, gayri olmadığım bundan önce söylemiştik. Ve işte bunun için hakikata vasıl olmuş, kavuşmuş kimse için enel hak (ben Tanrıyım) demek ve Sübanî, maazamı şanî (kendimi teşbih ederim, şanım ne büyüktür) demek caiz oldu.

Ancak böyle söylemesi caiz görülen kimse, kendi nefsini Allah’da fani veya Allah’da bakı gören ve evvelce mevcut iken sonra fani olduğunu sanan kimse değildir, belki kendi zatı ve sıfatları Allah’da dâhil veya Allah’tan hariç olmaksızın, sıfatlarını Allah’ın sıfatları ve zatını Allah’ın zatı gören kimsedir. Böyle gören kimsenin nefsi ancak Allah’ın vücudu oldu. İşte böyle bir kimseye Allah’a vasıl oldu denilir.

Bundan ötürüdür ki Nebi sallallâhü aleyhi ve sellem; “Dehre (zaman) sövmeyiniz, zira dehir Allah’tır” sözü ile Allah’ın vücudunun ortaktan, akrandan, benzerden münezzeh ve âlî olduğuna işaret buyurdu.

SENİN VÜCUDUN HAKK’IN VÜCUDUDUR.
Allah Teâlâ Hazretlerinin :

Ey kukun, ben hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Senden istedim, vermedin

buyurduğu rivayet olunur. Muhakkak Hak bununla, hastanın vücudu kendi vücudu, sailin, (istiyenin) vücudu da kendi vücudu olduğuna işaret buyurdu. Hastanın ve sailin vücutları. Onun vücudu olmak caiz olunca senin vücudunun dahi onun vücudu ve bunun gibi arazlardan ve cevherlerden olan bütün eşyanın vücutlarının da onun vücudu olması caiz olur.

Tanrının sırrı zerrelerden bir zerre de zahir olduğu açığa çıktığı vakit zahir ve batın açık ve gizli bütün varlıklardan da zahir olur.

Dareyn de (dünya ve ahirette) Allah’ın gayrini görmezsin. Belki dünya ve ahiretin vücudu, isimleri, müsemmaları ve bunların vücutları da seksiz şüphesiz Hakk’ ın zatıdır. Muhakkak sen, Allah Teâlâ’yı ebeden bir şey halk eyledi görmezsin. Belki sen anı, keyfiyetsiz olarak sıfatlarını ve vücudunu açıklarken her an bir şe’n de görürsün. Yani yaratılmış sandığın her şey, gerçekte yaratılmış değildir; onlar Tanrının her an bir başka şekil ve surette görünmesinden, kendi zatını ve sıfatlarını açığa vurmasından ileri gelmektedir.

Zira evvel, ahir, zahir ve batın odur. Birliği ile zahir, tekliği ile batın oldu. O, zatı ile ve zatı ile kaim olması bakımından evvel’dir. Sonu olmaması bakımından da ahirdir.

Onun vücudu vacip olduğu gibi, onun gayrinin olmaması, kendisinden başka bir varlık bulunmaması da vaciptir.

(ÖLMEZDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ) NE DEMEKTİR.?
Şimdi kendisini Hakk’ın gayri sanan kimse muhakkak onun gayri değildir. Zira Tanrı, kendisinin gayri olmaktan, kendisinden başka bir varlık bulunmasından münezzehtir. Belki zehirde ve batında onun vücudunda, onun vücudu ile beraber gayr’in gayriliği olmaksızın gayr dahi odur.

Bu vasıfla vasıflanan kimse için hadsiz, sonsuz çok vasıflar vardır. Nitekim suret ölümü ile ölen kimsenin iyi, kötü bütün vasıfları kesildiği gibi manevi ölüm ile ölen kimsenin dahi iyi, kötü vasıfları kesilir kalmaz. Onların yerine bütün hallerde Allah geçer kaim olur. Yani manevi ölüm ile ölen kimsenin zatının yerine Allah’ın zatı, sıfatlarının yerine de Allah’ın sıfatları kaim olur. İşte bunun için Peygamberimiz, ölmezden önce ölünüz buyurdu. Ölmezden önce zatınızı biliniz, demektir.

Peygamberimiz, Tanrı :

Kulum bana, ben o kulumu sevinceye kadar, daima nevafil ile yaklaşır. Vaktaki ben o kulumu severim, onun işitmesi, görmesi, lisanı ve eli olurum, buyurdu dedi. Bununla nefsini bilen için bütün vücudunu muhakkak Allah’ın vücudu görür olduğuna ve zatında ve sıfatlarında değişiklik görmediğine ve esasen onun sıfatlarının değişikliğe muhtaç olmadığına işaret buyurdu.

Zira o kimsenin zatının vücudu, o olmamış olsaydı, belki nefsini bilmezdi.

Şu halde her ne zamanki nefsini bildin, ikilik kalktı. Ve sen, kendinin Allah’ın gayri olmadığını bildin.

NEFSİ BİLMENİN FAYDASI
Eğer müstakil bir vücut olaydı fena’ya ve nefsi bilmeye muhtaç olmazdı ve Hakk’ın gayri olurdu. Hak ise kendinden gayri Rabb bulunmaktan münezzehtir.

Şimdi nefsi bilme‘nin faydası senin şunları bilmen ve tahkik eylemendir:

Senin vücudun mevcut değil, madum (yok) da değildir. Ve sen şimdiki halde kâin var değilsin ve geçmişte de mevcut olmadın. Gelecekte de asla mevcut olmazsın. Sana, La ilahe illallah’ın manası ile şu açıklanmış olur ki: Allah’tan başka Allah yoktur. Onun gayri için vücut yoktur, onun gayri gayr yoktur. Hemen ancak ilâh odur

Eğer biri çıkıp da, sen Hakk’ın Rab’lığını tatil ettin, durdurdun, derse cevap budur ki:

Onun Rabb’lığı nasıl tatil olunur?

Zira o daima Rabb’dır, merbub = kul değildir. Daima Halik = yaratıcı’dır, mahlûk değildir Ve o şimdiki halde de evvelce olduğu gibidir. Halikliği, Rabb’lığı mahlûka ve merbuba muhtaç değildir. O, kâinat yaratılmadan öncel bütün vasıflarla vasıflı idi. Şimdiki halde de öyledir. İmdi Vahdaniyette = birlikte, Hüdüs = sonradan meydana çıkış ile kidem = yaratılmamış, eskiden, varolan arasında fark yoktur. Hüdus Hakkın açığa çıkmasını, kıdem de onun batınlılığını, gizli kalmasını gerektirir. Anın zahiri batını, batını da zahiridir. Evveli ahiri, ahiri de evvelidir. Ve cümlesi birdir, bir de cümlesidir. Sözgelimi bir erik ağacı, kendisini meydana getiren çekirdeğin zahiridir. Çekirdekte ağacın batını’dır. Ağaç meydana gelince çekirdek onda gizlenmiştir. Çekirdek evveldir. Çünkü ağaç ondan çıkmıştır. Aynı zamanda ahir’dir. Zira en sonunda ağacın meyvesinde tekrar ortaya çıkar. Ağaç, dalları, yaprakları, heyet ile çekirdektir. Çekirdek de tabiî ağaçtır

Tanrının sıfatı her anda bir Şee’n de, bir başka şekil ve surette olmaktır. Onun gayri hiçbir şey onunla beraber olmadı. Halâ da öyledir. Ve şimdi şey mevcut olmayıp Hak her anda bir şee’n de olduğu, bir başka şekil ve surette tecelli ettiği gibi kıdem de şey mevcut olmayıp Hakk her an da bir şee’n de idi. Ve kıdem’ de şey ve yevm mevcut olmayıp Hakk o vakit her an de bir şee’n de olduğu gibi şimdi dahi şey ve yevm mevcut olmayarak Hak her anda bir şee’n’dedir.

İmdi mevcutların varlıkları, yoklukları müsavidir. Yoksa yaratan Tanrı olması birşeyin birdenbire yoktan meydana çıkıvermesi ve Tanrının birliğinin olmaması lâzım gelir. Bu ise noksanlıktır. Halbuki onun birliği bundan celildir, büyüktür.

SENİN VÜCUDUN (HAKK) IN VÜCUDUDUR.
Her zamanki Tanrıya ortak, akran, benzer tanımadan nefsini bu sıfatla bildinse muhakkak nefsini hakikat ile bildin. Ve işte bunun için Peygamberimiz, nefsini bilen kimse muhakkak Rabbini bildi buyurdu. Nefsini ifna eden yok eden kimse muhakkak Rabbini bildi buyurmadı. Zira Peygamberimiz, muhakkak Hakk’ın gayri şey olmadığını bildi ve gördü de sonra nefsi bilmenin Allah’ı bilmek olduğuna işaret buyurdu, anı nefsini, yani vücudunu bil, muhakkak sen, sen değilsin. Lâkin bilmiyorsun!..

Bil ki senin vücudun, vücudunla değildir. Vücudunun gayri ile de değildir. Mevcut değildir. Madum yok da değildir. Mevcudun gayri değildir, madumun gayri de değildir. Vücut ve âdem olmaksızın senin vücudun ve senin âdemin Hakk’ın vücududur. Zira muhakkak senin vücudunun aynı ve âdeminin aynı, Hakk’ın vücududur. Ve zira muhakkak Hakk’ın vücudu senin vücudun ve âdemindir.

İmdi eşyayı vücudunun gayri olmıyarak Hakk’ın vücudu gördüğün vakit ve Allah ile beraber ve Allah’da diğer bir şeyi görmeyerek Hakk’ın vücudunun aynını eşyada senin vücudun ve âdemin gördüğün vakit muhakkak o eşya Hakk’dır. İmdi muhakkak nefsini bildin. Zira bu beyan olunan sıfatla nefsini bilmek, seksiz ve şüphesiz kıdem ile beraber ve kadîm de ve kadime Hûdûstan bir şeyi katılmış olmaksızın, Allah Teâlâ’yı bilmektir.

“Şeyhin bu sözlerini daha kolay anlaşılabilir bir hale getirmek için şöyle bir misal ileri sürülebilir: Buz dediğimiz şey gerçekte müstakil bir varlık değildir. Su’yun donarak o şekilde görünmesidir. Su, buz olmakla çoğalmamış ve değişmemiştir. Buz eriyince de değişmez ve eksilmez. Buzun vücudu su’yun vücududur, âdemi eriyip yok olunca da su’yun vücududur. Tersine suyun vücudu da buzun vücudu ve âdemidir.

Buz, sudan başka vasıfları olduğu için var’dır. Fakat su çekilince ortada kalmayacağı için ayni zamanda yok’dur. Buz,’ suyun vücudunun gayri değildir, aynı da değildir. Buz, suyun zahir’idir, su’da buzun batını’dır.. Su, buz olunca gizlenmiş oluyor. Meydana çıkınca buz’dan eser kalmaz. Buz, kendini böylece tanıya bilirse nefsini ve dolayısıyla kendisini yaradanı yani su’yu hakkile bilmiş olur. Yok, eğer kendini böylece bilmezse müstakil bir varlık zannederse ne nefsini, ne de suyu bilmemiş olur.

İşte şeyhin kanaatine ve gerçekte de öyle olduğuna göre, Tanrı ile onun gayri, masivası sandığımız bütün eşya arasındaki münasebet, su ile buz arasındaki münasebetin aynidir. Mahlûk zannettiğimiz her şey Hakk’ın o şekilde görünmesinden başka birşey değildir. Şu halde o şey mahlûk değildir. İşte Hazreti şeyh, yukarıda gördüğümüz gibi, Allah asla bir şeyi halk etmemiştir, demekle bu noktayı anlatmak istemiştir. Hâsılı bütün görülen eşya, sen, ben, biz ve onlar dediğimiz mevcutlar gerçekte mevcut değildir. Hakk’ın sonsuz suretlerinden birer suretidirler. Suyun buzda gizlendiği gibi, Hak onlardan gizlenmiştir. Onların batını Hakk’dır. Hepsi de Tanrı’nın vücud ile vardırlar. Tanrı çekilince ne o eşya kalır, ne Sen ne ben, ne biz, ne de onlar! Hepsi de biran da yok olur. Fizik ilminin son buluşları da şeyhin bu görüş ve kanaatinin doğruluğunu isbat etmektedir” ([1])

BİLENLE BİLİNEN, KAVUŞANLA KAVUŞULAN BİRDİR
İmdi biri çıkıpta : Hakk’a nasıl vasıl olunur. Varılır? Çünkü sen Hakk’ın gayri gayr olmadığını isbat ettin. Böyle olunca bir şeyi kendi nefsine vasıl olmaz, varmaz, diye soracak olursa, muhakkak gerçekte kavuşmak ve ayrılmak yoktur, diye cevap veririz. Zira kavuşmak iki eşit veya eşit olmayan şey arasında olur. Eğer eşit iseler onlar beraberdirler, eşittirler. Ve eğer eşit değilseler birbirine zıddırlar. Tanrı ise birşey in kendisine zıd, benzer veya eş olmasından münezzehtir.

İmdi Visal kavuşmak, visalin gayrindedir. Yakınlık, yakınlığın gayrindedir. Uzaklık da uzaklığın gayrindedir.

İmdi vasıl kavuşma vasılsız, yakınlık yakınlıksız, uzaklık uzaklıksız olur. Ve eğer vasılsız, vaslı anladık fakat yakınlıksız yakınlık, uzaklıksız uzaklık ne demektir?

Diye sorulursa; ben bununla, senin, yakınlık ve uzaklık anlarında Hakk’ın gayri bir şey olmadığını murat ederim, derim. Ve lâkin sen nefsini bilici olmadın. Ve sen, sen olmayarak Hak olduğunu bilmedin!

İmdi her ne zamanki Hakk’a kavuştun, yani bilgi harflerinin vücudu olmaksızın nefsini bildin ise, sen Hak olduğunu bildin Buz eriyince yani suya kavuşunca su olduğunu bildiği gibi.

Bundan önce sen, Hak olduğunu yahut Hakk’ın vücudunun gayri olmayarak Hakk’ın sen olduğunu bilmemiştin. İmdi sana bilgi hasıl olduğu vakitte muhakkak sen Allah’ı yine Allah ile bildin, nefsin ile bilmedim Buzun suyu yine su ile bildiği gibi. Çünkü kendisi sudan başka bir şey değildir.

Sen, adının Mahmud olduğunu bilmezdin. Muhammed sanırdın. Sonra öğrendin ki muhakkak sen Mahmudsun. İmdi vücudun karar iledir yerinde duruyor. Yalnız Muhammed olmayıp Mahmud olduğunu bilmenle senden Muhammed ismi, Muhammed müsemması kalkmış oldu. Adının Muhammed olmadığını nefsinden fani olmakla anlamış olmadın. Zira fena yok olma bir şeyin vücudunu isbattan sonra olur. Şu kimse ki Tanrının gayri bir vücut isbat etti, Allah’a şirk koştu ortak tanıdı. İmdi Mahmud dan birşey noksan olmadı ve Muhammed, Mahmud’da fani olmadı. Onun içine girmedi, onun içinden de çıkmadı. Şu halde Muhammed, kendi zatının Muhammed olmayıp Mahmud olduğunu bildikten sonra nefsini nefsi ile bildi Muhammed iken bilmedi. Zira Muhammed olmadı idi.

İmdi mevcut olan bir şey mevcut olmayan bir şeyle nasıl bilinir?

Böyle olunca bilen ile bilinen, kavuşan ile kavuşulan ve gören ile görülen birdir. İmdi bilen onun sıfatıdır. Bilinen zatı’dır. Kavuşan sıfatı, kavuşulan zatı’dır. Ve sıfat ile mavsuf vasıflanan birdir.

İşte nefsini bilen Rabbini bilir sözünün manası budur. İmdi bu sözü anlayan kimse kavuşma, ayrılmak olmadığını bilir.. Anlaşıldı ki bilen O dur, bilinen O dur. Gören, görülen O dur. Kavuşan, kavuşulan; da O dur. Ona ondan gayri kavuşan yoktur. Ondan gayri ondan ayrılan yoktur. İşte bunu anlayan kimse şirk ipinden kurtuldu. Aksi halde şirkten kurtulma kokusunu bile bulmadı.

Nefislerini ve Rabbini bildiklerini ve vücut illetinden kurtulduklarını sanan çoğu arifler: Muhakkak tarik, ancak fena ve fenanın fenası ile müyesser olur, dediler. Yolu bulmak, yani Tanrıyı bilmek ancak insanın kendi varlığını vücudunu yok etmesiîe mümkün olur dediler.

Onlar Peygamberimiz’in sözünü anlamadıkları için bu zanne düştüler. Muhakkak onlar, şirki yok eyler zann ile bir kere vücudun fenasına, bir kere de fenanın fenasına, bir kere vücudu mahva, bir kere de istilama işaret eylediler. Hâlbuki bu işaretlerin hepsi şirkin ta kendisidir. Zira bir kimse ki Hakk’ın gayri bir şey olmasının ve sonra o şey’in fenasını ve fena’sının fenasını caiz gördü, muhakkak Hakk’ın gayri bir şey isbat eyledi. İmdi Hakk’ın gayri bir şey isbat eden kimse o şeyi’ Hakk’a ortak yaptı!

Allahü Teâlâ onları ve bizi doğru yola koysun.

BİR KİMSENİN NEFSİNİ BİLMESİ, TANRININ KENDİ NEFSİNİ BİLMESİ DEMEKTİR
Eğer biri çıkıpta: Sen nefsi bilmenin Tanrıyı bilmek, olduğunu söylersin, halbuki nefsini bilen Allah’ın gayridir. Allah’ın gayri olan Allah’ı nasıl bilir? Derse, biz de cevap olarak

Nefsini, bilen Hakk’ı bilir, deriz. Muhakkak o. kimsenin vücudu kendi vücudu ile veya vücudunun gayri ile mevcut değildir. Belki ânın vücudu, Allah’ın içinde veya dışında, Allah ile beraber veya Allah’da olmamak üzere Allah’ın vücududur. Belki anın vücudunu, evvelcede olduğu gibi fena’sız, mahvsız olarak hali ile görürsün.

Zira birşeyin fena’sı, yok olması, evvelâ o şeyin’in kendi nefs ile var olmasını yani Allah’ın kudret ile, yaratması ile değil de kendi kendine var olmasını icap ettirir, Bu hal ise asla olmayacak bir şeydir.

İmdi meydana çıktı ki bir kimsenin nefsini bilmesi Allah’ın kendi nefsini bilmesidir. Zira o kimsenin nefsi ancak Hakk’dır. Resul sallallâhü aleyhi ve sellem nefs ile vücud murad buyurdu. Ve bu makama ulaşan kimsenin vücudu, açık, gizli Allah’ın vücudu olmaksızın mevcut olmadı. Belki onun vücudu Allah’ın vücudu, sözü Allah’ın sözü Fiili: İşi Allah’ın fiili işidir. Ve onun nefsi bilme dâvası Allah’ın kendi nefsini bilmesidir. Lâkîn sen dâvayı o kimseden işidir, fiili işi de ondan görürsün. O söylüyor, o yapıyor sanırsın. Nefsini i Allah’ın gayri gördüğün gibi o kimsenin vücudunu da Allah’ın gayri gurursun. Zira mü’min, müminin aynasıdır. İmdi Hak, mü’minin imanı olanın aynı gözü yani nazarıdır. Çünkü mü’minin gözü, Allah’ın gözüdür. Yani nazarı Allah’ın nazarıdır. Keyfiyet olmaksızın ve Hak, senin âyn’ına yahut bilgine, yahut vehmine veya batınına yahut da niyetine görmene girmiş olmaksızın. Belki Hak nazırın bakanın gözü, bilgisi ve görmesidir.

Eğer bir kimse ben Allah’ım derse bunu gayriden o kimseden değil, ondan yani Tanrıdan dinle. Zira Allah ben Allah’ım der. O kimse demez. Ve lâkin sen oha ulaşan şeye ulaşmadın. Eğer sen ona ulaşan şeye ulaşmış olaydın onun söylediği şeyi anlar, onun söylediği şeyi söyler ve gördüğü şeyi görürdün. Cümle eşyanın vücutları kendi vücudları değil onun yani Tanrının vücududur.

İmdi şüpheye düşmeyesin ve bu işaretlerle Allah’ın mahlûk olduğunu vehm etmeyesin

Bil ki gören, görülen, birleyen, birlenen, bilen, bilinen, icad eden icad olunan ve idrak eden, idrak olunan birdir

İdrak, görmek, bilmek keyfiyeti olmaksızın, idrak, görmek ve bilmek harflerinin vücudu dahi olmaksızın Tanrı kendi vücudunu kendi vücudu ile bilir, kendi vücudunu kendi vücudu ile idrak eder. Nitekim muhakkak Hakk’ın vücudu, keyfiyetsiz, Hakk’ın nefsini görmesi ve idrak eylemesi de keyfiyetsizdir.

“Şöyle bir misal ile şeyhin yukarıdaki sözlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak mümkündür, sanıyorum:

Bir, kimse aynaya bakınca onda kendi suretini görür. O kimse de ne varsa suretinde de vardır. Onun her hareketini sureti aynen tekrar eder. O kimse suretini nasıl görüyorsa sureti de onu öylece görmektedir. Fakat suretin gözü tabiî aynaya bakanın gözüdür. Şu hâlde suretin bakanı görmesi, bakanın kendi gözü ile kendini görmesidir. Tutalım ki bakanın adı Ali’dir. Eğer suret ben Aliyim derse doğru söylemiş olur. Çünkü bu sözü söyleyen suret değildir, o suret Ali’nin kendisi olduğu için o sözü de bizzat Ali söylemiş olur. İşte bunun için şeyhi ekber :

Bir kişi, ben Allah’ım, derse bunu gayriden değil ondan dinle. Yani bu sözü söyleyen o kişi değil, Allah’dır, diyor. Çünkü o kişi, Tanrının, âdem aynasına aksetmiş sonsuz suretlerinden bir surettir, suret ise asim aynıdır. Böyle olunca suretin sözü ashn sözü olur.

Şeyh‘Mahmudu Şebüsteri Gülşeni Raz adlı meşhur kitabında şöyle söyler :

Yokluk aynadır, âlem de o aynadaki akis, suret İnsan’da o aksin, o suretin gözü gibidir.

Ayna karşısındaki ise o göz içinde gizlenmiştir

Sen. aynadaki aksin gözüsün

Tanrı, o gözün nuru, gözbebeği.

Tanrı bu gözle o gözbebeği olan nuru, bu gözle kendi kendisini görür.

Âlem İnsan olmuştur.

İnsan’da âlem Bundan daha temiz, bundan daha güzel bir anlatış da olamaz.

Bu işin aslına iyice bir bakarsan anlarsın ki gören de O’dur, göz’de O, görünen de O’dur. ([2])

BİZİM SÖZÜMÜZ BASİRETİ OLAN KİMSEYEDİR
Eğer birisi çıkıp ta: Bütün sevilen, iğrenilen, iyi, kötü şeylere ne gözle bakalım? Bir cifeyi ve pisliği gördüğümüz vakit ona Allah mı diyelim, derse biz deriz ki: Allah bu şeylerden bir şey olmaktan mukaddes ve âlidir. Bizim sözümüz pisliği pislik, cifeyi cife görmeyen kimseyedir. Bizim sözümüz basireti olanlar ve ebkem, dilsiz olmayan kimseyedir. Zira nefsini bilmeyen kimse dilsiz ve kördür. Dilsizlik ve körlük gitmeden önce bir kimse bu beyan olunan manaları anlayamaz. Sözleşme Allah ile beraber olan kimseleredir. Allah’ın gayri olan ve ebkem olan kimseye değildir. İmdi muhakkak bu makama ulaşan, hiçbir şeyin Allah’ın gayri olmadığını bilir. Bizim hitabımız nefsini ve Tanrıyı bilmeği istemekte azim ve himmeti olan, kalbinde irfan doğan, Tanrıyı candan ve gönülden isteyen arzulayan kimseyedir. Kasdı, maksudu olmayan kimseye değildir.

TANRIYI ANCAK KENDİSİ İDRAK EDER
Tanrı: Basarlar (gözler) onu idrak edemez, o basarları idrak eder buyuruyor. Hâlbuki sen bunun aksini, söylüyorsun, bu söylediğin şeyin hakikati nedir?

Diye soran olursa şöyle cevap veririz:

Hep söylediğimiz şey Tanrının “onu basarlar idrak etmez” sözünün manasıdır. Bu söz, onu idrak eder bir kimse olmadı, yoktur ve onu idrak eder onunla beraber bir kimse de olmaz demektir. Eğer vücutta Hakk’ın gayri bir mevcut olması caiz olaydı elbette bu mevcudun Hakk’ı idrak eylemesi caiz olurdu. Kendisinden başka mevcut yoktur ki onu görebilsin.

Muhakkak Tanrı basarlar onu idrak etmez sözü ile Hakk’ın gayri gayr olmadığına, kendinden başka bir vücüt bulunmadığına tenbih eyledi. Yani Hakk’ı, Hakk’ın gayri idrak etmez. Belki Hakk’ı Hakk’ın gayri olmaksızın kendi hüviyeti idrak eyler. İmdi Tanrı, gayr olmayarak kendi zatı ile kendi zatını idrak eyler. Zira basarlar gözler Hakk’ı idrak eyleyemez. Göremez, anlayamaz. Çünkü gözler sonradan meydana gelmedir. Sonradan meydana gelen ise kadim ve bakiyi anlayamaz, kavrayamaz. Bu manaya ulaşmayan kimse nefsini bilemez. Zira şeyler gözler yoktur, ancak Hakk vardır. İmdi niteliksiz olarak Tanrı kendi vücudunu idrak eder.

GÖRÜLEN BU EŞYA NEDİR?
Biri çıkıp ta bana:

Sen her şeyi nefyettin, Tanrıdan başka hiçbir şey yoktur, ancak ve yalnız Tanrı vardır, dedin. Peki, bu gördüğün eşya nedir?

Derse, cevap olarak:

Benim bu sözlerim hiçbir şeyi Allah’ın gayri görmeyen kimseyedir. Bir şeyi Allah’ın gayri gören kimse ile benim sual ve cevabımı yoktur. Derim.

Zira o kimse gördüğü şeyin gayrını görmez. Nefsini bilmeyen kimse de Allah’ı görmez. Her kap içinde olan şeyi sızar. Biz bundan önce çok şerbettik. Daha ziyade şerbetsek, açıklasak görmeyen kimse görmez, anlamaz, idrak etmez. Gören kimse görür, anlar, idrak eder. Vasıla, ulaşana işaret yeter. Ulaşandan başkası ne öğretme ile ne anlatma ile ne yaklaştırma ile ne sözle, ne bilgi ile ne de akıl ile vasıl olmaz, ulaşmaz. Ancak ulaşmış bir şeyhe hizmet ile anlar. Anın nur ile doğru yolu bulur. Onun himmet ile yola girip inşallah anın sebep ile maksuduna ulaşır.

Allah Teâlâ, sözden, işten, bilgiden ve nurdan, doğru yoldan sevdiği ve razı olduğu şeyden, bizi ayırmasın.

tarikat risalesi

Yorum yapın

Hacı Osman Üsküdarî Nakşibendî Efendi (k.s)

Bismillahirrahmanirrahim

Hamd âlemlerin Rabbine mahsustur.

Zâkirler kalbini, abidler takvasını ve kulluk sırları Allah Teâlâ’nın zikri ile nurlandırır.

Mürşidler ve müridler Allah Teâlâ’nın zikri ile buluşur.

Murakebe ehli Allah Teâlâ’nın zikri ile cemal sıfatlarının sırlarını keşfeder.

Müşahede ehli de celal nurlarını Allah Teâlâ’nın zikri ile açar.

Salat ve selam Rasülüllâh Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin üzerine olsun. Allah Teâlâ onu âlemlere rahmet olarak gönderdi. Âlinin ve ashabının da üzerine salât ve selâm olsun. Onlar dinin emirleri üzerine olmuşlardır.

Allah Teâlâ’nın rahmetini dileyen aciz kul Hacı Osman Üsküdarî Nakşibendî (k.s) Nakşî tarikatının inceliklerini bu risalede açıklamak istemiştir. Bu usul Hz. Ebubekir radiyallahü anh dan beri gelmektedir.

Risale 3 bölüm ve bir hatimeden oluşmaktadır.

BİRİNCİ BÖLÜM
Zikrin faziletleri ve sair ameller hakkındadır.

Zikir

Zikir gerekli bir emirdir ve daimi farzdır. Allah Teâlâ buyurdu ki;

Beni zikrindeki bende sizi zikredeyim…

Sahihi buharide…

Zikir Telkin Etmenin Keyfiyeti

—Sünnet üzere Mürşidin telkini

—Sadık ve iradeli mürid

Mürşid, müridden üç gün riyazet ile istiğfar, salâvat ve dua yapmasını, ayrıca geceleri istihare yapması ister. İstiharenin veya şeyhin uygun görmesi ile dördüncü gün müride mürşid gusül abdesti aldırır. İki rekât tevbe namazı ve istihare namazı kıldırır.

Mürşid sırtı kıbleye gelecek şekilde erkek müridi ile gizli olabilecek bir mekânda müridini karşısına diz dize oturtur. Kadın ise mahremi ile beraber oturması gerekir.

