Secde ayetleri

Yorum bırakın

Secde ayetleri :

إِنَّ الَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ

1-“Kuşkusuz Rabbin katındakiler O’na kulluk etmekten kibirlenmezler, O’nu tesbih eder ve yalnız O’na secde ederler.” A’raf, 206

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلالُهُم بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ

2-“Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah’a secde ederler.” Ra’d, 15

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَالْمَلآئِكَةُ وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ

3-“Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.” Nahl, 49
وَيَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَزِيدُهُمْ خُشُوعاً

4-“Hem ağlayarak yüzleri üstü secdeye kapanıyorlar, hem de üstü Kur’an’ı işitmek onların kalb yumuşaklığını artırıyor.” İsrâ,109
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ مِن ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِيّاً

5-“Onlara, çok merhametli olan Allah’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.” Meryem,58
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ

6-“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor” Hac,18
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمَنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمَنُ أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُوراً

7-“Onlara: Rahmân’a secde edin! denildiği zaman:
“Rahmân da neymiş! Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç!” derler ve bu emir onların nefretini arttırır.” Furkân,60
أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

8-“(Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler.” Neml, 25

إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

9-“Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde,
büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Secde,15
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيراً مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَأَنَابَ {س}

10-“Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah’a yöneldi.” Sâd, 24
وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

11-“Eğer Allah’a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin!” Fussilet, 37
فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُوا

12-“Haydi Allah’a secde edip O’na kulluk edin!” Necm, 62
وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ

13-“Onlar kendilerine Kur’an okununca secde de etmezler.” İnşikâk, 21
كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

14-“Sakın, sakın! Ona boyun eğme; secde et ve yaklaş.” İkra, 19

ÖMER HAYYAM-RUBAİYYAT

Yorum bırakın

ihramcizade
RUBAİYYAT

İranlı şair ve bilgin (Nişapur 1044.ay.y 1123/1136). Hayatı, gençlik yılları kesinlikle bilinmiyor. Elde bulunan eserlerinden, hayatıyla ilgili olayları anlatan bazı kitaplardan, mantık, felsefe, matematik ve astronomi konularında çalıştığı, bu alanlarda düzenli bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Hayyam (“Çadırcı”) takma adını, atalarının çadırcılık yapmaları yüzünden aldığı söylenir. Ömer Hayyam, zamanında daha çok bilgin olarak ün kazandı. İran’ın, Selçuklular yönetiminde olduğu bir çağda yetişen Hayyam, Horasan ülkesindeki büyük şehirleri, Belh, Buhara ve Merv gibi bilim merkezlerini gezdi, bir ara Bağdat’a da gitti. Zamanının hükümdarlarından, özellikle Selçuklu sultanı Melik şah ve Karahanlılardan Şemsülmülk’ten büyük yakınlık gördü. Saraylarında, meclislerinde bulundu. Reşidüddin’in “Cami-üt-Tevarih” adlı eserinde anlattığına göre Nizamülmülk ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ile okul arkadaşıydılar.

Gerek Hayyam’ın zamanında, gerek sonraki çağlarda yazılan kaynaklarda çağının bütün bilgilerini edindiği, o alanlarda derin tartışmalara girdiği, fıkıh, ilahiyat, kıraat, edebiyat, tarih, fizik ve astronomi okuttuğu yazılıdır. Ebu’l Hasan Ali El-Beyhaki onun çok bilgili bir kimse olduğunu, fakat müderrislik hayatının pek başarılı olmadığını bildirir. Ayrıca Zemahşeri ile uzun boylu tartışmalara giriştiğini, onun derslerine bile devam ettiğini, Zemahşeri’yi, bilgi bakımından beğendiğini yazar.

Hayyam’ın fizik, metafizik, matematik, astronomi ve şiir konularında değişik eserleri vardır. Bunlar arasında İbni Sina’nın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi de yer alır. Zamanında, bir bilgin olarak ün kazanan Ömer Hayyam’ın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyıllarda da doğu İslam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yol açan Rubaiyat’ıdır (Dörtlükler). Ömer Hayyam, İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karışan bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. Şiirlerinde gerçekçidir. Yaşadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. İnsan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir.

Onun şiirinde zamanın haksızlıkları, softalıkları, akıl almaz saçmalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulunduğumuz geçici dünyanın tadını çıkarma gibi insanla sıkı bir bağlantı içinde bulunan gerçek eylem ve davranışlardır. Şiirlerinde işlediği konulara, çokluk felsefe açısından bakar. Aşk, sevinç, hayatın tadını çıkarma, Hayyam’a göre vazgeçilmez insan duygularıdır, insan hayatının ana dokusu bunlarla örülüdür. Bazı dörtlüklerinde filozofça derin bir sezgi, açık ve seçik bir insan severlik duygusu, gösterişten, aşırılıktan uzak bir yaşama anlayışı görülür. Hayyam kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiş, rubai alanında tek örnek olarak benimsenmiştir. Batı ülkelerinde adına bir çok dernek kurulmuş, rubaileri bütün bati dillerine, bu arada birçok defa Türkçe’ye Rubaiyat-i Hayyam, Hayyam’ın Rubaileri, Ömer Hayyam ve Rubaileri, Dörtlükler adı altında tercüme edilmiştir.

1.
Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
Umudumu rahmetine bağlamışım ben.

2.
Büyükse de isyanım, kötülüklerim,
Yüce Tanrı’dan umut kesmiş değilim;
Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın
Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.

3.
Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
Haberim olmasın gelen dertten başıma.

4.
Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.

5.
Derde gama yatkın yüreğime acı;
Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
Bağışla meyhaneye giden ayağımı,
Kızıl kadehi tutan elime acı.

6.
Akıl bu kadehi övdükçe över;
Alnından sevgiyle öptükçe öper;
Zaman Usta’ysa bu canım nesneyi
Hem yapar hem kırıp bin parça eder.

7.
Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.

8.
Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.

9.
Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.

10.
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?

11.
İçin temiz olmadıksan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?

12.
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.

13.
Felek ne cömert ne aşağılık insanlara!
Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.
Kendini satmayan adama ekmek yok:
Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!

14.
Bilgenin yüreğinde her dilek,
Anka kuşu gibi gizli gerek.
Damla nasıl inci olur denizde:
Sedefler içinde gizlenerek.

15.
Ovada her kızıl lalenin teni
Bir padişahın kanıyla beslendi.
Yerden biten şu mor menekşe yok mu?
Bir güzelin yanağındaki bendi.

16.
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler.

17.
Gül verme istersen, diken yeter bize.
Işık da vermezsen, ateş yeter bize.
Hırka, tekke, post most olsa da olur,
Kilise çanları bile yeter bize.

18.
Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?

19.
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!

20.
Hak er geç cimrilerin hakkından gelir;
Cehennem ateşleri onlar içindir.
Ne der, dili inciler saçan Muhammet:
Cömert gavur cimri Müslüman’dan yeğdir.

21.
Varlığın sırları saklı, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

22.
Bir geldi mi derin ölüm uykusu,
Biter bu dünyanın dedi-kodusu.
Ölenden bir haber bekler insanlar:
Ne söylesin? Bilmez ki ne olduğunu!

23.
Yel eser, umutlar savrulur gider;
Sensiz, bensiz kalır bağlar bahçeler;
Altın gümüş nen varsa harcamaya bak!
Ölür gidersin, düşmanın gelir yer.

24.
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz?

25.
Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!

26.
Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?

27.
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vazgeç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!

28.
Şu serviyle süsen neden dillere destan?
Neden hep onlara benzetilir hür insan?
Birinin on dili var, boşboğazlık etmez,
Ötekinin yüz eli var el açmaz, ondan!

29.
Benim halimden haber sorarsan,
Bir çift sözüm var sana, yürekten:
Sevginle gireceğim toprağa,
Sevginle çıkacağım topraktan.

30.
Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkanlar, bu konaklar?
Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar?

31.
Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana:
Bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
Kendine gel de düşün, içine iyi bak:
Ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna!

32.
Sabah doldu göklere mavi mavi;
Doldur, ışık döker gibi, kaseyi!
Acı olmasına acıdır şarap:
Ama gerçek acıdır demezler mi?

33.
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!

34.
Camiye gittim, ama Allah bilir niye:
Ne namaz kılmaya, ne dua etmeye.
Eskiden bir kilim aşırmıştım camiden:
O eskidi gittim yenisini yürütmeye.

35.
Kimi dinde imanda buldu yolu
Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.
Derken ses geldi karanlıklardan:
Gafiller! Doğru yol ne odur, ne bu!

36.
Her gece aklım dalar gider engine.
Ağlarım, inciler dolar eteğime.
Sevdalıyım, şarap dayanmıyor bana:
Kafam baş aşağı çevrik bir tas mı ne!

37.
Dünya ne verdi sana? Hep dert, hep dert!
Güzel canın da bir gün elbet.
Toprağında yeşillikler bitmeden
Uzan yeşilliğe, gününü gün et.

38.
Şarap sen benim günüm güneşimsin!
Öyle bir dolsun ki seninle içim.
Bir bildik görünce beni sokakta:
Ne o şarap nereye böyle? desin.

39.
Ben ne camiye yararım, ne hayvana!
Bir başka hamur benimki, başka maya.
Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim:
Ne din umurumda, ne cennet, ne dünya!

40.
Bir kuş gördüm yüce Tus kalesinde,
Keykavus’un kafa tası pençesinde.
Sorup duruyor kafaya: Hani? Nerde?
Adamların, davul dümbeleğin nerde?

41.
Şu testi de benim gibi biriydi;
O da bir güzele vurgun, dertliydi.
Kim bilir, belki boynundaki kulp da
Bir sevgilinin bem beyaz eliydi.

42.
İnciyi isteyen dalgıç olacak;
Varı yoğu dosta verip dalacak.
Canı avucunda, nefesi göğsünde:
Ayağı baş olacak, başı ayak!

43.
Girme şu alçakların hizmetine:
Konma sinek gibi pislik üstüne.
İki günde bir somun ye, ne olur!
Yüreğinin kanını iç de boyun eğme.

44.
Bir taş bulamazsın ki Doğu ovalarında
Küfretmesin bana da, benim zamanıma da
Yüz adım yürü bak, bir dertli insan görürsün:
Bunalmış, otura kalmış yolun kenarında.

45.
Güneş attı göğe sabah kemendini:
Aydınlık padişahı atına bindi.
İçin! için! diye bağırdı dört yana
Canım sabah şarabının müezzini.

46.
Bu kadeh bir bedendir, cana gebe!
Bir yasemindir, erguvana gebe!
Hayır; yanlış; ne odur şarap ne bu:
Bir sudur, bir su ki yangına gebe!

47.
Gökte bir öküz varmış, adı Pervin;
Bir öküz de altındaymış yerin.
Sen asıl iki öküz arasında
Tepişmesine bak şu eşeklerin!

48.
Ne bilginler geldi, neler buldular!
Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar.
Hangisi yarıp geçti bu karanlığı?
Birer masal söyleyip uyuya kaldılar.

49.
Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık daha var, ışıklardan başka.
Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye:
Bir şey daha var bütün yapıtlardan başka.

50.
Bir damla şarap ver Çin senin olsun;
Bir yudumu bütün dinlerden üstün.
Söyle, ne var dünyada şaraptan hoş?
O acıya tatlılar feda olsun.

51.
Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı Felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz.

52.
Dünya üç beş bilgisizin elinde;
Onlarca her bilgi kendilerinde.
Üzülme; eşek eşeği beğenir:
Hayır var sana “kötü” demelerinde.

53.
Dedim: artık bilgiden yana eksiğim yok;
Şu dünyanın sırına ermişim az çok.
Derken aklım geldi başıma, bir de baktım:
Ömrüm gelip geçmiş, hiç bir şey bildiğim yok.

54.
Cennette huriler varmış, kara gözlü;
İçkinin de ordaymış en güzeli.
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.

55.
Sen sofusun, hep dinden dem vurursun;
Bana da sapık, dinsiz der durursun.
Peki, ben ne görünüyorsam oyum:
Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?

56.
Varlık yokluk derdini aklından sil;
Bırak öteleri de kendini bil.
Doldur şarabı, geniş bir nefes al:
Kaç nefes alacağın belli değil.

57.
Bir elde kadeh, bir elde Kuran;
Bir helaldir işimiz, bir haram.
Şu yarım yamalak dünyada
Ne tam kafiriz, ne tam Müslüman!

58.
Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!

59.
Leyla isteyen kişi Mecnun olmalı;
Kendinden de, dünyasından da geçmeli.
Sevenlerin sofrasına çağrılınca
Ben körüm, ben dilsizim demeli.

60.
Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
Beni böyle yaratan sen değil misin?

61.
Ben kadehten çekmem artık elimi;
Tutmam senin kitabını, minberini.
Sen kuru bir sofrasın, ben yaş bir sapık:
Cehennemde sen mi iyi yanarsın, ben mi?

62.
Eşi dostu verdik birer birer toprağa;
Kiminden bir taş bile kalmadı ortada.
Sen, yorgun katır, hala bu kalleş çöldesin:
Sırtında bunca yük, yürü bakalım hala.

63.
Gözüm, kör değilsen, bunca mezarı gör;
Dünyayı saran yalan dolanları gör;
Krallar, padişahlar çürüyüp gitmiş:
Ela gözlerine kurt dolanları gör!

64.
Felek doğruyu eğriyi tartaydı,
Her işine güzel demek kolaydı.
Böyle özü doğruluk olaydı?
Evrenin özü doğruluk olaydı?

65.
Duman değil mi dünya mutfağında payın?
Öyleyse ha olmuşsun ha olmamışsın.
Senin zorunsa sermayeden yememek:
Bekle, bekle de başkası yesin yarın.

66.
Bayram geldi; işimiz iştir bu aralık;
Horoz kanı gibi şarap bollaşır artık.
Gel gelelim eşekler de boş gezer şimdi:
Oruç gemi ağızlarından çıkar, yazık!

67.
Hep arar dururdum, dünyaya geleli,
Alın yazısı, cenneti, cehennemi.
Hocam kesti attı, sağlam bilgisiyle:
Alın yazısı, cennet cehennem sende, dedi.

68.
Yarım somunun var mı? Bir ufak da evin?
Kimselerin kulu kölesi değil misin?
Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?
Keyfine bak: en hoş dünyası olan sensin.

69.
Bahar geldi; başka şey istemem kafamda;
Hele akla hiç yer vermem bahar soframda;
Şarap, seninleyim bu mevsim, koru beni:
Söğüt ağacı, sen de ser gölgeni altıma.

70.
Tanrı, “cennette şarap içeceksin” der;
Aynı tanrı nasıl şarabı haram eder?
Hamza bir Arab’ın devesini öldürmüş:
Şarabı yalnız ona haram etmiş peygamber.

71.
Nerde yüreği tertemiz uyanık insan?
Nerde güzel düşünceler ardında koşan?
Herkes kendi kafasının kulu kölesi:
Hangi Tanrının kulu, nerde o kahraman?

72.
Kim için bu yerler gökler? Bizim için.
Biz görüş cevheriyiz akıl gözünün
Evren bir yüzük gibiyse çepeçevre
İnsan, taşında bir nakış o yüzüğün.

73.
Yüce varlık bize bir beden verince
Sevmesini öğretti her şeyden önce
Sonra şu delik deşik yüreğimize
Mana incileri sakladı binlerce.

74.
Niceleri geldi, neler istediler;
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler;
Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.

75.
Vakit geldi, dünya yeşiller giyecek;
Ağaçlara Musa’nın eli değecek,
Kuru tohumlara İsa’nın nefesi;
Gözler açıp buluta çevrilecek.

76.
Gerçek eren içinde kir tutmayandır;
Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;
Bu topraklar üstünde en temiz kişi
Sağlığında toprak kesilmiş olandır.

77.
Ey can, sana aklı niçin vermiş veren?
Kendini bil, yolunu bul yitip gitmeden.
Baykuş gibi ne gezersin viranelikte,
Yerin akdoğan gibi sultanın emrindeyken?

78.
Onlar ki kurtulamaz ikiyüzlülükten
Canı ayırmaya kalkarlar bedenden;
Horoz gibi tepemde testere olsa
Aklımın kafasını keser atarım ben.

79.
Bir yanarım Tanrı özlemiyle Musa gibi;
Bir ölürüm murada ermeden Yahya gibi;
Yarı gökte kalırım hep bir iğne yüzünden
Hep bir başka derdin terzisiyim İsa gibi.

80.
Dert çekme boşuna, hep gül de yaşa;
Zulüm yolunda hakkı bul da yaşa;
Sonu yokluk madem bu dünyamızın
Yok bil kendini, özgür ol da yaşa.

81.
Ramazan ayı bu yıl da geldi yine;
Vurdu bukağıyı aklın bileğine;
Tanrım bu halka bir gaflet ver de bari
Ramazanı Şevval sansınlar bu sene.

82.
Ey doğru yolun yolcusu, çaresiz kalma;
Çıkma kendinden dışarı, serseri olma;
Kendi içine sefer et erenler gibi:
Sen görenlerdensin, dünya seyrine dalma.

83.
Duru sudan daha temizdir benim sevgim;
Sevgiyle bu oynayış da hakkımdır benim;
Halden hale girer başkalarında sevgi:
Neyse hep odur benim sevgim ve sevgilim.

84.
Dünya padişahın, kayserin, hakanın olsun;
Cehennem kötünün, cennet iyinin olsun;
Tespih meleklerin olsun, temizlik Rızvan’ın:
Sevgili bizim olsun, canı canımız olsun.

85.
Ey güzel, sen ki bana derdi derman edensin;
Şimdi: “Çekil önümden” diye ferman edersin;
Senin yüzün canımın kıblesi olmuş bir kez;
Ne yapsın, kıble mi değiştirsin bu can dersin?

86.
Şarap iç adın silinip gitmeden dünyadan;
Şarap kasveti, karanlığı giderir candan;
Güzellerin saçını çözüp dağıtmaya bak
Neylesin, netsin bu can, kıble mi değiştirsin?

87.
Bizim şarap içmemiz ne keyfimizden,
Ne dine, edebe aykırı gitmemizden;
Bir an geçmek istiyoruz kendimizden:
İçip içip sarhoş olmamız bu yüzden.

88.
Biliyorum varlığın, yokluğun dış yüzünü;
Yükselmenin de alçalmanın da içyüzünü;
Ne çıkar öte yanını da bilsem feleğin:
Bezmişim bilgiden, atmışım her türlüsünü

89.
Baharlar yazlar gider, kara kış gelir;
Varlığın yaprakları dürülür bir bir;
Şarap iç, gam yeme; bak ne demiş bilge:
Dünya dertleri zehir, şarap panzehir.

90.
Gülün yüzünde çiy tanesi nevruzun ne hoş;
Yeşillikte canı aydınlatan yüzün ne hoş;
Geçmiş gitmiş gün üstüne ne söylesen boş:
Bırak dünü, hoş et gönlünü, bak bugün ne hoş.

91.
Bilgisizliğimi sundum durdum aleme;
Bir yoksulluk karanlığı çöktü gönlüme;
Utandım günahımdan, Müslümanlığımdan:
Bundan böyle zünnar takacağım belime.

92.
Bir su, bir damla suymuşuz, bele düşmüşüz;
Şehvet ateşiyle dışarı savrulmuşuz;
Yarın yel savuracak toprağımızı:
İçelim, hoş geçsin üç nefeslik ömrümüz.

93.
Bahtımın kökü yeşerip dal budak da verse
Eğretidir bu ömür diye giydiğin elbise;
Mıhlar gevşek bir gölgeliktir beden çadır,
Pek dayanma sakın ne kadar sağlam da görünse.

94.
Ben de geçtim gittim bu zulüm yurdundan,
Elimde yelden başka bir şey kalmadan;
Ama var mı, ölümüme sevinip de
Ecelin şaşmaz tuzağından kurtulan?

95.
Orucumu yiyorsam ramazanda
Mübarek aydan habersizim sanma:
Çileden gece oluyor da gündüzüm
Sahura kalkıyorum gün ortasında.

96.
Yılan gibi taşa girsen de, Saki,
Sızar ecelin suyu bulur seni;
Bu dünya toprak, Saki, türkü söyle;
Bu soluk bir yel, şarap ver, Saki.

97.
Gönül Bijen’i kuyu gibi gam zindanında;
Akıl Sührab’ı ölmüş derdinin sayvanında;
Dünya Siyavuş’unun öcünü almak için
Gam, Rüstem’in Turan gibi gönlünü talanda.

98.
Ey yanağı ağustos gülünü bastıran;
Ey yüzü Çin güzellerini kıskandıran;
Bakışı Babilşahını büyüde yenip
Elinde at, fil, ruh, ferz, baydak bırakmayan.

99.
Elimde olsa dünyayı küçümserdim;
İyisine de kötüsüne de yuh çekerdim;
Daha doğrusu bu aşağılık yere
Ne gelirdim, ne yaşardım, ne ölürdüm.

100.
Şarap iç, bire birdir derde tasaya;
Ne bu dünya kalır, ne öteki dünya.
Ne serin ateştir o, ne can dolu su:
Çabuk ol, bulup içemezsin mezarda.

101.
Felek, delik deşik ediyorsun yüreğimi;
Yırtıyorsun ikide bir sevinç gömleğimi,
Esen yelleri ateş ediyorsun bana;
Çamura çeviriyorsun içeceğimi.

102.
Haram, acı, kötü derler canım şaraba:
Oysa ne hoş şey, hele bir güzel sunarsa;
İçin bakın; hem doğrusunu isterseni,
Haram dedikleri her şey hoş galiba!

103.
Dedim ben artık kızıl şarabı içmem;
Üzümün kanıymışbu, ben kan dökmek istemem.
Gün görmüş aklım şaşırdı: Sahi mi? dedi;
Yok canım, şaka, ben nasıl içmem!

104.
Sen bu dünyanın sırlarına eremezsin;
Erenlerin dilini de söktüremezsin;
İyisi mi iç şarabı, cennet et bu dünyayı:
Öbür cennette ya girer, ya giremezsin.

105.
Bulut geldi; lalede bir renk bir renk!
Şimdi kızıl şarap içmemiz gerek.
Şu seyrettiğin serin yeşillikler
Yarın senin toprağında bitecek.

106.
İki batman şarap, bir buğday ekmeği;
Bir koyun budu, bir de ay yüzlü sevgili;
Daha ne istenir bilmem şu dünyada:
Padişah daha iyisini bulabilir mi?

107.
Dünyaları değişmem kızıl şaraba;
ay da ondan sönük; çoban yıldızı da.
Şarap satanların aklına şaşarım:
Ondan iyi ne var alınacak dünyada?

108.
İnsan son nefese hazır gerekmiş:
Nasıl ölürse öyle dirilecekmiş.
Biz her an şarap ve sevgiliyleyiz:
Böylece dirilirsek işimiz iş.

109.
Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik;
Bildiklerimizle övündük, eğlendik.
Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra?
Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik.