Mürid şeyhine bütün hatalarını anlatır. Kul hakkı varsa bildirir. Ödeme için kendisi veya mürşid tarafından tedarik edilme yoluna gidilir. Farzlardan terk ettiği şeylerin kazası ve keffaretler varsa tamamlanması için mürşid söz alır.

Mürşid noksanların ikmalinden sonra müridden takva ve iyilik üzere olması, ehl-i sünnet ve’l cemaat üzere bulunacağına, azimetle amel işleyeceğine ruhsatları terk edeceğine, bidatlerden sakınacağına dair söz alır.

Umûmi Ûsul

Yazılı olarak veya mürşidin nisbetini hibe etmesi yani merhametinden kabiliyetsiz olabilecek olana da telkin etmesidir.[1]

Mürşid, eğer mürid erkek ise sağ eli ile müridi ile musafaha eder. Eğer kadın ise elbisesinin bir tarafını tutturur. Sonra mürşid fetih süresinin bey’at ayetini okur. Sonra mürşid ve mürid ellerini dizleri üzerine koyarlar. Müride kalbine teveccüh etmesini ister. Mürşid İsm-i Zât-ı telkin edecekse kalbi ile Allah, Allah, Allah … diye zikreder ve müride usûlü telkin eder. Eğer Lailâhe illallah zikri telkin edilecekse hapsi nefes ile telkin eder. Mürşid zikir usûlünü verdiği kolun sâdâtı kiram-ı zikreder. Çünkü sâdâtı kiram-ın anıldığı yerde bereket vardır. Eğer cehri zikir telkin edilecekse beraber yukarıdaki zikirleri tekrar ederler. Sünnet olan usul bu şekildedir.

Husûsi Ûsul

Telkin aynı olmakla beraber mürşid ve müridin feyiz kuvveti vardır. Bunda mürşidin müridin ilâhi nisbete olan istidadından dolayı velâyet kuvvetindeki gizli sırrı bahşetmesidir.

Telkin Edilen Zikirler

Genellikle Nakşî usulünde iki isim telkin edilir. Bu usulle suluk kolay usulden olduğu için tercih edilmiştir. İkisi de aslında bir yoldur.

1-Allah İsmi Telkini İle Başlayış

Cezbe ehlinden olanlara önce bu zikir sonra nefy u isbat telkin edilir. Zat isminin zikri letaifle[2] olur.

Yapılışı

Ağız kapatılır. Dil damağa yapıştırılır ve hakiki kalbe yönelinir. Kalb sonevberi denilen sol memenin altında hayal edilen kalb katında zikir yapılır. Zikir anındaki düşünce Allah Teâlâ’yı mevcudatta benzeri olmayarak Vacib-ul Vücut olarak düşünür. Bütün vakitlerde Allah ismini hazır tutar. Nafile ibadetleri terk eder. Yalnız farz ve revatib sünnetlerine devam eder. Zikir kalbte karar tutup ve istiğrak hali meydana gelince Allah ism-i şerifini ruha intikal ettirir.

Zikir sırasıyla Sırr, Hafi, Ahfa, Nefs-i Natıka, aynı bu şekilde yapılır. Daha sonra Sultan-ı Zikre geçilir. Sultan-ı Zikir bütün bedenle yapılan zikirdir. Öyle ki bütün vücutta Allah Teâlâ’nın zikrinden başka bir şey kalmaz. Bu zikri dışarıdan fark edilmeyecek bir şekilde yapar. Bin kişi içinde bu zikri yapsa bu işin ehli olmadan başka kimse anlayamaz. Bu hali anlamakta hayali bir keşif olur yoksa hakikatine mutabık değildir.[3]

Sultan-ı Zikirden sonra hapsi nefesle nefy u isbat zikri telkin edilir. Hapsi nefesle zikir…… yapılırken Allah kelimesi kabin ortasında bırakılır. Bu usûl hayal ile yapılır, gerçek değildir. Zikirde La Maksûde illallah’ı düşünür. Bu zikir kalbin bağıntılarını koparana ve Allah Teâlâ’yı sevinceye kadar devam eder. Öyleki göğüs bu zikirle uygunluk sağlar. Her yüzüncüde Muhammed ür-Rasûlüllâh’ı zikreder. Nefsi hapsetmek Rasülüllâh sallallâhü aleyhi ve selleme ittiba için yapılan bir vasıtadır. Nefeslerin bırakılıp alındığında ‘İlâhî ente Maksûdî ve rızaike Matlûbî’ zikrini hayal eder. Bu söylenmesi gerekli olan zikirlerdendir. Hapsi nefeste nefesi tek sayıda bırakmak gerekli denilsede önemli bir şart değildir. Burada şart olan Allah Teâlâ’yı başka şeylerden nefy etmek bir olduğunu isbat etmektir.

2- Nefy u İsbat Telkini İle Başlayış

Cezbe ehlinden değilse ilk önce bu isim telkin edilir. Cezbe hali zuhur edince ism-i zât ve hapsi nefesle nefy u isbat zikri telkin edilir. Bazılarına ise ilk önce hapsi nefesle nefy u isbat telkin edilir.

Zikrin Şartı

Devamlı huzur, devamlı adab ve şartlara uymaktır. Bu meşâyih şöyle demiştir.

‘Zikirde şart olan mürşidin zikri telkin etmesidir. Sonra ihlâslı ibadet, çok muhabbet, vuslat talebi, gaflet olmayan huzurla zikir ve Allah Teâlâ’nın yardımı ile zikirdir.’

Kalp zikir halinde zikirle değil, Allah Teâlâ ile meşgul olmalıdır. Mürşidin yardımı da en büyük destektir.

Zikrin Adabı

Temiz bir mekanda abdestli olarak kıbleye karşı oturarak, elleri (göğüs üzerinde)[4] gözler yumuk derisi üzerinde zikir darbelerinin titreşimi olmadan bütün gücünü toplayarak zikretmelidir. Allah ismi şerifini zikrederken Arapça ses uyumuna dikkat etmelidir. Gelen düşüncelere itibar etmeyecektir. Şiddetli cezbe veya gaflet hali olursa kendini koy vermeyerek onun gitmesini bekleyecektir. Zikir anında göğüste şiddetli vuruşlar olduğu zamanda gitmesini bekleyecektir. Fakat kalbin atışıyla uyumlu bir hal zuhur ederse o zaman uyum içinde zikre devam edilmeli ve kesilmemelidir. Bütün olan halleri mürşidine haber vermelidir. Müride gereken halini haber vermesidir. Düşünceler ve zevkler haber edilirse şeyh onu terbiye eder. Eğer bedende zikir halinde sarsılmalar, terlemeler, kalbte hafakanlar olursa yazın soğuk ile kışın sıcak su ile gusül abdesti almalıdır. Bütün gücü ile bu haller gidip zikir kalbte sakin olup yerleşinceye kadar çalışmalıdır.

Zikirde havâtır ve düşünce çoğalırsa abdest almalı ve ‘Ya Kadîr’ veya ‘Ya Fe’âl’ esmasını veya istiğfar çekmelidir. Bunlar netice vermez ise Rasülüllâh sallallâhü aleyhi ve selleme salavât getirmeli veya mürşidini rabıta etmelidir.

Zikrin ve letâiflerin nurlarını keşfeder ise başka nurlara itibar etmemelidir. Fakat nurlara da itibar etmekten kendini koruması müride gerekir. Çünkü Allah Teâlâ zatına layık olmayan her şeyden uzaktır.

Bir sebepten dolayı zikri bırakmak gerekirse kalbini zikrin manası üzerinde sabit bırakmalıdır. Masivâyı zikre dönene kadar kalbe yakın kılmamalıdır. Zikre başlayacağı zaman Allah Teâlâ’ya dua etmeli sığınmalıdır. Adabtaki dua

Allah Teâlâ, dua edilirse zakirin kalbini muhafaza eder, masivânın zararını ondan uzaklaştırır. Zikir usulüne uygun yapıldığı zaman bir eseri meydana gelir.

Murakabe

Temiz nisbet ve gizli bir yoldur. Kimde bu hal meydana gelirse marifet nurları kalbinde nurlanma olur, göğsü genişler ve hakikatin keşfi açılır. Ferasetinde hatalar olmaz. Keşfinde mülk ve melekut alemini bilir ve Allah Teâlâ’ya yakınlık kesbeder. Allah Teâlâ ile güzelleşir. Bütün vakitlerinde Allah Teâlâ ile olur. Bütün ibadetlerinde murakabe üzere olmak kemal üzere itaattır. Murakabe sahabe radiyallâhü anhümün özelliklerindendir. Onlar devamlı murakabe ile meşgul olurlardı. Bu konuda tefekkürü saatin buyrulmuştur.

Murakabe manevi yolculukta müridi müşahede mertebesine ulaştırır. Bunun üzerinde devam ederse Allah Teâlâ’ya kavuşanlardan olur.

Murakabe umuma göre Allah Teâlâ’nın hükümlerine intizar ve amel etmektir.

Hususa göre ise üçe ayrılır.

1-Her halinde bütün hükümlere uymak ve Allah Teâlâ’nın bilgisi dâhilinde olduğunu bilmektir.

2-Allah Teâlâ’ya ulaştırıcı amellerde gayret göstermek, kâinatta Allah Teâlâ’nın isimlerini ve sıfatlarını tefekkür etmeye çalışmak.

3-Allah Teâlâ’nın isimleri ve sıfatlarının hakikatini mükâşefe etmek ile zâtını müşâhe etmektir. Bu makam Vilâyeti suğra’dır. Allah Teâlâ’ya vuslat ulaşılması gereken son makamdır. Bu mertebede Fenâ mertebeleri tamamlanır. Beka mertebelerine hazır olunur. Haller kaybolarak makamlar sabit olur. Kim bu mertebeye kavuşursa kaçırdığı vazifeleri tamamlar ve azaları ibadet yükünü çekmeye alışır. Kalbi müşahede nurları ile nurlanır. Bütün vakitleri Allah Teâlâ’ya itaat ile dolar. Azaları dahi Allah Teâlâ’ya kulluk üzere olur. Kabi Allah Teâlâ’nın isteği üzere şahit ve kararlı olur. Tevhidin hakikatindeki maarife ulaşır. Kullukta yükselme ve terakki sürekli artar.

Murakabe Şartları

Mürşidin izin vermesi, usulünü öğretmesi ve terbiyesinde olmak gerekir. Eğer cezbeli mürid ise nisbetleri terk etmesi gerekir. Feyizler ve varidatlar vukuf tan önce gelirse mürşid telkin eder.

Murakabenin Yapılışı

Temiz mekânda, temiz beden ve elbiseyle huzuru kalp, gönül ve akıl ile bulunmalıdır. Ortamın hayvan ve seslerden etkilenmemesi gerekir. Başka insanın girmemesi de gerekir.

Murakabeye başlayacağı zaman kıbleye karşı iki dizi üstüne oturur ve gözlerini yumar. Sonra güçlerini ve hareketlerini ve hislerini durdurur. Bütün bildiklerini unutmaya çalışır. Sonra kalbini dileği olan Allah Teâlâ’ya cezbedilmiş olarak teveccüh eder. Öyle helak (yok) olmuş gibi bir yol takip eder. Bütün vakitlerinde bu keyfiyetle murakabeyi devam ettirmeye çalışır. Farz ve revatib sünnetleri dışındaki nafileleri terk eder. Bu hal havatır zahmeti ve dört unsur (toprak, su, hava, ateş) havassına ulaşıncaya kadar devam ettirir. Öyleki ruhaniyeti cesede galip gelip karar kılana kadar devam eder. Bu halden sonra insanlara karışmak ve nafile ibadetlere başlayabilir. Evrâd ve Kur’an-ı Kerim’i okumaya izin verilir. Çünkü mürid bu mertebeye ulaşınca amellerde tasarruf, Allah Teâlâ’ya yakınlık ve her halinde feyz alma istidadına kavuşur.

Murakabe Edebi

Murakabe devam eden bir hal olduğu için boş zamanlarda evinde ve camide oturması, hisleri teskin etmek, kitap okumayı ve yazmayı bırakmak, nefse muhalefet etmek, dışarı çıkıp gezmeyi terk etmek, davetlere gitmemek, boş şeyleri bırakıp Allah Teâlâ’yı düşünmek, devamlı kelime-i tevhid çekmek, makamlara kavuşma hırsını terk etmek, kerameti istememek ve edep sınıfına giren bütün meselelere dikkat etmek gerekir.

İKİNCİ BÖLÜM

Kur’an Kerim Okuma Edebi

Nakşibendî Tarikinde büyükler Kur’an-ı Kerim okumada tercih ettikleri usulleri genellikle;

Vazifelerde gündüz: Fatiha Suresi, Kafirun Suresi, İhlas Suresi, Muavezeteyn Suresi, Haşır Suresi sonu, Bakara Suresi Sonu ve ilaveten istiğfar okunmasını gerekli görmüşlerdir.

Gece: Yasin Suresini okumak uygun görülmüştür.

Ali Ramitâni (k.s) buyurdu ki;

‘Üç kalp yani Kur’an-ı Kerim’in kalbi, gecenin kalbi, müminin kalbi. bir yerde birleşirse mümin muvaffak olur.

Kur’an-ı Kerim’in kalbi, Yasin Suresi. Gecenin kalbi; teheccüd vakti.

Nafile İbadetler

Teheccüd Namazı

En azı 4 en fazla 12 rekâttır.

Gücü yeten her rekâtında Yasin Suresini okumalı, okumayan ise

1.Rekatta ila emrin hakime e kadar
2.Rekâtta vehüm muhtedun e kadar
3.Rekâtta cemiun ledayna muhdarun e kadar
4.Rekâtta fi felekin yesbehun e kadar
5.Rekâtta ila ehlihim yerciune kadar
6.Rekâtta sıradın müstekim e kadar
7.Rekâtta malikun e kadar
8.Rekâtta sonuna kadar
Geri kalan rekâtlarda üçer İhlâs ile bitirir. Eğer Yasin Suresini okuyamıyorsa bütün rekâtlarda üçer İhlâs Suresi okur.

Teheccüd namazını kıldıktan sonra kıbleye karşı teveccüh ve murakabe ile meşgül olur veya zikrini yapar.

Eğer uyku galebe ederse uyur ve sabah namazı vaktinde uyanır. Abdest alır sabah namazı sünnetini evde kılar ve istiğfarla meşgul olur. Sonra mescide gider. Cemaatle namaz kılar ve yerinden kalkmaz ve günlük dersi ile meşgul olur. Eğer mescid kapanırsa evine döner evde dersini ikmal eder.

İşrak Namazı (2 Rekât) Güneş doğup bir mızrak veya iki mızrak yükselince yani kerahet vakti çıktıktan sonra üçer ihlâs suresi ile kılınır.

İstihare Namazı (2 Rekât) Güneş doğup kerahet çıktıktan sonra ve ayrıca bir işe niyetlenince kılınır. Gece yatmadan önce kılınacak istihare namazını Efendi Hazretleri şu şekilde yapardı.

İki rekât kılınan bu namazın birinci rekâtında Kafirûn Suresi, ikinci rekâtında ihlâs Suresi okunur. Namaz bitince on adet salâvat-ı şerife, yetmiş adet istiğfar ve yüz adet kelime-i tevhit getirilerek uykuya yatılır.

Duha-Kuşluk Namazı (4–8 Rekât) Güneşin toprağı ısıtmaya başladığı vakit. Evvel vakti güneşin toprağı ısıttığı vakit ile başlar. Faziletli olan vakti ise günün dörtte bir vakti olan saattir.

Evvâbin Namazı (6–12 Rekât) Akşam namazının sünnetinden sonra kılınır. Bu namazda Buruc, Tarik, Leyl ve Kadir Surelerini okunmada tercih edilir.

Bu namazlardan başka nafileler kılabilir. Abdest namazı, Tahiyye-i Mescid Namazı, Tesbih Namazı vb.

Tesbih namazı nasıl kılınır?

Dört rekâttır, her rekâtta 75 defa, ‘Sübhànallàhi vel-hamdülillâhi velâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber.’ denilir. Sonuncusunda söylerken, ‘Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm’ eklenir.

‘Allàhu ekber’ diye namaza durulduğu zaman Subhàneke okunur. Fatiha’ya başlamadan evvel, ‘Sübhànallàhi vel-hamdülillâhi velâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber.’ 15 defa söylenir; 15’inciden sonra, ‘Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.’ denilir. Ondan sonra eûzu-besmele çekilir, Fâtiha okunur. Fâtiha’dan sonra Kur’an-ı Kerim’den bir miktar sûre veya bazı âyetler okunur.

Kıraat bitince, rukûa varmadan, daha ayaktayken, 10 defa ‘Sübhànallàhi vel-hamdülillâhi velâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber.’ denilir. 10’uncudan sonra, ‘Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.’ eklenir.

Başta 15, rekâtın sonunda 10, okunarak 25 eder. Sonra rukûa varılır, rukûda her zaman okuduğumuz tesbihleri okuduktan sonra, yine 10 defa bu okunur.

Rükûdan kalıp doğrulduğu zaman kavmede yine 10 defa okunur. Ondan sonra secdeye varılır, secdede her zaman çektiğimiz tesbihler söylendikten sonra 10 defa bu söylenir. Sonra iki secde arasında doğrularak, orada, celsede yine 10 defa okunur. İkinci defa secdeye varılır, orda da tabii olarak okuduğumuz tesbihlerden sonra 10 defa okunur.

Bir rekâtta 75, ikinci rekâtta 75 daha; 150 eder. Selâm verildikten sonra iki rekât daha kılınır. Böylece dört rekâtta 300 defa ‘Sübhànallàhi vel-hamdülillâhi velâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber.’ deniliyor.

Eğer Sehvi gerektiren bir hal olursa sehiv secdelerinde Abdullah İbn-i Mübârek kuddise sırruhu Hazretlerinden gelen rivayete göre 10 defa bu zikir secdelerde tekrar edilir.

Pazartesi ve Perşembe, Eyyâm-i Beyz günleri[5] ayın birinci, onbeşinci ve son günleri, Zilhiccenin ilk on günü, Muharremin ilk on günü, Şabanın evvel günleri oruç tutar.

Hatm-i Hâcegân

Bu hatmeye Büyük Hatim adı verilir. Okuyuş usulünün Hasan Basrî radiyallâhü anhden geldiği rivayet edilir. Hâcegân bu usül üzere tertib etmişlerdir. Hatm-i hâcegâna sadece ders almış, intisap etmiş olan kişiler katılır.

Büyük hatimi okumak isteyen kardeşimiz, sulûkü bitirmiş olmalı altı seneden beri dersli olmalı veya bu dersleri okumuş olmalıdır. En az üç kişi olmalıdır. Lüzümunda tek başına bir kişide de okuyabilir.

Eski dönemlerde sülük görmeyen hatmeye dâhil edilmediği halde, bu usül zamanın icabı terk edildiği gibi, camilerde okutulan hatmelerde ise gösteri halini almasının önüne geçilmediği görülmektedir.

Zamanı

Pazar ve Perşembe ikindiden sonra veya akşamı okunur. Ramazan ayında ise hergün akşam okunur. Duruma göre bölgede yaşayan insan­ların durumları göz önünde alınarak, tespit edilen bir saatte okunur.

Hatim Memurları

Hatim Hocası
Hatim hocalarının seçimi bizzat şeyh tarafın­dan yapılır. Hatm-i Hâcegân-ı okutmakla yetki­lidir. Bazıları yeni intisap eden kişilere ders tarif etme yetkisi de vardır.

Hatim Çavuşu

Hatim esnasında taş dağıtımı ve ihvanın hal ve hareketini düzenleyen kişidir.

Hatm-i Hâcegân’ı Okuyuş Usûlü

Hatmenin loş bir ortamda okunması tercih edilir. Buhur yakılabilir.

Hatim Hocası ve çavuş haricinde herkes gözlerini kapatır.

Cemaat sessiz ve gözü kapalı oturur ve zikir emirlerini bekler. Sözle veya hareketle müdahale yasaktır. Okunacak salâvat, dua ve sureler içten ve sessiz bir şekilde okunmalıdır. Kendisine taş yetmeyen kişiler, gözleri kapalı bir vaziyette hiçbir şey okumadan beklemelidirler.

Hatmenin başlaması ile taş tağıtımı ile başlar. Böylece eline taş gelenin gözünü hatme bitene kadar açmaması gerekir. Hatim Hocasının taşı yere sertçe bırakmasına kadar gözler kapalı tutulur. Taşın düşme sesiyle Silsile-i şerif, okunmaya başlanır.

Silsile-i şerif okunup bitene kadar, gözler kapalı tutulması uygundur, fakat mecbur değildir.

Hatm-i Hâcegân’ın Zikri

7 Adet Fatiha Suresi

100 Adet Salâvat-ı Şerife

79 Adet İnşirah Suresi (Besmele ile beraber)

1001 Adet İhlâs Suresi (Besmele ile beraber)

7 Adet Fatiha Suresi (Besmele ile beraber)

100 Adet Salâvat-ı Şerife (adetlerde fazlalık ve eksiklik yapılmamaya çalışılmalıdır. Çünkü Nakşî usulünde adet uzerinde vukuf esaslardandır.)

Hatm-i Hâcegân’ın Yapılışı

Hatim Çavuşu arkadaşları daire şeklinde namazda oturur gibi dizer. Hatim çavuşu tarafından toplam 100 adet küçük 11 adet büyük taş alı­nır.

11 büyük taştan bir tanesi Hatim Hocasının önüne, 6 adedi sağ tarafa, 4 adedi de sol tarafa ayrılır.

100 adet küçük taştan 79 adedi hatim hocasının sağ tarafından itibaren, çavuş tarafından ihvana dağıtılır. 21 adet kü­çük taş Hatim Hocasının elinde kalır.

Duasını okur.

Daha sonra Hatim Hocası hatm-i haceganı okutmaya başlar. Hatim hocası sesli, diğerleri de içinden

5 defa ‘Estağfirullah’ dedikten sonra, orada bulunan herkes içinden son Estağfirullah’ı

َاسْتَــغْـفِـرُ الله

‘el-azim, el-kerim, er-rahim, el-hayy-ul kayyum ve gaffara’z-zunûbe ve etûbu ileyhe, ya rabbiğ firlî’

َالْـعَـظيِمِ َالْـكريِمِ اَلرَّحِيمِ َاْلــحََىُّ الْقَــيُّومُ وَ غَـفَّارَ الذُّنُوبَ وَاَتُوبُ اِلَيْهِ يٰا َربّىِ اغْفِرْ لِى
birlikte denir.

Sonra Hatim Hocası da dâhil olarak sağ taraftan itibaren 7 kişi içlerinden besmele ile birlikte Fatiha suresini okurlar.

Sonra hatim hocası

صَـلَــوٰات شَريفَة
‘Salâvat-ı Şerifeh’

Der, herkes kendi elindeki taş adedince içinden salâvat-ı şerifeyi

(Allahümme salli ve sellim ala seyyidina Muhammedin ve ala âli seyyidina Muhammedin bi adedi ilmik) okur.

اَلـلـّٰــهُمَّ صَلِّ وَسَــلِّمْ وَ بٰارِكْ عَلٰى سَـــيِّدِنٰا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ سَــيِّدِنٰا مُحَمَّدٍ في كُـلِّ لَـمْحَةٍ وَ نَفَسٍ بِعَدَدِ عِـلْـمِكْ

Hatim Hocası da elindeki 21 adet küçük taşa salâvat-ı şerife okuyunca salâvat-ı şerife 100 adede ta­mamlanmış olur. Bu arada ihvan rabıta halini alır.

Daha sonra hatim Hocası ‘Elem Neşrahleke-i Şerîf’ der, orada bulu­nanlar içlerinden besmele ile beraber ellerindeki taş adedince ‘İnşirah Sure­sini’ okurlar. Bu da 79 adet olmuş olur.

Daha sonra hatim Hocası elindeki 21 adet küçük taştan bir kaç tanesini kendine bırakıp, geri kalanını çavuşa verir. O da hatim Hocasının, sol tarafından itibaren o taşları ihvana dağıtır.

Daha sonra Hatim Hocası sesli bir şekilde ‘İhlâs-ı Şerif’ der ve herkes içinden besmele ile beraber elindeki taş adedince ‘İhlâs Suresini’ okur.

Her bir seferinde hatim memuru da 10 Adet büyük taştan 1 tanesini diğer tarafa koyar, bu işlem 10 defa tekrarlanır. Her bir büyük taşa 100 adet İhlâs Suresi okunduğu için 1000 adet İhlâs Suresi okunmuş olur. Daha sonra Hatim Hocası dâhil sol taraftaki 7 kişi içinden besmele ile beraber ‘Fatiha Suresini’ okur.

Daha sonra Hatim Hocası ‘Salâvat-i Şerifeh’ der, herkes içinden elinde­ki taş adedince yani toplam 100 adet ‘Salâvat-ı şerife’ okur.

Daha sonra kıraati düzgün bir kişi tarafından ‘Al-i İmran Suresi, 7’

رَبَّنَا لاٰ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً

اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ {٨}

Ayeti okunur. Sonra taşlar, çavuş tarafından sol taraftan itibaren toplanmaya başlar, bu arada da Hatim Hocası kendi içinden, okunan ayet-i kerime ve salâvat-ı şerife ve hatm-i hacegândan hâsıl olan sevabı belli bir düzenle hediye eder ve torbaya toplanmış taşları ses verecek şekilde yere bırakır. Dileyen gözünü açar. Böylelikle hatm-i hâcegan bitmiş olur.

Sonra Silsile-i şerif okunur.

Hatimden sonra tatlı bir şeyin ikramı şerbet, lokum, helva vb. uygundur.

Hatm-i Hâcegân’ın Fazileti
Hatm-i Hacegân hakkında birçok faziletler olduğu rivayet edilir.

1-O memleket afattan emin olur Yetmişbin melâike hazır olur

2-Piranların ruhaniyyeti okuyanlardan razı olur

3-Pirânın manevi sofrasıdır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

NAKŞÎ ISTILAHLARI[6]
Sâdât-ı kiram Hazarâtının büyük hakîkatleri anlamakta kullan­dıkları bazı ıstılahlar vardır ki, onların yoluna sülük edenlerin bu ıs­tılahları iyi bilmeleri ve gereğince amel etmeleri lâzımdır.

Bu en büyük tarîkat Mâverâunnehir beldelerinde zuhur edip bu belde büyükleri de umumiyetle farsça konuşmaları sebebi ile bu ıs­tılahlar fârisîdir. Bu yüksek manâlı keli­meler (11) kelime olup, Hâce Abdülhâlık Gocdevânî (k.s.) Hazretlerine ait­tir. Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’ye sülük edenlere her zaman reh­ber olacak kelimelerdir.

Tarikatın temel ölçülerini temsil, kemâl yolunun muhteşem planını 8 düstur teşkil eder:

1 — Huş der dem. .

2 — Nazar ber kadem..

3 — Sefer der vatan..

4 — Halvet der encümen..

5 — Yad- Kerd..

6 — Baz-ı Keşt..

7 — Nigah-ı Daşt,.

8 — Yad-ı Daşt..

Ayrıca sayılan sekize 3 düstur daha ilave edilmiştir.

1 — Vukuf-u zamânî..

2 — Vukuf-u adedî..

3 — Vukuf-u kalbî..

Bunlarla beraber hepsi 11 dir.

1— VUKÛF-U ZAMÂNÎ .

Vukûf: Bilme, haberli olma.

İhvan, üzerinden geçen zamana muttali’ olmalıdır, hem nasıl bir zamanda bulunduğunu, hem de içinde bulunduğu zamanı iyi bilip, değerlendirip değerlendiremediğini araştırmalı, kendini sık sık yoklamalıdır:

İçinde bulunduğu zaman içinde kendi durumu nedir? Huzurda mıdır? Huzur içinde midir? Şükür mü etmektedir, kendi helakine sebep olacak bir gaflet içinde midir?

İhvan, bütün varlığıyla maksûd-i aslîsine teveccüh etmediği bir ânın üzerinden geçmesine, Allah’tan gafil olarak bir tek nefes yaşa­mamasına dikkat etmeli, bütün gücüyle her an SAHV (Manen uyanık­lık) halinde bulunmaya gayret etmelidir. Bilmelidir ki, el-ALÎM ve el-HABÎR olan Allah Teâlâ onu ihata etmiştir. İhvan Allah Teâlâ’nın her an gördüğünü hesaba katmadan hiç bir amel işleyemez. Çünkü Allah Teâlâ;

‘Allah, gözlerin hâin bakışını ve sadırların gizlemekte olduğu her şeyî bilir.’[7]

‘Ne yerde, ne gökte zerre miskâl hiç bir şey Rabb’ından uzak ve gizli kalmaz.’[8]

‘Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur.’[9]

Bunun için ihvan her gece ve gündüzün ve her gün işlediği amel­lerini ne şekilde işlediğini birer birer muhasebe etmeli, güzel amel­leri kendine müyesser kılan Allah Teâlâ’ya şükredip daha güzellerini ziyade­siyle beraber temenni etmeli, çirkinleri için tevbe ve istiğfar edip ne­damet ederek Allah Teâlâ’dan bilmeli ve O’na yönelmeli, şayet uyanamazsa bir gün muhakkak ona döneceğini bilmelidir.

Vukûf-i zamânî kelimesinden anlayacağımızın hulâsası, ihvan yakînen bilmelidir ki, Allah Teâlâ her an onun yanında hâzır ve nazır­dır. Ubûdiyyet haddini aşmamalı, yani kendi kul olduğunu bilip mâsıyetlere karşı her an uyanık bulunmalı, mabuduna vâsıl oluncaya ka­dar bu hâli bırakmamalıdır. Bu, ihvanı yakîne erdirir.

Bu mesele üzerinde bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki:

“Müridin bütün uğraşma ve didinmelerini neticeye bağlayan ve onu muradına eriştirmekte en büyük müessirlerden biri olan “Vukuf-u Zamanî”, insanın her an kendi halini bilmesi halinin şükrü mü, özrü mü gerektirdiğini anlaması demektir.”

Şah-ı Nakşibend (k.s)

“Bahaeddini Nakşibend (k.s) Hazretleri, bize, kabz (sıkışma) halinde istiğfar; bast (genişleme) halinde de şükür ile emir buyurmuşlardır. İşte bu iki hale dikkat ve riayet “Vukuf-u Zamanî” dir.”

Yakup Çerhî (k.s)

“Müridin olanca kâr binası, “Vukuf-u Zamanî” işinde saat üzerine kurulmuştur. Yani müridin halindeki nizam, vaktini muhafaza etmeğe bağlıdır. Ta ki, aldığı her nefes, huzur ile mi, gafletle mi geçmektedir, bilsin..

“Vukuf-u Zamanî” tasavvuf büyüklerince nefs murakabe ve muhasebesinden ibarettir. “Muhasebe, her geçen saatin huzur veya gaflet noktasından hesaplanmasıdır. Eğer vaziyette noksan varsa “Baz-ı Geşt” usulüne sarılıp amele yeniden başlanması lazımdır.”

Hace (k.s) Hazretleri

2—VUKÛF-U ADEDİ:

Zikir sayısına dikkat ve riayet demektir. İhvan zikrini yaparken adedine dikkat etmeli, mürşidinin verdiği adede riayet etmelidir.

Bu adede riâyetle beraber zikrin verilen miktar yapılma­sından ibarettir. Yoksa mücerret adet değildir. Bu, gönlü vesvese ve tefrikadan korumak içindir.

Hacegân yolunda “Vukuf-u Adedî”, mücerret sayı saymak değil, sayı çerçevesi içinde kalbî zikri derinleştirmektir. Gerektir ki bir nefeste, 3, 5, 7 veya 21 defa Allah ismi zikredilsin ve bu kemiyet ölçüleri mutlaka tek rakamlarla bitsin..

Hace Bahaeddin-i Nakşibend (k.s) Hazretleri, kalbi zikirde sayıya dikkat ve riayetin dağınık “havâtır” ı toplayıp sildiğine işaret ederler.

Sâdât-ı Kiram Hazarâtınnın bazıları demişlerdir ki : “Vukûf-i Adedî” zikirde şart değildir. Burada esas olan kalbin mezkûr (Zikredilen) ile beraber olmasıdır: Huzur halinde bulunmasıdır ki zikrin fâydası ve eseri görünsün. Bu da ‘NEFY’ ederken beşerî varlığın (Güneş varken yıldızların kaybolduğu gibi) yok olması, ‘İSBÂT’ yaparken de’ ilâhî cezbe eserlerinin çıkmasıdır.

Bu mesele üzerinde bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki:

“Vukuf-u Adedî” denilen hassa, Ledün ilminin ilk mertebesidir. Bu görüşten murad, başlangıçta bulunanlara ait tasarruf ve cezbe eserleri olmak gerektir.”

Hace Bahaeddin-i Nakşibend (k.s) Hazretleri

“Dava kemiyette değil, keyfiyette çok zikirdir. Yani huzur ve şuurla çok zikir. . Kemiyet ne kadar fazla olursa olsun. eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir. Zikrin eseri, Tevhit Kelimesindeki nefy kısmında beşerî vücudun yokluğa karıştığına, ispat kısmında da ülûhiyet cezbelerinden bir tecelli göründüğüne delâlet eden hallerle meydana çıkar.”

“Öyle bir halet ve keyfiyet ki, yakınlık ve Ledün ilminin başlangıcı onda tecelli eder. “Vukuf-u Adedî” nin Ledün ilminde başlangıç noktası olduğu, Mutlak Bir’in aleminde belirmesi sırrından haber vermesiyledir. “Vahid”in, esasta, sayılara çekirdek teşkil etmesi gibi..”

Hace Alaeddin Attar (k.s) Hazretleri

3—VUKUF-U KALBİ :

İki manası vardır. Birinci manası, Zâkir zikrederken kalbinin zikredilene vâkıf olmasıdır. Yani zakirin her an Allah Teâlâ’yı “Yad Daşt” nev’inden bilmesidir.

Zikreder­ken her ân murakebe halinde olmalı, bu hâlini kaybetmemeye çalış­malıdır. Sâdât-ı Kiram Hazarâtı (vukûf-i kalbî) nin zikirde şart oldu­ğunu söylerler. Zâkir esnâ-yı zikirde kalbine hâkim ve sahip olmalı, ona o kadar vâkıf olmalı ki orada Allah Teâlâ’dan başka bir şey bulmasın.

ikinci mana :

Zakirin gönüle yönelmesi. . Kalb, sol memenin altında bir et parçası. Ona kalb denmesinin sebebi fikirlerin, düşüncelerin ve niyetlerin değişmesi itibariyle çekip çevi­ren, değiştiren kuvvetin mahalli olmasındandır. Ona vâkıf olmak de­mek, onun ne halde bulunduğunu her ân murakabe etmektir: Zikirle meşgul mü, değil mi? ve kişi her ân kalbindekini mülâhaza etmeli, kalbinde gaflete açık bir kapı, bir delik bulunmamalıdır. Hazreti Hâce Muhammed Nakşibend (k.s.) bilhassa (Vukûf-i kalbî) üze­rinde durur ve ona dikkat ederdi.

Bir ayet gereğince, Allah Teâlâ her yerde hazırken nasıl Kabe’ye dönülerek ona el açılıyorsa, can ve gönül kabesi kalbe yönelmek suretiyle yol bulunuyor ve onsuz olmuyor. Zira insan, içinde bulunduğu taayyün suretleri ve hayvanî ruhu bakımından istikametlerin zindanında mahpustur. Ama, yine aynı insan, öz hakikatiyle cihet ve istikametlerin dışındadır. Bu bakımdan cihet ve istikametin esiri, cihetsizliği yine cihette aramak zorunda kalıyor.’ Ve yine bu bakımdan mecaz, yoluyle gönül denilen et parçası da ruh hakikatinin nişanesi ve bir nevi cihet tayini noktası oluyor. Hakikate yol için bu mecaz noktasına yönelmek ve Ledün ilminin anahtarını onda bulmak gerekmektedir.

Bu hususta Hoca übeydullah (k.s) Hazretleri buyururlar ki:

“Vukuf-u Kalbî” Allah Teâlâ’dan agah olmakta bir gönül halidir. öyle ki, gönülde, Allah Teâlâ’dan başka hiç bir şey olmayacak..

Zikirde zikredilenden âgâh ve gönlü ona inhisar ettirmek. . Bu agâhlığa, görüş, eriş, vücut ve “Vukuf-u Kalbî” derler.”

4—HÛŞ DER DEM :

Hûş: Akıl.

Der: İçinde manasında zarf (Bağlaç)

Dem: Zaman, Nefis.

Akıl sahibi ihvana gerektir ki, alıp verdiği hiç bir nefeste gaflet etmemelidir. Her ân Allah Teâlâ ile beraber olmanın şuuruna ancak böyle erilebilir. Ancak nefeslerini gaflet içinde alıp vermekten kendini muhafaza eden kimsenin kalbi Allah Teâlâ ile huzur halinde olabilir. Nefes alıp verirken kalbin Allah ile huzurda olması demek, nefesleri Allah’a ita-atla ihya etmek, Allah Teâlâ’ya ibâdet suretiyle onları ihya ederek, Allah Teâlâ’ya vâsıl etmektir. Kalb Allah Teâlâ ile huzurda iken girip çıkan her nefes ihya edilmiştir ve Allah Teâlâ’ya gönderilmiştir. Gafletle alınıp verilen her nefes de öldürülmüştür, Allah Teâlâ’ya varmamıştır.

‘Hûş der dem’ : Her nefes uyanık olmak, zâkirin zikrederken Allah Teâlâ’dan gafil olmaması demektir. Çünkü zikirden maksat, zikrettiğinin mânâsını düşünerek mezkûre vâsıl olmaktır. Mânâsını düşünürse mânâsının tecellîsine mazhar olur. Bu da ancak nefeslerini gafletle alıp vermekten kurtulmakla olur. Nefesleri gafletten kurtar­mak kalbi huzura erdirir. Huzura eren ise Hakk Subhânehû ve Teâlâ Hazretlerinin tecelliyatını her ân müşahede eder. Onun tecelliyâtı ise mahlûkâtın nefesleri adedincedir. Nefeslerini gafletten kurtaran kim­se artık her ân Allah Teâlâ ile beraberdir. Her ân onun tecelliyatını müşahe­de eder. Gafletten kurtulup her nefes uyanık olmak çok zor­dur. Bunun için gaflet edildiği zaman derhal istiğfar etmen gerekir. Hasenat işlemeğe gayret gösterip o gafletin bıraktığı izleri izâle et­meğe çalışmalıdır.

Bu mesele üzerinde bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki:

“Bir nefesten bir nefese geçerken asla gaflete düşmemek ve huzurda olmaktır”

Mevlana Sadettin Kaşgarî (k.s)

“Bu yolda nefesi muhafaza ve ona riayet etmeği mühim tutmuşlardır. Gerektir ki her nefes huzur ve bilgi ile alınıp verilsin.. Nefesini koruyamayanlara yolunu şaşırmış gözüyle bakarlar.”

Hace Ubeydullah (k.s) Hazretleri

“Bu yolda terakkinin temeli nefes üzerindedir. Her nefeste hale bakmalı ve mazi ile istikbali düşünmekten uzak kalmamalıdır. Nefesin giriş ve çıkışında iki nefes arasını öyle muhafaza etmelidir ki hiç biri vücuda gafletle girip vücuttan gafletle çıkmasın..”

Şah Nakşibend (k.s)

“Allah Teâlâ’nın zat ismi “hâ – he” harfinden ibaret olup başındaki “elif” ve “lam” harfleri tarif edatıdır, işte her nefeste bu harf ve isim cereyan eder. Sahibi ister farkında olsun, ister olmasın. O şey ki, içinde o isim cereyan etmez, hayata müstehak değildir. Şu halde bütün canlıların nefes alış ve verişleri, bilen ve bilmeyen için hep o isimledir. Marifet yolcusuna düşen borç ise bu inceliği bilmek ve her nefeste Allah ile olarak huzuru elde tutmaktır.”

Şeyh Necmeddin Kubrâ (k.s)

5 — NAZAR BER – KADEM:

Nazar: Bakış

Ber: Üzerinde manasında Zarf

Kadem: Ayak.

İhvan yolda yürürken ayaklarına bakarak yürümesidir ki, gözü et­rafa takılmasın. Çünkü ayaklarının ucuna bakarak yürümezse gözü etrafa takılır, bu ise kalbi perdeler. Kalpteki perdelerin çoğu bir ta­kım resimler, suretledir ki nazar (Bakmak) yoluyla kalpte yer eder. Bunun için ihvan yolda yürürken gözü şurada burada gezerse zikirden perdelenir, çünkü yeni başlamış zâkirin nazarı bir yere takılırsa kalbini meşgul eder, derhal tefrikaya, vesveseye tutulur. Çünkü kalbini mu­hafaza edecek kadar kuvvet kazanmamıştır. Vesveseye ve tefrikaya karşı zâyıf bir haldedir. Bunun için bilhassa her kişinin yüzlerine bakmamalıdır.

Sûfiyye Hazarâtına göre ağyarın yüzüne bakmak büyük zararla­ra yol açar. Çünkü safî kalpler, cilalanmış aynalar gibidir. İhvan bir buğday tarlasında dolu ve boş başak gibidir ki, dolu başak başını öne eğmiştir, diğeri boş olduğu için dimdik dur­maktadır Eğer dışarıdaki herkesin yüzüne bakılırsa onların katı kalplerinin kasveti, kötü ahlâkları, fasit fikirleri aynen ihvanın kalbine akseder. Bu ise ihvan için son dere­ce tehlikelidir. Bir de güzellerin yüzlerine bakmamalıdır. Çünkü fitneye tutulur. Çünkü

‘Bakmak, şeytanın oklarından bir oktur.’[10] Ki­me bu ok isabet ederse o, Allah Teâlâ yolunda fitneye düşmüş olur. İhvan bu oktan kurtulmak için gözleri yerde (Ayaklarının ucuna bakarak) yürümelidir.

(Nazar ber kadem) sözü, himmet yüceliğini; yüksek himmetli olmayı ne güzel anlatır ! Şöyle ki :

İhvan-i tarîk-ı Hakk olan insân-i kâmil, Allah Teâlâ Hazretlerinden başkasına nazar etmez. Çünkü mâsivâdan alâkasını kes­me yolundadır. Nasıl süratle koşan bir kimse sadece ayaklarına bakar­sa ihvan de yarı yoldan dönmemek için zahiren ve bâtınen Hakk’a tahsîs-ı nazar etmelidir. Ayrıca tevazu erbabı olan zatlar ayaklarına bakarak yürürler. Mütekebbir, burnu büyük kimseler de dimdik yürürler.

Bu, ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yürüyüş şeklidir ki, yürürken sağa sola bakmaz, ayaklarının ucuna bakarak yürür, sanki yokuştan iniyormuş gibi sür’atle yürürlerdi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selleme tabi’ olan ihvan de aynı şekilde yürümelidir.

6 — SEFER DER -VATAN:

Sefer: Yolculuk

Der: İçinde manasında zarf.

Vatan: Allah Teâlâ, Ruhun asıl yurdu, güzel sıfatlar.

Halk arasında sefer, bir beldeden bir başka beldeye gitmektir. Vatan ise, insanın ikâmet ettiği ev yahut memlekettir. ‘Sefer Der Va­tan’ sözünün manası, ihvanın seferi, âlem-i Halktan, Hakk’a olmalıdır. Hazreti İbrâhîm Halîlullah aleyhisselâm’ın işaret ettiği gibi ki:

‘Ben Rabbım’a gidiyorum’[11] demiştir.

İhvan içinde bulunduğu manevî hâli kâfî görmeyip daha güzel, daha fazla hasenat ile dolu bir hâle sefer etmelidir. Yahut bir makam­dan bir yüksek makama yükselmeye gayret etmelidir.

Meşâyih-i Kiram Hazarâtı ihvanları zahirî seferden men’ etmişler­dir. Çünkü meşakkati çoktur, mihnetlidir. Sülük yolunda, tarîk-i Hakk’da rizâ-yı Hakk’a muhalif iş tutma ihtimâli çoktur. Sefer, Farzları ve Sünnetleri terk etmeğe her zaman müsaittir. Bu ise ihvanların kalplerini tefrika ve vesvese ile harâb eder. Kemâle eren mürşidler ise bu meşakkatin te’sîri altında kalmayıp Allah Teâlâ’dan gafil bulunmayacakları için yol meşakkatinin te’sîri altında kalmazlar. Bilakis bu daha fazla terakkî etmelerine sebep olur. Dereceleri yükselir. Hem seferin mih­netle meşakkatlerine tahammül ederler, hem de gittikleri yerlerde irşadda bulunurlar. Selef-i sâlihîn Hazarâtı, gönüllerin bir yeri vatan etmeye meyil edip insanlarla ülfetleri ileri gittiği zaman, kendilerine onlardan gelen âdetleri bırakıp rahatlarını terk etmek, insanlarla aşırı ülfetten kurtulmak için sefer ederler ki, kendileri için tecerrüd-i tâm hâsıl olup en yüksek makamlara vâsıl olsunlar.

Bu mesele üzerinde bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki:

“İhvan hevâ ve şehvetini terk edip Allah Teâlâ’ya ibâdet ve itâat’e dön­mesi lâzımdır. ‘Sefer der – Vatan’ sözünden murat, bir beldeden di­ğer bir beldeye sefer etmek değil, insanın kendi iç âleminde Allah Teâlâ’ya dönüş yapmasıdır. Erbâb-ı sülük, zahirî seferi bir mürşid-i kâmil’i bul­duğu zaman onun her emrini Lâyıkıyla yerine getirmek için kapısına bağlanır ve zahirî seferi bırakır. Bâtınî seferine başlar. Ona ancak bun­dan sonra mürîd denilebilir.”

Ebû Osman El-Mağribî (k.s.) Hazretleri

“Bütün hayır ye bereketlerin anahtarları mürîd olduğun yerde sabır etmendedir. Mürîd denilecek hale gelinceye kadar o kapıda sabredeceksin. Sen o hale gelince bereket zahir olur. Artık sen Allah Teâlâ’ya doğru sefer etmeye başlamışsın demektir. Zahirde sefer etmişsin ve­ya etmemişsin bir şey fark etmez.”

Şeyh Hakîm Tirmizî (k.s.) Hazretleri

“Vatana kavuştuktan sonra sefer vâki olursa, bu yolculuk vatanın kendi içinde olur. Kaldı ki ‘Sefer der-vatan’ Nakşibendiye büyüklerinin (kaddesallahu Teâlâ Esrârehüm) temel sözlerinden birisidir.

Bu tarikatta bu seferi, daha bidayette (başlangıçta) tattırırlar. Nihayeti bidayete yerleştirdikleri buradan belli olur.

Bu yolun yolcularından dilediklerini ‘Meczûb-i sâlik’ yaparlar, yani meczupları sâlikler haline getirirler. Bunları önce âfâkî seyre atarlar, insanın dışında ilerletirler. ‘Seyr-i âfâkî’ denilen bu dış yolculuk bittikten sonra ‘Seyr-i enfüsî’ denilen insanın içindeki yolculuğa başlatırlar. ‘Sefer der-vatan’ tâbiri işte bu ikinci yolculuk demektir.”

İmâm Rabbânî (78. Mektup)

7 — HALVET DER – ENCÜMEN :

Halvet: Sâliklerin ibâdet için çekildikleri ten­hâ yer demektir. Yalnızlık

Der: İçinde manasında zarf.

Encümen:İnsanların toplu bulundukları yer, yahut topluluk ma­nasınadır. İstekler,

‘Halvet der–encümen’ ıstılahının mânâsı; ihvan halk içinde, İn­sanlar arasında iken her ân Allah Teâlâ ile beraber olmalıdır. ‘Herkesle be­raber fakat yalnız’ sözü bunu anlatır. Bu durumda ‘Halvet Der En­cümen’, murakabe mânâsına gelir.

İhvan, insanlarla beraber olmasına rağmen insanların onun kal­bine muttali’ olmaması lâzımdır. O, Allah Teâlâ ile beraber olmalı fakat bu­nu etrafına sezdirmemelidir.

Yine ihvan zikr-i kalbî’ye müstağrak olmalı, o kadar ki, çarşıya girdiği zaman insanların gürültüsünü duymayacak hale gelmelidir. Zikr-i Hakk kalbin hakikatini istilâ etmiş olmalıdır.

‘Halvet Der Encümen’ Kelimesinden anlaşılacak bir başka mânâ da şudur: Bu yola sülük eden ihvan öyle bir yere intisâb etmelidir ki, nerede olursa olsun, insanlarla bir sürü muamelâtta bulunması onu Hakk’la beraber olmaktan alıkoymaz.’ [12];

HALVET iki kısımdır.

Birincisi zahirî halvet ki, ihvanın evinde insanlardan ayrı bir yere çekilip orada âlem-i Melekût, âlem-i Şuhûd, âlem-i Ceberût’a muttali’ olmak için oturup meşgul olmasıdır. Çünkü zahirî hislerin Duyuların çalışması durdurulduğu zaman batınî hisler Melekût âyetlerini ve Ce­berut âleminin esrarını mükâşefe için hazır hâle gelir.

İkinci kısım halvet batınî halvettir ki, bu bâtının her ân esrâr-ı Hakk’ı müşahede hâlinde olmasıdır. Halkla muamelesi onu zahirî mü­tâlâadan ve batınî müşahededen alıkoymaz. İşte açık seçik anlaşılıyor ki Hakîkat-ı halvet budur. Bu halvet tarîk-i Nakşibendî’ye hâstır. Çünkü onlar zahirî mânâdaki bildiğimiz, halvete, bir köşeye çekilmezler, cemaatten ayrılmazlar.

Onların halveti kendi batınlarındadır: İnsanlarla toplu halde bu­lunurlarken kendi içlerinde halvet halindedirler.

Hace Bahaeddin Nakşibend (k.s) Hazretlerine sormuşlar:

— “Sizin tarikatınızın esası nedir? Buyurmuşlar:

— Halvet der encümen, toplulukta yalnızlıktır. Zahirde halk, batında hak ile olmak..

Ve buyurmuşlar :

— Bizim tarikatımızın esası sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhretteyse afet vardır. Hayr cemiyettedir; cemiyet de sohbette.. Elverir ki, her iki tarafın hakkı verilsin ve birinden birine saplanıp kalınmasın..”

Sâdât-t Kiram Hazarâtının halvetin bu türlüsünü tercîh etmelerinin sebebi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Sünnetine ittibâ’ etmek için­dir. Çünkü o insanların içine girip onların hidâyetine çalışmayı bir köşeye çekilmeğe tercîh etmiştir ve buyurmuştur ki:

“İnsanların arasına karışıp onların ezasına sabreden mü’min, onların içine karış­mayan ve bir köşeye çekilen mü’minden hayırlıdır.”

Bu mesele üzerinde bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki:

“Kâmil insan, kendisinden bir sürü kerametler sâdır olan kimse değil, bil’akis halk içine girip alış verişini yapan, maişetini kendisi te­min eden, evlenen, insanlarla haşir neşir olan, bununla beraber bir ân Allah Teâlâ’dan gafil olmayan kimsedir.”

Şeyh Ebû Saîd’il-Harrâz (k.s.)

“Toplulukta yalnızlık şudur : Zikir insanı öyle kaplayacak insan kendisini zikre öyle verecek ki, en kalabalık ve şamatalı yere girse hiç bir şey işitemez olacak..”

Hace Evliya-yı Kebir (k.s)

“İnsan kendisini topyekûn zikre verse, beş altı günde öyle bir mertebeye erişir ki, halkın çağrıştığı ve birbiriyle didiştiği hep zikir görünür. Kendi konuştukları da..”

Hoca Ubeydullah (k.s) Hazretleri

“Bu Tarikat-ı aliyenin bir başka hususiyeti de “Halvet der-encümen”dir. Başkaları arasında yalnız imiş gibi olmak demektir ve “Sefer der-vatan”dan hasıl olur. Sefer der-vatan müyesser olunca, başkaları arasında zihnin dağılması da vatan gibi yalnızlığa sefer eder. Âfâki dağınıklıklar kalbe sızamaz. Bu yalnızlık diğer tarikatlarda ancak müntehâda, sona varanlarda müyesser olur. Fakat bu Tarikat-ı aliye’de başlangıçta hasıl olduğundan, bu yola mahsus sayılmıştır.“Halvet der-encümen” demek, vatanî halvet kapılarını kapamak, pencerelerini örmek demektir. Yani herkesin arasında hiç kimseye iltifat etmeyecek, hiç kimse ile muhatap olup konuşmayacak. Bu demek değildir ki gözlerini yumacak, duygularını zorla muattal bırakacak. Hayır! Böyle bir şey bu Tarikat-ı aliye’de yoktur. Kardeşim! Bütün bu zorlamalar, yolun başında ve ortasında olur. Sona varanların bunlar için kendini zorlaması gerekmez. Herkesin arasında iken kalbini toparlamıştır, gaflet arasında iken huzurdadır.”

İmâm Rabbânî (k.s) (221. Mektup)

8 — YÂD- KERD :

Yâd: Zikir. Allah, Nefy ü İsbat vb.

Kerd: Zikretmek demektir. Aslı Kerden’ dir. Kolay okunsun diye sonundaki nun düşürülmüştür.

Zikri, kalb ve dil ile daima tekrarlamak demektir.

İhvan murakabe mertebesine geldikten sonra zikrini ‘Nefy ü İsbât’ yoluyla yapmalıdır. Her gün belirli bir aded buna devam eder. (5.000 veya 10.000 kadar.) Bu mertebede ‘Nefy ü İsbât’ ile zikrin lisanla yapılmasının şart olduğu beyan edildi. Çünkü kalp, unsurlara bağlı olması sebebiyle, unsurların te’sîriyle paslanabilir, ‘Nefy ü İsbât’ lisanla yapılınca bu paslar zail olur; murakabe noktasından mü­şahede mertebesine yükselir.

(Yâd Kerd) Istılahının bir başka mânâsı; Zikr-i daimî içinde ol­maktır. Kalble veya lisanla olsun, İsm-i Zât veya bir başka zikir, veya ‘Nefy ü İsbât’ şeklinde yapılmış olsun müsâvîdir. Maksat zikrin kesintisiz devam etmesidir. Zikredilenle (Allah Teâlâ ile) ancak bu şekilde huzura varılır. Bu ıstılahın bir başka mânâsı, gaflete mahal bırakmadan, gaflet etmeden zikre devam etmek­tir. Çünkü Allah Teâlâ

‘Unuttuğun zaman Rabbini zikret.’ [13] buyurmuştur.

Bu mesele üzerinde bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki:

“Zikir talimin usulü şöyledir ki, Şeyh kalbiyle tevhid kelimesini söylerken, mürid kendi kalbini hazırlayacak ve şeyhin yüreğine karşı tutup gözlerini yumacak, dilini damağına yapıştıracak, dişlerini sıkacak, nefesini tutacak ve yalnız kalbiyle zikre başlayacak.. Nefesini hapsetmekte sabır gösterecek ve bir nefeste üç kere tevhid kelimesini çekecek. . Böylece zikrin halavetini kalbinde arayacak..”

Mevlana Sadettin Kaşgarî (k.s)

“Zikirden murad, kalbin Allah Teâlâ’dan bilgi edinmesidir. Bu bilgi meydana gelince zikir yerini buldu demektir. Eğer gönül ehli sohbetinde bu bilgi meydana gelmezse zikre devam etmek lazımdır. Zikirde en kolay ve sağlam yol, nefesini göbeği altında hapsedip dudağını dudağına ve dilini damağına yapıştırmak suretiyle olandır. Kalbin hakikati o duygu ve anlayış merkezi olmaktır ki, her tarafa yönelir, dünyayı ve dünya işlerini hep o düşünür ve göz açıp kapayıncaya kadar yerleri, gökleri ve bütün âlemleri dolaşır, işte onu bütün fikirlerden caydırıp, tiksindirip, yürek dediğimiz maddî et parçasına döndürmek ve zikirle bağlamak lazımdır. O türlü ki, Tevhid Kelimesindeki (lâ) hecesini yukarıya çekip (ilahe) lafzını sağ tarafına atarak (illallah) kelimesini şiddet ve kuvvetle kalbe indirerek, yükleyerek. . öyle ki; zikrin harareti bütün vücuda yayılmış hissetmeli ve o hararet içinde erimeli. . Tevhit kelimesinin nefy tâbir olunan “lâ ilâhe” kısmında, mürid, kendi vücudiyle beraber mutlak bir yokluğa dalacak, ispat kısmında “illallah” ise varlığı yalnız Allah Teâlâ’ya tahsis edecektir. Mürid bütün zamanını bu zikre bağlayacak ve hiç bir faaliyet kalbin atışı gibi onu bu zikrinden alıkoyamayacaktır. Nihayet zikr kalbin zarurî sıfatı haline gelecektir.

Kalb, üç köşeli bir et parçası şeklindedir ki, sol memenin altındadır ve insan hakikatinin toplu merkezidir. Bu et parçası öyle bir kelimedir ki, toplu hakikat onun manasıdır. Toplu insan hakikati de öyle bir özdür ki, bütün kainat onun mufassal ifadesidir. Her yemişin çekirdeğinde kendi ağacı öz halinde bulunduğu gibi, kalpte de bütün kainat özleştirilmiştir. Hasılı, kalb, bütün mevcutların hülasa halinde nüshası ve sonsuz sırların toplanma noktasıdır. Kalbe yol bulan murada erer, ona yol bulmak da gönül ehlinin hizmetine erişmekle olur. O zaman müride öyle bir keyfiyet yüz gösterir ki, eşya ve hadiselerin dedikodusundan kurtulup can ve gönül sohbetine ve Allah bilgisine erer. Hiç bir zahmet ve meşakkat çekmeksizin de Allah’tan gayri ne varsa onlardan el çeker. Eşyanın terkindeki hikmeti, hürriyeti, zikr hakikatim mürid o zaman anlar.”