110.
Hayyam bilgelik çadırları dokudu;
Sonra dert potasında yandı kül oldu.
Bir pula satıldı kader çarşısında,
Ölüm celladı geldi, boynunu vurdu.

112.
Dostum, gel yarına kanmayalım biz;
Günümüzü gün edelim ikimiz.
Yarın çekip gettik mi şu konaktan
Yedi bin yıl önce gidenlerleyiz.

113.
Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti;
Derede akan su, ovada esen yel gibi.
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok:
Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki.

114.
Tanrı, her an sevdiğinin kapısında ol;
Bu dünyadan o dünyadan bana ne!
Gönlüm ter gibi çıkıp bedenimden
Karıştı varlığın denizlerine.

115.
Gönül, her an sevdiğinin kapısında ol;
Her istediğini onda ara, onda bul.
Aşk tavlasında hileye kaçma kalleşçe:
Koy canını ortaya, soyulursan soyul.

116.
Sarhoş oldum mu aklım azalır;
Ayıldım mı sevincim dağılır.
Ne sarhoş, ne ayık bir hal var ya?
En güzeli öyle yaşamaktır.

117.
Sevgili, sırlarına eren gönül nerde?
Sözlerinin tekini duyan kulak nerde?
Gece gündüz serilirsin de karşımıza:
Yüzünü bir kez gören mutlu göz nerde?

118.
Dert içinde sevinci bul da yaşa;
Haksız düzende haklı ol da yaşa;
Sonu nasıl olsa yokluk dünyanın,
Varından yoğundan kurtul da yaşa.

119.
Açılmaz kapıları açmanız mı gerek?
Dünyada insanca yaşamanız mı gerek?
Bırak öyleyse iki dünyayı birden:
Ey ölü canlılar, canlar uyanık gerek!

120.
Dün özledim de seni coştum birden bire;
Çıktım senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukarıda, yıldızlardan:
Gafil, dedi; bizde sandığın Tanrı sende!

121.
Bir testici gördüm, çamur içindeydi:
Ayağı çarkında, elinde bir testi;
Testinin başında bir yoksulun ayağı
Kulpunda bir padişahın kellesi.

122.
Bir testi aldım çarşıdan ucuza;
Gizli gizli neler anlattı bana;
Bir şahdım, dedi; altın kupam vardı;
Şimdi neyim? Testi oldum şaraba.

123.
Bilmem, ne sayar durursun bir, iki;
Ha bir olmuş, ha yüz bin fark etmez ki
Çal sazını, sonun bir avuç toprak,
Şarap ver, bir esip gitmedir bizimki.

124.
Kambur Felek, sen ne konaklar yıka geldin;
Kin beslersin bize, zulüm eski adetin.
Şu kara toprağın göğsünü bir yarsalar,
Ne inciler yatar içinde bilir misin?

125.
Yoksul, dertli gönlüm arar sevgilisini;
Aklı gelmez başına, yer kendi kendini.
Bana sevgi şarabını sundukları gün
Kana boyamışlar varlık kadehimi.

126.
Ha Belh’te ölmüşsün, ha Bağdat’ta hepsi bir;
Kadeh doldu mu, acı da olsa içilir.
Keyfine bak; çok aylar doğmuş batmış sensiz;
Sensiz daha çok ayların ondördü gelir.

127.
Gönlümün dilediği gül yüzüne bakmak;
Elimin özlediği kadehi kavramak.
Her zerrem nasibini almalı dünyadan
Yarın güle kavuşturmadan beni toprak.

128.
Behram’ ın şarap içtiği orman köşkünde
Bir tilki yavrulamış, bir ceylan keyfinde.
Ömrünce yaban eşeği avlamış Behram:
Mezar da Behram’ ı avlamış günün birinde.

129.
Ben bıyıkları süpürge etmişim meyhanede:
Hayırmış, şermiş bırakmışım ikisini de.
İki dünyayı karpuz gibi önüme koysalar
Ne birine metelik veririm, ne ötekine.

130.
Padişah ol, yokluk halkasına gir de;
Yıkan, kirin pasın kalmasın gönülde.
Meyhaneye ermeğe gelince biri
Kendini bil de ne yaparsan yap de.

131.
Toprakla karışıp bulanmamış bir can
Sana konuk geldi bir temiz dünyadan.
Otur, bir kadeh şarap iç kendisiyle,
Sana iyi geceler deyip kaçmadan.

132.
Ne yazık, pişmiş ekmek çiğlerin elinde;
Ne yazık, çeşmeler cimrilerin elinde.
O canım Türk güzeli kömür gözleriyle,
Çaylakların, uğruların, eğrilerin elinde.

133.
Dünyaya geldiler, coşup taştılar;
Güldüler, eğlendiler, anlaştılar;
Bir kadehte sızıverdiler bir gün
Ölüm uykusunda kucaklaştılar.

134.
Bilir misin, yüceler yücesi Tanrı,
Şarap ne zaman çoşturur içenleri?
Pazar, pazartesi, salı, çarşamba, perşembe,
Bir de cuma, cumartesi günleri.

135.
Yaşamak elindeyken bugüne bugün,
Ne diye bırakır, yarını düşünürsün?
Geçmiş, gelecek, kuru sevda bütün bunlar;
Kadrini bilmeğe bak avucundaki ömrün.

136.
Toprak olup gitmişlere sorarsan
Ha gavur olmuşsun ha müslüman.
Kimler bu dünyada eğlenmemişse
Ötekinde yalnız onlar pişman

137.
Ey garip kuş! Bu yıldızlar darı sana;
Elest günü canı sen verdin insana.
Dünyayı gören büyülü bir kadeh varmış:
O kadeh sende, başka yerde arama.

138.
Bu zamanda az dostun oldun, daha iyi.
Herkesle uzaktan hoş beş edip geçmeli.
Can gözünü açınca görüyor ki insan
En büyük düşmanıymış en çok güvendiği.

139.
Feleği döndürebilir misin muradınca?
Ne çıkar gök yedi kat değil sekiz katsa?
Er geç toprağa karışıp gidecek gövdeni
Ha ovada kurt yemiş, ha mezarda karınca.

140.
Bak, gül yeşiller, sevinçler içinde;
Arar bulamazsın gelecek perşembe.
İç şarabını, gül kokla, yeşil topla:
Toprak oluvermeden gül de yeşil de.

141.
İnsan çeker çeker de sonra hür olur;
İnci sedef zindanlarda yuğrulur.
Paran pulun yoksa bugün, sağlık olsun:
Bugün boş duran kadeh yarın doludur.

142.
Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.
Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?
Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?

143.
Her gün biri çıkar, başlar ben, ben demeğe,
Altınları gümüşleriyle övünmeğe.
Tam işleri dilediği düzene girer:
Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye.

144.
Can verinceye dek bu çorak yerde
Dertten başka ne geçer ki eline?
Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!

145.
Yerleri yapmış, gökleri kurmuşsun ama,
Sensin bunca gönülleri yakıp yıkan da.
Ne kızıl dudakları, ne altın saçları
Altmışın süprüntüler gibi kara toprağa.

146.
Dostum, olan olmuş, vahlanma boşuna;
Dünyayı kara zindan etme başına.
Yaşamana bak, elinden tek gelen bu:
Olacakları danışan var mı sana?

147.
Sevgilim, ömrü derdim gibi bitmeyesi,
Bu sabah bütün cömertliği üstündeydi.
Bir göz atıverdi bana geçip giderken:
İyilik et denize at mı demek istedi?

148.
Gül de şarab da bilene güzel gelir;
Sarhoş olmayan için sarhoşluk nedir?
Cebi boş gönlü dolu olmayan kişi
Her şeyden geçmenin tadını ne bilir?

149.
Yapma diyorsun; yapmamak elimde mi?
Sen al demişin; nasıl çekerim eimi?
Hem yap hem yapma demek seninki bana
İnsaf: Kadeh devrilir de dolu kalır mı?

150.
Bu dünya iki kapılı bir han,
Girdi mi dertlere düşer insan.
Tanınmadan yaşamak en iyisi:
Elinde olsa da hiç doğmasan.

151.
Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya
Özlenmeye, korkulmaya değer mi?

152.
Ne mutlu adı sanı bilinmeyene;
İpeklere, kürklere bürünmeyene;
Anka gibi iki dünyadan da geçip
Bu viranede baykuşa dönmeyene.

153.
Yok olmamış varlık var mı bir tek?
Herşey bir gün, dağılıp gidecek.
Öyleyse vara yoğa ne bakarsın?
En iyisi yoku var, varı yok bilmek.

154.
Sevgili, bir başka güzelsin bugün;
Ay gibisin, pırıl pırıl gülüşün.
Güzeller bayram günleri süslenir:
Seninse bayramları süsler yüzün.

155.
Öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik;
Yüzlerce incimiz vardı delinmedik.
Sersemliği yüzünden bilgisizlerin
Renk renk düşünceler kaldı söylenmedik.

156.
Kendimden geçtikçe gelirim kendime,
Alçalırım çıktıkça yüksek yerlere.
En garibi, içmeden sarhoşum da ben,
Ayılırım her kadehi devirdikçe.

157.
Ben içerim, ama sarhoşluk etmem:
Kadehten başka şeye el uzatmam.
Şaraba taparmışım, evet, taparım:
Ama senin gibi kendime tapmam.

158.
Şeyh fahişeye demiş ki: – Utanmaz kadın;
Her gün sarhoşsun, onun bunun kucağındasın.
Doğru, demiş fahişe, ben öyleyim; ya sen?
Sen bakalım şu göründüğün adam mısın?

159.
Dün gece usul boylu sevgilim ve ben,
Bir kıyıda gül rengi şarap içerken;
Sedefli bir kabuk açıldı karşımızda;
Sabah müjdecisi çıkıverdi içinden.

160.
Dinle dinsizliğin arası bir tek soluk;
Düşle gerçeğin arası bir tek soluk.
Aldığın her soluğun değerini bil
Bütün yaşamak macerası bir tek soluk.

161.
Bir put demiş ki kendine tapana:
Bilir misin niçin taparsın bana?
Sen kendi güzelliğine vurgunsun:
Ben ayna tutar gibiyim sana.

162.
Biz aşka tapanlarız, müslüman değil;
Cılız karıncalarız, Süleyman değil;
Biz eskiler giyen benzi soluklarız:
Pazarda sırma satan bezirgan değil.

163.
Nerdesin? Sana baş kaldırmışım işte;
Karanlık içindeyim, ışığın nerde?
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu işde?

164.
Gerçek erenlere güzel çirkin, hepsi bir;
Sevenler için cennet, cehennem, hepsi bir;
Kendini veren ha ipekli giymiş, ha çul;
Yastığı ha pamuk olmuş ha diken, hepsi bir.

165.
Yıllar günler gibi geçti gider;
Nerde o eski dertler, sevinçler?
Belaya aldırmaz aklı olan:
Be da her şey gibi geçer, der.

166.
Dünyayı allar pullar boyarlar gözünü;
Aklı olan hor görür süsünü püsünü.
Kimler geldi gitti, kimler gelip gidecek:
Al gitmeden alacağını, doyur gönlünü.

167.
Şarap mimarıdır yıkık gönüllerin
Süzülmüş, tertemiz canı üzümlerin.
Neden şer demişler bu hayırlı suya?
Siz bana bu şerden üç dört kase verin.

168.
Aşk bir beladır, ama Tanrıdan gelme;
Halk neden karşı kor Tanrı emrine?
Bize herşeyi yaptıran kendi madem,
Kulu sorguya çekmenin alemi ne?

169.
Dert de neymiş? O mu bizi ağlatacak?
O mu sevinç bayrağımızı yırtacak?
Gelin, atalım şunu gönül yurdundan:
Yoksa içimizde fitne çıkartacak.

170.
Sensiz camide, namazda işim ne?
Seninle buluşma yerim meyhane.
Benim sevmem de böyle, yüce Tanrı:
İstersen kaldır at cehennemine.

171.
Hep bir çember, dolanıp durduğumuz!
Ne önümüz belli, ne sonumuz.
Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
Nerden geldik? Nereye gidiyoruz?

172.
Bizi bizden alan şaraba gönül verdik;
Coşup taştık; yerden kopup göklere erdik.
Tenden bedenden soyunuverdik sonunda
Topraktan gelmiştik, yine toprağa girdik.

173.
Tepemizde dönüp duran gökler
Büyücünün fanusu gibidirler:
Güneş bu fanus içinde lamba,
Biz de gelip geçen görüntüler.

174.
Bir rint gördüm, binmiş dünya denen kır ata;
Aldırmıyor dine, islama, şeriata;
Ne hak dinliyor, ne hakikat, ne marifet:
Gelmiş mi böylesi kahraman kainata?

175.
Kimi gizlenir, kimselere görünmezsin;
Kimi renk renk dünyalarda görünür yüzün
Kendi kendinle sevişmek bu seninki:
Çünkü seyreden sen, seyredilen de sensin.

176.
Yüzümde pırıl pırıl sevinç gördüğün gün,
Nice konakları yıkılmıştır gönlümün.
Dalgıçsan dal gözlerimin denizine, bak:
Dibinde mahzun bir deniz kızı görürsün.

177.
Seni kuru sofraların softası seni!
Seni cehenneme kömür olası seni!
Sen mi Hak’ tan rahmet dileyeceksin bana?
Hakka akıl öğretmek senin haddine mi?

178.
Önce kendine gel, sonra meyhaneye;
Kalender ol da gir kalenderhaneye.
Bu yol kendini yenmişlerin yoludur:
Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye.

179.
Şarap içip güzel sevmek mi daha iyi,
İki yüzlü softaları dinlemek mi?
Sarhoşla aşık cehenneme gidecekse,
Kimselerin göreceği yoktur cenneti.

180.
En büyük söz Kuran bile
Arada bir okunur besmeleyle.
Kadehteyse öyle bir ayet var ki
Okur insan her zaman, her yerde.

181.
Neylesem bu benim iç kavgalarımla?
Pişmanlığım, kendime düşmanlığımla?
Sen bağışlasan da ben yerim kendimi:
Neylesem bu yüzkaram, bu utancımla?

182.
Kalk sevinç dolduralım garip gönüle
İçelim doğan güne karşı bülbülle
Yırtalım biz de gömleği aşık gülle
Verelim çiçekler gibi ömrü yele.

183.
Aklı olan paraya değer vermez,
Ama parasız dünya da çekilmez;
Eli boş menekşe boynunu büker,
Gül altın kasede gülmezlik etmez.

184.
Bir damla şarap Tus saraylarına bedel,
Keykubad’ın Keykavus’un tahtından güzel
Sabaha karşı aşıkların iniltisi
İki yüzlü softanın ezanından güzel.

185.
Bedenindeki et, kemik, sinir kaldıkça,
Dünyadaki yerini bil, kendinden şaşma.
Düşman Zaloğlu Rüstem olsa ger göğsünü,
Dostun Karun olsa iyilik altında kalma.

186.
Yerin dibinden yıldızlara dek
Ermediğimiz sır kalmadı pek,
Her düğümüçözmüş insanoğlu;
Ecel düğümünü var mı çözecek?

187.
Sevgiyle yuğrulmamışsa yüreğin
Tekkede, manastırda eremezsin.
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
Cennetin, cehennemin üstündesin.

188.
Bu evren her gece ne gömlekler diker!
Kimini gelen, kimini giden giyer.
Her gün nice sevinçlerle dolar dünya,
Nice dertler toprağa karışır gider.

189.
Şarap benlik kaygusu bırakmaz sende
Çözülmedik bir düğüm kalmaz beyninde
İblis bir kadeh şarap içmiş olaydı,
Secdeye yatardı Adem’in önünde

190.
Biz hırkadan sonra küpe gelmişiz;
Kıpkızıl şarapla abdest almışız.
Medresede kaybettiğimiz ömrü
Meyhanede aramaktır işimiz.

191.
Şarabı götürüp döksen bir dağa
Dağ sarhoş olur başlar oynamağa.
Ben ne diye tövbe edecekmişim
İçimi tertemiz eden şaraba?

192.
Ömür defterinden bir fal açtım gönlümce;
Halden anlar bir dost gelip falı görünce:
Ne mutlu sana, dedi; daha ne istersin:
Ay gibi bir sevgili, yıl gibi bir gece.

193.
Bu gecenin son gece olması da var:
Emret, gül rengi şarabı getirsinler.
Gafil, bir gittin mi bir daha gelmek yok:
Altın değilsin ki gömüp çıkarsınlar.

194.
Medreseden hayır yok, dinle beni;
Vakıf lokması karartır içini.
Git, bir yıkık yerde yoksulca yaşa:
Orası bir padişah eder seni.

195.
Şarap iç, yıkansın, aydınlansın için;
Bu dünya, öbür dünya silinip gitsin!
Gel ömrün yele gitmeden tadına bak
Cana can katan suyun, ıslak ateşisin.

196.
Kendiliğinden var olmuş sanma beni;
Bu kanlı yola ben sokmadım kendimi;
Bir gerçek varlık beni var etmiş olan;
Yoksa kimdim ben, neredeydim, neydim ki.

197.
Dileğin Tanrı dileği değil ki senin;
Muradına ermeyi nasıl beklersin?
Doğru olan Tanrı’ nın dilekleriyse
Yanlış demek senin bütün dileklerin.

198.
Ehil insana canım feda olsun;
Ayağı öpülse öperim onun.
Bir de git ehil olmayanla konuş:
Cehennem ne imiş görmüş olursun.

199.
Evren kırıntısı bu güzelim yıldızlar
Gelir giderler, dünyayı bezer dururlar;
Göklerin eteğinde, toprağın koynunda
Doğdukça doğacak daha neler neler var.

200.
Bir nakıştır varlığımız senin çizdiğin,
Şaşılası neler nelerle bezediğin;
Kendimi düzeltmek benim ne haddime:
Beni potadan böyle döken sensin:

201.
Her gün kalkıp meyhaneye gitmedeyim;
Kalenderlerle boş sözler etmedeyim;
Senden bir şey gizlenemez nasıl olsa:
hoş gör de sana gönülden sesleneyim.

202.
Gökleri yarıp darma dağın ettiğin gün,
Pırıl pırıl yıldızları kararttığın gün,
Sen sorguya çekmeden ben soracağım sana:
Ey Tanrı, hangi günahım için beni öldürdün?

203.
Canların canı dost, gel etme, dinle beni.
Küsme Feleğe, değmez, yeme kendini;
Çekil, otur gürültüsüz bir köşeye,
Seyret bu hengamede olan biteni.

204.
Ne güzel gün! Hava ne sıcak, ne serin;
Bir bulut, tozunu siliyor bahçenin;
Bülbül coşmuş, sesleniyor sarı güle:
Şarap iç şarap da yüzüne renk gelsin!

205.
Bu yolun hoş bir yerinde durabilseydik;
Ya da bu yolun ucunu görebilseydik:
O umut da yok bu umut da; hiç değilse
Otlar gibi kesilip yeniden sürebilseydik.

206.
Vefasız dünya diye yakınıp durma;
Dünya elindeyken tadını çıkarsana!
Herkese vefalı olsaydı dünya
Sıra mı gelirdi senin yaşamana?

207.
Dostlar, bir gün, sözleşip bir yerde birleşin;
Oturup sofrasına dünya cennetinin;
Saki doldururken kadehleri cömertçe,
İçin bir kadeh de zavallı Hayyam için!

208.
Daha nice büyük göreceksin kendini?
Hep varlık yokluk mu düşündürecek seni?
Şarap için şarap: Bu ölüm yolculuğunda
Bulamazsın sarhoş uykulardan iyisini.

209.
Hayyam, günahım var diye tasalanma,
Bunun için dertlere düşmek boşuna.
Günah olacak ki Tarı bağışlasın:
Rahmet neye yarar günah olmayınca.

210.
Gün doğarken sabah horozları niçin
Acı acı bağrışırlar, bilir misin?
Tan yerini gösterip derler ki sana:
Bir gecen geçti gidiyor; sen nerdesin?

211.
Ay yırttı kara giysilerini;
Kalk, tam zamanıdır, doldur şarap kaseni.
Keyfine bak, çünkü bu ay, sonsuz yıllarca,
Mezarda upuzun yatar görecek seni.

212.
Saki yüzün Cemşid’in kadehinden güzel;
Uğrunda ölmek sonsuz yaşamaktan güzel;
Işık saçıyor ayağını bastığın toprak,
Bir zerresi yüz binlerce güneşten güzel.

213.
Tertemiz geldik yokluktan kirlendik;
Sevinçle geldik dünyaya, dertlenik.
Ağladık, sızladık, yandık, yakındık:
Yele verdik ömrü, toz olup gittik.

214.
Dostunu erkekçe seven kişi
Pervane gibi özler ateşi:
Sevip de yanmaktan kaçanların
Masal anlatmaktır bütün işi.

215.
Bahar geldi mi başka şey dinler miyim;
Hele aklın defterini hemen dürerim.
Şarap, sığınağım sensin bahar günü,
Söğüt ağacı, senin de gölgendeyim.

216.
Seni aramaktan dünyanın başı dertte;
Zengine de göründüğün yok, fakire de;
Sen konuşursun da biz sağır mıyız yoksa,
Hep kör müyüz, sen varsın da görünürde.

217.
Ey dörtle yedinin doğurduğu insan,
Dörtle yedidir seni dertlere salan.
Boşuna mı şarap iç diyorum sana:
Bir gittin mi bir gelme yok, inan.

218.
Tanrım, hayır şer kaygısndan kurtar beni;
Kendimden geçir, seninle doldur içimi
Aklım ayıramıyor iyiy kötüden
Sarhoş et bari ne kötü kalsın, ne iyi.

219.
Medresenin sözü vardır, tekkenin hali,
Sözden, halden öteye gider aşkın yolu.
Müftünün, vaizin en iyisini getirsen
Aşkın mahkemesinde tutulur dili.

220.
Gerçek aydınlığa erince can gözüm,
İki dünyayı birden silinmiş gördüm.
Eriyip gittim sanki engin denizlerde:
Ter olup çıktı, denize döndü gönlüm.

221.
Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde.

222.
Can o güzel yüzüne vurgun, neyleyim;
Gönül tatlı diline tutkun, neyleyim;
Can da, gönül de sır incileriyle dolu:
Ama dile kilit vurmuşsun, neyleyim.

223.
En doğrusu, dosta düşmana iyilik etmen;
İyilik seven kötülük edemez zaten.
Dostuna kötülük ettin mi düşmanın olur:
Düşmanınsa dostun olur iyilik edersen.

224.
O kızıl yakutun madeni, başka maden;
O eşsiz incinin sedefi, başka sedef;
Aklın buldukları kuruntu, dedi kodu:
Bizim aşk efsanemizin dili, başka dil.

225.
Meyhanede abdest şarapla alınır ancak;
Mümkün mü kara yazıyı aka çevirmek?
Perdemiz öyleysine yırtılmış ki bizim,
Onarılmaz artık ne kadar yamasak.