Hoca Ubeydullah (k.s) Hazretleri

9 —BAZ KEŞT:

Baz: Dönmek. Hatırlamak. Tekrar

Keşt: Seyir ve temaşa etmek, düşünmek. Aslı keşten’dir. Kolay okunsun diye sonundaki nun düşürülmüştür.

Zikirde ihtiyarsızca hatıra gelen, iyi ve kötü her fikri nefyetmek, kovmaktır. Zâkir ‘Nefy ü İsbât’ yaparken nefesini salıverdiği vakit söylediği kelime-i Şerîfe’nin mânâsını düşünmeli,

Zikirde kalbin “Maksûdum ancak sensin! Ve matlûbum ancak senin rızândır. Başka hiç bir şey değil!.” itminanına ermesi şarttır. Gaibde başka alakalara yer kaldıkça böyle bir itminan teşekkül edemez ve zikr halis olamaz. Başlangıçta bu itminana erilemese de yine zikri bırakmamak ve bu his elde edilinceye kadar zikre devam etmek gerekir.

“Allah’ım! Maksûdum ancak sensin! Ve matlûbum ancak senin rızândır!” Derken Nefy ü İsbât’ın mânâsını kuvvetlendirilmiş olur. Bu, zâkirin kalbinde Tevhid hakîkatinin sırrını yerleştirir. O hale gelir ki na­zarından bütün mahlûkat silinir, sadece Hakkı görür. Allah Teâlâ’nın vücûdu (Varlığı) zahir olur. Hâcegân-ı Nakşibendiyyenin ihvanlara bunu bilhassa emretmelerinin sebebi budur. İhvan zikr ediyorsa zikrinin mânâsını düşünecektir. Sırr-ı Tevhîde böyle erer. Tecrîd ve tefrîde böyle vâsıl olur.

Bâz Keşt ıstılahının bir başka mânâsı, zâkirin zikr esnasında Allah Teâlâ’yı lâyıkıyla zikretmekten âciz olduğunu ve kusurlarını Allah Teâlâ’ya ârz etmesidir. Çünkü Allah Teâlâ’nın yardımı olmadan hiç bir kimse onu hakkıyla zikredemez. Büyüklerimiz;

‘Seni tenzih ederiz! Lâyık olduğun şekilde zikredemedik seni ey Mezkûr!’ Diye acziyetlerini açığa vurmuşlardır. Zâkir bütün varlığı ile zikre­dip Rabbi de onu zikretmedikçe onunla huzura varamaz. Onun ina­yeti olmadan hiç bir kimse O’nu hakkıyla zikredemez, zikrin esrarını anlayamaz. Ona vâsıl olmak müyesser olmaz. Bunun için ‘Bâz Keşt’ kelimesiyle anlatılmak istenen şey, zâkirin zikr esnasında her ân Allah Teâlâ’a rucû’ etmesi gerektiğidir ki zikr ile mezkûre böyle erişilir.

Bu konuda Mevlana Aliyüddin (k.s) buyurur ki:

“Başlangıçta ilk zikir emrini aldığım zaman “Allah Teâlâ’m, benim muradım sensin, senin rızandır; başka hiç bir şey değil!” fikrini benimsemedim, böyle bir iddiadan utandım. Zira bu iddiada sadık değildim. Yalan söylemiş olacaktım. Vaziyeti üstadıma anlattım. Dediler ki: “insan bu sözde sadık olmasa bile yalanını hakikat haline getirinceye kadar onda sabit olmalıdır.” Sonradan işin hakikatini anladım. Tam doğruluk, işte, yalanı bile gerçeğe çevirmeğe bakan bu sebat ve ısrardadır.

10 — NİGAH DAŞT:

Nigah: Bakış, bakma, nazar, kalp

Daşten: Korumak. Aslı Daşten’ dir. Kolay okunsun diye sonundaki nun düşürülmüştür.

Kalbi zararlı bakış ve düşüncelerden korumak demektir.

Zikri, ‘Nefy ü İsbât’ şeklinde yaparken manayı düşünürken kal­bi muhafaza etmektir ki, manasını düşüneceğim derken kalbine havâtır gelmesin. Eğer havâtırdan salim kalmazsa zikrin faydası hâsıl olmaz. Zikirden maksat ise mezkûr ile huzura varmaktır. Havâtırdan korunmazsa neye yarar?

İhvan kalbini her zaman havâtırdan muhafaza etmeye çalışmalı­dır. Vukûf-i kalbî ıstılahında da aynı şey tafsilâtı ile anlatılmıştır.

“Havâtır”ın, yani kalbe ânî olarak gelen yabancı ve nefyi gereken his ve fikirlerin murakabesidir. Öyle ki, mürid, bin kere Allah Teâlâ’nın ismini andığı halde hatırına bir kere bile yabancı fikir gelmemelidir. Çeyrek saat da olsa kalbi havâtırdan muhafaza etmek çok zor bir iştir. Buna muvaffak olan kimse tasavvufun semeresini almıştır. Çünkü tasavvuf, kalbi havâtırın girmesinden, bir sürü fâsid fikirlerden muhafaza kuvveti demektir, kalbi sâfiyyetle muhafaza et­mek demektir. Bu iki şeyi (Zikri ve muhafazayı) yapan, kalbinin hakîkatini bilmiş olur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bunun için ‘Kendini bilen Rab’bını bilir’ buyurmuştur.

Bu mesele üzerinde bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki:

“Kırk sene kalbimin kapısında bekçilik yaptım, onu Allah Teâlâ’,dan başkasına açmadım. Kalbim o hâle geldi ki, Allah’tan başkasını ta­nımaz oldum.”

Şeyh Ebû Bekr’il-Kettânî (k.s.)

“Ben kalbimi on gece bekledim, muhafaza ettim, kalbim de beni yirmi sene muhafaza etti.”

Bir büyük söylemiştir.

“Mürid, bir veya iki saat, hatta mümkün olduğu takdirde daha fazla zaman içinde kendisini «havâtır» dan korumalıdır.”

Mevlana Sadeddin Kaşgarî (k.s) Hazretleri

“Nigah-ı Daşt o dereceye erişmelidir ki, güneşin doğuşundan batışına kadar müridin gönlüne hiç bir yabancı şey uğramamalıdır. öyle ki, insanda hayal kuvveti kendi kendini azletmiş hale gelmelidir.”

Mevlana Kasım (k.s)

11— YÂD-I DAŞT:

Yâd: Allah Teâlâ, Allah Teâlâ’nın zikri

Daşt: Korumak. Aslı Daşten’ dir. Kolay okunsun diye sonundaki nun düşürülmüştür.

Her an ve mekanda, vicdan ve zevk yoluyla Allah’tan haberli olmak halidir.

Zâkir ‘Nefy ü İsbât’ zikrini yaparken habs-i nefes yaparak kalbini mezkûr ile huzura vardırmalıdır. İhvan her ne halde olursa olsun, kalbi her ân Allah Teâlâ ile huzur halinde bulunma­dır. Bu bakımdan Yâd Dâşt ıstılahı murakabe ile aynı manaya gelir. Bu­nun bir başka manası kalbi, Zât tecellîsini müşahedeye her ân uyanık tutmaktır.

Zikirden hâsıl olan huzur, murakabe, sohbet ve rabıta, Yâd Dâşt ıstılâhıyla aynı mânâya gelir. Buradan hareket ederek diyebiliriz ki huzur, zât-ı ehadiyyetin nurlarını müşahede etmektir. Bunun için keyfiyyeti muhteliftir, çeşitli şekillerde zuhur eder, onu havastan başkası bilmez.

Bu mesele üzerinde bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki:

Hace Ubeydullah (k.s), Yâd-Kerd, Baz-Geşt, Nigâh Daşt ve Yad-ı – Daşt ölçülerini şu şekilde açıklar.

—Yad-Kerd, zikirde tekellüf, mübalağayla ısrardan ibarettir.

—Baz-Geşt Allah Teâlâ’ya dönüş ve adım her anışta Allah Teâlâ’yı murad ediniştir.

—Nigah-Daşt, dille söylemeksizin Allah Teâlâ’ya dönüş halini muhafaza etmektir.

—Yad-Daşt ise Nigah-Daşt halini derinleştirmekten ve bilgiyle kullanmaktan ibarettir.

“Yâd-ı daşt en yüksek mertebedir. Ondan sonra mertebe yoktur.”

İmâm Rabbânî (k.s)

DÖRT FAİDE

1-SOHBET

Mürşid-i Kamil İle sohbet Allah Teâlâ ile yapılmış demektir.

Sohbette kalplerde bir an ayrılık olmaz. muhalif fikirler hatıra gelmez. Ubudiyet, rububiyet ve hakikat fikirleri konuşulur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetine ittiba edilir. Allah Teâlâ’dan konuşulur.

Sohbet büyükler ile yapıldığında büyüklerin sözlerinden konuşulur. Yeni intisab etmişler ile yapıldığında tarikat adabı ve usullerinden konuşulur. Büyüklerin hallerinden bahsedilmesi müridlerin hallerinin kemal seviyelerini mürşidlerin vasfına ulaştırmak içindir. Bu şekilde celal ve cemal sırları inkişaf edilir. Makamlarını ihtiyaçları miktarınca zikrin, riyazetin ve amellerin fazilet durumları anlatılır.

Velâyet ve nübüvvet sırları sohbet ile çıkar. Onun için ariflerin sohbeti Allah Teâlâ’nın sırlarına kavuşmada vesiledir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’ya yakın lmak için mukarrebler ile sohbet etmeyi tavsiye etmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Cebrail aleyhisselâm ile yaptığı 23 senelik sohbet ile kemal bulmuştur. Sahabede aynı bu şekilde sohbet ile yetişmiştir. Sohbet ile kavuşulan kemâlata zikir, riyazat ve ibadetle kavuşulmaz.

Sohbet adâbına uymak muhakkak gereklidir. Çünkü Allah Teâlâ oturmak ile eşdeğerdedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Kim Allah Teâlâ ile sohbet etmek istiyorsa, adabına riayet ederek Ehlullah ile sohbet etsin” buyurmuştur. Kim onların terbiyesine girerse feyizler ulaşır. Edebini muhafaza etmeyenlerin akibeti ise hüsrandır. Cüneyd-i Bağdadi kuddise sırruhu buyurdu ki;

“Kim bu taife ile oturursa ve edebine riayet etmez ise imanının nuru söner. Allah Teâlâ belalara düçar kılar.”

Mürşid ile yapılan sohbete katılan abdestine ve taharetine dikkat etmeli ve tevbe istiğfar etmelidir. Çünkü feyzin artmasına sebep olur. Zelil ve zebunluk ile yokluk içinde olmalıdır. Oturmak içinde izinde almalıdır. İzin alamaz ise sohbete dahil olmayıp oradan ayrılmalı ve kalbini bozmamalıdır. Eğer izin alırsa bu seferde izinsiz konuşmamalıdır. Ne şekilde olursa olsun itiraz sahibi olmamalıdır. Sohbetin devamına gönlünü emre tabi kılmalı yönlendirici olmamalıdır.

MUHABBET

Bu yolun büyük işlerindendir. Kendine has nisbeti olandır. Ebubekir sıdık radiyallahü anh bu nisbeti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem üzerine cezbei muhabbet ile bağlar. Bu tarik cezbe tarikidir. Cezbe nisbeti buna tahsis edilmiştir. Şayet muhabbet olmazsa cezbe olmaz. Cezbe olmayınca nisbet husule gelmez. Letâiflerin hususiyeti mürşidde fenâ ile zuhur eder. İradesini kaybedende muhabbet cezbesi oluşur. Mürşidde olan marifeti ilahiyye ve tecelliyati rabbâniye müride azar azar muhabbet ile gelmeye başlar. Mürid mürşidin delaleti ile muhabbeti vasıtasıyla mıknatıs gibi çekilmeye başlar ve” sevgiliye doğru yol alır. Mürşide olan muhabbeti ne kadarsa bilmelidir ki Allah Teâlâ’yı o kadar seviyor demektir. Mürşide olan muhabbet Allah Teâlâ’ya vuslat için kafidir.

Muhabbet bu yolda aynî hakîkattir. Allah Teâlâ’ya olan muhabbet iki kısımdır.

1-Mahlûkatın vasıtası olmadan.

2-Enbiyanın ve erbâbı cezbe-i ilâhiyenin dir. Çünkü bunların muhabbeti Zât-ı Ehadiyyetin füyüzatındandır. Bunun vahdet sırrı mahlûkatın vasıtası olmayan bir sırdır. Evliyaya muhabbette bu nevidendir.. Bunlar enbiyanın muhabbet ile Allah Teâlâ’ya vuslat ederler. Enbiyanın muhabbeti Allah Teâlâ’ya olan muhabbete vasıtadır. Eğer bu vasıta olmazsa Allah Teâlâ’ya muhabbet olmaz. Bunun için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Beni sevenler Allah Teâlâ’yı severler” buyurdu.

Adab-ı Muhabbet

Mürşidine olan muhabbet ile kalbini temizlemeli ve huzurunda başka birini hatıra getirmemeli ve onun varlığını ön planda tutmalıdır. Emirlerine amâde olmalı, muhalefet etmemelidir. Her halinde ona tabi ölü gibi olmalıdır. Mürşidin verdiği emanetleri tesbih, takke, cübbe vb. şeyleri muhafaza etmelidir. Bu hal ile olunursa muhabbette artma olur.

Dördüncü Fayda

Rabıta bu Nakşi yolunun usûllerindendir. Bu tarike Rabıta tariki denir. Rabıta Allah Teâlâ’ya ulaşmada yakın bir yoldur. Şeyhe rabıta muhabbetten üstündür. Rabıta feyz aldığı şeyde durmaktır. Muhabbet olmazsa rabıta olmaz. Rabıta olmayınca feyz olmaz.

Rabıta sofiyye yanında müridin basiretini mürşidin ruhaniyetine intizar etmektir.

Mürşidin hayalini kalbinde zati muhabbetiyle doldurmaktır. Bu da iki şekilde olur.

—Mürşidin huzurunda mürid mürşidin zatına muhabbetle teslimiyet ve istihlak (helak etme) yolu ile bütün sıfatlarında fena kılarak kalben teveccüh etmektir.

—Gaybettir. Bu da iki türlüdür.

1-Müridin mürşidini iki kaşı arasında hayal etmesidir. Taki bu teveccühde gaybet hâsıl olana kadar veya cezbe açığa çıkana kadar.

2-Mürşidin suretinin etrafını kaplaması ile gaybet ve cezbe hâsıl olana kadar.

Bu hallerden biri hâsıl olduktan sonra rabıtayı keser.

Rabıta adabı mürşidin kemâlatının ve ruhaniyetinin fark edilmemesi, öyleki mekanla kayıtlayamamasıdır. Mürşidini her yerde hazır görmesidir. Mürşidin tasarrufunu Allah Teâlâ’nın tasarrufundan görmesidir. Eğer mürşidin muhabbetini muhafaza eder ve nisbetini kaybetmezse bütün vakitlerde rabıtaya devam eder ve fark edemez olur.

Mürid Allah Teâlâ’dan gelecek feyze vasıtasız ulaşabilecek kudretine ulaşıncaya kadar rabıtaya devam eder. Rabıta meşguliyeti terakki makamlarını çıkıncaya ve müşaheye erişinceye kadar perdeleri aralamak için gerekir. Fakat mürşide muhabbetini terk etmez. Çünkü nisbet ve muhabbeti muhafaza müşahedeyi artırır. Salik bununla ünsiyet yakınlık kazanır.

——————————————————————————–

[1]—Birçok tarikatta dersler yazılı olarak verilmesi istihare için uzun zaman ayrılmaması bu kısımdandır.

[2] —Kalb, Ruh, Sırr, Hafi, Ahfa, Nefs-i Natıka,

[3]—Efendi (k.s) Hazretleri bu konu ile ilgili olarak buyurur ki; “Gardaşlarım! Zikirdeki halinizi kendiniz bile anlayamazsınız. Halinizi görünce kendinizden korkarsınız.”

[4]—İhvan mahviyette olması gerekli olduğu için tesbihini dışarıdan kimsenin görmeyeceği şekilde saklı tutması için en uygun olanı dizleri arasında bir elide üstünde kapalı şekilde tutması daha uygundur. Efendi (k.s) Hazretlerinin ihvanı bu yolu tercih etmiştir.

[5]—Arabî ayların 13.14.15. günlerine denir.

[6]—Bu kısım Muhammed b. Abdullah Hani, Âdâb, trc. Ali Hüsrevoğlu, İstanbul, 1980, s.251–261 deki bölümden ve Reşahat adlı kitabdan faydalanarak yazılmıştır.

[7]—(Gâfir, 19)

[8]—(Yunus, 61)

[9]—(Zümer, 63)

[10]—Hadîs-i Kudsînin tamamı şöyledir:

“Harama bakmak iblîs’in oklarından bir oktur ki, her kim benden korkarak onu bırakırsa, zevkine bedel ona bir îman veririm ki onun halâvetini kalbinde duyar.” (Hâkim, Taberânî)

[11]—(Sâffat,99)

[12]—“Öyle rical vardır ki, ne ticaret, ne de alış veriş onları zikrullah’tan alıkoyamaz.” (Nûr, 37)

[13]— (Kehf, 24)

TEFSİRU’L-FATİHA VE’D-DUHA

Yorum yapın

Safha-i sadrında daim âşıkın efkâr-ı hû
Şâkirin şükrü Hüvallah zâkirin ezkâr-ı hû

Sidre seyrine muhakkak ermiye Cibrîl-i Emîn,
Olmasa ânın dilinde dembedem tekrâr-ı hû

Nâleden ney deldi bağrın hû deyu nâlân ider
Mevleviler Mesneviden başladı eş’âr-ı hû

Bülbülân dîvân-ı aşk’dan bir varak naklet bize
Ta sabâ-yı pür safâ’dan açtı yüz gülzâr-ı hû

Sûfîmest olup Safa’dan devr eder yâ Hû deyû
Münkir inkârın bıraktı eyledi ikrâr-ı hû

Ravza-i Hu’yu makam et ey Cemâl-ı Halvetî
Tâ vücûdun şehrine keşf’ola bu esrâr-ı hû

Ey Cemâl-i Halvetî tut ravzâ-i Hû’da makam
Zahir u batında Hakk’ın keşf’ola esrâr-ı Hû

Muhammed Cemâleddin
Çelebi Halîfe Cemâl-i Halvetî
بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين
ÇELEBİ HALÎFE CEMÂL-İ HALVETÎ

Yönünü doğudan batıya doğru çeviren Halvetilik Tarikatı, ilk defa II. Bayezıd (1481-1512) döneminde Muhammed Cemaleddin Halvetî (hyt: 903/1497) tarafından İstanbul’a getirilmiştir.

Çelebi Halife diye meşhur olan Cemâl Halvetî’nin tam adı Ebü’l Füyüzât Muhammed b.Hamidüddin b.Mahmud b. Muhammed b. Cemaleddin el Aksarâyî‘dir.

Çelebi Halife’ye, dedesi Cemaleddin el-Aksarâyî’ye nisbetle Aksaraylı, babasına nisbetle Karamanlı denmiş ise de, esas itibariyle kendisi Amasya‘da doğmuştur. Neseben Hz. Ebu Bekr’e radiyallâhü anhe dayanmaktadır. Lemazat’ın kaydına göre, Pîrî Paşa (hyt.939-40/1532-33) ve Müftü Zenbilli Ali Çelebi (hyt.932/152526) ile akrabalığı vardır. Başka bir rivayete göre de Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) veziri olan Pîrî Paşa, Şeyh Çelebi Muhammed Cemaleddin’in amcasıdır.

Çelebi Halife zahirî ilimleri tahsilden sonra, tasavvufa yöneldi ve sıra ile Zeyniyye Tarikatı şeyhlerinden Seyyid Abdullah elKastamonî (894/1488-89), Alaeddin Halvetî’nin müridi Abdullah Karamanî ve Tokat’a giderek ümmî şeyh Tahirzâde’ye intisap etti. Fakat intisap ettiği bu şeyhlerde umduğunu bulamadı ve ruhen tatmin olamadı. Daha sonra Bakü’de bulunan Halvetilik’in ikinci pîrî Seyyid Yahya Şirvanî’den istifade etmek amacıyla yola çıktı. O’nun Hakk’a yürümesi üzerine halifesi Muhammed Bahâeddin Erzincanî kaddese’llâhü sırrahu’l azîze intisap etti. Bu şeyhden icazetname aldı ve Amasya’ya dönerek burada irşad görevine başladı.

Bu sırada şehzade II. Bayezıd, Amasya’da vali olarak bulunuyordu. Daha sonra Sadrazamlık mevkiine yükselecek olan Koca Mustafa Paşa ise Hacı Mustafa Ağa adıyla II. Bayezıd’ın Kapıcıbaşı olarak Amasya’da görev yapıyordu. Bu sırada Koca Mustafa Paşa Çelebi Halife’ye intisap etmiş ve II. Bayezıd kendisiyle tanışarak zaman zaman sohbetlerine katılmıştır. Sadık Vicdanî ve Hüseyin Vassaf’ın anlattığına göre II. Bayezıd bu sohbetlerden “ziyade mütelezziz” olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet II’den sonra tahta geçecek şehzadeler konusunda, Şeyh Vefa dahil Karaman ulemâsı ve meşâyıhı, Veziri Azam Karamanlı Mehmet Paşa ile birlikte Cem Sultan’ı tutarken; Çelebi Halife II.Bayezıd tarafını tutmuştur.

Babası Fatih Sultan Mehmet’in vefatı üzerine, II.Bayezıd (1481-1512) istanbul’a gelerek tahta geçmiştir. II. Bayezıd’ın tahta geçmesinden sonra, Çelebi Halife, Tezkire-i Halvetiyye’de belirtildiği gibi, Padişahı ziyaret etmek üzere kendiliğinden mi İstanbul’a gelmiştir, yoksa diğer kaynaklarda belirtildiği gibi bir fermanla mı İstanbul’a davet edilmiştir? Sonuç değişmemekle birlikte, Çelebi Halife’nin İstanbul’a geliş tarzı hakkında kaynaklar değişik bilgiler aktarmaktadır. Fakat verilen bu değişik bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, II. Bayezıd’ın bir fermanla sadık adamı Koca Mustafa Paşa’yı, Çelebi Halife’yi İstanbul’a davet etmek üzere Amasya’ya gönderdiği anlaşılmaktadır. Daveti kabul eden Şeyh Muhammed Cemaleddin, yüz dervişi ile birlikte Amasya’dan kalkıp Üsküdar’a geldi. Mevsim kıştı. Denizde fırtına vardı. Bundan dolayı karşı tarafa geçmek için üç gün kadar burada beklemek mecburiyetinde kaldılar. O sırada Üsküdar’da sadece bir iskele ve bir kaç ev vardı. Anlatılan menkıbeye göre, üçüncü gün şeyh, bu musibetin dervişler arasındaki bir münasebetsizlikten ileri geldiğini tahmin ederek, bir araştırma yapmış ve nihayet birinin üzerinde üç akçe bulunmuştur. Şeyh bunu görünce: “bizi üç gün yolumuzdan alıkoyan işte bu üç akçedir” dedi ve paraları denize attı. Sonra deniz sakinleşti. Padişah tarafından gönderilen kadırgalara binerek karşıya geçtiler, ileri gelen devlet görevlileri, ulemâ ve meşâyıhîn şeyh hazretlerini ta’zimle karşılayarak Haliç kıyısında bulunan Balat-Gül Camii civarındaki Kapucubaşı Mustafa Ağa konağına misafir ettiler. Bu sırada Mustafa Ağa, Amasya’da olduğu gibi, yine II. Bayezıd’ın kapıcıbaşıdır. II. Bayezıd, fermanlarında O’ndan bahsederken “kapıcılarım başı Hacı Muslihüddin’im” şeklinde ifadelerde bulunurdu.

Padişah başta olmak üzere, bir çok devlet erkânı, âlimler ve Şeyh Vefa dahil İstanbul şeyhleri Halife Çelebi’yi ziyaret ettiler. Şeyh Cemaleddin, bir müddet Gül Camii’nde tarikatini ihya edip, evrâd ve ezkârla halkı irşad etti.

Kapıcıbaşı Mustafa Ağa, aynı zamanda müridi de olduğu misafirinden istanbul’da kalmasını rica eder. Ricasının Şeyh Muhammed Cemaleddin tarafından kabul edilmesinden sonra, Padişah’tan Yedikule semtindeki Kızlar Kilisesi denilen yeri ister. Dileği kabul edilince, bu kiliseyi tebdil ve tağyir ederek camiye çevirir. Yanına 40 odalı medrese, imaret, hamam ve büyük bir hanigâh yaptırır. Sonra bu külliyenin yanına Çelebi Halife’ye tahsis olunmak üzere, bir de ev inşa ettirir. Tebdil ve yeniden inşa suretiyle meydana getirilen bu binalar, Çelebi Muhammed Cemaleddin’e tahsis edilir. Camiin tarihinden bahseden kaynaklardan ve halen mevcut kitabelerden bu yapılaşma işinin 1489 -1491 yılları arasında gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Demek ki, Çelebi Halife’nin Kocamustafapaşa Zaviyesi’ndeki irşad vazifesi bu yıllarda başlamıştır.

Hüseyin Vassaf’ın belirttiğine göre, İstanbul’da ilk Halvetî âyîni, Kocamustafapaşa Hanigâhı’nda, Cemâl Halvetî tarafından icra edilmiştir. Aynı konuda Sadık Vicdani ise, Tomarı Turûku Âliyye de şunları yazmaktadır:

“Tarikatı Âliyyei Halvetiyye, İstanbul’a işte bu suretle ve müşârun ileyh ile gelmiş, âyini tarikat, hânigâhı mezkurde, müşârun ileyhin ibtidasıyla başlamış, âstânei irfanı Cemâlî’den birçok irfan sahibi kimseler yetişmiştir”.

Muhammed Cemaleddin burada Şeyh olarak dokuz yıl tarikat faaliyetinde bulunmuştur. Bu süre içerisinde Padişah II. Bayezıd iki defa Hanigâha teşrif ederek şeyhi ziyaret etmiş ve hayır duasını almıştır.

Tasavvuf tarihi ve Anadolu’da gelişen tasavvufî düşünce açısından Cemâl Halvetî’nin en önemli özelliği, Halvetiyye Tarikatı’nın İstanbul’daki ilk büyük temsilcisi olmasıdır.

Cemaleddin Halvetî’nin, Kocamustafapaşa Zaviyesi’nde, ilk Halvetî Tarikatı âyînini icra etmesiyle, bu tarikat Cemâliyye koluyla İstanbul’a gelmiş oldu.

Sümbüliyye şubesinin kurucusu olan Sümbül Sinan kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Çelebi Halife ile tanıştı. Medrese öğrenimi yıllarında, sûfîlerin aleyhinde olduğu halde, bir vesile ile dönemin Halvetî şeyhlerinden, Kocamustafapaşa Hanigâhı postnişini Muhammed Cemaleddin ile tanıştı ve o’na bîat etti.

Sümbül Sinan, Çelebi Halife’nin yanında üç yıl süren riyazet ve mücahedeye başlamıştır. Tasavvufî konularda yapılan sohbet ve konuşmalardan sonra, Sümbül Sinan erba’in çıkartmak üzere halvete girmiştir. Çelebi Halife gecede birkaç defa odasına gelir, bir müşkülü olursa halleder, hâl ve hatırını sorardı. Hatta bir defasında coşkulu bir şekilde sürdürdüğü zikir ve tesbihatı kastederek; “bu gece yalnız bizi değil, evdeki oğlancıkları da uyutmadınız” diye latife yollu iltifat etmiştir. Bu üç yıllık riyazet ve çile döneminde Sümbül Sinan, mücahede kemerini beline takar zikre başlarmış. O’nun bu coşkulu halini müşahede eden Şeyhi Muhammed Cemaleddin, “başkalarının kırk senede elde ettiği kemâli, Sinan’ım üç senede elde etti” diyerek, Sümbül Sinan’la iftihar edermiş.

Bu şekilde sülûkünü tamamlayan Sümbül Sinan intisabının dördüncü senesinde halifelik icazetini almış ve şeyhinin arzusu üzerine, 899/1493 900/1494 yılları arasında Mısır’a gitmiştir. Mısır’da üç yıl kaldığı tahmin edilmektedir.

Çelebi Halife hacca giderken Mekke’de kendisiyle görüşmek üzere Mısır’a bir derviş göndermiş ve Sümbül Sinan’ı davet etmiştir. Daveti kabul eden Sümbül Sinan Mekke’ye gelmiş ise de, orada şeyhi ile görüşecek yerde O’nun ölüm haberini almıştır. Hac yolunda vefat eden şeyhi, Sümbül Sinan’a kendi kızı Safiye Hatun ile evlenmesini ve Kocamustafapaşa Hanigâhı’ndaki makamına oturmasını vasiyet etmiştir. Hac farizasını edadan sonra, Sümbül Sinan Şam yoluyla İstanbul’a geldi. Yapılan vasiyet doğrultusunda şeyhlik makamına oturdu ve Safiye Hanımla evlendi. Rivayete göre İstanbul’a gelişinde, 300 derviş, ahâli ve mevâlii ‘ayan karşılamıştır.

Sümbül Sinan 33 yıllık şeyhlik süresince bir taraftan riyazet ve mücahedeye devam ederken, diğer taraftan dervişlerini yetiştirmiştir.[1]

Halîfe Cemâleddîn Muhammed Efendi, yetiştirmiş olduğu pekçok talebe yanında, birçok kıymetli eser de yazdı. Bu eserlerden başlıcaları şunlardır:

1) Tefsîr-i Sûre-i Fâtiha,

2) Şerhu Erba’îne Hadîsen Kudsiyyen,

3) Şerhu Hadîs-i Erba’în-i Nebevî,

4) Zübdet-ül-Esrâr,

5) Cevâhir-ül-Kulûb,

6) Risâle-i Etvâr,

7) Risâle-i Sad Kelime-i Sıddîk-ı Ekber,

8) Risâle-i Fakriyye,

9) Câmiât-ül-Esrâr ve’l-Garâib,

10) Cenknâme,

11) Risâle-i teşrihiyye,

12) Risâle fî Beyâni’l-Velâyet,

13) Tefsîr-i Âyeti’l-Kürsî,

14) Esrâri’l-Vudû (Abdestin Sırları),

15) Risâle fî İsmeyni’l-Azameyn Allah ve Rahmân, 16) Risâle-i Kevseriyye.

Bu eserleri el yazması olup bildiğimiz kadarıyla hiçbirisi basılmamıştır. Ancak Çelebi Halîfe Cemâl-i Halvetî hakkında 1998 yılında yüksek lisans tezi hazırlanmıştır.[2] Bu nedenle Atatürk Kütüphanesinde bulunan Fatiha sûresi ile ve’d-Duha‘dan Kur’ân’ın sonuna kadar olan surelerin tefsiri [3] ni mütercimi bilinmeyen[4] nüsha yardımı ile Türkçeye çevirerek kardeşlerimize faydalı olmayı düşündük.

Tevfik ve inayet Allah Teâlâ’dandır.

İhramcızâde

Hacı İsmail Hakkı

ALTUNTAŞ

Esenler /İstanbul

Ekim/ 2011
TEFSİRU’L-FATİHA VE’D-DUHA

FATİHA SÛRESİ

َاعُوذُ بِاللهِ مِنَ ٱلشَّـيْطَانِ ٱلــرَّجِيمِ

Rahmet-i İlâhiden kovulmuş şeytandan Allah Teâlâ’ya sığınırım.

Tek olan zâta sığınırım.

Sonra şahsi fiillerinde ruhânî cevherin ve nefsi emmârenin tuzaklarından kurtulmuş vücud mertebelerini toplamış (geçmiş) insan-ı kâmile sığınırım.

Eğer “Allah” lafzının zikrinden “insân-ı kâmil”in murad edilmesindeki hikmet nedir? Diye sorarsan “Cemâl Halvetî” diye anılan bu fakir der ki;

“Allah Teâlâ ile kulu arasındaki münasebet, ancak insan-ı kâmil ile olabilir. Bunun için “Meslek-i Muhâmmedî” [5] ye giren sâlik, akıl ve beden diliyle kavlî, hâl diliyle fiili sayfalarını okumaya teveccüh ettiği vakit maddî ve mânevi suretler (tehlikeler)de, şeytanın hilelerinden insan-ı kâmile yapışması her halde lazım ve zaruridir. Ta ki insan-ı kâmil vasıtasıyla Allah Teâlâ ile kulları arasında bir münasebet hâsıl olabilsin. Bu sebeble sözlü sayfaların kapıları açılarak “kalp”, “sır”, “ruh” levhalarından (letaifler) okuyabilsin. Bundan bilindi ki;

Sâlikin “İsm-i âzam”la bağlantısı ancak “insan-ı kâmil” ile olabilmektedir. Yani, sâlikin zât-ı mutlak olan Allah Teâlâ’ya yakınlığı ancak insan-ı kâmil vasıtasıyla ism-i âzama ulaşmasından sonra olabileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Şeyhi olmayanın dini yoktur” [6]

Kur’ân-ı Kerim’de “Allah Teâlâ’nın ipine yapışınız” [7] ayeti ile bu manaya işaret edilmiştir.

“Allah Teâlâ’ya yaklaşmağa vesile arayın” [8] ayetide bu manayı teyid etmektedir. Yine, “Siz ehline sorunuz” manasına gelen “Zikir ehline sorunuz” [9] ayeti de bu manayı kuvvetlendirirken, “telkin ehline sorunuz”[10] manasınıda çağrıştırır.

Ey Kardeşler!

اَعُوذُ “Eûzü” kelimesi dört harftir. “Elif”, “Ayn”, “Vav”, “Zel”

“Elif” Hakikî insanın Allah Teâlâ’nın dışındaymış sanılan şeylerden alakayı kesmesidir.

“Ayn” Hakikî insanın “ilim” den “ayn”e yönelmesi veya “Mutlak Nur” la birleşmesi ve hakikâtinde “Mutlak Nur” un kendisine delalet etmesidir.

“Vav” Hakikî insanı “Zâtî”, “Velâyetî”, “Hassasî (özellik)” ve “Vefâsı” ile sevmeye delalet eder.[11]

“Zel”

Hakikî insanın Allah Teâlâ’nın nuruna kavuşmuş olduğuna delalet eder. Yani celâl ve cemâl nurlarının sahibi olmasıdır.

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; bu söylediğimiz mana çok ince ve narindir. Nefsânî sıfatlarla perdelenmiş akl-ı kemâl bulmamış, (kısa görüşlüler) bunu anlayamaz. Zikrettiğimiz harflerin sırrını arif olanlarda ehlinin dışındakilerden bunu gizlemelidir. Çünkü ruhlar âleminden düşen bu hikmet damlaları “Nisan yağmuru” na benzer. Nisan yağmuru, sedefe düşünce “inci”, yılanın ağzında “zehir”, pisliğe düşünce de “pislik-aşağlık (mikrop)” olur. Anlarsan hikmetin durumu bu şekildedir.

Biliniz ki; “Eûzü”, “avz”[12] dendir. “Avz” rüzgarın getirdiği toz, topraktan; selin taşıdığı çör-çöpten insanın kendini korumak için sığındığı şeydir. Öyleyse insan-ı kâmile inanmak ve dayanmak vaciptir. Çünkü sâlik seyrinde (manevi yolculukta) şeytanın elinden kurtuluş çaresi bulamaz. Ancak insan-ı kâmilin varlığı ve adını anmakla kurtulabilir. Bunu iyice anlayın ve gafil olmayın.[13]

Besmeleninde tevilinide işitiniz. Bu nedenle “Besmele” nin açıklaması için bir önsözün beyanı uygundur.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ 1

Rahman ve Rahim olan Allah’in adıyla

Allah Teâlâ’ya kurbiyet (yakınlık) iki kısımdır.[14]

a) Kurb-u Ferâiz

b) Kurb-u Nevâfil

Birincisi: Meczub (her şeyin şuurundan tamamen fâni olmuş) sâlike mahsustur. Tevhidî Zâti’yi içine almaktadır.

İkincisi: (Çalışarak kazanılan fenâ halindeki) Sâlik-i meczuba mahsustur. Tevhidî Sıfâti’yi barındırmaktadır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kudsî hadisinde buyurdu ki;

“Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim.” [15]

Kurb-u Ferâiz ehli “Besmele”yi hakikâtine ulaşmış olduktan sonra; Kurb-u Nevâfil ehli de “Besmele”nin hakikâtine ulaşmadan “Bismillahirrahmanirrahim”i okumaktadır.

Hakikâtiyle “Besmele” yi okuyarak Kur’ân-ı Kerim’e başlamak ise Allah Teâlâ’nın zâtının umûmî ve husûsî rahmetini câmi olan “Vucüd-u Hakkânî” ile okumak demektir.

Bu manayı iyi anlayın. Çünkü ince bir husustur.

Bir kimse “Besmele”nin bu iki hakikâtine ulaşmadan Kur’ân-ı Kerim’i iki şekilde okuyabilir.

Birincisi “Bismillahirrahmanirrahim”i söylemekle,

İkincisi umûmî ve husûsî rahmeti toplayan insan-ı kâmilin adını anarak.

(Yoksa) Fiili olarak Kur’ân-ı Kerim’i sayfalarını okumaya başlayamaz.[16]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Fâtiha Suresinde birçok sırlara işaret vardır. O çok sırlardan bazılarını bu fakirden dinleyiniz. Şöyleki;

الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 2

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

الْحَمْدُ للهِ kelâmındaki mana; Allah Teâlâ’ya yakınlığı farzlarla bulan için hamd zâtî, nafilelerle bulan için sıfâtidir. Eğer hamd-i fiili (avamdaki gibi söz) olursa Allah Teâlâ’nın ef’âlindedir, demektir.

رَبِّ الْعَالَمِينَ Ruhlar ve bedenler âleminin efendisi Allah Teâlâ’dır.

3 الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ

O Rahman ve Rahim’dir,

الرَّحْمـنِ Yani, Allah Teâlâ Hazret-i ilimde â’yanı sabitenin (İlmi ilâhide bulunan yaratılmışların gerçeklerini) başlangıçtan beri kemâlatını ve nimetlerin asılları ve parçalarına “Rahman” ismi ile feyz verir.

الرَّحِيمِ Allah Teâlâ tevhid, marifet ve muhabbet gibi kemâl hususlarına “Rahim” ismi ile feyz verir, demektir.

رَبِّ “Rabb” kelimesinden “Mâlik” manasıda murad edilebilir. Bu şekilde “Muslih: İslah eden”, “Mükemmil: Tamamlayan” manalarıda caiz olur.

Kim Allah Teâlâ’ya farzlarla yakınlaşırsa bütün ilâhi isimleri toplamış ve mazharı (zuhur yeri) olarak ve tesirlerini (icraatlarını) görür. Buradan bilmemiz gereken “hamd” le varlıklarda Allah Teâlâ’nın zâtî hayatiyetini denizde (görür gibi) tafsilatlı olarak bağlantılı oluşunu (bilmektir).

مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ 4

Din Günün sahibidir.

Bu bir mertebe ve makamdır ki; bu makamda sâlike;

Kalbî ve ruhî ameller “Ef’âl makamı”nda;

Sırlı ameller “Sıfat makamı” nda;

Gizli ameller “Zât makamı”ında;

olarak “Tevhid” makamları, hâsıl olur.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 5

Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ Kulluk ve tevhid (birleme) vasıtasıyla ancak seni müşahede ederiz

وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Zâtî, Sıfâtî ve Ef’âlî tevhid makamlarında zâtını müşahede ederek ancak Sen’den yardım talep ederiz.

اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ 6

Bizi dogru yola eriştir.

(Ancak bizi) Tevhid-i Zâtî yolunda sebatlı kılmanı istiyoruz.

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِم غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

Nimete erdirdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların yoluna değil.

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِم

Kendilerine tevhid nimetlerini verdiğin nebiler, rasüller, evliyalar ve salihlerin yolunda sabit kılmanı diliyoruz.

غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ Onlar Tevhidî Zâtî’nin müşahedesinden mahrum değildirler.

وَلاَ الضَّالِّينَ Onlar kesrette ve vahdette tevhidin şuhûdundan ve feyzlerinden ayrı olmayanlardır.[17]

أَنعَمتَ عَلَيهِم de bahsedilen nimetlerde, Kur’ânî hakikâtler ve sırlar ve diğer ehadiyyetin kemâl sırların murad olunması da caizdir.

آمين “Amin”

“Allah Teâlâ’m duamızı kabul buyur” manı diliyoruz. Yani Tevhidin Ef’âl, Sıfât ve Zâtî marifetlerini bize vermeni istiyoruz.

Namazda ve dışında وَلاَ الضَّالِّينَ den sonra آمين demek sünnettir. Vâil İbnu Hucr radiyallâhü anh anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gayri’l mağdûbi aleyhim ve lâ’ddâllîn’i okuyunca âmîn dediğini ve bunu söylerken sesini uzattığını işittim.”

Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir. “…Bunu söylerken sesini yükselttiğini işittim.” [18]

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bir Hadis-i Şerif’inde meâlen şöyle buyuruyor:

Ebû Hureyre radiyallâhü anh rivayet etti ki;

“Duaların sonunda Âmin demek, âlemler Rabbi Allah’ın, mü’min kullarının dillerindeki mührüdür.”[19]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Fâtiha kelimesi ف ا ت ح ة beş harf üzerinedir.

ف Harfi; ilâhî sırlar, rabbânî marifetler ve Kur’ânî hakikât hazinelerinin Fâtiha sûresi ile fethedileceğine işaret eder. Ayrıca diğer surelerden daha faziletli olup hak ile batılı ayırdığına;

ا Harfinde üç nokta gizli olduğundan tevhidin Zât, Sıfât ve Ef’âl makamlarının sırlandığına;

ت Harfi ise Fâtihâ’nın hakikâtte sırf tevhid olduğuna ve şüphesiz olarak ancak onunla Allah Teâlâ’nın Zât-î birliğine ulaşabileceğine;

ح Harfi ise Fâtiha sûresi Kur’ânî ve birçok hakikâtleri taşıdığını ve okuyanı büyük ateşten koruyucu olduğuna;

ة Harfi ise Fâtiha sûresinin Kur’ânî hakikâtleri taşıdığına, diğer sürelerden büyüklüğüne ve semadan inmiş kitaplar ve sahifelerdeki hakikâtleri topladığına delalet etmektedirler.

Yine biliniz ki; ف Harfi “Küllî Ruh”tan ayrılıp geldiğine, ا harfi inişinde gizli sırlar taşıdığına işaret ederken, ت harfi bu sırlarının ezelden beri sabit ve gerçek olduğuna, ح harfiyle taşıdığı sırları da Allah Teâlâ’dan başka kimsenin bilmediğine, ة harfi ise Fâtiha sûresinin her bir harfinin büyüklüğüne, öyle ki Kur’ân-ı Kerim’in bütün harflerinden daha azîm olduğuna da işaret etmektedir.

DUHÂ SÛRESİ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ

وَالضُّحَى 1

Andolsun kuşluk vaktine

Rûhî Muhammedî’nin güneşine yemin olsun ki;

وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى 2

Ve sükûna erdiğinde geceye ki,

Ruh güneşinin yörüngesi olan Muhammedî bedenede yemin olsun ki;

3 مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى

Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.

Rabbin zatından feyzini (ilişkisini) kesmedi.

وَلَلآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ اْلأُولَى 4

Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.

Seni Zatıyla bir kılması, tevhidin sıfatlar ve diğer hallerinden daha hayırlıdır.[20]

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى 5

Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.

Rabbin Seni varlığından fâni kılarak tevhid-i zâtinin bütün makamlarını verecektir. [21]

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى 6

O, seni yetim bulup barındırmadı mı?

Hakiki baban olan Ruhu’l Küdüs[22]ten ayrılmış ve tek başına kalmış bulunurken Rabbin Seni mukaddes canibine aldı ve Feyyâz-ı Mutlak feyzinide Cebrail vasıtasıyla senin ruhuna ulaştırdı.

وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى 7

Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?

(Dünya âleminde) nefsânî sıfatlar ile perdelenmenden dolayı tevhid-i zattan uzak kaldığından hidayet ederek zâtına yanaştırdı. [23]

وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى 8

Seni fakir bulup zengin etmedi mi?

Rabbin seni ilâhî hakikâtler ve rabbânî hikmetler ve diğer tevhidi kemâlattan boşalmış bulunca mümkünün (yani dünya âleminde olması gereken) kadarıyla bahsedilen marifetler ile Seni süsledi.

فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ 9

Öyleyse yetimi sakın ezme.

Onun için Hakiki babasından ayrılma sebebiyle nefsânî sıfatlar ile perdelenmiş kimseye kahrederek onun hakkına engel olma. Bilakis onu fuyuzât yoluyla hakiki babasına ulaştır.

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلاَ تَنْهَرْ 10

El açıp isteyeni de sakın azarlama.

Tevhid ilmini isteyeni kapından kovarak geri çevirme. Kaabiliyeti miktarınca bu ilimden ulaşabileceği miktarı vermelisin.

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ 11

Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.

Habibim! Kur’ânî hakikâtleri ve tevhid sırlarından kullarımı haberdar et.[24]

Ey Muhib! (Ey bizi ve bu ilmi seven)

Şu diğer açıklamayı da dinle!

وَالضُّحَى :

a) Cemâlullâh.

b) Kalbin nurudur.

c) Allah Teâlâ’nın vücududur. (varlığı)

d) Ezeli, zâti marifetin nurudur.

e) Zâtî muhabbetin nurudur.

وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى :

a)Cemâlullâhı örten Celâlullahdır.

b)Hakkın varlığını örten nefsin karanlığıdır.

c)Hakkın vücudunu örten zillî (gölge) vucüddur.

d)Zilli vücudun karanlığıdır.

e)Dünya muhabbetinin ahiret muhabbetinin zuhurunu ve eserlerini örterek karartması.

Anladıysan kabiliyetin miktarınca bu manaları artırabilirsin.

مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى:

Rabbin Seni, müşahedeni perdeli kılmadığı gibi seni beşeri tabiatınla başbaşa da bırakmadı. [25]

وَلَلآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ اْلأُولَى :

Kalbî amellerindeki durum, nefsâni güzelliklerden daha hayırlıdır. İnsanın diğer hallerini buraya kıyaslayabilirsin. Fiili hallerin bilgisini açıklamaya lüzum görmedik. Kim varlığından tecerrüd edip batınî hallerini anlarsa kabiliyeti miktarınca Kur’ân-ı Kerim’in sırlarına ve bâtınına da kavuşabilir, deriz.

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى :

Rabbin nurâni varlığını sana verecek sende razı olacaksın. Bu manadan kasdedilen mana “nutk-u hakkanî” yi verecek. Yani ümmetin için kabulü mümkün olmayan şeyler hakkında dahi isteyeceğin şefaat etme hakkını verecek demektir.

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى:

Rabbin halka karışman ile Hakk’ın müşahedesine vesile olan hakikâtin şuhûdundan perdelenmiş bulunca Seni kendinle arif kılarak, feyz ve ruhânî gıda olan marifeti almannı istedi.[26]

وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى :

Rabbin dünya âleminde olan vücudunu kendi nurlu vücuda (Allah Teâlâ) hidayet etti (kavuşturdu.) Bu tevil âlem-i insan mertebeleri de içinde geçerlidir. İyice düşün ve anla.

وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى :

Yine (dünya âleminde) Allah Teâlâ’nın fiillerinden yoksun bulmuşken gibi sıfat ve zâtî yönden bile Seni zenginleştirdi.

فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ :

Öyleyse; bedenin zaafların yakınlığı ile Hakk’ın müşahedesinden perdelenmiş olan kimseye nasibi verdikten sonra kahretme, feyz yolu ile ezelî nasibini vermelisin

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلاَ تَنْهَرْ :

Perdeli olduğu halde hakikât ilimlerinden isteyenide mahrum etme.

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

İsteyene ve ehli olana hakikât ilimlerini, ehadiyyet sırlarını ve hususî velayetlerine ait olan sırları söyle. Çünkü velayet iki kısımdır.

a) Mutlak Velâyet: bütün müminlerde mevcuttur. Allah Teâlâ bu hususa, “Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” [27] ayeti ile işaret etmiştir. Yani Allah Teâlâ müminleri nefsi karanlıklarından “Kalp” “Ruh” “Sır” “Sırr-ul Sır” nurlarına çıkarır, demektir.

b) Hususî Velayet: “Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir.”[28] Ayetinin mazharı olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Bu velayet kemâl yönünden ümmetinden seçilmiş evliyaullahta bulunur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bu ümmet içinde Muhammedîler vardır. Ömer onlardandır.”[29]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Muhammedî velâyetin en düşük derecesi, ibadet etmek, zikirler ve sair nurların zuhurudur. En üstün mertebesi ise fenâfillâh’tır. Şeyh’ül Ekber kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Ben Muhammedî velâyeti hatemiyim (mührüyüm)”

O (bu sözü söyleyebilecek) bir alem’dir. İyice anla.[30]
İNŞİRAH SÛRESİ

(Not: Çelebi Halîfe Cemâl-i Halvetî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bu sûreyi dört tevil üzere ayrı başlıklar altında beyan buyurmuşlardır. Ancak biz burada ayetleri altında birleştirilerek sunulması daha faydalı olacağını düşündük.)

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ 1

Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

a) Ey habibim, biz senin sadrını yani kalbini nübüvvet ve velayet nurlarıyla ve bunlara bağlı Kur’ânî hükümleri, marifeti rabbaniyeyi, hakkânî muhabbetleri ve bunun benzeri zâtî, sıfâtî ve fiilî nurlarla süslemedik mi? (Evet, süsledik demektir.) Bunun açıkça anlatılmasına gerek yoktur.

b)Bizi müşahadeye ve vuslatımıza kavuşman için sırrını genişletmedik mi? (Evet, gerçekten böyledir.)

c)Sadrını genişleterek yaratılış hakikâtlerinin kapısını sana açmadık mı? Burada kasdedilen mana, kötü ve kınanmış huylardan seni kurtararak diğer bütün tevhidlerin özü toplayacısı olan Tevhidî Zâtîyi sana vermedik mi? (Evet, gerçeğiyle açtık.)

d)Kalbin manası göğüs makamındadır. Cehri (sesli) zikir sebebiyle kötü ahlakı senden çıkarmadık mı demektir.

Not: d maddesi ile yazdığımız teviller cehrî ve hafî zikir ile sâlik için hâsıl olan etvarı seb’a (yedi makam) üzere açıklanmıştır.

وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ 2

Yükünü senden alıp atmadık mı?

3 الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ

O senin belini büken yükü.

a) Bizi müşahedene mani olacak perdeleri Senden düşürmedik mi? (Evet, düşürdük.)

b) Tarafımıza yönelmene engel olan gölge bedenini yoketmedik mi?[31]

c) Senin batınını tevhidi zâtînin ve gereği olan bütün beğenilmiş kemâllerin zuhuruna sebeb olacak ahlakı hamide süslenmene mani olacak kötü ahlak ve sıfatları senden çıkarmadık mı? (Evet, çıkardık.)

d) Kalp makamında ona bağlı oluşan nurlara ve diğer şeylere meylini kesmedik mi? (Evet, ancak zâtıma meyletmekte olacaksın.)

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ 4

Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?

a) Seni İsm-i Âzam güneşinin doğduğu yer kılmadık mı? (Evet, seni İsm-i âzam kıldık.)

b) Tavusu’l Melekut[32] (Cebrâil aleyhisselâm) vasıtasıyla indirilmiş kitaplar ve sayfalara cami olan Kur’ân-ı Kerim’ini ve diğer şeylerden zuhur eden mucizelerini büyük kılmadık mı? (Evet, öyle olduğuna inanmalısın.)

İlâhi isimlerin hepsini camî olan bir mertebeyi sana vermedik mi? Manasıda kasdedilmiştir.

c)Ufuklarda ilâhî nurların marifetine bağlılığından rububiyet sırlarını Senden zahir etmedik mi? (Evet, rabblik sırlarına kavuştun.)

d) Ruh makamında sana bütün diğer isimleri cami olan “İsimler Sutanı” nı vermedik mi? (Evet, herşeye hükmetme yetkisini verdik, demektir.)[33]

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا 5

Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا 6

Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.

a) Muhakkak gölge vucüd ile hakkanî vücud beraber bulunması sabit olmuştur.

b) Muhakkak celâl varsa cemal beraberinde vardır.

c) Muhakkak perdelenme varsa müşahede de vardır. Yine meşakkat, rahatlık ile beraberdir.

d)Sır makamında nur, zulmetiyle beraber bulunur.

Tevhidin Sır u Sır makamında ise gölge vücudun varlığı ile beraber “Allah Teâlâ’dan başkasının bilmediği ve başkalarının muttali olamayacağı (anlayamaycağı) nurlu vücudu” vardır.

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ 7

Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,

a) Aslınla (Allah Teâlâ) ile cem’den ayıldığın zaman halkı Hakk’a irşad için müşahede ve vuslat için hazır olmalısın.

b) İki denizden (Celâl ve cemâl) çıktığında benim rızam için yarattıklarımın ezasına tahammül et.

Halkla olan muamelenden boşalınca zâtıma yönelmeni istiyorum.

c) Bedenin gereği olan işlerin bittikten sonra kalbî, sırrî ve ruhî işlerle nefsini meşgul kıl.

d) Hayret ve kursî makamında nurumdan ayıldığın zaman şeriata uy ve nefsine muhalefet et. Bu iki hal ile olduğun hal ile kullarıma hükümlerimi tebliğ et ve her türlü durumda onları feyizlendir.

وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ 8

Yalnız Rabbine yönel.

a) Her ne kadar kesret ile vahdetten perdelenmemiş olsanda, kesrette vuslatın müşahesi için kalbinin alakalarını kesip Efendine vasıl ol.

b) Hakikâtler hakikâti ve âlemlerin Rabbi olan (bana) vasıl ol.

c) Seni güzel şekilde yaratan, sahibin olan efendine yönel.

d) Manası fenâ makamında olup zât-ı ehadiyye nurlarını iste.

Veya; senin vücudundan sıyrılarak hakiki vücüda yönel, demektir.

Uyarı:

Bu beyan üzere Allah Teâlâ’yı taleb edenlerin hemen kâmil bir şeyhin kapısında hizmet etmesi, o şeyhin nazarına kavuşması ve muhabbetî sohbeti gereklidir. Ancak bu şekilde Kur’ân, esma ve diğer hususların hakikâtlerinin zuhuruna ulaşabilir. (Yani öğreticisi olmadan bu ilme kimse kavuşamayacak demektir.).
TİN SÛRESİ

وَالتِّينِ 1

İncire, zeytine,

a) Allah Teâlâ tarafından Cebrâil aleyhisselâm vasıtasıyla indirilen kitapların sırlarını câmi olan Kur’ân-ı Kerime yemin olsun. Aynı incirin tanelerden oluştuğu gibi şerefli Kur’ân-ı Kerim’de bütün hususiyetleri topladığı gibi gerçekten tatlıdır.[34]

b) İncirde halk için faydalı birçok özellikleri taşıdığı gibi Tevhid-i kemâller ve Muhammedî Sıfâtların kaynağı ve zuhur yeri olan Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme yemin olsun, denilmiştir.

وَالزَّيْتُونِ

a) Zeytinde saf yağ ve insanlar için faydalı ışık gibi Kur’ân-ı Kerim’de dünya ve ahirette faydalı nur taşı(dığına yemin ederim.)

b)Zeytinde saf yağ ve insanlar için faydalı ışık nur olduğu gibi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem keder verici şeylerden temiz, varlığıyla iki âlemde rahmet ve faydalı olandır. Nitekim Allah Teâlâ hakkında buyurdu ki;

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”[35]

وَطُورِ سِينِينَ 2

Sina dağına,

a) Şehâdet âleminin düzeni, dengesi ve sağlamlığına sebeb olan Tur-u Sina dağı (Kur’ân-ı Kerim)’e yemin olsun.

Zülmün elinden kurtulmak isteyen mazlumların sığınağı yeryüzünün dengesi ve sağlamlığı dağlarla olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın kullarının cehennemden sığınma merciidir.

b) Mahlûkatın sığınağı ve iki cihanda şefatçisi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir.

Suçlular zalimlerin elinden kurtulmak için dağların yolunu tutan günahkârların sığınağı velâyeti ve nübüvveti ile olan âlemlerin dengesi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yemin olsun.

3وَهَذَا الْبَلَدِ اْلأَمِينِ

Ve şu emîn beldeye yemin ederim ki,

a) Hakkında “ne bir yaş ne de bir kuru yoktur ki her hal bir kitabı mübînde olmasın” [36] buyrulan zikredilenleri ve fiili sayfaların sırlarını ve her şeyi câmi, acaiblikleri ve gariplikleri barındıran Emin belde Mekke gibi Kur’ân-ı Kerim’e yemin olsun.

b) “Ben ruhların anası, bedenlerin babasıyım”[37] diyerek güzel meziyetleri toplamış Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme yemin olsun.

Bu Fâkir Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “aleyküm bi’sevadilâzam” [38] kelamını ahmedî sırlar ve ehadiyyet kemâlleri toplayan insanı kâmil olarak yorumladı.

Sevâdı âzamdan övülmüş meziyetleri sebebiyle Cebrail, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil (aleyhimüsselâm) da kasdedilmesi caiz olur.

لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ 4

Biz insanı en güzel biçimde yarattık.

a) Onun nurlu vucüdunu feyz yoluyla nurda ve karanlıklarda mertebe ve seviyede mütesavi eyledik.

b) Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin vucüdünu nur ile yarattık.

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ 5

Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.

a) Sonra isimler vasıtasıyla mazhariyetinin tamamlanması için nurlu vücudunu suretî Muhammedî olarak (yeryüzüne) indirdik.

b) Sonra O’nu hidayet ve irşad için halkın arasına gönderdik.

إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ 6

Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.

a) Ancak dönüşlerinden sonra tevhidi zâtî ile çoklukta vahdeti müşahede edenler bu red (aşağılara atılma) dan kurtulmuşlardır. Çünkü onlar Allah Teâlâ da seyr (Seyr fillah) den ayrılmamışlardır. Bu manadan anlaşılan aşağılara atılmanın manası ruhların zâtî şuhud ile müşahededen perdelenmeye ve tevhidi zâtî den ayrılmış olmasıdır. Yani Allah Teâlâ’nın müşahedesinden perdelenmemiş olan kesrette vahdetin şahidi olduğu için aşağılara atılmış değildir. Enbiyanın durumu bu şekildedir. Onların durumu evliyanın en son kavuştuğu yerden başladığı gibi onların seyrlerini Allah Teâlâ’dan başkası da bilemez.

Hz. Ali kerremallâhü veche hakkında rivayet olundu ki;

Annesi diyordu ki;

“Muhakkak Ali rahmime düştüğü vakit hep ayakta durup beni putlara eğilmekten men ediyordu.”

Velilerin hali bu şekilde olursa nebilerin durumunu ona göre kıyas etmelidir. İyice anla.

b) Ancak benliklerinden kurtulup zât-ı ehadiyyeyi bulanlar aşağılara atılmamış demektir. Onlar Ebû Yezid Bestamî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz gibi irşad vazifeli olarak (dünyaya geldikleri halde) Allah Teâlâ’dan ayrı değildiler. Onlar “Kabul edinilmişler” dendir. Bu sebepten ona “Kutbu’l Mânevî=(Kalb-i Manevî)” denilir.

Şeyhim kaddese’llâhü sırrahu’l azizden işittiğim bir hatıra bunu teyid eder;

Birgün Bayezid Bestamî arkadaşları ile beraber yolda gidiyorken durdu. Arkadaşları da durdu ve sordular. Buyurdular ki;

“Benden iki hususta üstün olacak bir kişi gelecektir. Biri telkin ve tevbe ile halkı irşad etmesi, diğer hususu ise bu işe benden daha ehil olmasıdır.” O kişi Ebul Hasan el Harkanî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz dir.

فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ 7

Artık bundan sonra, ceza günü konusunda seni kim yalanlayabilir?

a)Nur ile zulmetten kurtulduktan sonra tevhidi zâtiyi yalanlamaya hangi şey sevk edebilir ki?

b) Allah Teâlâ’nın vücudu hakkâni vücud ile mevcud olduğunu (bulmuş ve bilmişken) hangi şey seni O’nadan başkasına meylettirebilir. Bu manayı namazda Fatihada إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

“Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yar-dım dileriz.” ayeti okunduğunda kendisine “Ey yalancı” denilen ehlullâhdan birinin hali bunu teyid eder.[39] Muhakkak dil ile söylenen söz hak sözdür. Fakat söylenirken kalpten gelmemiştir. Onun için mukaddes yönden ona “yalancı” denilmiştir. Buradan bilinmerlidir ki;

“(Kim) Allah Teâlâ’nın muhabbetini, marifetini ve tevhidini iddia ediyor ve Allah Teâlâ’dan başkasına meylediyorsa, ona niçin “yalancı” denilmesin.”

أَلَيْسَ اللهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ 8

Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?

Allah Teâlâ, insanın diğer şeylere meyletmesi ve muhabbeti nedeniyle beşeri tabiat derekelerine (aşağı dereceler-düşük) mahsus nefis sıfatlarında perdelenmiş olmasına hükmeder. Ya da tersi olarak yani sıdkı doğruluğu sebebiyle bahsedilen nefsin aşağı mertebelerinden kurtulmasına yardım eder.
ALAK SÛRESİ

ِاقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ 1

Yaratan Rabbinin adıyla oku!

Bu ayet-i kerime Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah Teâlâ ile birlikteliğinden ayrılışının (Ayn-ı Cem) ilk mertebesinde Allah Teâlâ tarafından nazil olmuştur. Bu Kur’ân-ı Kerim’’in ilk inen suresidir.

بِاسْمِ dekiبِ “be” harfi istiâne (yardım etmek) içindir. Buna göre mana “Halk suretinde gizlenmiş olan Rabb’inin isimleri ile oku” olur. Kim bu şekilde Kur’ân-ı Kerim’i bu halkta (dünyada) Allah Teâlâ’nın gizlenmiş isimleri okursa onun varlığı vücudu nurânî (Hakk) meydana gelmesi zaruridir. O halde (insan) İsm-i âzam olup bir şekilde âmir (Hakk) bir şekilde memur (kul) olur. Çünkü ehlullah katında İsm-i zat (Allah) sıfattan ibarettir.

Ayrıca bu ayetten ezberledikten ve öğrendikten sonra nurunu bir zuhur yerinden diğer bir zuhur yerine kadar intikal ettirerek okumakta emrolunmuştur, demekte caizdir.

اقْرَأْ kelimesinden Muhammedî nurun tamamlanması ve kemâl bulması ve kendi mazharının nihayet bulmasına, bütün nebilerin eserlerinin zuhuruna uygun olana kadar, ruhunun bir mazhariyetten diğer mazhariyete intikaline kadar ezberleyip ve öğrenenmesi için “okumakla” emrolunmuş denilebilir.

ِاقْرَأْ “oku” emri Tavus-u Melekût (Cebrail aleyhisselâm) vasıtasıyla nazil olduktan sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

ِاقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ dedi. Bundan akl-ı selim sahibi kişi اقْرَأْ “oku” nun niçin önce inzal olduğunu anlar.[40]

خَلَقَ اْلإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ 2

O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.

Allah Teâlâ insanın yaratılışında kendini “kan pıhtısı” ile gizledi.

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; خَلَقَ”yarattı” kelimesinin iki defa tekrarlanması iki şeye yani “Sûrî”(zahir) diğeri “manevî” yaratılışa işarettir. Bunu anlarsan bu Allah Teâlâ ile kulları arasındaki nur ve zulmete işarettir. Bu büyük bir sırdır. Bu durum Allah Teâlâ’nın sonsuz kerem ve cömert olduğuna işarettir.

3 اقْرَأْ وَرَبُّكَ اْلأَكْرَمُ

Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.

Allah Teâlâ, kulların dilinden düğümleri çözendir.

İkramıda sonsuz olan Allah Teâlâ kulları ile arasındaki nurânî ve zulmânî perdeleri kaldırandır.

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ 4

O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti.

Allah Teâlâ, harfler âleminin nakışlarının (yazılış şekillerinin) başlangıç sebebi kaynağı kalem ile birçok şeyleri (şekillerini) öğretti. Bu nedenle Allah Teâlâ’nın zâtı ile ilgisinden dolayı kaleme “akl-ı külli” de denilir.

عَلَّمَ اْلإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ 5

İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.

İnsana bilmediği gizli ilimleri öğretti. Bu sebeple Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Salih rüyalar, nübüvvetin cüzlerindendir.” [41] bu hadisi şerifin manası için “ Gayb ilmi nübüvvetin cüzlerinden bir cüzdür” denilmiştir. Burada “insan” kelimesinden Âdem aleyhisselâm murad edilmiştir. Allah Teâlâ “Âdeme bütün isimleri öğretti” [42] buyurarak işaret etmiştir.

كَلاَّ إِنَّ اْلإِنسَانَ لَيَطْغَى 6

Gerçek şu ki, insan azar.

أَن رَّآهُ اسْتَغْنَى 7

Kendini kendine yeterli gördüğü için.

İnsan kendini (bu bilgi ile) kendini zangin gördüğü için Allah Teâlâ’ya isyan edebilir. Meslekî Muhammedî sahibi (genellikle tasavvuf erbabı) Allah Teâlâ’dan başkasına meyl olarak değil bulduğu kemâlatına itimat ederek nefsânî sıfatlarla kendini perdeler. (Eyvâh)

Nitekim Firavun da saltanatında tek adam olmasıyla küfrü ile perdelenmişti. Sonra “Ben yüce Rabbinizim” [43] diyerek rububiyetini iddia etmişti. Bu nedenle Allah Teâlâ’ya seyr-u sülük eden kişi için başkasına iltifat etmemesi, yolda bulduğu kemâlat güzelliklerine güvenmemesi gerekir ki, Allah Teâlâ ona zâtî tecellilerini ihsan etsin. Yok bu şekilde olmazsa, onu âsî ve azgın olarak tabiat âleminde aşağılanmış olarak bırakır. (Eyvâh)

إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى 8

Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.

Dönüş ve varış yerin Rabbindir. Ef’âl ve sair (sıfat, zât) nurları müşahede ederken başka şeylere meyletmekten Rabbinden sakın ve kork.

رجْعَى “Rucû” (Dönüş) ile Zâtî fenâ ile dönüşte düşünülebilir. Zira zât ve sıfat hakikâtte Allah Teâlâ’nın kendisidir. İşte bu sebeble nefsin kendinde Allah Teâlâ’nın kemâlat zenginliğini görme sebebi de bilinmiş oldu. Bu hususlar tevhidin ince meseleleridir.

أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى 9

Gördün mü şu men edeni,

عَبْدًا إِذَا صَلَّى 10

Namaz kılarken bir kulu (rasülü namazdan)? Kararmış ve kibirli nefsiyle ezeli fıtrat nurunu setreden kişi Allah Teâlâ’ya kavuşmayı men edeni bilmezmisin?

أَرَأَيْتَ إِن كَانَ عَلَى الْهُدَى 11

Gördün mü, ya o (rasül) doğru yolda olur,

أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى 12

Yahut takvâyı emrediyorsa?

Ey ezeli istidatlı nuru örteni sen biliyor musun? Eğer insanın varlık şaibelerinden kurtulup ruhu sırf tevhid kılmalı ve manevi yolunu Muhammedî kuvvetlerin nazariyatına bağlamalıdır. Bu nedenle insan tabii evsafından (geçip) hakikî imânı şuhud ile emrolunmuştur.

أَرَأَيْتَ إِن كَذَّبَ وَتَوَلَّى 13

Ne dersin o (meneden, rasülü) yalanlıyor ve doğru yoldan yüz çeviriyorsa!

Allah Teâlâ’dan yaratılmışlara gelen rûh-i insanî olan elçiyi maddî veya manevi olarak yalanlayarak, hakikâtten yüz çevirmiş olmasıyla müşahededen perdelenmesini veya gizleyişini bilmedin mi?

Nitekim denildi ki;

“Muhakkak Âdemoğlunun cesedinde insan olmayan, fakat insan şeklinde Allah Teâlâ’nın yarattığı birçok mahlûk vardır.”

أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللهَ يَرَى 14

(Bu adam) Allah’ın, (yaptıklarını) gördüğünü bilmez mi!

Yani, Allah Teâlâ, onların hal ve tavırlarını görüyor. Ve onları ateşe atılacak tabiata uygun olarak haşreder ve cehenneme atar.

كَلاَّ لَئِن لَّمْ يَنتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ 15

Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden), yakalarız (cehenneme atarız).

كَلاّ men etmedir. Hakkın maddî olarak müşahedesinden perdeli olmayı men’dir. Yani Ruhu bahsedilen bu müşahededen men eden perdelenmiş kişi eğer bu (huyundan) vazgeçmezse, biz onu dünya ve ahirette müşahedemizden mahrum bırakacağız. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Kim bu dünyada kör olursa, ahirette de kördür”[44]

Bu ayette ehline göre daha birçok manalar vardır.

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ 16

O yalancı, günahkâr alından (perçemden),

Ezelî isti’dadı olarak verilmiş nuru örtenin nasiyesinden tutup, elbette mahcup edeceğiz. Eğer rûh-i insanî olan elçiyi de men ederse kıyamet günü muhakkak cehenneme atacağız.

فَلْيَدْعُ نَادِيَه 17

O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.

Çok meylettiği nefsanî kuvvetlerini çağırabiliyorsa, çağırsın.

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ 18

Biz de zebânîleri çağıracağız.

Bizde o nefsan kuvvetleri üzerine cismânî olarak meleklerimizi üzerine musallat kılacağız.

كَلاَّ لاَ تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ 19

Hayır! Ona uyma! Allah’a secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!

كَلاَّ لاَ تُطِعْهُ َ Rûh-i insanî elçiye (onlara uyma diye) uyarıdır. Yani gizli zikirle nefsine gaflet veren düşüncelerinden kurtul ve itaata benzer şeylerde nefsine uyup tavsiye de etme. Çünkü nefis ezeli nasibin olan nurunu örtüp ortaya çıkmasını istemez.

وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

Allah’a secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!

Bütün varlığından fiil, sıfat ve zât’tan soyularak Allah Teâlâ’nın vücudunda fanî olarak yakınlığını talep ederek secde kıl..
KADR SÛRESİ

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ 1

Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.

a) Kur’ânî hakikâtleri, buluşma gecesi manevî nüzül ile Muhammedî kalbe inzal eyledik.

b) Yani, beşeri (gölge) vücudu karanlığa biz, cem (birlik) den fark (ayrılık)a indirdikten sonra kabiliyeti gereği Cebrail vasıtasıyla Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbine ehadiyet kemâllerini indirdik.

Gölge vücud olmadan nüzül mümkün değildir. Eğer beşeri vücud olmasa halk Allah Teâlâ’dan feyz alamazdı. Zira aradaki ilgi beden iledir. Bu sebeple ehlullah demişlerdir ki;

“Talib-i Hakk, şeyhinin ölümünden sonra tarikat yolunda sülükünü tamamlamak için şeyhini arar. Ancak tevhid-i ef’âl ve tevhid-i sıfât’a kavuşanlara gerekmez. Çünkü onun makamı zâtî ru’yet, mutlak denizin sahilidir”

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Kalp gördüğünü yalanlamadı”[45]

Vucüdun eseri bulunduğundan bu seyre “Seyr ma’allâh” denir.

Allah Teâlâ işareten buyurdu ki; “Nerde olursanız olun, O sizinle beraberdir.”[46]

وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ 2

Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?

a) Hangi şey bu gecenin büyüklüğünü bildirmeye sebep oldu. Çünkü bu gece gerçekten büyüktür. Sâlik ancak bu geceyi vücudu zıllîsinden fani olunca bilebilir.

b) Hangi şey gerçekten büyük bir zulmet olan gölge vücudun keyfiyetini bildirdi.

3 لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ

Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.

a) Buluşma gecesi bin menzil ve mertebeden hayırlıdır. Kim o gece kavuşursa Allah Teâlâ ile arasında perde olan nefisten bütünüyle kurtulur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kim inanarak ve sevabını umarak Kadir Gecesini ihya ederse geçmiş günahları affolur” [47]

Zatıyla alakalı olan bütün perdeler mağfiret olur, demektir.

b) Kadir gecesi isim ve fiillerin aylarının zuhurundan bin defa daha hayırlıdır.

تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ سَلامٌ 4

O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar.

a) Efendilerin seyyidlerin izniyle veya zuhuruyla ruh hakikâtinin ilmi zahir olur.

b) O gece ruhanî kuvvetler ve ruh iner. Yani ruh-i küllinin ruhaniyeti kuvvetlerinden zahir olmaktadır.

بِإِذْنِ رَبِّهِم demek isimleri vasıtasıyla ruh iner. Her isimden biri kendi mazharında “rabb” (terbiye edicisi) dır. Melekler ve diğerleri ilâhî isimlerin mazharlarıdır. Meşayih-i kiram kaddese’llâhü sırrahumü’l azîzan istilâhında bu isimlere “Hadarat’ül Erbâb” denir.

سَلامٌ مِّن كُلِّ أَمْرٍ

a) O gece(Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Allah Teâlâ’dan başkasından fenâ ile ve başkasının tasarrufundan salimdir.

b) Başkalarının nefsânî ve şeytânî tasarrufundan emniyettedir.. Çünkü Allah Teâlâ’nın dışındakilerinin vücudu gerçekte var değildir. Fakat bazen Allah Teâlâ “el-Mudil” (Karıştıran, dalalete düşüren) ismiyle bazende “el-Hâdî” (hidayet veren) ismiyle tasarruf eder. İyice anla. Allah Teâlâ bunu teyid için şöyle buyurdu:

“Dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir.” [48]

هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ 5

Ta fecrin doğuşuna kadar O gece, esenlik doludur.

a) O gecenin bitişi Ruh güneşi yokluk karanlığından doğduğu zamandır.

b) O gece ruh, nurlu güneşin beden çukurundan çıkmasına kadar durur.

Kur’ân-ı Kerim hulasasın (özününün) inmesinden murad tevhid makamlarının bilgisi de kasdedilmesi caiz olabilir. Buna göre üç tertip üzere olan üç derece tevhidin her birisine nazaran surede zikredilen “üç gece”den ef’âl, sıfât ve zât fenâlarını kazanmamız gerekir.

Bu şekilde nüzülden alacağımız ilim dostdoğru olsun. İyice anla ve ehlinden bu sırları talep et.

Allah Teâlâ daha iyisini bilir.
BEYYİNE SÛRESİ

لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ 1

Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkârcılar (küfürden) ayrılacak değillerdi.

Onlar vuslat yolunu inkârları sebebiyle Hakk’ı ve ezelî yaratılışın nurlarını Ehl-i Kitap ve Ehl-i put gibi gizlemeye çalıştılar.

Burada kalp ehlide kastedilebilir. Bu kalp ehline nefsi Levvâme mertede olması sebebiyle “Yahûdî Mertebesi” de denilir.

Aynı şekilde Ehl-i Ruhun mertebesine “Nasrânî Mertebesi” de denir. Bu ise bu mertebedekilerin Firavun’un dediği gibi “Ben yüce rabbinizim”[49] kelamıyla rububiyyet ifadelerinden dolayıdır.

Burada Ehl-i Nefs de kasdetilmiş olabilir. Nitekim nefse “En Büyük Put” denilmiştir.

مُنفَكِّين

Ayrılacak değillerdi.

İşte gerek müşriklerden gerek Ehl-i kitaptan perdelenmiş olanlar batıl yolda azgınlık ve sapıtmalarından dolayı ayrılmayacaklarından Hakk’ın nurundan başkasına ve karanlığa meyletmeleri sebebiyle ezeli fıtrat nurunu örtmeye devam ettiler. Zamanımızdaki halkın durumu genelde bu şekildedir. Fazla açıklamaya gerek yoktur, anlamışsınızdır.

حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ

Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar

Sıfatların tecelliyatı veya apaçık deliller gelinceye kadar; (küfürden ayrılmazlar)

رَسُولٌ مِّنَ اللهِ يَتْلُو صُحُفًا مُّطَهَّرَةً 2

(İşte o apaçık delil,) Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir.

Ruh ve kalp makamında seyredeci olarak âlemin ruhu ve aslı olan Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın rasülüdür.

صُحُفًا

Sâlik için büyük âlemin ruhu olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden ruhânî levhalarda sabit olan Kur’ânî hakikâtler ve rabbânî ilhamlar vasıtasıyla sıfât-ı zatî nurları zahir olur.

مُّطَهَّرَةً

Şeytânî ve nefsanî düşünceler ve vesveslerden temizlenmiş olarak;

3 فِيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ

En doğru hükümler vardır şu sahifelerde.

O temiz sayfada Allah Teâlâ’nın zâtı birliğine ait saf hakikâtler bulunmaktadır. Bunları gerçekleriyle Allah Teâlâ’dan başkasıda bilemez.

Veya; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme itata eden ve onun varlığından lezzet alan kullarının Hakk’a ulaşmaya engel olan vucüdunu saflaştıran “Sâfî nurlar” vardır.

وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَةُ 4

Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (rasül) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler.

Ehl-i kalp (Yahudiler) Kur’ânî hükümler vasıtasıyla Allah Teâlâ’dan kalplerine gelen şeylerde ayrılığa düşmediler. Ancak büyük âlemin ruhânî lisanından (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Kur’ânî hükümlerin zuhurundan sonra veya nefsin derecelerinden safî olan nurlar sebebiyle sâlikte hâsıl olan rabbânî ilhamların zuhurundan sonra ayrılığa düştüler.

وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ 5

Hâlbuki onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.

Ruh (Cebrâil aleyhisselâm)la veya ilhamları göndermekle (Hıristiyanlara) Allah Teâlâ emretmedi. Ancak fenâ-i zâtî ve tevhid vasıtasıyla Allah Teâlâ’yı müşahede etmelerini emretti.

(Müslümanlar ise) ibadetleri ihlâsları ve tevhide uymaları sebebiyle tevhid-i zâtî ilminde kazandıkları melekeleri ile Allah Teâlâ’ya kavuşmalarına engel olacak şeylerden nefislerini temizlediler, kazandıkları ilm-i hakikiyi taliplerine vermeklede emrolundular.

İşte bahsedilen dostdoğru din tevhid-i zâtî ancak budur.

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أُوْلَئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ 6

Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.

Muhakak kendilerine “Kitabullah” denilen (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) isti’dadın nurlarını nuraniyet ve zulmaniyet ile örten ehl-i kitap, dünya ve ahirette “tabi-i ateş” e atılırlar. Bu manaya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “İnsanlar yaşadıkları şey üzere ölürler, üzerine öldükleri şey ile haşrolurlar” diyerek işaret etmiştir. Onlar Allah Teâlâ’nın “ Sonra kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu.” [50] buyruduğu gibi dünya ve ahirette perdelenmekten kurtulamazlar. Yine Allah Teâlâ buyurdu ki;

“İşte onlar hayvan gibidirler, daha şaşkındırlar” [51]

Anlaşıldıki bunlar yaratılmışların en şerlileridir.

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ 7

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.

Kur’ânî hükümlerin nuru ve âlemin kitabı ve ruhu (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) vasıtasıyla ef’âl ve sıfattan geçerek Allah Teâlâ’yı müşahede edenler ister sâlik olsun veya olmasın (Tasavvuf erbabı olsun veya olmasın) yaratılmışların en hayırlılarıdır.

جَزَاؤُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَّضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ 8

Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.

Rableri yanında onların mükafatı kabiliyetleri miktarınca kendisine “CENNETÜ’Z ZÂT” denilen ruh cennetine koyacaktır. Allah Teâlâ, “Gir cennetime”[52] وَادْخُلِى جَنَّتِى kelamıyla işaret etmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Allah Teâlâ’nın öyle cennetleri orada ne huri, ne köşk, ne süt, ne de bal ırmakları vardır.” Hadis-i şerifibuna işaret etmektedir.

Nitekim Şeyh Şibli kaddese’llâhü sırrahu’l azîze dünyadan göçtükten sonra sorulduğunda demiştir ki;

“Rabbim beni kutsî cennetine aldı”

جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا

Onların kalplerinden dört ilim akar. Buradan bilindiki insanî âlemde de cennetler vardır. Sâlikin kabiliyetine göre ef’âliyye, sıfâtıyye ve zâtiyye ye mensub cennetlerdir. Bunlar allâm (herşeyi bilen) Allah Teâlâ’nın ve kâmil mürşidin yardımıyla sâlikin batınından zahirine akar. O göre sâlik kesin ölüm gelmeden önce söylenilen cennetlerin hâsıl olması için gayret etmelidir.

رَّضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ

Katından nazil olan Ruh’un risletine iman sebiyle başka şeylere meyl etmeyen kimseden Allah Teâlâ razı oldu.

Onlarda cüz-i zatlarından fenâ bularak Allah Teâlâ’nın zât-ı tevhidiyi ihsan etmesi sebebiyle razı oldular.

Bahsedilen bu kemâl, Allah Teâlâ’nın celâl ve azmetinden korku ve haşyet sebebiyle varlığını “Nûr-ullah” da fenâ kılan kimselere mahsustur.
ZİLZÂL SÛRESİ

إِذَا زُلْزِلَتِ اْلأَرْضُ زِلْزَالَهَا 1

Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı,

Ölüm geldiği vakit, Allah Teâlâ’ya yönelmesi sebebiyle, insanın ruhu şiddetli hareketlerle bedeni, sarstığı zaman;

وَأَخْرَجَتِ اْلأَرْضُ أَثْقَالَهَا 2

Toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı,

Sıfatlarını ve kuvvetlerini kaybettiği zaman

3 وَقَالَ اْلإِنسَانُ مَا لَهَا

Ve insan “Ne oluyor buna!” dediği vakit,

İnkâr etmiş ve unutkanlığı sebebiyle ilâhî müşahededen perdelenmiş insan ise hal diliyle “ne oluyor?” der. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Ölmeden önce ölünüz” sözünün gereği kesin ölümden önce Allah Teâlâ’yı müşahede edenler vücudlarını Allah Teâlâ’da mahvettiklerinden “Bu rahmanın vadettiği”[53] derler, (korkmazlar).

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Kim ölürse kıyameti kopmuştur” [54] hadisi ile işareti vardır.

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا 4

İşte o gün (yer) haberlerini anlatır,

Hal diliyle, beden zahiri yönüyle ameller işlediğinden ilâhî sırlardan haber verir.

بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا 5

Rabbinin ona bildirmesiyle.

Rabbin ona rabbânî vahiylerini indirmiştir.

يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتًا لِّيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ 6

O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık geri dönüp gelirler.

O vakit Aklî, nefsânî sahifeler ve ruhânî levhalardakini ispatlamak ve karşılıkları gösterilmek için kuvvetleri tek tek dağılmış olarak çıkartılır.

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ 7

Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.

وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ 8

Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.

Kalbî sayfalarda hayırları, nefsî sayfalarda şerlerini görür.

Bu sürede ilk, orta ve büyük kıyamete işaret edilmiştir.
ÂDİYÂT SÛRESİ

وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا 1

Harıl harıl koşanlara,

Zat-ı yolunda bütün kuvvetleriyle Allah Teâlâ’ya yönelenlere;

فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا 2

(Nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara,

Allah Teâlâ’ya yönelmeleri sebebiyle, Hakk yolunda nefislerinden temizlenerek ateşler çıkaran âşıkların nefislerine;

3 فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا

(Ansızın) sabah baskını yapanlara,

Mutlak nurun sabahına vasıl olmalarıyla ef’âl ve sıfatlardan soyulup rububiyet sırlarına vakıf olan nefislere;

فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا 4

Orada tozu dumana katanlara,

Nefislerine muhalefet ederek şeriata bağlı olarak ayaklarını vuslat yolunda sağlamca tutup kibir tozlarından arındıran ariflerin nefislerine;

فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا 5

Derken orada bir topluluğun ta ortasına girenlere yemin ederim ki ,

Cem’e (birleşmeye) vasıl olmuş has evliyaların nefislerine;

Yemin olsun.

إِنَّ اْلإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ 6

Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.

Muhakkak insan rabbini müşahededen perdelenmiştir. Yani; maddî veyâ manevî olsun evlatlar ve malların çokluğundan meydana gelen kibirle ezelî anlaşmayı unutmalarından Allah Teâlâ’nın emirlerine isyan ederler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İhlas sahibi olanlar büyük tehlike üzerindedirler.”[55]

Biliniz ki; كَنُودٌ (nankör) şeriatta farzları; tarikatte faziletleri, hakikâtte Allah Teâlâ’nın muradını terk edendir. Nankör nimetin hakkını bilmeyip meşiet firavunu (arzusu niza olan nefis) olmuştur.

Bu ayet yemin edilen şeylerin cevabıdır.

وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ 7

Şüphesiz buna kendisi de şahittir ,

Kıyamet günü maddî ve manevi olarak insan hallerinin şahididir.

وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ 8

Ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.

İnsan, marifeti, ihlâsı, keşf ve kerametleri sevmede hırslıdır. Bu ise Allah Teâlâ’yı kemâl mertebede müşahede etmesine ve vusulüne engel olur.

أَفَلاَ يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ 9

Kabirlerde bulunanların diriltilip dışarı atıldığını düşünmez mi?

Allah Teâlâ’nın emirlerini ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetlerini terk etmesi sebebiyle nefsânî sıftalarla perdelenip fıtrat ve yaratılış nurlarını bilemez.

Ayetteki “Kabir” den “beşeriyet kabri” bedendeki kuvvetler nefisler veya normal kabirdeki şeyler murad edilmesi caizdir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Ya Rabbî! Beşeriyyet kabrinden Sana sığınırım”

وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ 10

Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman ,

Kalbteki bedenî amellerin sonuçları (niyetleri) ortaya konduğu zaman;

إِنَّ رَبَّهُم بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّخَبِيرٌ 11

Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.

Allah Teâlâ gizli ve açık amellerin sırlarını ve iç yüzünü bilir ve hakikî karşılığınıda verir.
KARİA SÛRESİ

الْقَارِعَةُ 1

Kapı çalan! (Çarpan olay)

Birinci kıyamettir. Bu istidat yönüyle insanî, hayvânî ve diğer hususların süflî ve ulvî şeylerin değişimi suretiyle sâlikin fiilerinin ef’âlullahın nurlarında fâni olmasıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Kim ölürse kıyameti kopmuştur.”[56] Hadisi ile işaret etmiştir.

مَا الْقَارِعَةُ 2

Nedir o kapı çalan?

Orta kıyamettir. Sâlik, sıfatını sıfat’âlullahın nurlarında fâni kılmasıdır. Allah Teâlâ,

“Ölü iken kendini dirilttiğimiz”[57] ayeti ile işaret etmiştir.

3 وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ

O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?

Büyük kıyamettir. Sâlik, varlığını zât’âlullahın zuhurunda fâni kılmasıdır. Allah Teâlâ,

“Herşeyi bastıran o büyük felaket geldiği zaman”[58] ayeti ile işaret etmiştir.