226.
Hem sana el değdirmeğe elim varmaz,
Hem sensiz aldığım nefes, nefes olmaz:
Bir garip dert bu, kimseye de açılmaz:
Bir zehir zakkum ki tadına da doyulmaz.

227.
Sır saklamasını bilirsen Hayyam söyler
İnsanoğlu nedir, ne yapar, ne eder:
Dert çamuruyla yuğrulup gelir dünyaya
Yer içer, karın doyurur ve çeker gider.

228.
Putların, Kabenin istediği: Kölelik;
Çanların, ezanın dilediği: Kölelik;
Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti
Nedir hepsinin özlediği? Kölelik.

229.
Benim canım hep şarabın izindedir,
Kulağım ney ve rubap sesindedir.
Toprağımdan desti yaparlarsa benim
O desti şarap doldurulmak içindir.

230.
Sen nesin, varlık nedir, nerden bileceksin?
Dünyan esen yel üstüne kurulmuş senin.
İki yokluk arasında bir varlık seninki:
Hiçlik ne varsa çevrende, sen de bir hiçsin.

231.
Gül yanaklı sevgiliyi saramaz insan
Yüreğine diken batmadan, vurulmadan.
Kim bir güzelin saçına dokunabilmiş
Tarak gibi diş diş, didik didik olmadan?

232.
Kadeh bir bedendir, içinde can var can;
Candır kadehin bedeninde camlaşan.
Donmuş sudan ateş süzülür sanki:
Erimiş yakut, gönül sırçasından

233.
Kul olup o güzele birden,
Koptuk her bağdan, her tövbeden:
Herkes koyu müslüman döner
Biz putperest döndük Kabeden.

234.
Meyhanede kendini bilenler bulunur;
Bilmeyeni ayırmak da kolay olur.
Yıkılsın bilgisizlik yuvası medrese:
Ordan kendini bilip de çıkan hiç yoktur.

235.
Uğrunda dertlere düştüğüm sevgili
Bir başkasına tutulmuş, o da dertli;
Derdimin dermanı kendi derdinde:
Hekim hasta olunca kime gitmeli?

236.
Gece, gül bahçesinde, araken seni,
Gülden gelen kokun sarhoş etti beni;
Seni anlatmaya başlayınca güle
Baktım kuşlar da dinliyor hikayemi.

237.
Güçlü olduğuna inandırdın beni;
Bol bol da verdin bana vereceklerini.
Yüz yıl günah işleyip bilmek isterim:
Günahlar mı sonsuz, senin rahmetin mi?

238.
Hem aklın mutluluk peşinde senin,
Hem söylerim, söylerim dinlemezsin;
Aldığın her nefesin kadrini bil
Ot değilsin ki kesildikçe bitesin.

239.
Sen içmiyorsan, içenleri kınama bari;
Bırak aldatmacayı, iki yüzlülükleri;
Şarap içmem diye övünüyorsun, ama,
Yediğin haltlar yanında şarap nedir ki?

240.
Ben bugün beden kafesinde mahpusum;
Yol olma özlemiyle sarhoş olmuşum;
Varlığın ayıbından kurtarırsa beni
Yoksulluğun kulu, kölesi olurum.

241.
Benim yasam artık şarap, çalgı, eğlenti;
Dinim dinsizlik, bıraktım her ibadeti;
Nişanlım dünyaya: Ne çeyiz istersin, dedim:
Çeyizim, senin gamsız yüreğindir, dedi.

242.
Benden Muhammet Mustafa’ ya saygı ve selam:
Deyin ki, hoş görünürse, bir şey soracak Hayyam:
Neden Yüce Efendimizin buyruklarında
Ekşi ayran helal da güzelim şarap haram?

243.
Benden Hayyam’ a selam söyleyin demiş peygamber;
Sözlerimi yanlış anlamışsa çiylik eder:
Ben şarabı herkese haram etmiş değilim ki
Hamlara haramdır, doğru, ama olgunlar içer.

244.
Yanlız bilgili olmak değil adam olmak;
Vefalı mı değil mi insan, ona bak.
Yücelerin yücesine yükselirsin
Halka verdiğin sözün eri olarak.

245.
Kim demiş haram nedir bilmez Hayyam?
Ben haramı helalı karıştırmam:
Seninle içilen şarap helaldir,
Sensiz içtiğimiz su bile haram.

246.
Dünya yıldıramazsın beni ne yapsan;
Ölümden de korkmam, er geç ölür insan.
Ölmemek elimizde değil ki bizim:
İyi yaşamamak beni korkutan.

247.
Yerin üstüne baktım, uykuya dalmışlar;
Altına baktım, çürüyüp toprak olmuşlar.
Yokluk ovasında başka ne var ki zaten:
Daha gelmemişler var, gelip gitmişler var.

248.
Bilge, yüce varlığın seyrine dalar;
Gafil ise onda dostluk düşmanlık arar.
Deniz, deniz olduğu için dalgalanır,
Çöpe sor, hep onun içindir dalgalar.

249.
Ben kendimden geçtikçe kendime gelirim;
Yücelere çıkar, alçalmayı bilirim.
Daha da garibi, varlığın şarabıyla
Ne kadar ayık da olsam, sarhoş gibiyim.

250.
Yüreğinde sıkıntı varsa esrar iç,
Ya da birkaç kadeh gül renkli şarap iç.
Onu içmem, bunu içmem der durursun:
Ahmak herif, git zıkkımın pekini iç.

251.
Adım kötüye çıkarsa çıksın, ben böyleyim;
Bir kerpiçim de olsa, satar şarap içerim.
O da gidince ne yaparsın diyecekler:
Cübbemle sarığım ne güne duruyor, derim.

252.
Kalk, kalk, çalgılara çalgı katalım gitsin;
Adımızı kötüye çıkartalım gitsin.
Sofuluk şişesini çalalım taşa,
Seccadeyi bir kadehe satalım gitsin.

253.
Şarabın adı kötüye çıkmış, kendi hoş,
Hele bir güzelle içersen daha bir hoş;
Harammış şarap, olsun, bana göre hava hoş:
Hem, bana sorarsan, haram olan herşey hoş.

254.
Zaman büktü belimi, ne el tutar ne ayak;
Oysa ne güzel işlerim var yapılacak.
Can kalktı gitmeye; aman dur, diyorum:
Ne yapayım diyor, evin yıkıldı yıkılacak.

255.
Yeryüzünü gül bahçesine çevirmekten
Daha güzeldir bir insanı sevindirmen.
Bin kulu azat edenden daha büyüktür
Bir hür insanı iyilikle kul edebilen.

256.
Can bir şaraptır, insan onun destisi;
Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi.
Hayyam, bilir misin nedir bu ölümlü varlık:
Hayal fenerinde bir ışık pırıltısı.

257.
Ah, Tanrı dünyayı yeniden yarataydı,
Yaratırken de beni yanında tutaydı;
Derdim: Ya benim adımı sil defterinden,
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.

258.
Uyumuşum; rüyamda akıllı bir insan
Dedi: Sevinç gülü açmaz uykuda, uyan;
Ne işin var bu ölüme benzer ülkede?
Kalk, şarap iç, sonsuz uykulara dalmadan.

259.
Tekkede, medresede, maastırda, kilisede,
Bir cennet cehennem kaygısıdır sürüp gitmede.
Oysa yüce varlığın sırlarına eren kişi
Bunların tohumunu uğratmaz düşüncesine

260.
Zaman başımıza bir çorap örmeden,
Gelin dostlar, içelim içebilirken.
O ecel çavuşu dikildi mi tepene
Bir yudum su iç bakalım, içebilirsen.

261.
Ben şarap içiyorum, doğrudur;
Aklı olan da beni haklı bulur:
İçeceğimi biliyordu Tanrı,
İçmezsem Tanrı yanılmış olur.

262.
Dünya hangi gülü bitirdiyse yerden
Kırıp atmış, toprağa gömmüş yeniden.
Su yerine toprağı çekseydi bulut
Sevgili kanları yağardı göklerden.

263.
Gerçeği bilemeyiz madem, ne yapsak boş;
Ömür boyu kuşku içinde kalmak mı hoş?
Aklın varsa kadehi bırakma elden
Bu karanlıkta ha ayık olmuşsun, ha sarhoş.

264.
İnsan yiyeceksiz, giyeceksiz edemez:
Bunlar için didinmene bir şey denmez.
Ondan ötesi ha olmuş, ha olmamış:
Bu güzelim ömrünü satmaya değmez.

265.
Okunu attı mı ölüm, siperler boşuna;
O şatafatlar, altınlar, gümüşler boşuna;
Gördük bütün insan işlerinin iç yüzünü:
Tek güzel şey iyilik, başka düşler boşuna.

266.
Saki, gökler, denizlerce dolgunum;
İçime sığmaz oldu coşkunluğum;
Ak saçlarımla sarhoş ettin beni,
Kış ortasında bahar bulutuyum!

267.
Dün gece şarap arıyordum şehirde;
Soluk bir gül gördüm bir ocak önünde;
Dedim: Ne yaptın da yakıyorlar seni?
Dedi: Bir kez güleyim dedim çimende.

268.
Bir yürek ki yanmaz, yürek denir mi ona?
Sevmek haram, yüreğinde ateş olmayana.
Bir gününü sevgisiz geçirdinse, yazık:
En boş geçen günün o gündür, inan bana.

269.
Düşünce göklerinin baş konağı sevgidir sevgi;
Gençlik destanının baş yaprağı sevgidir sevgi;
Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar,
Bilin ki tüm varlığın baş kaynağı sevgidir sevgi.

270.
Barış istemiyorsa Felek, işte savaş;
İster serseri deyin bana, ister ayyaş;
İşte şarap, duruyor ortada, kıpkızıl;
İçmeyen taşa çalsın başını, işte taş!

271.
Şarabım, kasem, sevgilim, bir de çimen;
Bırak bana bunları, al cenneti sen.
Cehennemmiş, kuru laf bunlar:
Kim gitmiş cehenneme, kim dönmüş cennetten?

272.
Çekmeyiz aşağılık dünyanın gamını;
Özleriz gül rengi şarabın canını;
Şarap dünyanın kanı, dünya ise kanlımız:
Niçin içmeyelim kanlımızın kanını?

273.
Seccadeye tapanlar eşek değil de nedirler?
Küfelerle riya çamuru yüklenirler gezerler.
İşin kötüsü, din perdesi arkasında bunlar,
Müslüman geçinirken gavurdan beterdirler.

274.
Bu çürük temelli kubbede neyiz ki biz?
Tasta delik arayan karıncalar gibiyiz.
Ne korku, ne umut kapılarını bilen
Şaşkın, gözü bağlı, avanak öküzleriz.

275.
Yıkık bir saray bu dünya dedikleri;
Gece ve gündüz atlarının durak yeri;
Yüz Cemşit’ den arda kalmış bir dünya bu:
Yüz Behram kendinin sanmış bu gökleri.

276.
Gelip de eskiyenler, yeni gelenler,
Hepsi gider bugün yarın, birer birer;
Kimselere kalmamış bu eski dünya:
Kimi gitti gider, kimi geldi gider.

277.
Ölüp yok olma korkuların saçma
Yoktan vara yükselen dalda oldukça;
Sevgiye İsa gibi dirilmişsin sen;
Ölüm yok artık sana dünya durdukça.

278.
Ben kendiliğimden var değilim bu varlığımla;
Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlık yola;
Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık:
Ben dediğin kim ola, nerde, ne zaman var ola?

279.
Haksızlık etmekten sakın, hak yoluna gir;
Yediğin ekmeği başkasına da yedir;
Cana kıyma, kimsenin sırtından geçinme,
Seni cennete sokmak benden: Şarap getir!

280.
Ben hangi şarapla sarhoş olursam olurum,
Ateşe, puta, neye taparsam taparım;
Herkes bir türlü görmek istiyor beni
Ben kendimi ne türlü yaparsam yaparım.

281.
Şarap küpü önüne serdik seccademizi;
Şarap yakutuyla adam ettik kendimizi;
Umudumuz, meyhanede yeniden bulmak
Camide, medresede yiten günlerimizi.

282.
Ben çimen Mısrının Yusufuyum, dedi gül;
Dilimden altın, yakut saçılır, dedi gül;
Dedim: Senin Yusuf olduğun nerden belli?
Kana boyanmış gömleğime bak, dedi gül

283.
Ne gündüz oturduk, ne gece uyuduk;
Dünyada Cem’in kadehini aradık durduk.
Öğrenince dünyaları yansıttığını,
Cem’ in kadehini yüreğimizde bulduk.

284.
Rintlerin yolunda kendini unut;
Namazın, orucun kökünü kurut;
Öğütlerin iyisini Hayyam’dan işit:
Şarap iç,yol kesme, yoksulları tut.

285.
Bu ucsuz bucaksız dünya içinde, bil ki,
Mutlu yaşamak iki türlü insana vergi:
Biri iyinin kötünün aslını bilir,
Öteki ne dünyayı bilir ne kendini.

286.
Şarap güllere çevirsin sabahımızı;
Çalalım yere şan şeref külahımızı;
Nemize gerek bizim uzun dilekler,
Uzun saçlar, çalgılar sarsın havamızı.

287.
Hayyam, şarap iç, sarhoş olmak ne hoş,
Sevgilin de varsa, sarılmak ne hoş;
Er geç sonu yokluk madem bu dünyanın,
Yok say kendini, bak var olmak ne hoş!

288.
Hayyam, bak şu mavi gök nasıl durulmuş;
Açmış çadırı, kesmiş dedikoduyu, susmuş.
Varlığın kadehinde, çünkü, ezel sakisi
Bin Hayyam kabarcığı belirtip yok etmiş.

289.
Bu dünya kimseye kalmaz, bilesin;
Er geç kuyusunu kazar herkesin.
Tut ki Nuh kadar yaşadın zor bela
Sonunda yok olacak değil misin?

290.
Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil;
Erdiğim sırları söylemek elimde değil;
Aklım düşüncenin derin denizlerinden
Bir inci çıkardı ki delmek elimde değil.

291.
Canım şarap, ne güzelsin billur kasende;
Aklı köstekleyen bir büyü var sende.
Biraz içti mi insan açılır yüreği
Döker ortaya nesi varsa içinde.

292.
Bu sarayın başı göklerdeydi bir zaman;
Padişahlar girer çıkardı kapısından.
Şimdi duvarında bir kumru: Guguk, diyor.
Guguk, guguk, o şanlı günlerin ardından.

293.
Hayyam bu zamanda vahlanıp durmak boşuna;
Kendi derdine düşmek utanç verir insana.
İyisi mi şarap iç, çalgı dinleyerek
Nerdeyse bir taş düşer senin de sofrana.

294.
Gören göze güzel, çirkin hepsi bir;
Aşıklara cennet, cehennem, hepsi bir;
Ermiş ha çul giymiş, ha atlas;
Yün yastık, taş yastık, seven başa hepsi bir.

295.
Kaderin elinde boynum kıldan ince:
Tüysüz kuşa dönerim ecel gelince,
Yine de toprağımdan testi yapın siz:
Dirilirim içine şarap dökünce.

296.
Yakınırım aynalar gibi felekten;
Bıkmaz alçakları yükseltmekten.
Gözyaşı dolu bir kadeh oldu yüzüm,
Yüreğim kan dolu bir desdi gerçekten.

297.
Yüreğim, kimselerden ihsan dileme;
Bu amansız felekten aman dileme;
Bil ki, derman aradıkça artar derdin:
Derdinle haldaş ol, derman dileme.

298.
Tanrı gülüşünle öfkeni almış senin,
Birinden cennet yapmış, birinden cehennem.
Sen cennetimsin benim, ben senin uslu kulun:
Açılsın kapıları bana cennetimin!

299.
Ey canlar, şarapla buldurun bana beni;
Yakutlara çevirin kehruba çehremi;
Şarapla yıkayın beni öldüğüm zaman
Asmadan bir tabut içinde gömün beni.

300.
Feleğin çarkı dönmeyecek madem muradımca,
Gökler ha yedi kat olmuş, ha sekiz, bana ne?
Ölüm bütün isteklerimi yok ettikten sonra
Ha dağda kurt yemiş beni, ha mezarda karınca.

301.
Hayyam, olsa olsa bir çadır senin bedenin,
Can sultanımızın bir süre oturması için;
Ecel hancısı bir başka konak döşeyince
Sultan göçer gider, viran olur çadırın senin.

302.
Şarap içti mi, dilenci sultanlaşır;
Tilki çıkar deliğinden, aslanlaşır;
Yaşlı başlı adam delikanlaşır;
Delikanlı yaşca başca olgunlaşır.

303.
Günahlarım çok olmasına çoktur benim,
Ama dinsizler gibi umutsuz değilim:
Cennet cehennem umrumda değilse de
Ötede hem şarap olacak, hem de sevgilim.

304.
Ey kara cübbeli, senin gündüzün gece;
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere.
Onlar Yaradanın sanatı peşindeler:
Senin aklın fikrin abdest bozan şeylerde

305.
Her gün tövbe eder bozarız biz;
Şanı şerefi de boşarız biz;
Kusur işlersek ayıplamayın:
Sarhoş doğduk, sarhoş yaşarız biz.

306.
Şu sonsuz sayvanı donatan yıldızlar
Akılların aklını durdururlar;
Sen aklından şaşmamaya bak ve bil ki
O tedbirli yıldızlar da yoldan çıkarlar.

307.
Derdin avucundan şarap içmedikçe
Bir yudum su içmiş değilim gönlümce;
Kimsenin tuzuna da ekmek banmadım
Ciğerimi kebap edip yemedikçe.

308.
Daha nice sürsün yalan dolanı ömrün;
Daha nice dert sunsun sakisi ömrün;
Uzatma; kadehindeki son yudum gibi
Bırak dökülsün yere kalanı ömrün.

309.
Her gün şarap cümbüşüne dalanların da
Her gece mihrap önünde kalanların da
Islanmayanı yok, yağmur altında hepsi:
Bir uyanık var, ötekiler hep uykuda.

310.
Unutma, amansız feleğin çarkındasın;
Şarap iç, çünkü ateşten bir dünyadasın;
Madem ki yerin önünde sonunda toprak
Farzet ki üstünde değil altındasın.

311.
Sevgiliyle sabah içmedeyiz, saki;
Biz Nasuh tövbesi bilmeyiz, saki;
Yeter okuduğun Nuh hikayesi
Hemen dolsun huzur kasemiz, saki.

312.
Madem aman vermiyor ecel, saki,
Kadeh boş kalmasın, aman gel, saki;
Şu üç beş günlük dünyada gam yemek
Bizim gönlümüzce iş değil, saki.

313.
Her sabah çiğle bezenir yüzü lalenin;
Yeşillikte bükülür boynu menekşenin;
Ama daha gönlümcedir hali goncenin
Çeker eteğini, derlenir için için.

314.
Şarap sonsuz hayat kaynağıdır, iç;
Gençlik sevincinin pınarıdır, iç;
Gamı yakar eritir ateş gibi,
Sağlık sularından şifalıdır, iç.

315.
Açılmışken nasılsa mutluluk gülün
Niçin elinde kadeh yok böyle bir gün?
Şarap iç, can düşmanındır geçen zaman:
Bir daha bu fırsatı bulman ne mümkün?

316.
Gönül, bir düş madem dünya gerçeği
Ne dertlenir, alçaltırsın kendini?
Hoşgör kaderini, gününü gün et:
Yazılan senin için bozulmaz ki.

317.
Sevenlerinden yer yok ben garibe;
Derdine düşenlerle başım dertte;
Sarmışlar seni kum bulutu gibi
Gül yüzünden ışık mı düşer bize.

318.
Yoksula, yoksulluğa yakın ettin beni;
Dertlere, gurbetlere alıştırdın beni;
Yakınların ancak ere bu mertebeye;
Tanrım, ne hizmet gördüm de kayırdın beni?

319.
İnsanlık yaratılalı olgun kişiler
Bulduklarıyla yetinip dert çekmediler
Birbirine girdi gözü doymayanlarsa:
Çok isteme kaderden başın derde girer.

320.
Kim yüreğini uydurduysa aklına
Bir anını yitirmedi bu dünyada;
Ya Tanrı uğruna emek verdi candan
Ya rahatını aradı buldu şarapta.

321.
Ben şarabı eskimiş acı acı severim;
En çok da ramazanda cumaları içerim;
Helal üzümünü ezdim doldurdum küpe:
Ne olur,içinceyedek ekşitme Tanrım.

322.
Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.

323.
Aşk o yüce mimar, beden evimi kurunca
Aşk dersini yazdırdı bana her dersten önce
Sonra bir parça altın koparıp yüreğimden
Air anahtar yaptı mana hazinelerine.

324.
Gök yaban gülleri döküyor eteğinden
Bir çiçek yağmuruna tutuldu sanki çimen
Gül şarap dolsun kadehimin lalesine
Mor buluttan yere yaseminler düşerken.

325.
Şarap iç, azlık çokluk silinsin kafandan
Kurtul yetmiş iki milletin kaygusundan
Perhize kalkma sakın dokunur diye şarap.
Şarap ki bir dirhemi bin bir derde derman.

326.
Can yoldaşı dostlar çekildi gittiler
Ecel çiğnedi hepsini birer birer
Yan yana oturmuştuk hayat sofrasına
Bizden birkaç kadeh önce sızdı gittiler.

327.
Yokluk suyuyla ekilmiş tohumum benim
Gam ateşiyle tutuşmuş yanar yüreğim
Alındığım toprağa verilmeden önce
dünyanın serseri yelleri önündeyim.

328.
Bu masmavi kubbenin kurulduğu gün
Bu nur Cevza burcuna verildiği gün
Mumun başına bağlanan alev gibi
Bağlandı yüreğime senin aşk gülün.

329.
Seher yeli eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
Kopup dallarından toprak olmadalar her gün.

330.
Mezarda yatanların toz toprak her biri
Zerre zerre dağılıp gitmiş bedenleri
Ne şarap ki bir içen sızmış mahşeredek
İşten güçten habersizler yıllardan beri.

331.
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?
Ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe?
Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işde.

332.
Bin bir tuzak kurarsın yolum üstüne
Adım atma yakalarım dersin bir de
Bir zerre var mı dünyada yönetmediğin
Neden asi dersin kendi yürüttüğüne?

333.
Bu dünya sırrını söylemez kimseye;
Bİn Mahmud’ u bin Ayaz’ ı serdi yere;
Şarap iç, dünyaya gelinmez iki kez:
Bir kez giden bir daha gelmez geriye.

334.
Bu dünyaya gelip gitmemizin kazancı nerde?
Ömrümüzün umut ipliği ne oldu, nerde?
Bu feleğin çemberinde nice temiz canlar
Yandı kül oldular, hani dumanları, nerde?

335.
Bilmem, Tanrım, beni yaratırken neydi niyetin,
Bana cenneti mi, cehennemi mi nasip ettin;
Bir kadeh, bir güzel, bir çalgı bir de yeşil çimen
Bunlar benim olsun, veresiye cennet de senin.