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ 4

İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olur,

Allah Teâlâ’nın nurunun Zât, sıfat ve ef’âl yönünden zuhuru vaktinde nefsânî kuvvetler ve diğer hususlar pervane gibi zelil, hakir ve fani olur. Cem (birleşme) den sonra kabiliyeti miktarınca Allah Teâlâ’nın ef’âl ve sıfat nurları eserleri ondan zuhur eder. Bu manada hadisi kudside buyruldu ki;

“Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum.” [59]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Ehlullah yanında “Büyük Kıyamet” Allah Teâlâ da fâni olmak ezeli hayatta tekrar dirilmektir. Bundan anlaşılıyor ki; ezeli hayatta Allah Teâlâ’nın zatının zuhurundan sonra gölge vücudun bir eserinin kalmadığıdır. “Kadim, hadis (yaratan yaratılanla) olanla karşılaştığı zaman onda eser bırakmaz” denilmiştir.

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ 5

Dağların da atılmış renkli yüne dönüştüğü gündür (o Kâria!)

Tevhid mertebelerinin nurlarının zuhuruyla nefsanî, aklî ve ruhanî dağların hepsi fâni olur. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.” [60] Ayrıca;

“Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah’ındır.” [61] ayeti de bu konuyu teyid eder. Allah Teâlâ’nın zatının zuhurunda ufukların (diğer şeylerin) durumu bu şekildedir.

فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ 6

O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse.

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ 7

İşte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur.

Akıl, kalbî ameller (ve niyetler) gizli zikir vasıtasıyla kudsî nurlarla nurlanmasıyla terazisi ağır geldiğinden kabiliyetine göre ruhaniyet-i insaniye cennetlerinde bulunur.

وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ 8

Ameli hafif olana gelince.

فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ 9

İşte onun anası (yeri, yurdu) Hâviye’dir.

Eğer nefsine ve hevâsına tabi olursa mizanı hafif olacağından onun yeri “tabii cehennem” dedir. (Dünyada zor hayat şartları, ahirette ateştedir.)

وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ 10

Nedir o (Hâviye) bilir misin?

نَارٌ حَامِيَةٌ 11

Kızgın ateş!

Haviye, salih amelleri, ilmi ve diğer birçok şeyi eserlerini bırakmadan yakan tutuşturulmuş ateştir.
TEKÂSÜR SÛRESİ

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ 1

Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki,

Dünyevî tatlarla veya mutlak zât-ın muhabbeti ve marifetine kavuşmanızdan dolayı zevklenmeniz, sıfatlarınızda kemâl ve zuhurlarına engel oldu.

حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ 2

Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.

Bedenlerinizden ve unsurlar âleminden ayrılarak vuslatınızla gerçekleri görüp müşahede edene kadar sizi meşgul etti

3 كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ

Hayır! Yakında bileceksiniz!

Hayır, ruhlarınız bedenden ayrılınca bileceksiniz.

ثُمَّ كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ 4

Elbette yakında bileceksiniz!

Vaat edeilen günde bileceksiniz.

كَلاَّ لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ 5

Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız,

Eğer siz, fanî lezzetler ile oyalanıp Allah Teâlâ’nın müşahedesinden perdeli olacağınızı bilseydiniz, bu lezzetlerden kaçınırdınız.

لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ 6

Mutlaka cehennem ateşini görürdünüz.

Açık şekilde tabii ateşi (cehennem) göreceksiniz.

ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ 7

Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz.

Sonra ona gireceksiniz.

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ 8

Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.

Zâhirî ve batınî nimetlerden sorgulanacaksınız.

Evliyaullahın genelinde isimler, fiiller ve sıfatların nurlarından tat almak caiz görülmüştür. Ancak bu lezzetlerin hepsi kemâlatı rabbaniye, esmâ-i ilâhiyyenin mertebelerine ve varlığı Allah Teâlâ’nın varlığında fâni kılmaya engel olmaktadır.

Eğer bu fenâ yolunda fiillerin ve diğer şeylerin müşahedelerinden tat almanın zararını bilseydiniz meşgul olmazdınız.

Nitekim Allah Teâlâ Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında buyurdu ki;

“Gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı” [62]

Bu nedenle sâlik’in, fenâ fî’llâh yolunda seyrederken mülk, melekût, ceberut ve bunların içindekilere Allah Teâlâ’ya vasıl olana kadar meyletmemesi gerekir.
ASR SÛRESİ

وَالْعَصْرِ 1

Asra yemin ederim ki

Meşrepleri yönünden “cem” den “fark”a yöneldikten sonra sâlike zuhur eden nübüvvet bilgisidir.

“Vuslat vakti” veya tevhid makamlarının nurlarına kavuşulduğu vakit de demek caizdir. Buna göre başka şeyleri kıyas edebilirsin.

إِنَّ اْلإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ 2

İnsan gerçekten ziyan içindedir.

Ezelî nuru örterek Allah Teâlâ’yı müşahededen mahrum olanlar önceden ve sonradan perdelenmiştirler. Bu manaya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “İnsanlar yaşadıkları şey üzere ölürler, üzerine öldükleri şey ile haşrolurlar”

Allah Teâlâ’da “Kim bu dünyada kör olursa, ahirette de kördür”[63] buyurarak işaret etmiştir.

إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.

Ancak şuhûdî iman ile iman edenler, kabiliyetleri miktarınca beşerî sıfatlarından temizleninceye kadar fenâ fi’llah yolunda çalışanlar ve celâlî ve cemâlî ilâhî sıfatların tecelliyatına sabr ile tavsiyeleşenler perdelenmekten kurtulmuşlardır.

Sâlik’e ölmeden önce “Kalp Namazı” nı kılması gerekir ki kurtuluşa erebilsin. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.” [64]

Yani, Âdemoğlunun ortasında bulunan tecelliyatın merkezi olan kalbin namazını kılması demektir. Bu konuda Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Yere göğe sığmadım, fakat mümin, müttaki, temiz ve vera sahibi kulumun kalbine sığdım” [65]
HÜMEZE SÛRESİ

وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ 1

Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline!

Veyl, lisnanından ta’n ve gıybet zahir olan kişiyedir. Bu sıfatların menşei hayvanî sıfatlardır. Ayrıca öfke, şehvet ve her kabahatin başı dünya sevgisidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Dünya sevgisi her hatanın başıdır.” [66]

Bu ayeti kerimede sanki Allah Teâlâ buyuruyor ki; “nefislerinizi temizleyiniz ki, şiddetli azap, perdelenmekten kurtulduğunuz gibi halkın dilinden emin olursunuz.”

الَّذِي جَمَعَ مَالاً وَعَدَّدَهُ 2

O ki, toplamış ve onu sayıp durmuştur.

O kişi, ihlâs, şevk, kerametleri toplayınca;

3 يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ

(O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.

Onlarla ebedî olacağını zannetti.

كَلاَّ لَيُنبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ 4

Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.

İş bu şekilde değildir. Sıfatların nurlarına meylettiklerinden tabii ateşe atılacaklardır.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ 5

Hutame’nin ne olduğunu bilir misin?

Hutame’nin ne olduğunu sana bildirmiştir.

نَارُ اللهِ الْمُوقَدَةُ 6

Allah’ın, tutuşturulmuş ateşidir.

الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى اْلأَفْئِدَةِ 7

(Yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkar.

Onun mahiyeti, Allah Teâlâ’dan başka kimsenin bilmediği insanın gönlünde (kalbinde) beliren izzet (büyüklenme) ateşidir.

Kabiliyete göre aşk ateşi de demek caiz olabilir.

إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّؤْصَدَةٌ 8

O, onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir.

Hamam kapılarının üzeri başka ağaçlarla kat kat kaplandığı gibi tabiat ateşi, ezeli fıtrat nurunu örterek kapatmıştır.

فِي عَمَدٍ مُّمَدَّدَةٍ 9

(Bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar.

Ezelî fıtrat nuru hususi ateşten bir bina ile katlanmıştır.
FİL SÛRESİ

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ 1

Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi?

Rabbâni vahiyle Sana nefis ashabını nasıl helak ettiği haberi bildirilmedi mi? (Evet bildirildi.)

“Nefis Ashabı” ndan nefsânî kuvvetler murad edilmesi cazidir.

أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ 2

Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

Allah Teâlâ, onların hakka muhalif işlerini helak etmekle niyetlerini boşa çıkardı.

Helakten (son olmadığı için) “fenâ-i ef’âl” makamı da murad edilebilir.

3 وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ

Onların üstüne ebâbil kuşlarını gönderdi.

تَرْمِيهِم بِحِجَارَةٍ مِّن سِجِّيلٍ 4

O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu.

Allah Teâlâ, ebâbil kuşları suretinde “kahır sıfatı” ile tecelli etti.

“Kuşlar”dan nefsin hakkanî fikirler ve rabbânî ilhamların murad edilmesi caizdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır.” [67]

فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ 5

Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.

Allah Teâlâ zatıyla zuhur ederek onları “Allah fâni kıldı”, murad edilmesi caizdir.
KUREYŞ SÛRESİ

ِلإِيلاَفِ قُرَيْشٍ 1

Kureyş’e kolaylaştırıldığı,

Nefsâni kuvvetlere ülfeti kolaylaştırdığı gibi;

إِيلاَفِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاء وَالصَّيْفِ 2

Evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için ,

Evet, kuvvetlerin, nefsânî menzillerde olduğu gibi ruhâniyetin (manevi) yolculukta nefsin ve ruhun menzillerdeki fenâların tahsilinde ruhâni gıdalara da ülfetlerini kolaylaştırdı.

3 فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ

Onlar, şu evin Rabbine kulluk etsinler ki,

İnsan evinin Rabbi (terbiyecisi), Kalb-i insanî ve ruhu (Allah Teâlâ’yı) müşahede yoluyla tevhid etsinler.

الَّذِي أَطْعَمَهُم مِّن جُوعٍ وَآمَنَهُم مِّنْ خَوْفٍ 4

Kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kıldı.

Rabbânî gıdaları hakkânî fikirleri kalb-i insanî ve ruhuna[68] (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme) Cebrail vasıtasıyla indirip fenâ yolunda nefislerinden emin kılan beytin Rabbini birlesinler.
MÂUN SÛRESİ

أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ 1

Dini yalanlayanı gördün mü?

Allah Teâlâ’nın ölmeden önce temizleyici ameller vasıtasıyla sâlike tecelli ettiği fiilerin nurunun mertebesinden cahil olup perdelenmişi veya kıyamet gününü bilirmisin?

Amellerin durumuna göre fiilerin nurundan başka, sıfatların ve zatın nurlarını da düşünebilirsin.

Allah Teâlâ buyurdu ki;هَلْ تُجْزَوْنَ اِلاَّ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ

“Kazanmakta olduklarınız dışında, bir başka şeyle mi cezalandırılacaktınız?” [69]

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.”[70] Ayeti kerimeleride bu hususu teyid eder.

Eğer perdelenmişi bilemiyorsan hallerinden bilebilirsin demektir.

فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ 2

İşte o, yetimi itip kakar;

İşte o kimse ki; ilim, muhabbet ve bunun benzeri ezelî malı, hakiki babasından ayrılmış olan yetime vermediği gibi bir hizmet vakti geldiğinde yüzünü çevirip;

3 وَلاَ يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ

Yoksulu doyurmaya teşvik etmez;

Kur’ânî hakikâtlere ve rabbânî marifetlere ulaşmasına engel olur.

فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ 4

Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,

الَّذِينَ هُمْ عَن صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ 5

Onlar namazlarını ciddiye almazlar.

الَّذِينَ هُمْ يُرَاؤُونَ 6

Onlar gösteriş yapanlardır,

Hakk’a kavuşmuş gibi görünüp lisanları ile Hakk’a vasıl olduklarını söylerler. Hâlbuki bunlar Hakk’tan halka meyletmişlerdir.

وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ 7

Ve hayra da mâni olurlar.

Nefislerinde kötü ahlaktan temizlemişlerdir.
KEVSER SÛRESİ

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 1

(Resûlum!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik.

(Kabiliyete göre) Biz sana tevhid-i zâtî’yi, ma’rifeti zâtî’yi ve muhabbeti zâtî’yi verdik demektir.

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ 2

Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.

Rabbine yaklaşmak ve rızası için bedenini namaz kılarak süslediğin gibi tevhid mertebelerinden ef’âl, sıfat ve zâttan soyularak kendini de kurban et.

3 إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ اْلأَبْتَرُ

Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.

Sana ve sünnetine buğz ve itiraz eden kimse Hakk’ı müşahededen ve vuslattan kesilmiştir.[71]
KAFİRÛN SÛRESİ

قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ 1

Ey Muhammed! De ki: “Ey kâfirler!

Ezelî yaratılışın nuru (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Seni tanımayı perdelemeye çalışanlara de ki;

لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ 2

“Ben sizin taptıklarınıza tapmam.”

Gelecekte müşahede yoluyla benden başka Allah Teâlâ’ya ibadet edebilecek yoktur.

3 وَلاَ أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ

“Benim taptığıma da sizler tapmazsınız.”

وَلاَ أَنَا عَابِدٌ مَّا عَبَدتُّمْ 4

“Ben de sizin taptığınıza tapacak dağilim.”

Geçmişte sizin ibadet ettiğiniz hususî ma’butlarınıza (ilâhlarınıza) yaratıldığımdan beri ibadet edici olmadım.

وَلاَ أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ 5

“Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz.”

Müşahede yoluyla benim ibadet ettiğim Rabb’ime siz ibadet edicide değilsiniz.

لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ 6

“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”

Sizin tevhidiniz perdelenmiş mahrumiyet, bizim için ise müşahede yolu üzere tevhidimiz vardır.[72]
NASR SÛRESİ

إِذَا جَاء نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ 1

Allah’ın yardımı ve zaferi geldiği,

Allah Teâlâ, ilâhî isimleri ve rabbanî sıfatları ile tecelli edip Mutlak Zât-ını zuhur ettirdiği zaman

وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجًا 2

Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit,

Muhammedî suretle, (insanların) nefer nefer Mukaddes Zât’ın tevhid deryasına gark oldukları zaman gölge vücudundan soyularak;

3فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.

Bütün yaratılmışları kuşatarak (yani her kesin anlayacağı şekilde sırları) müşahede yolu üzere Allah Teâlâ’nın zatî hayatınıda açıklayıcı olarak tesbih ederek (öv).

وَاسْتَغْفِرْهُ Ef’âl ve diğer hallerden fenâ bularak mağfiret ve rahmeti talep et.

إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

Muhakak Allah Teâlâ mertebeler yönüyle ef’âl veya diğerlerinde, nurların dönüşlerini kabul edicidir. (izin verir)

نَصْرُ اللهِ Bütün mertebelerde ve dinde mutlak yardım da kasdedilmesi caizdir.

Allah Teâlâ’nın dinine insanların girmesinden murad, manevi bir çıkışla insanların körlükten veya yok demelerinden çıkıp İslâma girmeleridir. Bu nedenle insanın, Allah Teâlâ’ya yakınlık derecelerini artırmak için kemâl yoluyla tenzih ve takdis etmesi gerekli ve mecburdur.

Ey Kardeşler!

Biliniz ki, “Allah Teâlâ afv ile tevbeleri kabul edendir.” Sözü birçok sırları taşımaktadır. Çünkü “mağfiret etmek”, örtmek manasınadır. Afv, “Mutlak Setr” (Mutlak gizlemek) ise zatının, zâtını kendinde gizlemesidir.[73]

“Tevvab” müracaat edilen manasınadır. Önce olsun sonra olsun müracaat edilen Allah Teâlâ’dır. Nitekim “Nihayet, bidayete rucu’dur” (Bitiş başa dönüş) denilmiştir. İyice düşün.
MESED SÛRESİ

تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ 1

Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da.

Kötü ve alçak nefsi Allah Teâlâ helak etsin. zaten helakta oldu.

مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ 2

Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.

Fıtrî kabiliyeti bilmesi (yaratılış bilgilerinde hakem olması), aslî malı ve dünyevî akıl ile elde edilen ilim ona fayda vermediği gibi;

3 سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ

O, alevli bir ateşte yanacak.

O tabii cehennem ateşine girecektir.

وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ 4

Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).

Birçok perdeler hâsıl olmuş olarak ona tabi olan kuvvetleride ateşe atılacaktır.

فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِّن مَّسَدٍ 5

Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.

O kadının boynunda ezeli hükümlerden Hakk’ı müşahedesine ve imana engel olacak zincirler vardır.

Birinci تَبَّتْ (kurusun) nefs-i emmârenin tasarrufunun, ikincisiyle nefsi emmârenin kendisinin kesilmesi murad edilmesi caizdir.

“Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” İle ilim ve benzerleriyle elde edilenler, akılla kazanılan şeylerdir. Âdemoğlu ilmi genelde akılla kazanır. Ancak bu ilim akıl levhalarındakinden daha değişik şekle dönüşür.

Akıl devenin ayağına bağlanan “îkâl”den türetilmiştir. (Yani, akıl bilgisi insan için engeller sınıfına düşecek bilgileride içerir)

“Karısı” ndan kasdedilen bir manada (hevanın) tabi olduğu şeylerden feyz alan nefis demektir. Bu durumda “Odun” beşerî şevklerdir. Nefis beşeri isteklerle tabilerini ve ruhu insaniyi Hakk’ı müşahededen ve vuslatından engeller.
İHLÂS SÛRESİ

قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ 1

De ki: O, Allah birdir.

(قُلْ De ki:) Ehlullah yanında birleşmenin aslını (cem)i mazharını açıklayıcı olmak üzere gelen bir emirdir.

هُوَ Sırf hakikâti ehadiyyedir. Yani Allah Teâlâ’nın kendisinden başka bilmediği sıfatlarına da itibar etmeksizin (saymaya gerek duymadan) “Bizâtihi kendisidir” demektir.

“De ki: O,” sözü Allah Teâlâ’yı inkâr edip yok diyene cevaptır.

هُوَ sözünde şu hikmete işaret edilmiştir. Mevcut varlığın ilki ve sonu O’dur. Çünkü هـ (he) harfi boğazın en altından çıkan ilk harftir. Çıkış yerlerinin sonudur. و(vav) harfi çıkış yerlerinin ilkidir. Bunu anlamak gerekir.

اللهُ Allah ismi هُوَ nin bedeli (karşılığı)dır. Çünkü Allah ismi bütün sıfatları toplayan zât ismidir. Allah isminin bedel olmasından sıfatların zatından zaid olmayıp aynî olduğu anlaşıldı. Sıfatla zat arasında fark başka bir şekilde olmayıp ancak akılladır. (Yani insanın anlaması yönünde çok müşkiller zuhur eder, demektir.)[74] bu sureye “İhlâs Sûresi” denilmeside bu nedenledir. Çünkü ihlâs, hakikâtı ehadiyyeyi kesret (çokluk) şaibelerinden kurtarmak demektir. Nitekim Emîru’l Mü’minîn Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki;

“İhlâsın kemâli, sıfatları nefyetmekle olur.” Şöyleki; her sıfat mevsufun (sıfatlanan), her mevsuf sıfatın başka olduğuna şehadet eder. (ne aynıdır, ne gayrıdır)

أَحَدٌ Müptedanın haberidir.[75]

“Yaratıcı ikidir” veya “nurun yaratıcısı ve zulmetin yaratıcısı başkadır” diyene cevaptır.

“Ehad” ile “Vahid” arasında fark vardır.

Ehad, sıfatlara itibar edilmeden zâtın kendisidir. Vahid ise, bütün sıfatları yani bütün ilâhi isimler ile dahi zâtın birliğidir.

اللهُ lafzı “Hüve” ve “Ehad” arasında oluşu ile “Celâl ve Cemâl” e açıklamaya işarettir.

Bu ayet tevhidi zâtiye işaret etmektedir.

اللهُ الصَّمَدُ 2

Allah sameddir.

“Allah, yer içer” diyene cevaptır.

Bütün yaratılmış şeylerin ihtiyaçlı olmaları nedeniyele mutlak mecburî sığınağı Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ ise zengin ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır.

Bu ayet tevhidi sıfatiye işaret eder.

3 لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ

O, doğurmamış ve doğmamıştır.

“Melekler Allah’ın kızlarıdır, Üzeyir oğludur” a cevaptır.

لَمْ يَلِدْ Zatında ortağı yoktur.

وَلَمْ يُولَدْ Sıfatlarının çıkması için hiçbir şeye muhtaç değildir.

Bu ayet tevhidi ef’âle işaret eder.

وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ 4

Onun hiçbir dengi yoktur.

Hiçbir şey benzeri olamamıştır.

Müşebbihe (Allahı insana benzeten sapık görüş) ve mücessime (Allahı bir cisim gibi tasavvur eden sapık) mezheplerine cevaptır.

Allah Teâlâ zalimlerin sözlerinden münezzehtir. O yücedir, büyüktür.
FELAK SÛRESİ

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ 1

De ki:”Ben ağaran sabahın Rabbine sığınırım,

Mutlak nurun sabahının Rabbi olan “Hâdî” ismine sığınırım.

مِن شَرِّ مَا خَلَقَ 2

Yarattığı şeylerin şerrinden,

Yaratılmışların mahrum kaldığı perdelendiği şeylerden;

3 وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ

Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,

Kararmış nefsin şerli halleriyle insan âlemini çevrelemesi veya “kalp ayı”nı karanlığa gömmesinin şerrinden;

وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ 4

Ve düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ,

Allah Teâlâ’dan gelecek feyizlerin sözlü veya fiili kötü ameller ile yolunu bağlanmasının şerrinden;

وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ 5

Ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!

Allah Teâlâ’nın nurunda fenâ ile karar ve temkine mani olan haset sıfatını taşıyan nefsin şerrinden Sana sığınırım. Çünkü haset ve diğer nefis sıfatları, telvîn ehlinde[76], nefs, kalp ve sır makamlarında zuhur eder.

Büyük şeyh Seyyid Yahya Şirvânî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz (hyt: 869/1464) buyurdu ki;

“Bu dört makamın sahibi nefsin elinde yenmeye hazır incir gibidir.”

Allah Teâlâ Yusuf aleyhisselâm diliyle buyurdu ki;

“Ben nefsimi temize çıkaramam. Muhakkak nefis kötülüğü emreder.”[77]

Bu ayetten anlaşılan diğer mana ise “Enbiyanın başlangıç mertebesi, evliyanın kavuşacağı son mertebedir.)

Allah Teâlâ doğrusunu bilir.
NAS SÛRESİ

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ 1

De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,

Bütün sıfatları taşıyan zâta sığınırım demektir.

İnsan vücud mertelerini topladığı gibi bütün oluşları da câmidir. (Kulluğun zirvesi insandan istenilmiştir.)

Ehlullah bu sebepten insana onu yaratan kemâlini kendisine veren rabbine sığınması gerekir demiştir. Onun için رَبِّ “Rabb” kelimesini bütün isim ve sıfatları cami “Allah” yerine kullanmıştır.

Allah Teâlâ buyurdu ki.

“İki elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan nedir?” [78] İki ismime karşılık gelen “Celâl” ve “Cemâl” sıfatlarımla yarattığım Âdem’e secde etmene ne engel oldu? demektir.

مَلِكِ النَّاسِ 2

İnsanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine),

رَبِّ النَّاسِ (Atf-ı beyan) açıklamak ve tekit için gelmiştir. “Melik” fenâ (dünyevi) halleriyle kullarını gözetleyen ve koruyan demektir.

3إِلَهِ النَّاسِ

İnsanların İlâhına.

Fenâdan sonra gelen Bekâ makamının beyanıdır. “İlah” bütün ilâhî sıfatlara malik mutlak tapılan zâttır.

مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ 4

O sinsi vesvesenin şerrinden,

Şeytanın şer kuvvetlerinden;

الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ 5

O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar.

Gerek insanlardan, gerek cinlerden gelen kötü şeylerden (sığınırım)

مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ 6

Gerek cinlerden, gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım!

“İlâh” ismine sığınmak fenâ makamından sonradır. Çünkü Zât-ı mutlak zuhur edince varlık fenâ bulduğundan vevese için bir vücud mahalli gerekir.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“ O’nun zatından başka her şey fenâ bulacaktır.” [79]

Ey kardeşler!

Biliniz ki; bu sûrede üç kutba işaret vardır.

Abdurrab, Abdulmelik, Abdullah

Bu şekilde olunca sığınma emri ile üç mertebede rûh-i izâfî (göreceli ruhun makamları) ile sığınılır. Çünkü

Rabb ismi, ef’âl makamında

Melik ismi, sıfat makamında

İlâh ismi, zât makamında; ruhun taşıdığı izâfî ismidir.

Anlattıklarımızdan anlaşılıyor ki;

Şeytanın hakikâtleri insanın bütün hallerini istila edebilmek kabiliyetindedir. Öyleki bazen Allah Teâlâ’ya, bazan Rahman’a karşılık gelebilir (sanılsada) suretiyle (benzeri) ve zuhurları temsil etmesi caiz değildir.

Unutulmamalıdır ki; şeytan bu iki isim dışında bütün ilâhî isimleri temsil edebileceğinden cahil ve nakıs şeyhe bağlanan kimseler için korku unsuru olur. Bu nedenle şeytandan tuzağından ve tasarrufundan kurtulmak için Allah ve Rahman ismi mazharı olan arif-i billâhı bulmak sâlik için muhakkak gereklidir.

Şeytanın tasarrufundan kurtulmak ve ilâhî faziletlere kavuşmak ancak arifin (melek-i Ruhanî) yardımı ile olur. Nitekim Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Muhakkak lütuf, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah Teâlâ büyük lütuf sahibidir.” [80]

Ey Kardeşler!

Sâlik rüyasında bu sûreyi okumuştur. Sâlikin hal âlemine göre yapılan şu yorumu dinleyiniz.

O kimsede üç mertebe üzere rabb olan nefsi ve kuvvetleri Allah Teâlâ’nın feyzine kavuşma sebebi olan isme sığınmıştır. Çünkü sâlik’in ruhu ile o isim arasında ezeli bir münasebet vardır. Bu sebeble bilindi ki, sâlik şeytanın tuzağından emin değildir. Ancak mazhar olduğu isimle emin olabilir. Bu üç ismin mertebesinden de bilindiki sığınılacak üç ismin sahibide avam, havas, hâs-ül havası olmak üzere üç sınıftır. Muhammedî hakikâtlerin kuvvetlerinde de bu üç durum enfüs ve afakta (iç ve dış âlemde) geçerlidir. (anlatılanlar ile) Rabbânî aklı anlarsın. Küllî isimlerin zuhurlarıda cinsler ve nev’iler üzeredir. Böyle olunca afakta ve enfüsteki ilâhi isimler ve varlıklar arasında zıtlıkların ülfeti ancak bütün yaratılmışları câmî olan Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem iledir.

Ey Kardeşler!

Allah Teâlâ’nın kulları arasında hakir, fakir, zayıf ve eksik olan kimseden bu şerhleri ve hakikâtleri eksikleri ile kabul ediniz ve hakkında hayır söyleyiniz ki; bu kul Allah Teâlâ katında makbul olsun.

Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve ehli beyti, ashabı hürmetine diğer halleri afva mazhar olsun.

Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle bize acı![81]

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

[1] Kaynak: Nazif VELİKÂHYAOĞLU, Sümbüliyye Tarikatı, İstanbul, 2000, s. 76-78

[2] Çelebi Halife Cemal-i Halveti ve tefsiru’l-fatiha ve’d-duha adlı eseri. / Nazif Yılmaz. –1998. 99, 47 y. ; 28 cm. Tez (Yüksek lisans).–Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı

[3] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, /297.234 -Osman Ergin Yazmaları – OE_Yz_000914/01

[4] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, 297.212- Osman Ergin Yazmaları – OE_Yz_000299/0

Diğer bir nüsha:

Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, Çelebi Halife 297.234 – Osman Ergin Yazmaları – OE_Yz_000071

[5] Bütün kemâlat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde ye onun yolunda toplanmıştır.

[6] Müzekkin Nüfus: “Şeyhi olmayanın dini tamam değildir. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”

[7] Al-i İmran, 103

[8] Mâide, 35

[9] Enbiya, 7

[10] Zikri, ilmi vb. size öğretecek, gösterecek kimseler.

[11] İnsanın beşeri, ulvi, süflî ve eles bezmindeki verdiği söze bağlı olan hakikâtini sevmektir.

[12]Avz: (Avez) (İyâz, meaz, meâze) Sığınma. Sığınak. Melce. Sığınacak yer.

[13] (Nazif Yılmaz. –1998; s. 56) Tezinde bu kısım fazladan vardır. Bizim gördüklerimizde bu kısımlar bulunmadığı halde yeri geldikçe dipnot olarak eklemeyi uygun gördük.

[Sebebine gelince: Rabbânî sahîfeler kavli ve fiili olarak ikiye ayrılır. Bu ikisini biraraya getiren ise insan-ı kâmildir. Fiili sahîfelere ve bu ikisini kuvvetle bir araya getiren nüshalara başlayan insan-ı kâmil-i mükemmel-i ekmel ile nefs-i merdûdeden uzak kalarak o nefsin şerrinden sığınmaya başlayan kimse nihayet fiili ve kavli sahîfelerin sırlarına muttali olur.