336.
Feleğin atı eğerlenip dizginlediği gün
Göklerin yıldızlarla donatıldığı gün
Bize bu nasibi verdi kader divanı
Biz yoktuk kusur paylarımız dağıldığı gün.

337.
Oruç tutup namaz kılmağa kalktım geçende
Dedim belki öyle ererim dileklerime
Yazık ki bir kuru yelle bozuldu abdestim
Bir damla şarapla da orucum gitti güme.

338.
Bak, Saki, yüreğim arındı bütün kaygılardan
Gitti o kükreyen aslanlar, bomboş şimdi orman
Gece yıldız saçarken göklerin şarap kasesi
Benim kadeh boş günümü gün edeceğim zaman.

339.
Senden benden önce kadın erkek niceleri
Şenlendirip süslediler dünya denen yeri
Senin tenin de toprağa karışacak yarın
Senden beslenecek nice insan bedenleri.

340.
Gönlünü hoş tut, sonu gelmez kaygıların
Gök kubbede çatışması bitmez yıldızların
Senin toprağa karışacak bedenlerinse
Tuğla olacak sarayına başkalarının.

341.
Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden
Melekler bu bedenin duyuları hep birden
Yerde gökte canlı, cansız ne varsa birer uzuv:
Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen

342.
Kader defterimi yeniden yazabilseydim
Kendime gönlümce bir hayat seçerdim;
Bütün dertleri siler atardım dünyamızdan
Sevinçten göklere uçardı düşüncelerim.

343.
Şu senin benim dediğimiz toprak neyimizdir
Birkaç günlük cennetimiz cehennemizdir
Bugün su içtiğin şu testi toprak olunca
Mezarına atılır belki bir gün, kim bilir.

344.
İki günde bir somun geçiyorsa eline
Soğuk suyu da olursa bir kırık testide
Niçin kendinden kötüsüne kul olur insan,
Ne diye girer kendi gibisinin hizmetine?

345.
Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;
Öyle bir inci ki bu büyük sır delen yok;
Herkes aklına eseni söylemiş durmuş,
İşin kaynağına giden yolu bulan yok.

346.
Oğul, dünyamızı aydınlatan şarabı sun;
Sevinç gülümüze ay ışığı gibi vursun;
Sular gibi akar gider gençliğin ateşi,
Bir uykudur o senin uyanık mutluluğun.

347.
Dilerim ölünce şarapla yıkanayım
Şarap şiirleriyle talkınlanayım
Mahşer günü arayan olursa beni
Meyhanenin önündeki topraktayım.

348.
Senden benden önce de vardı bu gün bu gece
Felek dönüp durmadaydı hep bu gördüğünce
Usulca bas toptağa, çünkü bastığın yer
Bir güzelin gözbebeğiydi beş on yıl önce.

349.
Yaşamanı akla uydurman gerekir,
Ama bilmezsin akla uygun olan nedir;
Bereket eli çabuktur Zaman Usta’nın,
Başına vura vura sana da öğretir.

350.
Gül mevsimi çimendeyiz su kıyısında
Birkaç nur yüzlü güzel de var aramızda
Şarap sun çünkü sabah erken içenlere
Ne mescit gerekir ne kilise dünyada.

351.
Tanrı gönlünce yaratır da her şeyi
Neden ölüme mahkum eder hepsini?
Yaptığı güzelse neden kırar atar
Çirkinse suçu kim kime yüklemeli?

352.
Ezel avcısı bir yem koydu oltasına
Bir canlı avladı Adem dedi adına
İyi kötü ne varsa yapan kendisiyken
Tutar suçu yükler kendinden başkasına.

353.
Bu dünyada nedir payıma düşen, hiç
Nedir ömrümün kazancı felekten, hiç
Bir sevinç mumuyum sönüversem hiçim
Bir kadehim kırılsam ne kalır benden hiç.

354.
O yakut dudakları kızıl kızıl yanan nerde?
O güzelim kokusu cana can katan nerde?
Müslümanlara şarap haram edilmiştir derler
İçmene bak, haram işlemeyen müslüman nerde?

355.
Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben;
Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken.
Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi,
Niye geldik kaldık, niye gidiyoruz bilmeden.

356.
Sonsuz çemberinde bu dipsiz evrenin
Gönül hoşluğuyla iç, geçmeden devrin
Ecel şarabın sunulunca da ah etme:
Sıran gelince içmezlik edemezsin.

357.
İç, şarap iç, Mahmut olmak budur;
Çalgı dinle, Davut olmak budur;
Geçmişi, geleceği düşünme
Gününü gün et, yaşamak budur.

358.
Bu ömür kervanı bir tuhaf gelir gider
Kazancın, yaşamasını bildiğin günler;
Saki, bırak şu yarını düşünenleri
Geçti gidiyor gece, geçmeden şarap ver.

359.
Kimileri laf dünyasında şişinip durmuş;
Kimi güzel ardında koşturmuş;
Perdeler inince anlar her biri, ey Gerçek,
Senden ne uzak, ne uzak yollara vurmuş.

360.
Gönlünce de dönse, bu dünyanın sonu ne?
Okunup bitse de ömür destanının, sonu ne?
Yüz yıl dilediğince yaşadın diyelim,
Bir yüz yıl daha yaşasaydın, donu ne?

361.
Bulut geçti, gö yaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
Bugün bu çimen bizim, yarın kim bilir kim
Gezecek bizim toprağın yeşilliğinde.

362.
Kendi çarkını döndürmeye bak döndükçe dünya;
Keyfinin tahtına çık kadehle dudak dudağa;
Tanrının umrunda mı senin günahın sevabın:
Sen kendi muradını kendi güzelinde ara.

363.
Madem ki sevincin adı kaldı yalnız
Ham şarabı en olgun dost saymalıyız
Keyfin el çekmeğe kalkmasın kadehten
Kadehtir şimdi artık tek tutanağımız.

364.
Kalk, kalk, yeter uyuduğun, saki!
Boş kadehim dolsun, dolsun, saki;
Er geç testi olmadan kafa tasım,
Sen testiden bana şarap sun, saki!

365.
Bu kubbe altındaki bin bir belayı gör;
Dostlar gideli boşalan dünyayı gör;
Tek soluk yitirme kendini bilmeden;
Bırak yarını, dünü, yaşadığın anı gör.

366.
Hayat evini sağlam kurmak istersen,
Günlerini gamsız geçirmek istersen,
Işıl ışıl şaraptan sakın el çekme,
Her gününün tadına varmak istersen.

367.
Gül der ki yüzüm yüzlerden güzelken
Ezer suyumu çıkarırlar bilmem neden.
Bülbül de şöyle der ona sanki içinden:
Bir yıl dert çekmeden var mı bir gün sevinen?

368.
Menekşe mor boyalar sürerken gömleğine,
Seher yeli el atarken gülün eteğine,
Aklı olan gümüş bedenli sevgilisiyle
İçer şarabı, döker kadehi yüreğine.

369.
Boştur dünya saki ve şarap olmayınca,
Irak neylerinin sesi duyulmayınca;
Nesi var nesi yok bu dünyanın bana sor:
Boştur geçen ömrün kadehin dolmayınca.

370.
Kaygılar tasalar sarmasın içini;
Olumsuz düşlere kaptırma kendini;
Ayrılma yarin ve çimenin koynundan
Kara toprak koynuna almadan seni.

371.
Olanların olacağı belliydi çoktan;
İyiyi kötüyü yazmış kaderi yazan;
Ta baştan gereği düşünülmüş her şeyin:
Neden boşuna uğraşır, dertlenir insan?

372.
Madem ben kervansarayda kalıcı değilim,
Şarapsız güzelsiz yaşamak hatadır derim
Dünya muhdes mi kadim mi diye tartışmak boş:
Ben gittikten sonra ha muhdes olmuş ha kadim!

373.
Meyhane rintlerinin sergerdesi benim;
Yersiz sözlerle günaha giren benim;
Gecesini kızıl şaraba kurban eden
Ciğerinin kanıyla dua eden benim.

374.
Dünyada olan biteni ben de görmedeyim;
Haksızlıkları hep baş köşelerde görmedeyim;
Fesuphanallah! Nereye bakarsam bakayım
Kendi mutsuzluğumu her yerde görmedeyim.

375.
Bize şarap ve sevgili, size cami kilise;
Sizler cennetliksiniz, cehennemliğiz bizlerse;
Kader böyleymiş neylersin, kimsenin suçu yok:
Kim ne karışır ezel nakkaşının işine?

376.
Gülün yüzünde çiy incisi nevruzun ne hos!
Yeşillikte gönül aydınlatan yüzün ne hoş!
Dün geçti gitti, hoş değil ondan söz etmemiz:
Hoş tut gönlün, anma dünü, bak bugün ne hoş.

377.
Benim varlığım senin yaptığın bir nakış;
Türlü garip renklerini hep senden almış;
Kendimi düzeltmeğe nasıl varsın elim:
Senden güzelini yapmak bana mı kalmış!

378.
Yetmiş iki ayrı millet, bir o kadar da din!
Tek kaygısı seni sevmek benim milletimin;
Kafirlik müslümanlık neymiş, sevap günah ne?
Maksat sensin, araya dolambaçlar girmesin.

379.
Feleğin çarkı döner, ne tuz bilir ne ekmek
Balık gibi çıplak kor gider bizi felek
Kadınların çıplakları giydiren çıkrığı
Feleğin çarkından daha yararlı demek.

380.
Kalk oyna, ayakların ellerimize uysun
Biz içerken o mavi gözler süzülsün
Yirmi yaşında şarap içmenin tadı yok
Altmışından sonra içeceksin ki değsin

381.
Bu fakir köşede şarap ve çalgı yeter bize
Rahmet umudu, azap korkusu bizim nemize?
Canı, başı sarığı rehine verip vermişiz
Hava, toprak, su ve ateş uğramaz semtimize.

382.
Zahide hurilerle dolu cennet hoş gelir
Onun bana üzümün suyu daha hoş gelir
Onun cenneti veresiye benimki peşin
Ne var ki uzaktan davulun sesi hoş gelir.

383.
Şarap beden gücüdür, can gücüdür bana;
Çözülmedik ne sırları çözdürür bana;
İstemem dünyayı ahreti şarap varken:
Bir damlası iki dünyadan yeğdir bana.

384.
Bülbül ötmeğe başlayınca bahçemizde;
Bir lale gibi açsın şarap elimizde;
Elde kadehle öldü diyecekler bir gün,
Ko desin cahil herifler, ne umrumuzda.

385.
O bilginler ki evrenin özetidirler;
Düşüncelerinin atı göklerde gezer;
İş kavramaya gelince Senin özünü
Şaşkınlıktan Felek gibi başları döner.

386.
Baharlar yazlar geçer sonbahar gelir;
Ömrümün yaprakları dökülür bir bir;
Şarap iç, gam yeme, bak ne demiş bilge:
Dünya dertleri zehir, şarap panzehir.

387.
Güzelim can çıkıp gidince bedenimizde
Birkaç kerpiç olacak mezarımızı örten;
Gün gelecek, mezar yapmak için başkasına
Kerpiç dökecekler kalacak toprakla bizden.

388.
Aşıklar meclisinde yer bulmuşuz birlikte;
Dünyanın dertlerinde kurtulmuşuz birlikte;
İçip birer kadeh bu sevincin şarabından
Özgürlüğe ermiş, sarhoş olmuşuz birlikte.

389.
Akılla bir konuşmam oldu dün gece;
Sana soracaklarım var, dedim;
Sen ki her bilginin temelisin,
Bana yol göstermelisin.
Yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
Birkaç yıl daha katlan, dedi.
Nedir; dedim bu yaşamak?
Bir düş, dedi; birkaç görüntü.
Evi barkı olmak nedir? dedim;
Biraz keyfetmek için
Yıllar yılı dert çekmek, dedi.
Bu zorbalar ne biçim adamlar? dedim;
Kurt, köpek, çakal, makal, dedi.
Ne dersin bu adamlara, dedim;
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi.
Benim bu deli gönlüm, dedim;
Ne zaman akıllanacak?
Biraz daha kulağı burkulunca, dedi.
Hayyam’ ın bu sözlerine ne dersin, dedim;
Dizmiş alt alta sözleri,
Hoşbeş etmiş derim, dedi.

ARİFLERİN DELİLİ – MÜŞKİLLERİN ANAHTARI” KIRIMLI SELÎM DÎVÂNE

Yorum bırakın

İsmail Hakkı
VELÎLERİN TEVHİDİ

Velîlerin edep, sülük ve huylarını anladınsa, şimdi de Hakikî tevhidi, yani velilerin Hakk’ı tevhid etmesi nasıldır, onu anlata­lım:

Ey sâdık âşık, Hakk diye varlığa derler, bâtıl diye de yokluğa. Her ne ki vardır, Hakk’tır, varlığıyla vardır; yani bütün varlıklar
Hakk’ın vücudundan meydana gelirler ve yine Hakk’ın vücuduna dönerler. Peygamber “Ondan meydana gelir ve ona döner.” buyurur. Bütün eşya Hakikatte Hakk’ın vücudundan meydana gelir ve yine Hakk’ın zâtına geri döner. Buna, mebde ve meâd (baş­langıç ve son) sırrı derler. Niyâzî-i Mısrî’nin, mebde ve meâd nedir, bana bunları bildir, demesi budur:

“Bunları bildir bana hem nedir mebde vü meâd”

Yer- gök ve ikisi arasında Hakk’tan başka bir şey yoktur. Ni­tekim Allah Teâlâ: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) buyurur. Şimdi, nur, varlığa derler. Varlık Hakk’ındır. Zulumât, yani karanlık yokluğa derler. Hakk’tan başka var olan bir şey yok­tur. Nitekim Eşrefoğlu Rûmî şöyle buyurur:

Eşrefoğlu Rûmî’ye sorar isen Hakk kandadır

Deye yer gök arş u kürsî dopdolu bu aralar

Eşrefoğlu Rûmî’ye Hakk nerededir? diye sorarsan, yer, gök; arş ve kürsî ile bunların arası dopdoludur, der.

Niyâzî-i Mısrî:

Her ne denlü aşikâr etsem hafâsın artırır

Ol ayan iken anı örter delâil-i beyyinât

Her ne kim fevka’l-ulâ tahte’s-serâ da var durur

Zâtı vahiddir velî göründü nice bin sıfât

Zât birdir lîk evsâfına gayet yok durur

Gör bu fanusu ki anun şem’î oldu nûr-ı zât

Her ne kadar açıklarsam, gizliliğini o kadar artırır; o orta­da iken bütün açıklamalar onu gizlemekten başka bir şeye yara­maz-

Aşağıdan yukarıya her ne varsa, hepsi tek bir zâttır; ama pek çok değişik sıfat ile görünmüştür.

Zât tektir; ama sıfatları pek çoktur. Fanusa bak ve gör, onun mumu zâtın nuru olmuştur.

Allah Teâlâ, “O evvel, âhir, zahir ve bâtındır.” (Hadîd, 3) buyurur. Şimdi bundan anla ki, gizli veya açık, O’ndan başka bir şey yoktur. Hep O’dur. Nitekim “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zâtı) oradadır.” (Bakara, 115) buyurur.

Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:

”Kanda baksam dost yüzü andan ayırmam gözü

Gitmez dilimden sözü çağırıram dost dost”

Nereye bakarsam, orada dostun yüzü vardır, gözümü ondan ayırmam; dilimden onun sözü, zikri gitmez, sürekli dost dost diye çağırırım.

CAN GÖZÜYLE HAKK’I GÖRMEK

Şimdi bu makamda ârif-i billah şöyle der: “Ben her şeyde, önce ve sonra ancak Allah’ı gördüm.” yani ben bir şeyde Allah’­tan başkasını görmedim veya ilk ve son, önce ve sonra yalnızca Allah’ı gördüm, demektir. Çünkü bütün eşya yani varlık, Allah’ın cemâl perdesidir. Ârif-i billah, gaflet perdesini kaldırıp eşyayı Hakk’a perde yapmayarak can gözüyle daima Hakk’ı görendir. Nitekim Nâcî şöyle der:

Eşya hicâb oldı cân gözü bakmaz

Göster Cemâl’ün canım arzular seni

“Eşya bir perde oldu, can gözü bakmaz canım seni arzuluyor, cemâlini göster.”

Şimdi vuslatın mânâsı, gönlü Hakk’tan başka şeylerden te­mizleyip eşyayı Hakk’a perde yapmadan her ân onu görmektir. Eğer eşyayı perde yaparak Hakk’ı görmeyip eşyayı görsen, Hakk’ı bilsen bile ona vuslat demezler, ayrılık derler. Nitekim Şemsî şöyle der:

”Bi-hamdillah derim Allah alıp aklımı fikrullah

Dilimde zât’in esması bana üns oldu zikrullah

Gönül âyinesin sûff eğer ider isen safî

Açılır sana bir kapı ayan olur Cemâlullah”

“Allah’a hamd olsun ki, Allah derim; onu düşünmek aklımı aldı; dilimdeki zât esmasının zikri bana arkadaş oldu.

Ey sûfî, eğer gönül aynasını saflaştırıp temizlersen, sana bir kapı açılır ve Allah’ın cemâlini apaçık görürsün.”

Sûfi eğer gönül aynasını temizlersen, dediği, gerçi sen Hakk’ın tam bir mazharısın, fakat Hakk’tan başka şeyleri gönlün­den çıkarıp gönlünü temizler ve onları perde yapmazsan, Allah’ın cemâlini eşyada apaçık görürsün. Eğer gaflet edersen, Hakk’ı göremezsin, demektir. Hakk’ı görmek, eşyadan perdeyi kaldır­makla olurmuş.

Hazret-i Peygamber, “Ya Rabbi, bana eşyanın Hakikatini göster.” buyurmuştur. Eşyanın Hakikati Hakk’tır, yani ey Rabbim can gözümden gafleti kaldır, cemâlini göreyim, demektir. Çünkü Hakikatte bütün eşya, Hakk’ın vücudundan meydana gelir, yoksa Hakk son derece latîf ve gizli olduğundan idrâk etmek mümkün olmazdı. Kendi zâtında olan bütün kudretini göstermek ve gör­mek istedi, halk yüzünden göründü. Yani zâtı sıfatına tecellî etti. Zâtı sıfatına tecellî edip sıfatı yüzünden göründüyse, bizim sıfat zannettiğimiz aslında zâttır. Tevhid, izafetleri kaldırmaktır, yani tevhid masivayı terk etmektir, dedikleri budur. Tevhid, sıfatı kaldırıp zâtı görmektir, böyle olursa tevhid sahih olur. Çünkü Hakk’tan başka vücut, varlık olduğunu isbat etmek şirktir. Son derece naz ve istiğna sahibi olup büyüklüğü kendi şanından olduğu için, eşyayı zâtına perde yapıp, “beni göremezsin” (Araf,143) hitabıyla halktan gizlendi.

”Yüzün seb’a’l- mesânîdir yerâhu men yerânîdir

Velîkin len terânîdir tahayyertü bi hâteyni”

Muhammediyye sahibinin, “yüzün seb’a’l-mesânîdir, gören ve görünen kendisidir; fakat göremezsin kitabıyla halkı hayrette bıraktı”, dediği buna işarettir. Yani gören ve görünen kendisidir; kendisinden başkası yokken göremezsin, diyerek halkı hayrette bıraktı.

Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:

Zerreler zahir mi olurdı âfitâbı olmasa

Katreler kanda yağardı hiç sehâbı olmasa

Bahr-i zâtın mevcinin hiç haddi yok pâyânı yok

Zahir olmazdı cihan anın habâbı olmasa

Herkes anlar hem görürdü yüzünü ey dost senin

Kibriyâ-yı len terânîden nîkâbı olmasa

Kim bilirdi zülfün ile kaşların mânâsını

İki âlem gibi şerh eyler kitabı olmasa

Kurb-ı vahdet kuşesi hasrı temaşâgâh idi

Ey Niyâzî kimde kim cehlin azabı olmasa

“Güneş olmasa zerre görünür mü?

Bulut olmasa yağmur damlaları nasıl yağardı ?

Zât denizi dalgasının ucu bucağı yok; eğer onun hava ka­barcıkları olmasa cihan ortaya çıkmazdı.

Ey dost, ‘sen beni göremezsin’ azametli hitabınla zâtını perdelemeseydin, senin yüzünü herkes görürdü.

İki âlem gibi şerh eden, açıklayan bir kitap olmasa senin zülfün ile kaşlarının mânâsını kim bilirdi?

Ey Niyâzî, bir kimsede cehaletin azabı olmasa, vahdet yakınlığının köşesi, hasrı seyretme yeri olurdu.”
İNSAN HAKK’IN ÂLETİDİR

Ey benim canım! Senden, benden ve bütün herkesten sen ve ben diyen odur; çünkü can Hakk’ın zâtından ayrı değildir, ten onun sıfatıdır. Allah Teâlâ zâtındaki kudretini göstermeyi iste­diyse; görmeye göz, tutmaya el, işitmeğe kulak, yürümeye ayak lâzım olduysa, senin ve benim vücudumuzu kendisine vasıta yaparak “Ben ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) hitabına göre sana ve bana tecellî ederek bizi diriltip gezdirdi. Yüce muradı senin ve benim vücudumdan, hayır veya şer ne meydana getir­mek istediyse getirdi. Nitekim “Sizi kendim için yarattım.” bu­yurdu. Bâtın mânâsı sizin vücudunuzu kendi zâtıma âlet olarak yarattım; gözlerinizden gören, elinizden tutan benim; yani bütün söz, fiil ve tasarruflarımı sizin vücudunuzla icra ederim, demek­tir.

Men ârefle mârameyte iz rameyte remzini

Fark ediver mümkin ise ber-sebil-i infirâd

Niyâzî-i Mısrî’nin, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” ile “Attığın zaman sen atmamıştın.” sözlerinin sırrını eğer mümkün ise fark edip tek tek açıklayıver, diye sorduğu budur. Cevabı aşağıda verilecektir. Çünkü bizim vücudumuz Hakk’tan bize verilmiş bir emanettir ve geçicidir. Emaneti sahibine iade eden azaptan kur­tulur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

Bu âyetteki emanetten maksat, Hakk’ın varlığı, fiilleri, sözleri, zâtı, sıfatlan, isimleri ve bütün tasarruflarıdır. Çünkü yer, gök, dağ, taş; hepsi Hakk’ın varlığıdır; fakat Hakk isimlerini, fiil­lerini, sözlerini, zât ve sıfatlan ile bütün tasarruflarını insana yükledi. Bütün kudreti ve tasarrufuyla insan yüzünden zuhur eder. Görmüyor musun, Hakk’ın gerek kahrı, gerek lutfu bütün tasarrufu zahir ve bâtında insan yüzünden zuhur eder. Rızkını insan yüzünden verir. Bari bundan hisse, ibret al! Böyle ol!

İnsan, Hakk’ın görür gözü, tutar eli, söyler dili ve yürür ayağı imiş; her surette Hakk’ın âleti imiş. Bakmaz mısın ki Al­lah’ın gerek keremi ve gerek lutfu veya gazabının hepsi insan yüzünden zuhur eder. Hakk bizim yüzümüzden söyler, görür ve işitir; söz, fiil ve her tasarrufu bizim yüzümüzden ortaya çıkıyor­sa, vücudumuz Allah’ın kudretini göstermeye ve tasarrufuna âlettir. Bizde bu tasarruf ve hareketi yapan Hakk’tır. Bizdeki bu vücudun Hakk’ın emaneti ve geçici olduğunu bilmeyip Hakk’ın varlık ve tasarrufunu kendi üzerimize alarak vücudun aslı ile her tasarrufu bizim zannederek nefsimize cahillik ve zulüm yaptık. Bunun için Peygamber, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” buyurdu; yani nefsini bilen Allah’ı bilir. Bizim Hakk’a âlet olup vücudu­muzda, hayır ve şer tasarruf eden Hakk’tır. Bunu bilir, bizde külli veya cüz’î irade bulunmadığını, irade ve hareketimizin Hakk ile olduğunu ve aslının Hakk’ın olduğunu bilip varlığı Hakk’a verir­sen, zulüm ve cahillikten kurtulursun.

Ey benim canım! Zahir ilmine güvenerek gururlanma. Akl-ı maaşınla bunu idrak edemezsin; anlamadığın için hulul ve ittihat zannetme. Çünkü hulul ve ittihat şeriatta nasılsa Hakikatte de öylece küfürdür. Allah hulul ve ittihattan uzaktır. Bunda birlikte­likten maksat, bir tarafın gizlenip bir tarafın var olmasıdır; belki bir taraf yok olup bir taraf var olmaktır. Bunda ilim, his ve aklın yolu yoktur. Kâmil bir mürşid huzurunda can ve baş feda edip onun himmetiyle nûrânî ve zulmânî perdeleri bir bir geçmeden bu sırlar bilinmez; çünkü keşif ve cezbeye muhtaçtır.

Aman erenler!

Gerçek mürşidim, fani vücudumun varlık sebebi, ariflerin sultanı Şeyh Hamdi bütün her şeyiyle size emanet­tir. Ona teşekküre gücüm yetmez.

Mürşidim cananım oldur

Söyler dilim canım oldur

Kavlim (hem) sultânım oldur

Hüseyin Sultân Hû

Selîm Dîvâneye meded

Ondan erdi kalmadı derd

İsmi olsun dilimde vird

Hüseyin Sultân Hû
HAKK VE HALK

Duadan sonra tekrar sözümüze dönelim: Şimdi, tamamıyla bütün vücüd Hakk’ın vücududur, dediklerini, her şey top yekûn Tanrı’dır, diye anlama. Halk yoktur, Hakk vardır ya da Hakk yok­tur, halk vardır şeklinde zıddıyla da anlama. Zahir ve bâtın (iç ve dış) bütün tasarruf Hakk’ındır. Halkın varlığı geçicidir, Hakk’ın varlığı yanında bir serap ve hayal gibidir.

Geçici olan şey de yok sayılır. Çünkü halk, vücudunu, var­lığını Hakk’tan alır. Sahibi emanetini aldığında sende ne vücut kalır ne de yetki. Meselâ bir düğüne gidecek olsan, bir kimseden emanet elbise alıp giyerek düğüne gidersin; dönüşte sahibine teslim edersin.

Ey benim canım, bu mesele kâmil bir mürşidin yardımına muhtaçtır. Bunu sadece söz olarak öğren pek çok kimse sapıklığa düşmüştür. Çünkü ne kul Tanrı, ne de Tanrı kul olur.

Bazı sapıklar bunu anlamayıp bizdeki külli iradedir, o hâlde Hakk’ın iradesidir, derler. Gerçi herkesteki irade Hakk’ındır; fakat, Tanrı kendi irade ve yetkisini kimseye vermez, kimseye devretmez.

Bir şey senin isteğinle ortaya çıksa, benim irademle oldu sanırsın. Ama o senin değil, Hakk’ın iradesidir, dileğidir. Küllî irade, insan-ı kâmilde bile yoktur. Bilmez misin, Allah’ın Resûlü’nün mübarek dişi kırıldı. Onda küllî irade olsa kırılır mıydı? Bütün tasarruf, yetki Hakk’ındır. Yüce isteği seni düşmana karşı galip kılmak ise yapar ve değilse düşmanı sana karşı galip yapar. Mülk onun, tasarruf onun! Kimden dilerse onun vücudundan iş görür.

Şimdi, böyle küllî irade davasında olan can, bil ki dalâlete düşmüştür. Eğer sende küllî irade olsa hasta olmayı veya ölmeyi ister misin? Ama, hasta olursun ve vakti gelince ölürsün. Bundan anlaşıldı ki insanda ne küllî, ne de cüz’î irade vardır. İnsana ge­reken, hayır ve şer, her tasarrufu Hakk’tan bilmektir. Hakk’a karşı gelmeyip aczini itiraf ederek kullukta bulunmak için melâmet yoktur.

Ne ol bu olur ve ne bu olur ol

Hakikatde budur vahdetdeki yol

Halkın sonu fena önü ademdir Hakk’ın sonu beka, önü kıdemdir

Nitekim Muhammediyye sahibinin şu sözleri buna işarettir:

Hakikatde odur mevcûd bu söze demezem lâ lâ

Velâkin bil, bu ân durur değil ol bu bu ol kellâ

Şimdi bu meseleyi tasavvuf ehline sorup cevap alırsan, kâ­mil mürşidin yardımına ihtiyaç olduğundan sapıklığa düşersin. Çünkü bazı âşıklar, her şey birden Hakk’ın vücududur, dedikle­rinden yanlış anlar ve Allah korusun, Hakk’ı veya halkı inkâr ederler. Ya da Hakk’ın kudretini fark etmezler ve Hakk’tan korkulan kalkar; diline ne gelirse onu söylerler. Bunun sebebi, kendisi taklitçi olduğundan Hakk’ı da taklit sanır. Kendisi bütün yorum­larından ve şüphelerinden kurtulup Hakikate ulaşsaydı, Hakk’ın beraberliğinden ve tam bir yakınlığından uyanık olup son derece edepli olurdu.

Bir âşık Hakk’ın cezbesi ve bu yakınlıkla bu uyanıklığa ula­şırsa onun işareti yalnız bile olsa yakınlık ve beraberlikten asla gaflette bulunmamasıdır; son derece acizlik ve niyaz hâlinde olup edebinden ayağını uzatmaya bile Hakk’tan utanmasıdır.

Bizler, taklitte olduğumuzdan, yalnız Hakk değil, halk yanın­da bile edepsizlik edip ayak uzatırız. Sultan meclisinin âdabına uymayız. Bunun sebebi, yakınlığımızın sadece sözde olmasıdır. Yoksa yaşayarak ve bilerek değildir. Veya o can kendinin gölge gibi son derece âciz olduğunu, her hâlinde, nefes alıp vermede, Hakk’a muhtaç bulunduğunu unutup, kendisinin çok büyük olan ihtiyaç ve aczini bilmeyip, Hakk’ın tam kudretini kendisinde görerek yanılmakla, halkın varlığı Hakk’ın imiş; meğer halk, Hakk imiş diye, yanlış anlar.

Bu sözler sen Tanrı’sın veya halk Tanrı’dır demek değildir.Fakat Hakk’ın tasarrufunun ortaya çıkışı, zahir ve batında kudre­tinin kemâlini göstermesi halkın yüzünden zuhur eder. Bu halkta asla irâde ve vücut olmayıp gerek hayır ve gerek şer, cümlesinin Hakk’ın olduğunu ispat etmek içindir. Çünkü halkın Hakk’sız, asla harekete gücü, kuvveti yoktur. Yoksa, halk Tanrı’dır demek de­ğildir.

Böyle yanlış anlayan can, ben Hakk’ım, gaypta Tanrı yok­tur; eğer bir iş tutarsam rızkım ortaya çıkar veya bir yerden ister­sem rızkım gelir; yoksa aç kalırım diye yanlış düşünür. Bu ina­nış, Hakk’ın cümleyi kuşatan, her şeydeki ilmi değildir. Allah’ın kendi zâtına mahsus olan bir ilmi vardır. Onu ne enbiyâ ne evliya bilir. Diğer taraftan, bazıları, Allah her şeyle, herkesle beraberdir ve yine her şeyden münezzeh, ayrı ve uzaktır, şeklinde söy­lenenlerin Hakikatini bilmeyerek yanlış inanca saparlar.

Allah korusun, bu inanç, Hakk’ı bildim zannedip bilmemek­ten ortaya çıkar. Onun için herkese bir kâmil mürşit lâzımdır. Bu anlattıklarımız dinden çıkan, sapıtan ve dalâlete düşenlerdir. Bunlar hep yarım mürşitlere rast geldiklerinden böyle dalâlete düşerler. Zahirî ilimlerle donanan bazıları da bu ilimleriyle guru­ra kapılıp mürşide teslim olmaz.

Nefsin gururundan ve ilmin varlığından gereği gibi kurtulamayıp ahlâkını güzelleştiremezse, ruhunu temizleyemez ve ilâhi sırlar kendisine keşfolmaz. Tasavvuf kitaplarına bakıp söz öğrenmekle kendini kâmil oldum sanarak gururlanır. Nefsinin hilesine aldanıp marifet menzilinde kalır, Hakikate ulaşamaz. Çünkü hâl olmayınca (yaşamayınca), söz ile Hakikate ulaşamaz veya inkâra düşer, Allah korusun!

BAZI CAHİL ŞEYHLER DE MERKEP İZİNDE SU GÖRÜP DENİZİ BULDUK SANIRLAR.

İlâhî sırlardan azıcık haberdar olan kimse kendisini kâmil oldum zanneder; nefsin hilesine aldanarak Hakikate ulaşamayıp berzahta kalır. Birkaç tasavvuf kitabına bakarak oradaki şeriata aykırı gibi görünen sözleri, âlim gibi görünenlerin akl-ı maaşı anlayamaz, kusurun kendisinde olduğunu da bilmez. Ehlullâhın yanlış inançta olduğunu sanıp cebriyye ile müridi fark edemedi­ğinden, ehlullahı cebriyye veya kaderiyye ya da hulul ve ittihad inancı içinde zanneder. Hakikati ve ilâhi sırları inkâr eder. Şeriat dairesinden dışarı çıkmağa korkar. Gerçi cahilin samimiyeti faz­ladır; fakat az şeyle kanaat edip kalır. Ama sâdık âşıklar, Hakk yoluna din ve mezhep değil canlarını başlarını bile feda ederler. Sakın gece ve gündüzünü ziyan etme. Bütün korkulan bırakıp gece ve gündüz, Allah aşkı ile mest, sarhoş ve hayran ol:

Ey yâr-ı cinân ten ile canım senin olsun

Mezheb ile dîn ile îmânım senin olsun

Aşkınla senin varlığımı hep sana verdim

Evrâd ile ezkâr ile esmam senin olsun

Yüzünde olan nûr ile envârını gördüm

Bana sebep ol küllî ile varım senin olsun

Dîvâne Selîm mahv oluban çıksın aradan

Bi’l-cümle olan nâm ile sânım senin olsun

diye kendini mahvedip mahviyyet, yokluk makamında, Hakk’ın cemâlini seyretmeye dalmayınca karar edemem.

Benim canım, amaç nedir? Allah korusun, ayıp görmek de­ğil veya ‘erenleri noksan görüp kendimi tamam görmek, göster­mek değildir. Fakat bu yolda “Himmetin yüceliği imandandır.” mânâsının gereğince gayet ulu himmet, çok gayret ve ilâhi cez­beyle mest ve hayran olan sâdık âşıklarla sohbet lâzımdır. Mak­sat, Hakk taliplerine gayret vermektir. Tesellî bulup makamda kalmayalım ki, nefsin hilesi ve gururudur. Makamsızlığa erelim, yeter.
VARLIK HAKK’INDIR

Ey Dîvâne!

Çok gevezelik ettin. Kendi sözümüze gelelim ki asıl maksat Hakk’tır. Eğer sen ters anlayıp Hakk’ım dersen, bilirsin ki, kendini ve bu yaratılmışları yaratmadın. Elbette senin ve bu yaratılmışların bir Hâlık’ı (yaratıcısı) vardır. Ama yaratılmışlar yüzünden zuhur etmiştir. Niyâzî-i Mısrî, bütün varlık Hakk’ın ve yaratılmışlar yüzünden zuhur eden Hakk olup Hakikatte bütün varlık tamamıyla Hakk’ın ise “Kendini bilen Rabbini bilir sırrı nedir, “Attığın zaman sen atmadın, fakat, Allah attı” sun nedir? Ya kul hangisidir veya Allah hangisidir, fark ediver” diye sor­muştur.

Bu, keşfe muhtaçtır; söze ve yazıya gelmez, benzetme kabul etmez. Fakat gerçek mürşidim, fani vücudumun hayat sebebi, ariflerin sultanı, kutup, evliya çeşmesinin başı, Zât-ı kibriyânın nuru Şeyh Sultan Hamdi hazretlerinin himmetiyle, imkân nispe­tinde açıklayalım. Niyâzî-i Mısrî’nin sorusu şudur:

Müşkilim var size ey Hakk dostları eylen reşâd

Kim cevâbın veren olsun Hakk katında ber-murâd

Ol ne kesretdir ki onun haddi yok pâyânı yok

Kesret içinde ne vahdetdir ki ona yok idâd

Çokdur enva’ı bu halkın biri insan üç bölük

Biri ehl-i hayme birisi kura biri bilâd

Üç bölükden dahi üç bölük bölünmüş ey hâce

Biri mü’min biri kâfir biri ehl-i inkiyâd

Kangısı Hakk’dan ırak olmuş bunların söylegil

Kangısı kadir ki Hakk emrine eyleye inâd

Hakk’ın iken her tasarruf bu abes sözler neden

Nefs ü şeytân dediğin kimlerdir eylerler fesâd

Dünye vü ukbâ dahi haşr u neşr olmak nedir

Bunları bildir bana hem ne durur mebde vü meâd

Âhiretde cennet ü nîrân u berzah kim denir

Bunların aslı nedir kim olupdur yevmi ‘t-tenâd

Kahr u lutfun illeti bir demenin aslı nedir

Bu ikinin vahdeti midir aceb râh-ı sedâd

Ya’ni rahat ayn-ı mihnet mihneti rahat mıdır

Cümleden râzî mıdır Hakk ber-tarik-ı ıttırâd

Hakk Teâlâ ‘dan yakın eşyaya bir şey yok denir

Lîk bildir kim durur Allah yâ kimdir ibâd

Men arefle mâ rameyte iz rameyte remzini

Fark ediver mümkün ise ber-sebîl-i infirâd

Müşkili çoktur Niyazi’nin velî biri de bu

Zâhid anlasa Hakk’ı zühdü neden olur kesâd

BENİM CANIM, NİYÂZÎ SULTAN’IN BU NUTK-I ŞERİFİ ELİME GİRDİ­ĞİNDE GERÇEKTEN GÖRDÜM Kİ, DÖRT KİTABIN MÂNÂSINI KENDİNDE TOP­LAMIŞ, BELKİ GELMİŞ GEÇMİŞLERİN HEPSİNİN İLMİNİ KAPLAMIŞ BİR UÇSUZ BUCAKSIZ OKYANUSTUR. BİR ÂŞIK BUNLARIN CEVABINI TEK TEK, HER BİRİNİ FARK EDERSE BÜTÜN TEHLİKE VE DALÂLETTEN KURTULUP YERYÜZÜNDE HAKK’IN HALİFESİ OLUR.

Aman meded, mürüvvet erenler!

Bu âciz yüzü karadan bu müşkili halleden sizlersiniz. Arada bu gamdan ve nefsin hilesinden sizlere sığınırım. Bu günahkârı siz koruyun; içimden, gönlümden Hakk’ın dışındakileri çıkarın. Tabiat bağından, tuzağından; hevâ ve hevesinden, nefsin lezzet­lerinden kurtarıp gönlümü gizli sırrın nuruyla aydınlatın. Sizler­den isteğim, dileğim; aşkımı, derdimi, ziyade edin, arttırın. Dile­ğimin kabul edilmek için yüzü kara olduğunu biliyorum, meğerki Hakk kabiliyet vere. Fakat cürmümü ve eksikliğimi itiraf etti­ğimden dergâhınıza acz, niyaz ve yoklukla yüz sürerim. Bu ni­yazımı kerem edip kabul edin. Sizin şânınıza düşen lütuf, kerem ve aftır. Bizim şânımız daima cahillik, gaflet ve haddimizi bil­memektir.

“Ey hâl ve hareketleri değiştiren (Allahım)! Hâlimizi iyiye çevir.”

Aman erenler! Kınanan, yerilen huylarımızı iyi ahlâka çevi­rin. Hevâ ve hevesimizi rûhaniyete dönüştürün. Cahilliğimizi, bilgiyle, ayrılığımızı vuslatla değiştirin. Can gözüyle daima Hakk’ın cemâlini seyretmeye dalalım

Şimdi, mürşidim gavsü’l-vâsılîn Sultan Hamdi Hazretleri’nin himmetiyle bu soruların cevabı doğru bir biçimde açıklanıp yazıldı. Ama bazılarının cevabı yok ve bazılannmkinin de ya­zılması lazım.

Şimdi, şunu iyice anla! Ne halk, Hakk olur ve ne Hakk, halk olur. Çünkü, halkın evveli yokluktur, âhiri, sonu yine fânîdir. Yokluk bunda teklik manasınadır. Zira, yok var olmaz, var da yok olmaz. Yani halkın evveli yokluk demek teklik demektir. Yani sen yaratılmadan önce ruhun ve cesedin yok değildi, var idi. Ama başka başka idi. Yani, ruhun başka ve cesedindeki ateş, su, hava ve toprak başka idi. Ve halkın ortası birleşiktir. Yani Allah yarattı demek: Allah’ın emri dört unsura geldi. Tek iken ateş, su, hava ve toprak bir yere geldi; birleşip dördünden bir vücut oluştu. Sonra, “Ben ona ruhumdan üfledim” (Hicr, 29) mânâsınca ruh üfleyip diri kıldı. Vakti gelince doğup âdem oldu ve halk oldu. Buna sen nasıl Hâlık (yaratıcı) dersin ve nasıl ön­ceden yok idi dersin?

Şimdi, bundan anla ki: Sen kulsun. Her şeyi yoluyla, usu­lüyle anla; yoksa Firavun gibi benlik davasına kalkma! Halkın âhiri yine fânî olmaktır. Yani her şey yine geldiği yola gidip bir yere toplanıp birleşmişken yine ayrılır. Çünkü önce her organın var idi; fakat, başka başka idi. Sonunda yine dağılıp başka başka olur. Fakat Hakk’ın evveli kadîmlik (başlangıcı olmayan öncelik) ve âhiri yine bâkîliktir.

Şimdi, bundan sonra cem’den farka gelip ubûdiyyeti (kullu­ğu) ve ulûhiyyeti (ilâhlığı) birbirlerine karıştırmayıp kulun aczini ve Hakk’ın kudretini isbat edelim.

Şimdi, Hakk, değişmek ve başkalaşmaktan uzaktır. Halk da­ima değişim ve başkalaşım içindedir. Ama Hakikatte değişen yine Hakk’tır. İmdi sen yaratılmışsın ve hadissin yani sonradan olmasın. Sen bilirsin ki, gözü ve kulağı, eli ve ayağı sen yarat­madın. Bunları yaratan cümlenin varlığı olan zâttır. İmdi, bundan yanlış anlayıp bu halkı yine halk yaratmıştır diye dalâlete düşme. Yani Hakk’ın kudreti ve zâtı cümlenin vücudunda gizlidir. Çünkü her şeyi işleten odur ve her şey onun vücududur. O bir zâttır. Benim canım, bu halk-Hakk ifadeleri, henüz yeni başlayanla­rın anlaması içindir. Hakikatte ne yaratılmış var, ne yaratılacak olan var. “O, her an yaratma halindedir” (Rahman, 29), mânâ­sınca Hakk’ın işleri, Hakk’ın ortaya çıkışı ve hikmeti böyle ge­rektirir. Her şey onun vücudu. Âra yerde kimse yok. Kendi aldı, kendi sattı, kendi pazar eyledi.

Şimdi, her şey tamamıyla Hakk’ın vücudu iken Hakk yine her şeyden münezzehtir, uzaktır. Münezzehliği şu mânâyadır ki; cümlenin vücudu onun zâtının âletidir, belki zâtıdır. Cümlesini yine nasıl isterse öyle kullanır. Her şey, onun vücuduyken her şey, yine O’nun ilminden âcizdir. Kendi işini ve kendi zâtını yine kendi bilir, kimse bilmez.

Meselâ elin ile tutarsın, ayağın ile yürürsün. Sen ne tuttun, el bilmez ve nereye gidersin, ayak bilmez. Bilen, can olduğu gibi cümlenin canı, Allah’tır. Cümle vücudu nasıl kullanır, kendi bilir; insanlar bilmez. Bakmaz mısın ki kuluna bir belâ verir, kul Allah’ın hikmetini bilmediği ve Hakk’ın kuluna o belâyı vermek­ten muradının hayır olduğunu kul bilmediğinden, razı olmayıp şikâyetçi olur. Eğer Hakk’ın muradını kul bileydi, o kul, o be­lânın geldiğine sevinirdi. Çünkü Hakk kuluna düşman değildir. Niçin olacağını kul bilmez, ama Allah bilir. Nitekim buyurur: “Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz müm­kündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür…” (Bakara, 216).

Bilmediğin bir şey sana çirkin gelse, onu çirkin görme; bel­ki, sana hayırlıdır. Ama bir şey sana nispet sevimli gelse sevin­me; belki, o şey sana yaramazdır.

Şimdi, velîler bu sırrı bildiklerinden, Hakk onları nasıl kulla­nırsa, onlar Hakk’ın hükmüne teslim olup razı olurlar. Hakk’ın hikmetini kimse bilemez. Ancak Hakk’ın yaklaşıp gece ve gün­düz işi gücü Hakk ile olanların beşeriyeti mahvolmuştur. Onlar her sırra erişebilirler. Nitekim buyurur: “İlimde râsih olanlar, yüksek payeye erişenlerdir.” (Âl-i İmran, 7). Gerçi Hakikatte Hakk’tan başka yoktur; ama ona tamamıyla kimsenin aklı ermez. Onun için Peygamber: “Nefsini bilen Rabbini bilir” dedi; fakat, “Allah’ı bilir” demedi.

Bu yazılanlardan maksat, Hakk’a akıl ermez. Her sırrı ta­mamıyla bildik zannedip gururda olmayalım. Nefsin hilesidir. Bildik dediğimiz cahilliğimizdendir. Bizden bilen, Hakk’tır. Bize ne kadar bildirirse o kadar biliriz. Öyle ise biz daima aczde ve niyazda, kulluk ve yoklukta olalım.

Şimdi, sen bütün varlıkların toplamısın. Özünü bil. Zira senden hariç ne Hâlık (Yaratıcı) ve ne mahlûk (yaratılmış) var. Şimdi, sende hem Hâlık var, hem mahlûk var. Hem hadis (son­radan yaratılan) var, hem kadîm (önceden var olan) var. Hem fena var, hem beka var, hem kul var, hem Tann var. Hem ceset var, hem rûh var. Hem zahir var, hem bâtın var. Hem evvel var, hem âhir var.

Bunları kendi vücudunda Yaratıcıyı yaratılmışa, yaratılmışı Yaratıcıya; yani kulluğu ve ilâhlığı birbirine perde yapmayıp daima acz ve kullukta ol. Erlik ve keramet budur. Yoksa ben Tanrı’yım diye Firavun olmak değil. Ya da ben kulum diye be­nim gaybda Tanrım var; seni başka, Hakk’ı başka bilip şirke düşmek değil. Vücudunda hem Hakk’ı bul, hem seni bul. Birbir­lerine perde etme!

İmdi, senin aslın ateş, su, hava, topraktan oluştuğundan ya­ratılmışsın, sonradan olmasın. Bunlar toplanıp bir araya gelme­den önceki teklik hâline bakarsan, Hakk’sın, kadîmsin, yani baş­langıcın yok. Sonra yine değişip başkalaştığından fânisin. Canın aslı ve dört unsurun aslı Hakk’ın zâtıdır. Fakat unsurlar değişir. Can ne bir yerden geldi ve ne bir yere gider.

Behey Dîvâne, bozulup yazılan da sensin. Gidip gelen de sensin. Lâkin değişen tarafına halk denir. Her şeyin aslına dönüp bakî olduğu tarafına Hakk denilir. Nitekim buyurur:

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak, ancak azamet ve ikram sahibi Rabb’in zâtı bakî kalacak.” (Rahman, 26-27). Yani bütün eşyanın görünen yüzü yaratılmıştır, fânîdir ve değişip başkalaşır. İç yüzü Hakk’tır, bakîdir. Şimdi, Hakk’ı bulmak kolaydır, çünkü cümlenin vücududur. Fakat dönüp halkı bulmak güçtür. Çünkü bağımsız bir vücudu yoktur. Onun için Niyâzî-i Mısrî:

Hakk Teâlâ’dan yakın eşyaya bir şey yok denir

Lîk büdur kim durur Allah yâ kimdir ibâd

diye buyurdu. YANİ SEN DE HEM HAKK’I BUL, HEM KULLUĞUNU BUL diye uyarır.

Şimdi, her kim hem Hakk’ı hem halkı, hem fenayı hem be­kayı, hem hadîsi hem kadîmi, hem kendinin bütün aczini hem Allah’ın sonsuz kudretini kendi vücudunda bulup kulluğu, ilâhlığı birbirlerine perde yapmazsa, o kimse bütün şüphe ve tereddütlerden kurtularak tevhit ehli olup kullukta bulunur. Çün­kü, kullukta bulunmamak Hakk’ı ve halkı fark etmeyip kararsız­lık ve şüphedir. Veya ters anlayarak kulluğunu kaldırıp ben Hakk’ım diye tozu koz anlamış olmaktır; Hakk’ı yanlış anlayıp farkı bilmeyenler nefsin hilesine aldanıp kendini evliya zanne­der.

“Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi.” (Enfal, 48).

Onlar ise insan-ı kâmilin inanç ve yolunu bilmediklerinden kulluk, zayıflık ve yoklukta olanlara acemi ve bulanık derler. Doğru yolu araştırmaya devam ettiğini sanıp insan-ı kâmilin nazarından ve himmetinden uzaklaşıp mahrum kalırlar. Onun için insan-ı kâmili şeriat ehli de tarikat ehli de bilemez; her ikisi de insan-ı kâmili göremez. Onun için mürşidimiz Hamdi Sultanı, o bölgedeki tarikat ehli noksan ve olgunlaşmamış sanarak kendi acemiliklerini onda görürler.

“Vuslatı olmayanın marifeti yoktur. Farkı olmayanın da kulluğu yoktur.” Yani, bir kimse Hakk’a ulaşmadıkça şeriat yo­lunda kalmıştır. O kimse Allah’ı bilmez. Bir kimse Hakk’a ulaş­tıktan sonra geri farka gelip kulluğunu ve zayıflığını bulmamışsa, o kimsenin kulluğu yoktur. Önceki hâli gizli şirkti, ikincisi dalâlet ve dinden dönme yoludur. Tevhit ehli hem ceme varmış hem de farka gelmiş olmalıdır. Nitekim Hüdâyî Sultan buyurur:

Şunun kim cem’i yok irfanı yoktur

Şunun kim farkı yok ilhâdı çoktur

Biri şol Türk’e benzer şehre gelmez

Biri şehr âdemi karyeye gelmez

Hakikatte kemâl ehli hem köye hem şehre gelendir. Şimdi, tevhidin aslı hem cem’e varmış olmalı ve hem geri farka gelip kulluğu ve ilâhlığı birbirlerine perde yapmayıp zayıflığını anla­malı ve kullukta bulunmalıdır. Nitekim, Hz.Ali (kerremallâhü veche) buyurur:

“CEM’SİZ FARK ŞİRK, FARKSIZ CEM’ ZINDIKLIK; İLHAD, CEM’ VE FARK TEVHİDDİR.”

Evliyâullahtan bir âşık, Hakk’a demiş ki;

“YÂ RAB, BEN YOĞUM, SEN VARSIN.” Hakk, o kula:

“EY KULUM! GÜZEL, BENİ TEVHÎD ETTİN. YA HANİ SENİN KULLUĞUN !” demiş.

Şimdi, Hakk’a kavuştuktan sonra geri farka gelip kulluğu bulup kulluğunu ulûhiyyete perde etmemek her âşığın elinden gelmez. Son derece zordur; kâmil mürşide ihtiyaç vardır.

Ey benim canım! Niyâzî-i Mısrî’nin;

Müşkili çokdur Niyazi’nin velî biri de bu Zâhid anlasa Hakk’ı zühdü neden olur kesâd dediği, cemden sonraki farka işarettir. Zira cem makamında secde edenle secde edilen bir olur. İbadet eden, ibâdet edilen bir olur. Harf, ses ve söz kalmaz. Bu makamda sâlik, şeriatı gereğin­ce yapamaz, ilhâda meylederek gerçek inançtan sapar.

Buraya ulaşan âşığın yaptığı zühd niçindir? Önce yaptığı Hakk’a kavuşmak için idi; Hakk’a kavuştu, istediğine ulaştı. “Ebrârın iyilikleri, mukarreplerin seyyiatıdır.” Yani, Hakk’ı iste­yenin iyilikleri, yani ibâdeti, Hakk’a kavuşan âşığa günahtır. Çünkü Hakk’a kavuşan âşığa gerek ibadetler gerekse sülük bun­ların hepsi şirktir. Böyle olunca sona ulaşanların ibadeti ne için­dir, demektir. Şimdi, sona ulaşanlar insan-ı kâmildir, insan-ı kâmil sadece bir kuldur. Niyazi’nin şu mısraı buna işarettir:

“Abd-i mahzam ben tasarruf bilmezem”
ABD-İ MAHZ

Şimdi, gerçek kul ona derler ki, elinden, dilinden, gözünden kimseye zarar vermeden her ibadeti yapar ve her âdabı yerine getirir. Fakat yaptığı ibadetinde bir maksat olmaz. Yani, Cehen­nem korkusundan veya Cennet ümidinden ya da dünya için yapmaz. Halis, muhlis, sadece Allah için yapar. Yani, onun iba­deti Hakk’ın emrine uymak içindir. Çünkü ibadetinden bir şey bekleyen Allah’a şirk koşarak ibadet etmemiş olur. “Hasenâtü’l-ebrâr (iyilerin iyilikleri)” demek budur.

Hakk’ı isteyen, ibadeti Hakk’a kavuşmak için yapardı. Sona ulaşanlar ise Hakk’a kavuştu. Bunların ibadeti Hakk’ın emrine uymak değil, ebrârın ibadeti gibi Hakk’a kavuşmak için veya herhangi bir şey için olursa sona ulaşanlara öyle ibadet günahtır. Sona ulaşanların ibadeti ancak emre uymak için olur, demektir.

Bu makam son derece tehlikeli makamdır. Bazısı bir Hakk mürşid-i kâmile rast gelmediğinden, bu makamda ben Hakk’a kavuştum, ibadet edersem şirk olur diye dalâlet ve sapıklığa kal­kıp gerçek inançtan döner. Oysa bu ibadet etme demek değil, ibadetinde başka maksat olmasın ve ettiğin ibadeti görme, de­mektir. Nitekim Hasan-ı Basri buyurur: “Hakîkat ibadet edip ibadeti (görev yapmış gibi) görmemektir.” Hakîkat oldur ki iba­deti edip ve ettiği ibadeti görmemektir. Yani görmeyi terk et­mektir. Yoksa ibadeti terk et, demek değildir. Hüdâyî Sultan buyurur:

Hakikat sanma ki terk-i ameldir

Terk-i rü’yet-i ameldir ki güzeldir

SÖZÜN ÖZÜ, BİR KİMSE ŞERİATI YERİNE GETİRMEZSE O KİMSE YAN­LIŞ ANLAYIP DALÂLETE VE SAPIKLIĞA DÜŞMÜŞTÜR. Zira önce vuslat, kavuşma neye derler, onu bil. Vuslat, kesifliği bırakıp latif ol­maktır. Yani kesif, dalâlettir; latîf, hidayettir. Muhasebe ile dalâ­leti bırakıp hidayet hareketiyle hareket ettikten sonra, senin yok olup Hakk’ın var olmasıdır. Sen yok ol dedikleri: Sendeki suret ve sıfat senin değildir, Hakk’ındır. O sureti ve sıfatı Hakk’a verip senin aradan çıkmandır. Bir de senin sıfatını Hakk’ın sıfatına değiş demek, yani, senin sıfatın beşeriyettir; yaramaz huylardır ve hayvan sıfatıdır. Bunlardan kurtulup Hakk’ın insan-ı kâmil sıfatı olan iyi huylarıyla huylanmandır. Yaramaz huyu iyi huyla değiştirmendir. Nitekim, şeyh Mahmûd-ı Şebüsterî buyurur.

Eğer tebdil edersen hüsne sıfatı

Hemân tebdil edersin zâta zâtı

Yaramaz huyunu iyi huya çevirirsen sendeki sureti ve sıfatı değiştirmiş olursun ve eğer ahlâkını değiştirmezsen Hakk’ı bilsen de fayda etmez. Çünkü nefsin gururu ortaya çıkar. Hakk’ı ortaya çıkarıp herkesin Hakkını yerine getiremezsen halk senden emin olmaz.

Şimdi, kavuşmaktan maksat, sadece Hakk’ı bilmek değildir. Hakk’ı bilmek, inkâr etmeyip her şeyi Hakk bilip her şeyin Hakkı­nı vermektir ve bütün organlarından halkın emin olmasıdır. Bu ise kalp düzeltilip, ruh temizlenip, nefis terbiye edilmedikçe olmaz. Kalbin düzeltilmesi Hakk tarafından sâlikin gönlüne gizli sır gelmedikçe olmaz. Kavuşmaktan maksat, ancak sırr-ı hafî denilen gizli sırdır. “Allah, dilediği kimseye nurunu eriştirir.” (Nur, 35) dediği buna işarettir. Herkesin Hakkını verip, herkes ondan razı olup, herkeste Hakk’ın yüzünü görüp daima kontrol altında olmadıkça kimseye bu nur gelmez. Bu nur gelmedikçe, kimse hidayet bulup ve Hakk’a kavuşup herkesin Hakkını vermez. Mülhid ve zındık, bu gizli sırrı bilmediklerinden sözle ve gerçekte yaşamadan sadece bilmekle Hakk’a vasıl olduk sanıp nefsin gururuna aldanmışlardır. Hevâ ehli ile ehlullah arasındaki fark, bu gizli sırdır. “Kendi yollarımıza eriştireceğiz” (Ankebut, 69) âyetinde yoldan mak­sat, bu nurdur ki buna cezbe-i Hakk derler. Şimdi, yaramaz huylardan kurtulmayanlar, Hakk’a ulaşmış değildir. Kavuşmaları kendi zanlarıyladır, taklittir. Bundan anla!

BİR KİMSE ŞERİATA UYMAZ VE YARAMAZ HUYLARDAN KURTULMAZSA, OL KİMSENİN KALBİ DÜZELMEZ; RUHU ARINIP, NEFSİ TERBİYE OLMAZ. NEFİS TERBİYE EDİLMEYİNCE KİMSEDEN BU SIRR-I HAFÎ DENİLEN GİZLİ SIR ORTAYA ÇIKMADI. O KİMSE, DAVADAN VE GURURDAN KURTULAMAZ; YA­LANCIDIR.

Şeriatta, önce YALANCI MEHDÎ ortaya çıkar, dedikleri budur. Bunun yalancı olması, Muhammed’in yoluna uymamasıdır. Çünkü eğer gerçek mehdî olaydı, Muhammed’in yolunda olurdu. O hâlde şeriata uymadan Hakk’a kavuşup hidâyet buldum, demesi yalandır. Mehdî’den maksat, hidâyet bulmaktır. İsa’dan maksat, ruhun nefisten temizlenip Rûhü’l-kudse (kudsî ruha) ulaşmasıdır.

Şimdi, bundan anla ki, yaramaz huylardan kurtulmayan ve şeriata uymayanlar, Hakk’a kavuştum diye vuslat davasında bu­lunsalar, onlar yalancıdırlar. Zira, bir kimse hidâyet bulmadıkça Hakk’a ulaşamaz ve eğer hidâyet bulsaydı şeriatı, Hakk bilip ona uyardı. Böyle marifetullaha ulaşıp ayne’l-yakîn makamında iken kendini Hakikate ulaştım zannedip Hakke’l-yakîn makamındayım diye dava eden âşıklara, Bârî-i Teâlâ hidâyet edip “Allah, dilediği kimseye nurunu eriştirir.” (Nur, 35) âyetince Hakka’l-yakîn makamına ulaştırmayı isterse Hakk tarafından o âşığın gönlüne hidâyet nuru tecelli eder. Ona Hakk’ın cezbesi, gizli sır, rûhü’l-kuds ve izafî ruh derler. İsa’nın gökten inmesi ve Mehdî’nin çık­ması budur. O âşığa o saat hidâyet erişerek kendi vücudu, kendi İsâ ve eksikliği keşfolur.

Kendi hâllerine bakar ki kendi hâllerinde asla erenlerin hâl­lerinden bir hâl yok. Bu durumda ne Muhammed’in emirlerini yerine getirebilmiş, ne tarîkat kurallarına uyup kalbini saflaştırmış, ruhunu cilalamış ve nefsini temizlemiş… Daima heveslerine kapılıp gaflette bulunmuş, nefsin gururuna son derece aldanıp halkın gönlünü yıkmakta!

Köpek sıfatıyla basit hileler yapar. Tilki sıfatıyla bakar; gö­rür ki kendi yine önceki yaramaz huylarından ve hayvani sı­fatlarından kurtulmamış ve asla ahlâkını değiştirmemiş. Meğer kendini kâmil gördüğü, nefsin gururu ve hilesi imiş. Uykudan uyanır gibi gafletten uyanır. Böylece kendini ayıp ve noksan içinde görür. Tövbe ederek feryad u figân ile ağlayıp şeriata dö­ner. Nefsini hesaba çekerek günden güne yaramaz huylarını iyi huyla değiştirir. Halka muhabbet edip eksikliği kendinde ve tamlığı halkta görmeye başlar. Çünkü, o zaman Hakk’tan başkasını görmez. Kendini baştan ayağa kadar isyana batmış görüp feryat eder ve görür ki, bunun Mehdî’yim dediği-meğer Deccâl imiş. Yani hidâyet olup Hakk’a vasıl oldum, dediği yalan dava imiş. Tamamıyla nefsin hilesine, oyununa ve gururuna aldanıp davada kalmış.

Dertmend sâlik bunları böyle görerek kendinin evvelden ya­lancılık ile velilik davasını ettiğinden gerçek erenlerden haya ve edep edip yüzünü yerlere sürer. Feryat ve figân edip gerçek eren­lerden medet istemeye başlar. Erenler de bunun feryadına mer­hamet ederek kendilerini gizlemeyip bunun gönlüne nazar eder­ler. Allah’ın velîlerinin yolunu, itikadını, tevhidini ve edeplerini gösterip bunu doğru yola iletirler. O himmet sebebiyle buna Hakk tarafından hidâyet yetişip sırr-ı hafî (gizli sır) tecellîsi zuhur eder. O zaman bunun beşeriyyeti ve yaramaz huylan iyi huya dönüşür. Zâtı ve sıfatı mahvolup bunda asla irade, kudret, gurur, dava ve benlik kalmaz. Zahirinde Hakk’tan gayrı bir şey kalmaz. Kendine, halka, muhabbeti artar ve yaramaz huyları gider. O zaman herkes bunun elinden, dilinden, gözünden emin olur. Herkes bundan hoşnut ve razı olduğundan Hakk tarafından sevilip Allah’ın velî kullarından olur. O zaman bunun vücudundan ger­çek Mehdî ortaya çıkarak Muhammed’in şeriatını uygular; İsâ, gönlünün göğünden kalbe iner ve Deccâl’e Mekke kapısında mızrakla vurup öldürür. İsâ, Mehdî’ye uyup namaz kılar, imâm olur. Yani nefsi rûh ve ruhu rûh olursa, değişim olur. İsa’nın Mehdî’ye uyması, Hakk tarafından sırr-ı hafî tecellîsi ortaya çıkın­ca nefsinin rûh olmasıdır. Ruhu dahi rûhü’l-kuds olup hidâyete uyar.

Mızraktan maksat muhasebedir. Deccâl’den maksat nefistir. Çünkü nefis baş kaldırıp bilmekle ve akılla Hakikate ulaştım diye sâliki aldatıp gurura ve davaya bırakmış idi. Şimdi rûh, rûhü’l-kuds olur. Kendinin, gaflette olup nefsin hilesi ve gururuyla yan­lış fikirlerle içinin kirlendiğini bilir. Gönül kapısı önünde muha­sebe mızrağıyla Deccâl olan nefsi katleder. O zaman sâlikin vü­cudundan gerçek Mehdî ortaya çıkar. İsâ da inip Deccâl’i katle­der ve Muhammed’in şeriatına uyar. Bundan anlaşıldı ki, şeriata uymayanlar Hakke’l-yakîn makamına ulaşamaz; yalancıdır. On­lar kararsızlıkta kalmıştır. Temkîn ve istikâmet bulmamıştır. Temkîn bulan âşık şeriatı inkâr etmez; gereği gibi icra edip her şeyin Hakkını verir.

Henüz şeriatın Hakkını icra edemiyorsun ki, Hakk’tır. Nerede kaldı ki diğerlerinin Hakkını icra edesin.

Şimdi, ey Dîvâne anla! Yine sözümüze gelelim:
KULLUĞU BULMAK

Kulluğunu bul demek, zahir halkı gibi kendini başka ve Hakk’ı başka bilip şirk et, demek değildir. Kulluktan maksat, senin cüz’lüğün ve fâniliğindir. Unsurların aslına dönerek değişip başkalaşırsın Rûh edip bakî olursun ve küçük iken büyük olur­sun.

Ulûhiyyet oldur ki, can Hakk’ın zâtından ayrı değil. Göz, kulak, el, ayak Hakk’ın âletidir ve onlar da Hakk’ın zâtıdır. Senin ne tende ve ne de canda alâkan var. Bârî-i Teâlâ zâtında olan kudretinin kemâlini senin vücudunda yürütmeyi istedi. Ten cana âlet edilerek tenin yollan cana verildi. O ten ile o cana bir isim konulup Hakk senin vücudundan o isimle ortaya çıkıp nasıl hare­ket etmek istediyse, öyle hareket etti.

Eğer, Hakk senden, Hâdî ismiyle zuhur ettiyse, hidâyet hare­ketini eder. Ve eğer Mudili ismiyle zuhur ettiyse dalâlet hareke­tini eder. Sen o isimle Hakk’ın senden zuhurunu bilmeyip Hakk’ın varlığı üzerine ben zannedip şirk edersin.
KENDİNİ BİL

Şimdi, kulluktan maksat senin cüz’lüğün idi. Anladınsa, kul­luğunu buldun. Bundan sonra ulûhiyyeti kendi vücudunda bul. Yani, Bârî-i Teâlâ senin vücudunu kendine âlet olarak yaratıp Hakk senden senin isminle zuhûr etmiştir. O sen değilsin, Hakk’tır. Sen onu bilmediğinden ben zannedip şirk ettin. Evvel sensin, âhir sensin, zahir sensin, bâtın sensin; gizli sensin, ayan sensin. Kendini bil.

Sen, rûh cihetinden ve unsurların tekliği bakımından evvel­sin. O ayrı ayrı olan unsurlar bir yere toplanıp birleştiğinden âhirsin, sonsun. Resulullah’ın “Biz sâbikûnun sonuncusuyuz.” dediği buna işarettir. Unsurlar bakımından zahirsin, görünensin. Rûh bakımından bâtınsın, görünmeyensin. Unsurlar açısından fânîsin. Değişip başkalaşman bakımından halksın. Rûh kalıptan ayrılıp rûh ruha, unsurlar unsurlara ve her organın aslına dönüp
bakî olduğu cihetten Hakk’sın. Yani unsurlar bakımından top­raksın. Rûh yönünden Hakk’sın. Semi’sin, Basîr’sin, Mürîd’sin, Hay’sın, Kayyûm’sun, Kghhârjsm, Rezzâk’sın, Vehhâb’sın. (Yani,işitensin, görensin, isteyensin, yaşayansın, ezelîsin, kahredicisin, rızık verensin, çokça bağışlayansın).

Sözün özü isim, fiil ve sıfatlarıyla Hakk senden zuhur eder; Hakk’ın görür gözü, söyler dili, işitir kulağı, yürür ayağısın ve Hakk’ın bütün tasarrufu senin vücudundan ortaya çıkar. Nitekim Hz.Ali (kerremallâhü veche) buyurur:

”Ey insan, sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanırsın. Fakat bütün âlem senin içine sığdırılıp giz­lenmiştir.” Yani sen bütün varlıkların toplamısın. Hakk ve halk hepsi sensin. Ama sen bilmediğinden, kendini küçük sanırsın.

Şimdi gafil olma, özünü bil. Hakk’ı sana ve seni Hakk’a per­de yapmayıp daima yoklukta, zayıflıkta ve niyazda ol.

Şimdi, bu sözü anladınsa, Hakk ve halk kimdir, fark edip da­lâletten ve ilhaddan emin, insan-ı kâmil olursun. Bu sözü anlamadınsa, başka bir şekilde bir daha anlatalım. Sâdık âşıklar ubûdiyyeti ve ulûhiyyeti vücutlarında bulup “Ene’l-Hakk” (Ben Hakk’ım) sözünü “Hüve’l-Hakk” (O Hakk’tır) sözüne dönüştürerek “ene”yi (ben), “hüve”yi (o) birbirlerine örtü yapmasınlar.

Ey benim canım!

ENE’L-HAKK, HÜVE’L-HAKK’A DÖNÜŞMELİDİR. Onun için ki yalnız senin vücudun Hakk’ın bir âzası gibidir. Hakk’ın tam vücudu değildir. Zira, eğer sen ve ben Hakk’ım dese olmaz. Cümlenin vücudu birden Hakk’ındır. Yoksa, yalnız senin ve benim vücudum değil. Sen Ene’l-Hakk davasını etsen, bu, sanki bir el veya ayağın “ben tamam idim” diye âdemlik davası etme­sine benzer. Bir el ve bir ayağa âdem denilir mi? Âzânın cümle­sine birden âdem denir.

Yer, gök, bütün insan ve hayvanların hepsi birden Hakk’ın vücududur. Gerçi bir âdemin vücudunda yer ve gök, hayvan, insan, cümlesi vardır; fakat muhtasar (özet) halindedir; mufassal (aynntılı) değildir. Onun için mufassala, âfâk ve büyük âlem denilir. Muhtasara, enfüs ve küçük âlem denilir. Öyleyse büyük âlemin, küçük âlemin hepsi birden Hakk’ın vücududur. Yalnız enfüsün değildir. Öyleyse sen cüz’sün, kül değilsin. Âlem-i âfak ve âlem-i enfüs cümlesi birden küldür.

Bakmaz mısın ki, Hakk’ın her bir kudreti bir sıfattan ortaya çıkmıştır. Meselâ kuşlar uçar; ama, insan uçmaz. Fakat, insanda­ki kudret, başka hayvanda yoktur. Çünkü insan tam bir mazhardır. İnsanın da her birinden bir kudret ortaya çıkmıştır. Kiminden güzel yazı ve kiminden diğer sanatları yapar. Sende bir çeşit kudret yaratmıştır ve benden bir çeşit kudretini ortaya çıkarmıştır. Senden senin vücudunu kullanır, senin işini bilir ve benden benim vücudumu kullanır, benim işimi bilir. Bizim kulluğumuz ve cüz’lüğümüz yoktur. Çünkü sen benim hâlimi bilmezsin ve ben senin hâlini bilmem. Ama senin kendi hâlini bildiğin ve benim kendi hâlimi bildiğim de Hakk’ındır. Senin ve benim değildir. Fakat biz ona “bizlik ile cüz’lük bilmesi” deriz.

Bârî-i Teâlâ cümle ile beraberdir. Beraberdir dedikleri, bu cüz bilgisidir. Senin hâlini senden bilir ve benim hâlimi benden bilir. Bârî-i Teâlâ’nın ilmi hemen bu kadarca değildir. Kendine mahsus olan küll bilgisidir ki, o ancak kendine mahsustur; sana ve bana değil. Çünkü Bârî-i Teâlâ senin hâlini ve/benim hâlimi, bilir. Cümleden münezzehtir, hepsinden uzaktır, dedikleri bu mânâdır.

Bazı âşıklar var ki, Hakk ile ülfet ederek küll bilgisine de sa­hip olup herkesin hâlini ve herkesin gönlüne geleni bilir. Şimdi bütün yaratılmışlarda olan vücut ve hareket tamamıyla Hakk’ındır. Her birinden bir çeşit kudretini göstermiştir. Cümlesi Hakk’ın kudretidir ve Hakk’ın her ne kadar kudreti var ise, hep­sinde gizlidir. Bütün güç ve kudreti insan-ı kâmilde gizlidir. Bakmaz mısın ki, bazı velîlerden öyle kudret meydana gelir ki, dünyada olan insan bir yere cem’ olsa cümlesi âciz kalır.

Şimdi öyleyse Bârî-i Teâlâ bir mahlûktan bir başka vücut olmaktan uzaktır. Hakk’ı mahlûktan başka anlayanlar şirk koşan­lardır. Şimdi, bundan anlamadınsa bir başka şekilde açıklayalım:

Şimdi, benim canım!

BENİM BEN DEDİĞİM HAKK’TIR.

BEN HAKK DEĞİLİM.

BENİM BEN DEDİĞİM HAKK’TIR, DEMEK BENİM NE TENDE NE CANDA ALÂKAM VAR. TEN HAKK’IN SIFATIDIR. AMA BEN HAKK DEĞİLİM, DEDİĞİM BÜTÜN VÜCUT HAKK’INDIR, DEMEKTİR. YOKSA YALNIZ SENİN VE BENİM DEĞİL. Öyleyse Hakk Teâlâ senin ne aynındır ve ne gayrın­dır.

Meselâ, aynada görünen suret gibi. Aynada görünen suret senin kendin değildir, suretindir; ama gayrın da değildir. Hakk senin aynın olmadığı, sen Hakk’ın tam vücudu değilsin; bir âzası gibisin. Hakk senin gayrın olmadığı, sendeki görünen suret Hakk’ındır; senin değildir. “Allah, Adem ‘i kendi suretinde yarat­tı” demek, bu mânâyadır. Onun için Hakk’ın kudreti cümlede gizlidir. Herkesten hareket eden ve her işi işleyen Hakk’tır. Halk Hakk’sız hareketten ve fiilden âcizdir. Onun içindir ki herkesteki görünen suret ve yüz, Hakk’ın sureti ve yüzüdür. Herkesin değil­dir. Onun için herkes âcizdir”. Bârî-i Teâlâ herkesi nasıl isterse öyle kullanır. Bakmaz mısın ki bu yüzden bir gayrı yüzüne ihti­yacı var. O yüzden yine bir gayn yüzüne ihtiyacı var. Bir yüzden bir yüzüne ihtiyacı olursa o şeyi o yüzüne verip ihtiyacını gide­rir. Sözün özü Bârî-i Teâlâ yaratılmışlardan bir başka vücut ol­maktan uzak mıdır? Bundan dahi hisse almaz mısın ki kulun rızkını veren Hakk’tır, derler. HİÇ BU ÂNA GELİNCEYE KADAR HAKK’IN HALKTAN BİR BAŞKA VÜCUT OLUP KUL RIZKINI VERDİĞİ YOKTUR.

HERKES RIZKI ALLAH’TAN İSTER.

RIZIK YİNE KUL ELİNDEN ORTAYA ÇIKAR.

KİMSE DİKKAT EDİP ARAMAZ Kİ BU NE HÂLDİR?

KUL KİMDİR?

Allah kimdir? Kimse bilmez. Böyle gafletle geçip giderler Bundan Bari anla!

Allah kullarından ayrı değildir. Bil ki kullarının zahir ve bâ­tın tasarrufunu eden Hakk’tır. Fakat kullarını kendine perde ve âlet etmiştir. Her işi işleyen Hakk’tır. Sen kör olup gaflette olduğundan kul işler sanırsın. Sen, senin ardında kalmışsın. Hakk’ı bu yüzden göremiyorsun. Bari Karagöz oyunundan hisse al! Ârif-i billah olanlar her şeyi künhüyle bildiler. ONUN İÇİN “ENE’L-HAKK”I, “HÜVE’L-HAKK”A DÖNÜŞTÜRDÜLER.

Sürüp ismin dilde tekrar eylerem

Varlığım seninle ben var eylerem

Koma beni etmeyem bir derdle âh

Yakaram dünyâyı hep nâr eylerem

Aşk-ı pâkin boynuma zincirini

Takmışam Mansûr olup dâr eylerem

Ene’l-Hakk’ı mahvedip sende şehâ

Hüve’l-Hakk zikrini her bâr eylerem

Beni sende seni Hakk’da mahvedip

Hakk’ı sende Seyyid’im var eylerem

Cemâlinden okuyup âyetleri

Şerh edip ledünnü tekrar eylerem

Vech-i pâkin ismidir ümmü’l-kitâb

Bu Selîm’e anı ezkâr eylerem

Şimdi, kendini aradan çıkarıp varlığı Hakk’a vermelidir. Biz arada yokuz. Varlık onundur. Kulluk ve ulûhiyyeti bundan anlamadınsa bir başka şekilde daha açıklayalım:

Şimdi, sende ulûhiyyet var ve kulluk var. Kulluktan maksat senin cüz’ün değildir. Hakk’ın bir âzası gibisin. Tam bir vücut değilsin. Ulûhiyyetten maksat, o sendeki vücut ki cüzlük idi; o, Hakk’ındır, senin değildir. Öyleyse cüz’ olman bakımından kulsun. O cüzde dahi alâkan olmayıp o sendeki vücut cüz’lük eyledi. O Hakk’ın bir yüzü olduğundan Hakk’sın. Bunu anladınsa, sende hem seni buldun, hem Hakk’ı buldun. Çünkü senin vücu­dun Hakk’ın bir âzâsıdır.

Sen nasıl hareket etmek istersen, öyle hareket ettirir. Hepsi Hakk’ındır. Çünkü herkesteki vücut Hakk’ın vücududur. Vücut sahibi vücudunu nasıl isterse, öyle kullanır. Hangi âzâsını nasıl hareket ettirmek isterse, öyle hareket ettirir. Cümle halkın âciz olup tasarruf Hakk’ın olduğu bundan bellidir. Çünkü senin vücu­dun Hakk’ın bir âzâsıdır. Her haliyle âzâ sahibine ihtiyacın var. Sen zelilsin, âcizsin. Aczini itiraf et. Daima sen zannettiğin vücut sahibinin emrini tutup yasaklarından kaçınarak hep kullukta bu­lunup niyazda ol.

Ey benim canım! Hakikatte halk Hakk’tan ayn veya başka değildir. Bu değişimler Bârî-i Teâlâ’nın kudretinin kemâlidir ve kulun elinde bir şey yoktur. Kul son derece zayıf olduğunu isbat etmelidir; kulun şanına lâyık olan hareket dâima zayıflık, kulluk ve niyazdır. Bunu böyle yazmaktan maksat, bazı taklitçilerin yanlış anlayarak “ben Hakk’ım” diye Firavun iddiasını tekrarla­malarıdır. Allah korusun; kulluklarını kaldırıp Hakk’ın emrini tutmazlar ve Hakk’ın şerefli şanına lâyık olmayan sözler söyle­yip, imansız gitmeye sebep olurlar.

Bârî-i Teâlâ halk eder demek: Zâtı, sıfatına tecellî eder, de­mektir. Yani, sıfat yüzünden görünen zâttır. Nitekim Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurur: “İki evde Allah’tan başkası yoktur.” Yani dünyada ve âhirette Allah’tan başkası yoktur. Bütün eşyaların her birisi iki cihandır. Her eşyanın zuhuruna dünya ve fânî halk derler. O da Hakk’ın zâtı idi; fakat sıfatlar bakımından göründü idi. Ve bütün eşya aslına dönünce Hakk, baki ve âhiret denilir. O ise Hakk’ın sıfatları idi, aslına döndü, demektir.

Arif ol gayri değil oldun giden, oldur gelen

Ne gider ol ne gelir, gider görünür sureta

Şimdi bundan yanlış anlayarak hasrı ve neşri inkâr etme. ŞERİATI İNKÂR ETME. GAYET AZÎZ TUT. HATTA HAKİKATİ ŞERİATA TATBİK ET. EĞER UYGUNSA HAKİKATTİR; YOKSA YANLIŞLIK SENDEDİR. MARİFETİ EHLİ OLMAYANDAN ALMIŞSINDIR. ARTIK MÜRŞİD-İ KÂMİL ARA DA SANA İRFANI, ALLAH’IN İLMİNDE OLDUĞU GİBİ VERSİN.

HALKIN VE HAKK’IN SIFATI

Ömer Nesefî şöyle der: “Bir kişi halkın sıfatıyla Hakk’ın sı­fatını fark etmezse, o kişi sapmıştır; saptırmıştır.” Yani bir kimse halkın sıfatı ile Hakk’ın sıfatını fark edip ayıramazsa, o kimse azmıştır; halkı da azdırır. Halkın sıfatı demek unsurların tabiatı demektir. Nefis dedikleri budur. Hakk’ın sıfatı dedikleri övülen huylardır. Yani rûhaniyettir. Çünkü ruhlar, çirkin görülen bütün sıfatlardan uzaktır. Allah korusun zina ve livâta edip, içki içip ben arada yoğum, bunu Hakk yaptı, diye nefsin isteklerini ve çir­kin işlerini Hakk’a isnat etmek değildir. Eğer senden bir noksan zuhur ederse, kendi kusurun bilerek Hakk’tan bunun affını iste. Nitekim Âdem-i safî günah işledi. Eksikliği kendinden bildi; bağışlandı. Şeytan, Hakk’ın emrini tutmadı. Kendinin dalâletini Hakk’tan bildi; kovuldu.

Gerçi hidâyetin ve dalâletin Hakikatte faili Hakk’tır. Fakat edep gözetmek lâzımdır. “YÂ RAB! BU NOKSANLIK BENDENDİR, BE­NİM UNSURLARIMIN HİDÂYETE KABİLİYETİ OLMADIĞINDAN DALÂLETE KUL­LANDIM” diyerek noksanlığı kendinde bil. Ama kendine zerre miktarı hareket ve kudret isnat etme ki, şirk olmasın. Gerek cüz’î ve gerek küllî hepsi Hakk’ındır. Görünüşe aldananların cüz’î irade isnat etmeleri Hakk’ın kudretini bilmediklerindendir. Böyle desen, onların aklına ters geldiğinden cebriyye sanırlar. Zorlama ile isteği anlayıp ayırt edemezler.

Şimdi, bunu bildikten sonra şunu da bil: Peygamberlerin gönderilerek emir ve nehiylerin bildirilmesinden maksat, Hakkın rızâsına uymaktır. Hakk’ın rızâsı, dalâleti bırakıp hidâyet hareke­tiyle hareket etmektir. Çünkü Hakk’ın bu halk yüzünden zuhuru Hâdî (hidâyet verici) ve Mudil (dalâlete düşürücü) ismiyledir. Evliyâullah, Hâdî isminin mazharıdır. Sıradan insanlar, Mudili isminin mazharıdır. Bunları fark et. Gerçi hidâyet ve dalâlet hakîkatte Hakk’ın vücudundan meydana gelir. Fakat dalâlete rızâsı olmadığından peygamberler ve mürşidler gönderip halkı hidâye­te davet etmiştir. Bunlan fark edip hidâyet hareketiyle hareket eden ve şeriata riâyet edip dört kapıdan baş gösteren âşığa aşk olsun!
KALP

Eğer cüz’î ve küllî irade Hakk’ın olup bende irâde olmayınca nasıl hidâyet hareketiyle hareket edeyim dersen, cevabı şudur:

İnsanda bir kalp bulunur. Bu kalbin de iki tarafı vardır. Bir tarafı halka, kesret âlemine ve gaflete açılır. Kesrete açılan tarafı, hayvan sıfatı olan keşfe ve dalâlete meyleder. Yemek, içmek, şehvet ve dünya sevgisi gibi. Kalbin diğer bir tarafı, Hakk’a ve vahdet âlemine açılır; latiftir, hidâyete meyleder, rûhaniyet sıfa­tıdır.

Herkeste kalp olduğundan, herkesin meyli iki tarafadır. Kalbi Hakk’a açılıp Hakk’la kâim olan âşıklar ile ülfet edersen onların gönlünden senin gönlüne hidâyet yetişir. Senin kalbinin halka olan tarafı kapanır, Hakk’a olan tarafı açılır. Çünkü gönül gönülden nem kapar. Bakmaz mısın bir gamlı adamın yanına varsan, onun gönlünden senin gönlüne de gam bulaşır, hemen sana da keder gelir. Eğer sevinçli adamın yanına varsan sen de sevinirsin. Eğer mecliste bir başka sohbet olsa veya dünyaya ait sohbet olsa, meclise, bir kesafet gelir. Meclistekilerin hepsine gaflet ulaşır ve Hakk’ı unuturlar. Ama evliyâullah sohbeti veya Hakk sohbeti olsa meclise bir rûhaniyet gelir. Meclistekilerin gön­lünden dünya muhabbeti çıkar, gafletten kurtulurlar; günahkâr olanları da Hakk’a muhabbet ederler.

Şimdi, bundan anla ki, eğer sen hidâyet istersen ehlullah meclisine var. Onların sohbeti senin gönlünü hidâyete çevirir. Bârî-i Teâlâ da sana hidâyet eyler, ehlullahtan olursun. Ama eşkıyalar, günahkârlar ve hevâ ehliyle sohbet edersen ehlullahtan olsan da bunlardan olursun.

Hakikatte ezel ve ebed (geçmiş ve gelecek) yoktur. Ezel ve ebed tâbiri anlamak içindir. Eğer ezel olsa Bârî-i Teâlâ’nın baş­langıcının olması gerekir.

Sözün özü hidâyet istersen hidayet ehli ile sohbet et. So­nunda onların sohbeti sana tesir edip Bârî-i Teâlâ, dalâletini hi­dâyete çevirir. Eğer, ezelde nasılsa öyle kalınacak olsa, Cenâb-ı Hakk, peygamberler ve mürşitler göndermezdi. Ezelde iyi olan iyi olurdu. Eşkıya olan eşkıya olurdu. Ama Hakikatte böyle değildir. Bakmaz mısın ki günahkâr ve kötü bir kimse ehlullaha bey’at edip onun terbiyesinden geçer. Bârî-i Teâlâ onu eşkıya iken kutlu kimse yapar. Nitekim Kur’ân’da buyurur: “Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun katındadır.” (Ra’d, 39). Bu “ezel tâbiri” Hakk’ı bilmemekten gelir.

Senin ezelin, ruhun unsurlara gelip kulluk elbisesini giyip akılla kayıtlanıp dinî emirlerle mükellef olduğun gündür. Eğer, yevm-i ezelde, mürşide teslîm olup Hakk’ı bulursan, “belî” (olumsuz soruya olumlu anlamda evet) deyip ikrar edersin ve eğer tarîka girmezsen “neam” (olumsuz soruya olumsuz anlamda evet) deyip Hakk’ı inkâr edersin. Bunda “belî” ve “neam” ikisi bir mânâyadır. Ehl-i vuslat olanlar “belî” deyip ikrar ederler. Ama kâfir olanlar “neam” deyip Hakk’ı inkâr ederler. Burada “kâfir” diye Hakk’ı örtene derler. Bunda kâfirden maksat, “Yahudi” ve “Hıristiyanlar” değildir; Hakk’a ulaşamayanlardır; çün­kü onlar, Hakk’ı ikrar ederiz, derler. Ama şirk koşarlar.
BELÂ

Bir kimse Hakk’ı anlayıp bilirse, o kimse Hakk’ın kazasına razı olup belâsına sabreder. Kimseye hacetini arz etmez. Çünkü, belâya sabretmek, Hakk’ı kemâl mertebe bilmekten gelir. Bir kimse bütün makamları geçer; ama, bir makam vardır ki, o belâ ile geçilir. Bârî-i Teâlâ ona bir belâ verir. O da sabreder. Hakk Teâlâ onu, o makamdan geçirip mahbûb edinir. Fakat mülhidler, yanlış anlayıp:

“Sen Hakk’sın, Hakk’ı bildin; Hakk’a kavuştun; daha ne makam vardır, ne olacaksın? Evvelin ve âhirin Hakk”deyip yürüyerek makama itibar etmemeleri, dalâletten ve sırr-ı hafî denilen gizli sırrı bilmemekten ileri gelir. Bilmezler ki, ma­kamdan maksat, sırr-ı hafinin zuhur edip ruh küllîye, kalb tasfîye ve nefs tezkîye olup tamamen hayvan sıfatından temizlenmesi; halka hile yapıp halkı aldatmaktan vazgeçmesi; ruhu Hakk olup Hakka’l-yakîn makamında daima uyanık bulunması ve asla Hakk’ın kurbiyetinden ona gaflet gelmemesidir. Yoksa sözle, bilmekle hayvan sıfatından kurtulmak mümkün değildir. Onların asla Hakk’tan haberleri yoktur. Herkesi taklit ederler.

Şimdi, bunları anlayıp tam bir inançla Hakk’ın belâsına sab­reden âşık, Hakk’ın her sırrına ulaşır. Halkın belâya sabretmeyip türlü türlü mihnetlere uğradığını görür. Çünkü HAKK TEÂLÂ, ÂŞIKLARINI BELÂ İLE İMTİHAN EDER.

Şimdi, ârif-i billah ile evliyâullahın cemâl müşahedesinde farkları çoktur. Çünkü, ârif-i billahın müşahedesi ilmîdir; evliyâullahın aynîdir. Meselâ ârif-i billah Hakk’ı bildim ve gör­düm, der ama gaflettedir; fakat, evliyâullahın görmesi aynîdir. Yani yakınlık ve uyanıklık iledir. Meselâ onlar cezbeyle bir mer­tebe Hakk’a yakınlık kazanmıştır ki, güya zahirlerinde ve bâ­tınlarında vücudları kalmayıp vücudlarından her fiili yapan Hakk’tır, diye kendi vücudlarını son derece yakınlık ve uyanıklık­ta mahvedip Hakk’ın vücudunu görerek gayet edepli olurlar. Evliyâullah, Hakk’ın kendine yakınlığından bir nefes gafil olma­yıp yalnız olsa dahi, Hakk ile beraberliğini bir nefes unutmayıp her zaman Hakk’la var olur. Her nefes Bârî-i Teâlâ’nın meclisinde ve huzurunda durur. Asla gaflette bulunmaz. Eğer bu yakınlık ve uyanıklık her nefes devam eder, kendinden gaflet zuhur etmezse o ârif-i billahtır.

Benim canım, nice canlar vardır ki, mürşid-i kâmile rast gelmediklerinden Hakk’ı yanlış anlayarak dalâlete düşmüşlerdir. Yani Hakk’ın kudretinin kemâlini ve halkın zayıf ve güçsüz olup her nefeste Hakk’a muhtaç olduklarını bilmezler. Hakk’ı ve halkı fark edemediklerinden nefis ve benlikle Ene’l-Hakk davasında bulunurlar veya Hakk’ı tamamen inkâr ederler. Hakk’a noksan itikatlarından dolayı Bârî-i Teâlâ onlara türlü türlü belâlar verir. Onlar da sabretmeyip, edepsizlik ederek Hakk’ı kınarlar.

Böyle kişiler, Hakk yolundaki bir âşığa bir musîbet gelse, o âşık da o musibeti kendi noksanından bilip sabretse ve Bârî-i Taalâ’dan o musîbet karşılığında yüce mertebeler, dereceler ve yakınlık umsa, derhal şeytan gibi onun önüne geçerler.

“Behey Dîvâne, behey ahmak hemen zahmet çekmeye gör. Hemen çek­tiğin zahmet yanına kalır. Tanrı’dan büyük dahi ne olsa gerektir.” Veya “ne makamın ne de mertebelerin aslı var” diye dertli sâlikin itikadını bozarlar.

Bârî-i Teâlâ’nın her fiilinde bir hikmet bulunduğunu bilmez­ler. Kul bilmez; ama, velîler bilirler.

Onlar evliyâullahı kör zannederler. Evliyâullahın ilmini kendi ilimleri kadar sanırlar. Bozuk itikatta olanlara Bârî-i Teâlâ türlü türlü belâlar verir. Sabretmezler. Sabretseler de velîlerin sabrı gibi teslimiyet, rızâ, ferah ve sevinçle değildir. Belki Hakk’tan yüz çevirmek ve çaresizlik iledir. Evliyâullah, Hakk’ı kemâl mertebe bilmişlerdir. Bilirler ki, kahrı içinde lutfu gizlidir. Gerek cevr ve cefâ etsin, gerek lütuf ve vefa etsin; bütün fiili sevimlidir. Zâtı gibi sevgilidir. Sevgilinin lutfunu, kahrım bir bilip Hakk’ın muhabbetiyle zehir de olsa içerek şeker şerbeti bilirler. Böyle itikatta olan Hakk’ı bilmiştir, Hakk’a ulaşmıştır. Beşeriyeti de mahvolmuştur. Hakk’ın ulûhiyyeti Hakkında böyle âşığın alâmeti şudur: Elinden, dilinden, kulağından, gözünden halk emin olur.

Dil ile kulum diyenler kul değildir şöyle bil Olmayınca doğru çeşm ü doğru gûş u doğru dil Dil ile kulum diyenler, kul değildir. İnsanın gözü doğru gö­rür, kulağı doğru işitir, dili doğru söylerse halka düşmanlığı kalmaz. Düşmanlık yerine dostluk, soğukluk yerine muhabbet, gazap yerine şefkat gösterir. Her yaratılmışa Hakk nazarıyla bakar ve herkesin isteğince hareket edip, gönül yapar ve herkesten medet talep eder. Kendini âciz, miskin ve zelîl görerek gurur, dava ve riyadan korunur. Böyle âşığın sözünden ve fiilinden şeriata ve tarikata aykırı hareket çıkmaz. Gayet edepli olur. Her­kes ondan razı ve hoşnut olup mübarek cemâlini gören bir daha görsem, der. Çünkü velîdir. Hakk’ın sevgilisidir.
TAKLİT VE HAKİKAT

Şimdi, bunları böyle anladıktan sonra şunu da bil de taklit ile gerçeği fark et. Eğer sen halkı taklit eylemeyip Hakk’a kavu­şup Hakk’ı bir yerde hazır gördünse ve her yüzden cemâlini gördünse, gördüğün bildiğin taklit değil ise, Hakk’ı nasıl seversen, halkı dahi öyle seversin. Kimsenin gönlünü yıkmazsın ve halk her ne söylerse “gerçeksin” dersin. Kimse ile çekişmezsin. Çünkü Hakk Teâlâ yalan söylemez ve kimsenin itikadına karışmazsın. Kurallara uyarsın. Dalâlete kendin varmazsın. Dalâlette olanları dahi Hakk bilip inkâr etmezsin. Hakk’a yakınlığın arttıkça her edebini ziyâde edersin.

Eğer cezbe gelip beşeriyetin kalktıysa alâmeti şudur:

Bir daha kendini görmezsin. Hakk’ı görürsün. Çünkü cezbe ile alındın ise sen yok oldun, Hakk var oldu. Senden bir daha asla dava, gurur, iki yüzlülük zuhur etmez. Daima Hakk’ı kendi vücudunda görürsün. Sohbetin, zikrin, fikrin kendin ile olur. Böyle hâl sen­den zuhur ettiyse, böyle âşık kararsızlıktan kurtulmuştur. Böyle âşık her nasıl keramet göstermek isterse yapabilir. Çünkü kendi zâtını, sıfatını, fiillerini, sözlerini ve isteğini Hakk’ta mahvetmiş­tir. Onun dileği Hakk’ın dileği olmuştur. Çünkü, kararsızlıktan kurtulmuştur, asla beşeriyet kalmamıştır. Gururdan ve davadan uzaktır.

Telvînden (kararsızlıktan) maksat beşeriyettir. O da ayıp, gurur, dava ve halkı taklit edip halka hainlik etmek; eğri bakıp rencide etmektir. Bu kişiler telvîn (renklenme, kararsızlık) ma­kamında olup Hakk’a ulaşmamıştır; ama, kendi zannıyla kavuş­tum, zanneder. Eğer Hakk’a kavuşsaydı onda gurur, dava, halka hainlik ve düşmanlık olmazdı. Kendini mahvedip vücudundan bütün işleri yapanın Hakk olduğunu bilen kişide zerre miktarı kudret, irâde ve varlık olmayınca daima âciz olmak gerekir. O can, bu sırrı bilmediğinden daime gururda ve varlıkta bulunur. Öyle can, evliyâullahın nutuklarını ezberler; söylediği söz, eren­lerin hâlidir. Yoksa kendi hâli değildir. Fakat, Hakk’ın cezbesi gelip beşeriyeti mahvolmamıştır. Daima benlikte, gururda ve davada olur. Ama, elinden bir şey gelmez ve kerâmet göstermez. Çünkü beşeriyeti, benliği ve gururu mahvolup Hakk’la var olmamıştır. Telvin (kararsızlık) makamındadır. Keramet izhâr edememek telvin makamından gelir. Çünkü kulun elinde bir şey yoktur. Her fiilin zahiren ve bâtınen faili Hakk’tır. İşte bundan anla ki, telvin ehlinin her işi taklittir. “Ben yok oldum, Hakk var oldu” der. Yine taklit olduğundan Hakk’ın yakınlığını unutup Hakk’ı uzak zannedip benlikle Hakk’ın huzurunda gurur ve dava eder; şeriata uymaz. Halk onu maskaraya alıp bir sözünü kabul etmez. Bir âşık, Hakk’ın beraberliğinden ve yakınlığından bir nefes gafil olmayıp uyanık olsa bir zaman huzurunda gurur ve dava etmez; benlikte bulunmaz ve şeriata uyar. Çünkü sena uymamak mutlak kararsızlık ve şüphede olmaktan, Hakk’ı bilememekten ve itikadı bozuk olmaktan ileri gelir. İçkiyi ve diğer çirkin işleri, nefsine uygun olduğundan Hakk görürsün. Ya namazı, orucu, zikri, fikri niçin Hakk görmezsin. Bundan anlaşılır ki, nefsin hilesine ve gururuna uyup dalâlete düşmüşsün. Çünkü nefis, hidâyetten hoşlanmaz. Bunlar bütün kararsızlıktan, şüpheden ve Hakk’ı bilmemekten olur. Eğer sen, “Ben Hakk’ım, kendime secde etmem” dersen, bu gibi sözler evliyâullahın nutuklarıdır. “Sen Allah’sın” demek değildir. Ters anlayıp dalâlete düşme. Senin sen zannettiğin odur. Yoksa sen değilsin. Senin bâtının Hakk’ın bir yüzüdür. Ve zahirin Hakk’ın âletidir. Senin dilinden söyleyip elinden tutan; sözün özü, senin vücudundan bütün hayır ve şer, hareketleri yapıp senin vücudunu kullanan, Hakk’tır. Senin onsuz harekete mecalin yoktur. Sen âcizsin. Eğer sen Hakk’ın yakınlığını ve beraberliğini bilip ve görüp, bildiğin ve gördüğün gerçek ise, edebin, hayan ve korkun ziyâde olur. Hakk’ın seninle bulunduğunu gönlünden çıkaramaz­sın ve gaflet etmezsin. Hâl sahibi ve gönül ehli, böyle âşığa der­ler. Yoksa sözle bilmek ve gafletle hâl olmaz. Eğer böyle olsay­dı, ehl-i tarîkten erenler sırrını bilen okur-yazar, evliya olurdu. Ama, taklittir, boştur.

Bunda aşk u muhabbet terk ü uzlet isterler

Yoksa söz söylemekle, gafletle insanda hâl olmaz. Hakk’ın cezbesi zuhur etmedikçe bu yakınlık ve bu ay anlık kimseden zuhur etmez. Bari eskilerden, geçen âşıkların feryadından ibret al.

Bak, Eşref Sultân ne der:

Nideyim sabredebilsem dil ü can oda yanar

Velî âh eyler isem kevn ü mekân oda yanar

Boyadı yeryüzünü âh ile zarım tütünü

Bu firakım nârına cümle cihan oda yanar

Bak, Nesîmî Sultân ne der:

Evvel aldandım key kolay sandım

Kat be kat yandım âteş-i aşka

Bak, Eşref Sultân ne der:

Ger beni senin için yetmiş kez öldürseler

Bin kez dahi ölmeye boyun vereyim canım

Şimdi, Hakikat sözle, bilmekle olmaz. Hakk yolunda cümle maksattan geçmekle olur. Ya böyle şerefli kimseler Hakk’ın bi­zimle beraber olduğunu, bizim kadar bilmezler miydi? Bunların böyle ayrılıktan şikâyetleri nedir? Bundan bari anla. Hakk’a ya­kın olup Hakk’la beraber olmak için, bütün hayvan sıfatlarından; gazaptan, hasetten, kibirden, şehvetten, gururdan, davadan kur­tulduktan sonra halkı incitmeyip halkın iyiliğinden ve kötülü­ğünden bir şey söylemeyip Hakk’ı nasıl seversen, halkı da öylece sev. Tamamıyla iyi huylar ile huylanıp Hakk sıfatı ile sıfatlanıp Hakk’tan gayriyi zahirinden ve bâtınından çıkarma:

Savm-ı sivâyı kim tutar Iyd-ı visale ol erer

(Sivâdan -Allah’tan başka şeylerden- oruç tutan, vuslat bay­ramına erer.)

Gaflet etmeyip can kulağını açmalı, kulağı Hakk sadâsından başka sadâ işitmemeli ve gözü Hakk’tan başkasını görmemeli ve dili Hakk’tan başkasını söylememelidir ki, zahiri ve bâtını Hakk ile olsun. Nitekim Eşref Sultân buyurur:

Ben ol hayran u mestem kim bilişten bilmezem yâri

Gözüm her kanda kim baksa görürsün sûret-i Rahman

Yoksa zahir halkı gibi, eşyayı Hakk’a perde edersen, eşyayı görüp Hakk’ı göremezsin. Hakk’ı anlasan ve bilsen bile ayrı­lıktasın ve daima gaflettesin. Asla yakınlaşıp Allah’ın sırrına ulaşamazsın. Hakk’ı bildim ve gördüm, dediğin yalandır. Kendi zannından ibarettir. Bari evliyâullahtan utan. Gafletle vuslat ol­maz. Nitekim Bârî-i Teâlâ buyurur: “Sarhoş iken namaza yak­laşmayın.” (Nisa, 43). Yani sizler, dünya muhabbetiyle gaflet şarabını içip sarhoş iken benim vuslatımı ümit etmeyin. Çünkü gafletle vuslat olmaz, demek; vuslat, uyanıklıkla olur. Daima Hakk’la olmak, Hakk’ı her nefes kendi vücudunda görmektir. Yoksa gaflette olup daima halkla kavga ve çekişmede olup halk­la muhabbet etmeyip kimini azarlayıp, kiminin gönlünü yıkıp ve kimine tilki gibi oyun ve hîle edip, aldatmaya çalışırsan, içinde yaramaz huylar türlü türlü suretler bağlar. Ameline ve fiiline göre yalancılıkla kimi kurt, kimi tilki ve kimi yırtıcı hayvanlar içini kaplar. Dünya muhabbetiyle, bozuk fikirlerle kalbin kirle­nir; halk, şerrinden yanına varmaya korkar. İçin dışın hayvan iken bütün yaramaz huylardan kurtulamazsın. Uyanık durup, Hakk’tan gaflet etmeyip, gönlü cilalayıp saflaştıramazsın. Gönlü­nü bozuk fikirlerden, dilini gurur ve davadan kurtaramazsın. Zahirinde ve bâtınında, Hakk’tan gayrı şeyleri temizleyemezsin. Sen bu hâldeyken zât-ı ahadiyyetin nuruyla nurlanan sâdık âşıkların makam, menzil ve hâlini yaşamadan, kendi hayvan sıfa­tınla nasıl onlardan edep ve haya etmeyip onların hâlini ve ma­kamını dava edersin. Sonra da dönüp bunlar benim halimdir, dersin!

Evvelki hayvan sıfatlarını ve yaramaz huylan hiç değiştir­medin ve içini Hakk’tan gayrıdan temizlemedin. Daima gaflette iken sözle bilmekle kendini insan oldum sanırsın. “Bir kimse tâgutu (putları) örtmeyince, Allah’a iman etmez.” (Bakara, 256). Burada “tâgut”tan murâd tabiattır. Nefis dedikleri budur. Bir kimse nefsin lezzetlerinden ve nevasından kurtulmazsa, o kimse nefsine ibadet eder. Allah’a ibadet etmez, demektir. Nitekim Yunus Sultân buyurur:

Sen canından geçmeden cânân arzu kılarsın

Belden zünnâr kesmeden imân arzu kılarsın

Senin canım dediğin nefsin lezzetleridir. Belki o sana ca­nından azizdir. Ama senin düşmanındır. Ondan geçmeden Hakk’ı bulurum zannetme.

“Zünnâr”dan maksat tabiattır. Yani, yaramaz huylardan, hevâ ve hevesten geçmeden imân isteme ki, senin imânın tabiatındır; Hakk değildir, demektir.

Şimdi, böyle sözle bilmekle tabiatından kurtulmayıp Hakikate kavuştum diye vuslat davası eden yalancılar bile bir kâmilin terbiyesi altına girerek ahlâkını güzelleştirip bir Hakk tarîka dahil olsalar, evliyadan olurlardı; lâkin, böyle yezitler bir yerde Hakk’ı arayan, mücâhede ve sulükta gayret eden bir âşık görseler, he­men şeytan gibi yanına varıp şöyle derler:

“BEHEY DÎVÂNE, NE ZAHMET ÇEKERSİN? SAFAMIZA BAKALIM. KİMİ ARARSIN?

ARADIĞIN YİNE SENSİN.

YANİ TANRI SENSİN. KİMDEN KORKARSIN?

ORUCU, NAMAZI NE YAPACAKSIN?

KENDİ KENDİNE AZAP MI EDERSİN?

ELİNE NE GİRERSE FIRSATI KAÇIRMA. ŞERİAT, NİZAM İÇİNDİR. (ALLAH KORUSUN!) NE PEY­GAMBERLERİN, NE VELÎLERİN ASLI VAR. ŞERİATI KURAN SENİN GİBİ BİR ADAM DEĞİL MİDİR?”

Böyle sözlerle onlar, dertli sâlikin yolunu kesip kendileri gibi yezit ederler.

Gerçi aradığın sendedir. Fakat, insan kendisini, tabiat ben­dinden, nefsin lezzetlerinden ve yaramaz huylardan geçirip Hakk sıfatı ile sıfatlandırmasına, benliğini mahvetmesine bir mürşîd-i kâmil lâzımdır. Onu bilmediklerinden, söz ile bilmekle ahlâk değiştirerek vuslat olur zannederler.

“DİKKAT EDİNİZ, ALLAH’IN LANETİ ZALİMLERİN ÜZERİNEDİR.” (sh:100-140)
Kaynak:

Selim Divane, hzl: Halil Çeltik- Mustafa Tatcı- Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı [Kitap]. – 2004.
BİBLİYOGRAFYA

Kırımlı Selîm Dîvâne; Tasavvufi Sorulara Cevaplar-Miftahu Müşkilâti’l-Arifin Adâbu Tarîki’l-Vâsilîn, (Haz. Mustafa Tatcı), MEB Yay., İstanbul 1996.

Kırımlı Şeyh Selim Divane; Ariflerin Delili, (Haz. Halil Çeltik – Mü­mine Çakır), Akçağ Yayınları, Ankara 1998.
YORUM:

Selim Divane kaddese’llâhü sırrahu’l azîz[1] in bizlere anlattıklarından tasavvuf ehli (geçinenler) büyük hisseler çıkarmalıdır. Yoksa bu kişiler fazla bilgileri ile zındık olmakla kalmayıp, şarlatanlardan olup ve cehennemin dahi kabul etmeyeceği günahkârlardan olacağını bilmelidir.

Bu kişiler ölüm denilen akıbeti tatmazlar ve hesaba da varamazlar. Onlar berzah makamlarında yabancıların bilim-kurgu filmlerindeki zombilerden farksız olurlar. Bu kimselerin ruhları cesetlerinden ayrıldıkları halde aptal ve manyak gibi dolaşan yersiz yurtsuz ve menziller arasında kalırlar. Çünkü Allah Teâlâ’yı avamdan farklı havas ehli kadar bildikleri halde kulluk etmemenin bedelini bu şekilde ağır ödemeye mahkum olup, hesap meydanında sonuçsuz geçen mahkemeler ile bekleşip dururlar. Ceza alıp Cehenneme girmek kurtuluş olacağı halde, cehennemin yolunu dahi bulamazlar. Sonuçsuz geçen yılları için Allah Teâlâ’nın takdiri nedir bilemezler. Bekleşip dururlar. Bu kimseler ilahlık iddia ettikleri gibi kullukta etmeyip arada kalmışlardır. Mutezilenin “el-menzilu beynel menzileteyn” “iki menzil arasında kalanlar” dediklerinin de burada bir hakikat olduğunu söyleyebiliriz.

Bir insanın Hakk olması mümkün değildir. Ancak Kul olduğunu da kabul etmiyorsa bu kimse için ancak iki menzil arasında bırakılması Allah Teâlâ’nın sıfatlarının gereğidir. Psişik vampirler olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınırız..

Sonuç olarak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin izinden yürüyüp, kul olmaktan başka çaremiz olmadığını bilerek hareket etmeliyiz. Efendimizin temiz yolunu kirletmeden kullukta sabredelim.

Evliyâullahtan bir âşık, Hakk’a demiş ki;

“YÂ RAB, BEN YOĞUM, SEN VARSIN.” Hakk, o kula:

“EY KULUM! GÜZEL, BENİ TEVHÎD ETTİN. YA HANİ SENİN KULLUĞUN !” demiş.

İsmail Hakkı

[1] Aslen Kırımlı olan Selim Divâne, kaynaklarda Şeyh Selim el-Kırımî, Kırımlı Selim Baba, Selim el-Kadirî el-Kırımî el-Alevî künyeleriyle anılan şöhretli bir Kadiri mürşididir. Genç yaşta İstanbul’a gelerek medrese eğitimi aldı. Bosna’ya kadı tayin edildi. Bu arada tanıdığı Şeyh Muhammed Efendi’ye intisap edip kadılığı bıraktı. Daha sonra Kesriyye’de bulunan Kadiri mürşidlerinden Şeyh Hüseyin Hamdi Efendi’ye bağlandı. Seyr ü sülûkunu tamamladıktan sonra hilâfet makamına getirildi. Daha sonra şeyhinin emriyle Üsküp’e gönderildi. Oradan Köprülü’ye geçti, ömrünün sonuna kadar burada kaldı. 1170/1757 tarihinde Köprülü’de Hakka’a yürümüştür. Kabri, dergâhının haziresindedir.

Eserleri:

1. Divan: Kaynaklarda bir divan ya da divançesi olduğu söyleniyorsa da henüz böyle bir eser bulunamamıştır. Diğer iki eserindeki şiirleri yayınlanmıştır (Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı; Kırımlı Selim Dîvâne’nin Hayatı Eserleri ve Şiirleri”, İLAM Araştırma Dergisi, 11/\ (Ocak-Haziran 1997), 165-177).

2. Burhanü’l-Ârifîn ve Necâtü’l-Gâfilîn: Selim Divane’nin en önemli eseri sayılmaktadır. Tevhidin nasıl anlaşıldığı ve nasıl anlaşılması gerektiğini anlatır. Halil Çeltik ve Mümine Ceyhan Çakır tarafından günümüz Türkçesine aktarılarak yayınlanmıştır (Ariflerin Delili, Akçağ Yay., Ank. 1998).

3. Miftâhü Müşkilâti’l-Ârifîn Âdâbu Tarîki’l- Vâsılîn: Tasavvufî bir şerhtir. Velîlerin yaşayış ve davranışları, peygamber ve mürşid gönderilmesinin sebepleri gibi konularda bilgiler verir. Yayınlanmıştır (Haz. Mustafa Tatcı, MEB Yay., İst. 1996).

Kaynakça:

Osmanlı Müellifleri, 1/188; Kırım Müellifleri, 10; Keşfü’z-Zünûn Zeyli, 1/509; Hediyyetü’l-Arifîn 1/404; Sefine-i Evliya, C. I; TDEA, VII/497.

XVII. DERS

2 Yorum

MAKAM-I AHADİYYET

Zevkan tedrîs edilse bile tüm bu Makamât,
Bâlâsına erişmez bu zevkteki kemâlât.

Yetmez sohbetle nazar, himmet ve hayli emek!
Ahvâl-i Makamât’ı zordur lâfla kesbetmek.

Vehbîbir oluş gerek Hakk’dan atâ edilen,
İster buna vuslât de ister rûhânî şölen.

Ama sâlik olursa eğer Mi’râc’a nâil,

Bu kıylûkal yok olur; Zât’ıyla olur Fâil.

O’na böyle verilir Makam-ı Ahadiyyet,
Âlemlere de olur bâb-ı rahmet, hidâyet.

Bu azîm tecellî ki ilmini kılar Furkan;
Olmuştur Zât’ıyla da hâzâ “Konuşan Kur’ân”.

Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Ahadiyyet: (1) Arapça, birlik demektir. Bir şeye nisbeti olmayan, bir şeyin de kendisine nisbeti bulunmadığı şeye denir. Bu makm, akıl ve anlatmakla vasfa gelmez. “O’nu ilmen hiçbir şey ihâta edemez” (Neml/84) âyeti ile, O’nun bu gaybî hüviyyet-i mutlaklığına işâret vardır. (2) Tevhîd-i hâss. Sıfât-ı kadîmlerinin gayrından müstağnî olduğu içinZevkan: (1) Zevk bakımından; (2) Mânevî haz yoluyla.

Tedrîs: Ders verme, verilme, okutma.

Makâmat: Mertebeler.

Bâlâ: En yüksek, en üst, en yüce.

Kemâlât: Olgunluklar.

Kesb: Çalışıp, kazanma.

Vehbî: Allah vergisi. Atâ: Bağışlama, ihsân. Vuslât: Bir şeye ulamak, varmak.

Nâil: Murâdına eren.

Kıylûkal: Dedikodu.

Bâb: Kapı.

Hidâyet: Hakk