Biliniz ki, insan-ı kâmile sığınmak " Eûzu " kelimesinin harflerinin işaret ettiği şartlar olmaksızın olmaz. Mesela:

Elif, istikâmet'e ve sâlikin Allah'ın dışındaki şeylerden alâkayı kesmesine. Allâh Teâlâ ile ülfete ve Allah Teâlâ ile alâkayı kesmemeye, ihlasa, ünsiyyete, evveliyyete ve ahiriyyete delalet eder.

Ayn, ilâhî ilme, ihlasla sıkı ülfete, ibrete, Allah'ın dışındakilere kör olmaya, Allah'ın muhabbetine sarılmaya ve buna benzer şeylere delalet eder.

Vav, ise vefaya, ahde, velayete, sevgiye, virde, vecde, kesrette vahdete ve buna benzer şeylere delalet eder.

Zel, ise sâlikin niyetini Allah için boyun eğdirmesine, ilâhî marifetlerin tadına, cennetin derecelerindeki makamının yüceliğine delalet eder.

Bu söylenilenlerden şu anlaşıldı ki kavlî ve fiilî nüshalar arasındaki nüshalara başlayan söylenilen sıfatların bir kısmıyla muttasıf olur, Sonra da bunları kendinde toplayan insan-ı kâmil vasıtasıyla, eğer sâlikin meşrebi insan-ı kâmil'in meşrebine uygun olursa, diğer sıfatlarla da muttasıf olur Meşrebi uygun olmazsa bu mümkün olmaz.

Bundan yine anlaşıldı ki avamın sığınması beden diliyledir. Bunun için de avam, şeytanın ve nefsîn tuzağından ve hilesinden kurtulamaz. Velhâsıl kavli, fiili sahîfelere ve her ikisinide bir araya getiren nüshaya insan-ı kâmil vasıtasıyla başlamayı isteyen kimse " Nefsî merdûde ve kovulmuş şeytandan insân-ı kâmil-i mükemmel-i ekmel'e sığınırım " desin.]

****

Konuyla alakalı değil, fakat bir örnek daha verelim. Cinlere karışmış insanlar için muska yazdırılıyor. Eğer yazan kişi cinler âleminde itibar görmüyorsa yazılan duaların hiçbir etkisi olmaz. Onun için para ile yazdırılan muskalar veya duaların hiçbir etkisi yoktur.

[14] حَتىَّ لاَ اَرَى وَ لاَاَسْمَعَ وَ لاَ اَجِدَ وَ لاَاُحِسَّ اِلاَّ بِـهَا

“Öyle ki, sadece O´nunla göreyim, O´nunla işiteyim, O´nunla bulayım, O´nunla hissedeyim.”

Vahdet deryasına dalınması; Gören gözü ve işiten kulağı ona mahsus olması ile kurb-u nevâfil e, hisler ve ve kendini kaybederek “be­nimle görür, benimle işi­tir,..” ile de kurb-u ferâiz e işaret edilmiştir. (Et-Temşiş fi Şerh-i Salâvat İbn-i Meşiş- Seyyid Muhammed Nûr’ül-Arabî)

KURB: Arapça, yakınlık anlamındadır. Kelime ezelde, yani ruhlar âleminde, Allah Teâlâ ile kul arasında geçen ahde uymayı ifade eden, bir tabirdir. Kulun Hakk’a yakın olması, müşahede ve mûkâşefe iledir. Allah Teâlâ’dan gayrisiyle de Allah Teâlâ’dan uzak olur.

İki türlü kurb vardır.

1- Kurb-u Ferâiz (Farzlarla olan yakınlık): Kulun, nefsi de dâhil olmak üzere, her şeyin şuurundan tamamen fâni olmasıdır. Artık onun nazarında, Hakk’ın vücûdundan gayri, hiçbir şey kalmaz. Bu, farzların semeresi olarak ortaya çıkan fena halidir. Özet olarak ifade etmek gerekirse; kurb, Allah’a itaat ve kullukla elde edilir. Kurb, Kâbe kavseynin hakikâtına da denir.

2-Kurb-u Nevâfil (Nafilelerle olan yakınlık): Beşerî sıfatların sona erişi ve beşer üzerinde Allah Teâlâ’nın sıfatlarının zuhuru. Bu durumda beşer, uzaktakileri duyar ve görür hâle gelir. Buna, beşerî sıfatların, Allah’ın sıfatlarında fani olması da denir. İşte bu, nafileler ile elde edilen kurbdur.

[15] “Her kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse ben ona harp açarım. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum.” (Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38)

[16] “Velhâsıl, muhakkak kim fiilî sahîfelere başlamak isterse, hal diliyle şöyle desin:

“Ârif-i Ekmel’in kalb levhasına yazılmış olan Kur’ân’ın bâtınını okumaya ve iki nurun arasını bir araya getiren nûr-û câmî olan insân-ı Kâmil ile okumaya başlıyorum.” (Tez: s.57)

[17] Allah Teâlâ ile tevhid makamındaki konuşmada “gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların” manası düşünülmez.

[18] [Ebû Dâvud, Salât 172, (932, 933); Tirmizî, Salât 184, (248).]

[19] İbn-i Adiyy

[20] Diğer sıfatların tecellileri ile meşgulolmadan zâtına seni kavuşturması yani, ef’âl ve sıfat mertebelerinde oyalanmadan geçirmesi daha hayırlıdır, demektir.

[21] (Ehadiyyet’ül Cem makamını yalnız sana ihsan edecek demektir.)

[22] RUHU’L-KUDÜS: Mukaddes ruh, vahiy meleği Ruhul-Kudüs, “ruh” ve “kudüs” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu kelimelerin ikisi de Arapçadır. “Ruh”; hayat, idrak ve hareketin kaynağı, maddenin tanı mukabili, manevi varlık, vahiy, Allah kelâmı, Kur’ân-ı Kerim, kuvvet, vahiy meleği, Cebrâil, his, duygu ve benzeri manalar işin kullanılır (Raşid el-İsfahânî, el-Müfredât) Garibil-Kur’ân, Mısır 1961, “ruh” md.).
Bununla beraber, ruh’un gerçek manasını Allah’tan başka kimse bilmez. Çünkü bu husus, Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir:

“Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabb’imin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir” (İsrâ, 17/85).

“Kudüs” kelimesinin aslı ise, “kuds”dür ve mukaddes, mübârek, her türlü fenalıktan arınma demektir. Bu iki kelimenin birleşmesinden meydana gelen “ruhul-kudüs”, herhangi bir şaibe ile lekelenme ihtimali olmayan, mukaddes ve temiz ruh, vahiy meleği, Cebrâil demektir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, V, 3125).

Ruh kelimesi Kur’ân’da birkaç yerde geçmekte ve değişik manalara gelmektedir. Ruhu’l-Kudüs ise, yalnız dört yerde geçmektedir. Bulunduğu âyetlerdeki manası hakkında âlimlerin farklı yorumları olmuştur. Ancak çoğunluğun kanaatına göre, vahiy meleği olan Cebrâil demektir. Ruhul-Kudüs kelimesinin geçtiği âyetlerden birinin meâli şöyledir:

“Andolsun, Musâ’ya Kitâbı verdik, arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsaya da açık deliller verdik ve O’nu Ruhu’l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik “ (el-Bakara, 2/87).

Alimlerin bu âyette geçen Ruhul-Kudüs hakkındaki değişik görüşlerini şöyle sıralayabiliriz:

1- Ruhul-Kudüs, Yüce Allah’ın isimlerinden biridir.

2- Mukaddes kitap olan Kur’ân ve diğer bir görüşe göre İncil demektir.

3- RUHUL-KUDÜS, ALLAH’IN RUHU DEMEKTİR.

4- Vahiy meleği olan Cebrâil demektir. Âlimlerin ekseriyeti bu görüştedir. Çeşitli hadislerde ve şairlerin şiirlerinde de, bu manada kullanılmıştır (et-Taberî, Camiu’l-Beyân, Mısır 1954, I, 404 vd.; el-Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmil-Kur’ân, Mısır 1967, II, 24; er-Râzî, et-Tefsirul-Kebir, III, 177).

Bu görüşü benimseyen alimlere göre, aşağıdaki âyetlerde geçen Ruhul-Kudüs de Cebrâil demektir:
“İşte biz, o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu İsaya da açık deliller verdik ve O’nu Ruhul-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik ” (Bakara, 2/253);

“Allah demişti ki: Ey Meyrem oğlu İsâ, sana ve annene olan nimetimi hatırla, hani seni Ruhul-Kudüs (Cebrâil) ile desteklemiştim” (Maide, 5/ 110);

“De ki: İnsanları sağlamlaştırmak ve müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu, Ruhul-Kudüs (Cebrâil), Rabb’inden hak (ve hikmet) gereğine indirdi” (Nahl, 16/102).

Ruhul-Emin de, Ruhul-Kudüs ile eş anlamlıdır Yani o da Cebrâil demektir. Kur’ân’da yalnız bir yerde geçmektedir:
“Onu, er-Ruhu’l-Emin (güvenilir ruh, yani Cebrâil) indirdi” (Şuara, 26/ 193).

Şair Hassan’ın naklettiğine göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onun için dua etmiş ve duasında “Ya Rabbi, Hassan’ı Ruhul-Kudüs ile takviye et” demiştir. Hassan bunu söylerken, Ebu Hüreyre’yi de şahit olarak göstermiştir (Buhârî, Salat, 68; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 151, 152; Neseî, Mesâcid, 24. Ayrıca bk. Cebrail mad.).

[23] “Duhâ sûresinin yedinci âyetinde, “Biz seni yoldan sapmış bulduk doğru yola yönelttik,” buyurulmuştur. Bunun manası nedir? Bu şu demektir:

Ya Muhammed! Allah Teâlâ seni yolunu şaşırmış bir halde buldu, sana gerçek yolu gösterdi. Bunu herkes böyle yorumladı. Hakk, onu yolunu şaşırmış bir durumda buldu dediler. Nasıl ki, çoban bir buzağıyı kaybeder, o tarafa bu tarafa koşar ki onu bulsun. Belki Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nefsini yitirmişti. Yani o kaybettiği nefsini yine kendi nefsiyle buldu. Burada nefis anlamına gelen söz müennes (dişil) yapılamaz. Çünkü bu, varlığın kendisi olan zattır. (Şems-i Tebrizî, Makâlat,2007), (M.62), s. 134

[24] Yani, bu ilme seninle kavuşabilirler demektir.

[25] “Ve denildi ki: Seni mahlûkatına gönderdiği zaman yakınlığından uzaklaştırmadı.

Ve yine denildi ki : ” Seni seçtikten sonra ihmâl etmedi. Zâtından perdelemekle makâm-ı sıfatta, şevk ve muhabbet var olmaya devam ettiğinden dolayı âlem-i nurda tamamen terk edip gidenin terk etmesi gibi seni terk etmedi. وَمَا قَلَى Allâhu Teâlâ’dan, O’nun fiillerinden ve sıfatlarından uzak olarak nefs makamında şevksiz ve muhabbetsiz olarak yaratılmışlarla beraber seni âlem-i zulmette bırakmadı.

Tez: s. 61-62

[26] Bu şekilde marifetin tahsilide ariflere öğretilmiş olacaktır.

[27] Bakara, 257

[28] Kalem, 4

[29] Buhari ve Müslim Hz Âişe radiyallâhü anhadan buna benzer şu hadîsi rivayet etmişlerdir:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu: “Önceki ümmetlerde Muhaddes (ALLAH´ın ilhamına mazhar olan) kullar vardı. Eğer bu ümmette de bir tek muhaddes zât varsa, işte o Ömer´dir.”

Taberâni´nin ve Beyhaki´nin Hz. Ali kerremallâhü vecheden naklettikleri bir haber vardır:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ashabı olarak bizler çok sayıda idik ve kendi aramızda asla şüphe etmeksizin: “Muhakkak melekler Ömer´in dili üzerine konuşmaktadır” derdik.

[30] Muhyiddin Arabî Hazretlerinin Hatem’ül-Evliyalığı, O’na Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği hususî mertebesine göredir. Yok­sa O’nunla velayet bitecek manasına gelmemektedir. İsmail Hakkı Bursevî kuddise sırruhu’l-azîz Hatm (Son Halka) hakkındaki görüşü ile durumun hususîlik üzerine olacağından bahsetmektedir.

“İbâdet sıfatında son mer­tebe hatmi sücûdladır ki, mahşerde feth-i bâb-ı şefaat olunduk da ol halde mütekeffil-i-saâdet-i dâreyn şefî’u’s-sakaleynden sallallâhü aleyhi ve sellem ve sâir şefaate me’zûn olanlardan vâki’ olsa gerektir. Pes ol secdeden sonra ibâdet-i zâtiyye kalır ki ona emir ve teklîf mukârin olmaz. Nitekim rûh-i izafi mufârakatinde dahî, hayât-i zâtiyye kalıp meyyitten emr ü nehy sakıt olur. Ve Kur’ân-ı Azîz’in hatmi, sûre-i beraat iledir. Zîrâ bu sûre makbul ve merdûd meyânını temyiz eder. Âhir nazil olan hüküm ise, ehl-i cennet ve nârı birbirinden temyizdir. Ve ahkâm-i şerâyi bizim şerî’atimizle hatm olunmuştur, Enbiyâ aleyhisselâm bizim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem mahtûm oldukları gibi; Hz. İsâ aleyhisselâmın nüzûl-i tabi’iyyet ve bazı ahkâmı tağyîr-i taayyün-i Sâri’ iledir. Fe’fhem. Ve bizim şerîatimizin hükmü şemsin mağripten tulûuyla hatm olunur. Zîrâ şem­sin sûret-i âmme-i kevniyyeye nisbeti, rûh-i hayvaninin bizim beden­lerimize nisbeti gibidir. Ve kalem-i âlânın min-haysü’1-insân-i kâmile nisbeti bizim neş’etlerimizi müdebbir olan rûh-i ilâhînin; nisbeti gibidir. Onun için şems mağripten tulu’ ettikten sonra kimsenin îmân ü ame­line i’tibâr olunmaz. Rûh-ı insanînin tedbîr-i bedenden i’râzı ve rûh-ı hayvaninin mufârakati hâlinde i’tibâr olunmadığı gibi. Ve hilâfet-i ilâhiyye-i mutlaka mertebesinin hatmi Hz. İsâ aleyhisselâm iledir. Hilâfet-i Nebevîyye mertebesinin hatmi, Hz. Mehdî ile olduğu gibi. Ve velâyet-i Muhammediyye’nin min-haysü husûsi’l-mertebe hatmi arabdan bir hasîb ve nesîb racül-i kerîmle vaki’ olmuştur. Nitekim husus mertebe-i adi ve seyf âl-i Osman’dan Fâtih Sultân Muhâmmed (Rahimehu’l-Ehadu’s-Samed) ile hatm olunmuştur. Ve velâdet-i mutlaka Sîn’de bir mevlûd-i pâkize ile hatm olunur ki, ba’de ez-în dünyaya ukm sârî olur.

Nitekim “İlim Çin’de de olsa onu arayınız.”(Keşfü’l-Hafâ, I, h. no: 397) ona işarettir. Ve saltanat-ı mutlaka, saltanat-ı Osmâniyye ile hatm olunur. Pes Âl-i Osman’ın devleti zamân-ı Mehdî’ye muttasıl olur. Velâkin husus üzerine kiminle hatm olacağı kimseye ma’lûm değildir. Eğerci ki, âhiru’l-aktâb bi-husûs malûmdur. Nitekim takrîr-i sabıktan fehmolunur. Ve hatm-i vüzerâ Ashâb-ı Kehf tir ki, vezâret-i Mehdî ile takallüd etseler gerekdir. Ve bunlar gerçi acemdir. Velâkin arabi tekellüm etseler gerekdir. Pes yediyüz bin lügatin evveli süryânî ve âhiri arabîdir. Onun için ehl-i cennetin dahî, lisâni arabîdir. Ehl-i nârın a’cemî olduğu gibi ve fârisî a’cemîden müstesna olmakla lisân-ı ehl-i cennete ilhak olunmuş­tur. Ve bâ (ب) ve cîm ( ج) ve zel( ذ) ve kâf ( ك )-i fârisiyye hurûf-i arabiyye ilhak olunduğu gibi. Onun için hurûf otuz ikidir derler. Ve fesâhat-ı arabiyye Sehbân ile ve fesâhat-ı tefsîriyye Cârullah ile ve Türkî-i mutlak, Şeyh Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz ile ve husus mertebe şeyh-i tarîkatimiz Mahmûd Hüdâyî el-Üsküdârî kuddise sırruhu’l-azîz ile hatm olunmuştur. Onun için cevâmî’-i kelime mazhâr ve kelimâtmda cemî’-i merâtibe işâret-i ve hafiyye müyesserdir. Eğerçi ki, ba’zı ehl-i ruûnet ve haset mezâya-ı kelâma mühtedi olmadığından duayı mücerrede hamleder. Ve lisân-ı tasavvuf Şeyh-i Ekber ve Şeyh-i Kebir’de kuddise sırruhuma’l-azîz hatmolunmuştur ki, cemî’-i erbab-ı tarîk onlardan Hakk’a müstefîddir. Onun için onlar tarîkat-ı mahsûsa mensûb değildir. Ve bu lisânda şey-heyn-i mezkûrînin birbirlerine nisbetleri lisân-ı Türkî’de Şeyh Yûnus ve Hüdâyi nisbetleri gibidir, fa’rif (bil). Ve şuyûh-ı kibar hakkında erbâb-ı kîyl ü kâlin halleri malûmdur.(İsmail Hakkı Bursevî, Tuhfe-i Aliyye, Hzl: Şeyda ÖZTÜRK, İst., 2000, s.252)

Bu nedenle bir mevzuda umumî hâtemiyet yoktur. Çünkü İbnü’l Arabî Hazretlerinden sonrada sayısız evliya gelmiş ve gelmektedir.

“Her vakitde hatmü’l-evliyâ birdir, bu vakitde Allah sübhânehu ve te’âlâ hatmü’l-evliyâ olmağı Mısriye virdi.”(ÇEÇEN, Halil, Niyazî-iMısrî’nin Hatıraları, İst, 2006, s. 39)

“Geçen gün hocanın biri: Eski günler geçti… Biz iki kişi kaldık. Biz de gidersek dünyada âlim kalmayacak!”

Diyormuş. Bu çeşit sözler, Hakk’ın tecellîsini inkâr olur. Şu veya bu zamanda Allah Teâlâ’nın mevcudiyetini inkâr edebilir misin? O mevcut oldukça da isimlerinin icapları nasıl söner, mevcut olmaz? Bir ismin noksanı hiç düşünülebilir mi? Böyle bir şey olsa dünya yerinde kalmaz. Çünkü dünyadan maksat, Hakk’ın bütün esmasının zuhurudur. Hak, istediği vücuttan tecelli eder. Onun için iş sarıkta, kavukta değildir. Binâenaleyh Hakk’ın zuhuru kılık kıyafete bağlı değildir.” (Ken’an Rifâî, Sobetler. s.218)

[31] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bedeninin gölgesi olmadığı sebebine bu ayet delil getirilebilir.

[32] Tavus: Ταος (Taos). Yunancadır. Bir kuş türü. Yakışıklı adam, süslenmek, tavus kuşu, her türlü bitkiyle dolu yeşil arazi.

Tavus-u Melekût: Mecazen Cebrail’e işarettir.

“Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semalarda tayarana başlar. Âfâk-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur.” (Mesnevi-i Nuriye. Osman Yalçın Matbaası.1958..86,128,216)

[33] Kur’ân-ı Kerim’de “sultan” kelimesi ile gelen ayetler, güç, kudret, camî sırlar vb. mana üzerinden yorumlanmıştır. Burada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin her konuda “tek”lik yetkisinin sahibi olduğuna işaret edilmiştir.

[34] Ahmet Amiş kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki; Üç şeye doyulmaz. Tilavet-i Kur’ân, musahabeti-l ihvan, mülâkat-ı rahman.

[35] Enbiya, 107

[36] En’âm, 107

[37]

[38] İbn-i Mâce, Fiten, 8; Ahmed b. Hanbel, c.4, 278

إنَّ أُمَّتِي َ تَجْتَمِعُ عَلَى ضََلَةٍ فإِذَا رَأيْتُمُ اخْتَِفاً فَعَلَيْكُمْ بِالسَّوَاد ِالاعْظَمِ. Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellembuyurdular ki:

“Ümmetim dalâlet (bâtıl) üzerinde toplanmaz. Öyleyse bir ihtilâf görünce, size çoğunluğu iltizam etmenizi tavsiye ederim.”

[39] Avam olan için bu hitap zaten yapılmaz. Çünkü o bu bilginin hakikâtini bilmediği için sorumlu değildir. Bu durumda avam ne kadar şanslıdır. Onun için tasavvuf erbabıyım diye geçinenler bu duruma çok dikkat etmelidir.

[40] “Oku”mayan rahmetten uzaktır.

[41] Buhari, Tabir, 2; Müslim, Rüya, 6

[42] Bakara, 31

[43] Naziat, 24

[44] İsra, 72

[45] Necm, 11

[46] Hadid, 4

[47] Buhari, Leyletül Kadr, 1, Müslim, Müsafirin, 175

[48] Nahl, 93

[49] Naziat, 24

[50] Bakara, 74

[51] Araf, 174

[52] Fecr, 30

[53] Yasin, 52

[54] Keşfü’l Hafâ, c.2, s.279

[55] Mevzuatu Etrafi’l Hadisi’n Nebeviyyi’ş Şerif, c. 8, s.662

[56] Keşfü’l Hafâ, c. 2. s.291

[57] En’âm, 122

[58] Naziat, 34

[59] Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38

[60] Kasas, 88

[61] Mümin, 16

[62] Necm, 17

[63] İsra, 72

[64] Bakara, 238

[65] Keşf’ül Hafâ

[66] Keşfü’l Hafâ, c.1, s. 344

[67] “Bir saat tefekkür bir sene (nafile) ibadetten hayırlıdır.” Bir değişik rivayette “Altmış sene ziyadesi vardır.” Bu söz aslında Sırrı Sakati Hazretlerinin bir sözüdür. Zamanla halk arasında yayılıp hadis zannedilmiştir. Efendimiz hazretleri Sahabeyi Kiram’a: “Allah hakkında değil O’nun yarattıkları hakkında tefekkür edin.” diye tavsiye etmiştir. Yani tefekkür tavsiye edilmiş ama; “Bir saat tefekkür bir sene veya altmış sene ibadete denktir.” gibi bir şey ifade edilmemiştir.

(Aliyyül Karî, Mevduatı Suğra, Tahkik Abdulfettah Ebu Gudde, 1994, Beyrut, 5. Baskı hadis no: 94, Keşfül Hafa Acluni, 1. cilt 1104. Hadis)

[68] Buradaki terimleri konumları ile anlamak gerekir. Yoksa yanlış fikirlere düşülür.

[69] Yunus, 52

[70] Zilzal, 7-8

[71] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi dile dolayanların vay haline denilmektedir.

[72] Ümmetim de benim gibi müşahede üzere Allah Teâlâ’ya kulluk edeceklerdir, demektir.

[73] Afv: Allah Teâlâ günahları silen, onları hiç yokmuş gibi kabul edendir.

Bu manaya göre bu isim, Gafur ismine yakındır. Ancak arada şu fark vardır:

Gufran, Günahları örtüvermek demektir. Afv ise, günahları kökünden kazımaktır. Günahları kökünden kazımak, o şeyi örtmekten daha iyidir. Kulun kendisinden ve meleklerden dahi saklamasıdır.

[74] Ehl-i sünnet itikadına göre sıfat-ı İlahiyye zatının aynısı olmadığı gibi gayrısı da değildir. Nasıl ki güneşin ışınları güneştendir, ancak güneş değildir. Bunun gibi Allah’ın sıfatları da onun zatındandır. Ancak zatının kendisi değildir.

Allah Teâlâ, zati sıfatlarının bütününün bir araya gelmesinden meydana gelmiş bir mahiyet değildir. Başka bir deyişle onun zatı, sıfatının gereği ve sonucu değil, sıfatları zatının gereği ve sonucudur. Sıfatın gerçek mânası da budur. Onun varlığı bizatihi vacip olduğu gibi, sıfatları da başka türlü değil, zatıyla vaciptir. Teşbihte hata olmasın, Güneşin ışıklarının kaynağı güneş olduğu gibi Allah’ın sıfatlarının kaynağı da zatındandır.

OTUZSEKİZİNCİ MEKTÛB

Bu mektûb, Muhammed Çetrîye yazılmışdır.

Zât-i teâlâya muhabbeti ve fenâ mertebelerini bildirmekdedir.

Mektûb-i şerîfiniz gelerek, fakîri çok sevindirdi. Allahü teâlâ, her zemân kendi ile berâber bulundursun! Bir ân bile, başkası ile bırakmasın! Zât-i ilâhîden başka her şeye gayr denir. Onun ismleri ve sıfatları da gayrdır. İlm-i kelâm âlimleri, (Sıfatları, kendinin aynı da değildir, gayrı da değildir) buyurmuş ise de, gayrı kelimesinin kelâm ilmindeki ma’nâsına göre, böyle demişlerdir. Yoksa, lügat ma’nâsına göre dememişlerdir. Sıfatlar kelâm ilmindeki ma’nâsına göre (Gayrı) değil ise de, umûmî ma’nâya göre, Onun gayrıdır.

Allah Teâlâ, ancak selb sıfatları ile anlatılabilir. Onu, herhangi bir sıfat ile anlatmak, ilhâd olur. Onu anlatan en iyi kelime, en geniş ibâre, Şûrâ sûresinin (Ona benziyen birşey yokdur) meâlindeki, onbirinci âyetidir ki, buna fârisî dilinde (bîçûn ve bî-çigûne) denir. Hiçbir ilm, hiçbir şühûd, hiçbir ma’rifet, Allahü teâlâyı bulamaz. Bilinen, görülen ve tanınan herşey O değildir. Bunları ma’bûd bilmek, gayra tapınmak olur. (Lâ ilâhe) derken, bunların hepsini nefy etmek, yok bilmek, (İllallah) derken de; O, birşeye benzemiyen, bir ma’bûdu var bilmek lâzımdır. Bu, önce taklîd ile yanî öğrenip yapmakla olur. Sonraları, kendiliğinden yapılır.

Sona varmamış olan tesavvuf yolcuları, başka şeyleri, O sanarak tanır, görür. Taklîd eden mü’minler, böyle tesavvufculardan, katkat iyidir. Çünki bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden gelen bilgilere uymakdadır. Bu bilgilerde hatâ, yanlışlık olamaz. Yarı yoldaki tesavvufcular ise, kendi gördüklerine, anladıklarına uymakdadır. Bu hareketleri ile Zât-i ilâhîye inanmamış oluyorlar. Zât-i ilâhîyi görüyoruz, Onun sevgisi içinde yüzüyoruz diyorlarsa da, Zât-i ilâhîye olan böyle îmânları, hakîkatde, inkâr demekdir.

Müslümânların büyük imâmı, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ‘rahmetullahi aleyh’, (Sana lâyık ibâdeti yapamadığımız, fekat, iyi tanıdığımız, Allahımız! Sende hiçbir kusûr, noksânlık yokdur!) buyurdu. Ona lâyık ibâdet yapılamıyacağını herkes bilir. Fakat iyi tanıdığımız buyurması, (Hiçbirşeye benzemediğini, hiçbir yoldan tanınamıyacağını iyi anladık) demekdir. Allahü teâlâyı, herkes bu sûretle tanıyamaz. Ma’rifet, ya’nî tanımak başkadır. İlm, ya’nî bilmek başkadır. Herkes, ilm sâhibi olabilir. Ma’rifet ise, fenâ mertebesi ile şereflenenlerde bulunur. Fânî olmıyana nasîb olmaz. (İmam Rabbânî Mektubat)

[75] Nahiv kurallarına göre, “huvellahu ehad” için birçok izahlar yapılmıştır. Bana göre bunun en uygun izahı, “huve” mupteda, “Allah” onun haberi, “ehad” ise ikinci haberidir. İkinci haber bakımından cümlenin anlamı: O (O’nun hakkında Resulullah’a soruyorsunuz) Allah’tır, birdir, şeklindedir. Diğer bir anlam da şöyle olabilir ve dil bakımından da yanlış olmaz: “O Allah birdir.” Burada şu iyice anlaşılmalıdır: Bu cümlede “Allah” için, “ehad” kelimesi kullanılmıştır.

[76] Telvin: Bir halden diğer hale geçmeyi veya bir makamdan diğer makama atlamayı ifade eder. Bkz.

Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s. 709.

“Her kim hem Hakk’ı, hem halkı, hem fenayı hem bekayı, hem hadisi hem kıdemi, hem kendisinin acizliğinin kemâlini ve hem de Allah Teâlâ’nın kudretinin kemâlini kendi vücudunda bulup, kulluğu ve ulûhiyeti birbirini görmeye mani perde etmezse, işte o kimse şek ve şüphelerden ve telvin denilen başka inançlardan kurtulur, tevhid ehli olur.” (Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, s.58)

[77] Yusuf, 53

[78] Sâd, 75

[79] Kasas, 88

[80] Hadid, 29

[81] Hatalar şahsıma aittir. İhramcızâde İsmail Hakkı

Tercümenin bittiği tarih: 13.10.2011

ismailhakkialtuntas@gmail.com

Older Entries Newer Entries

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 300 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: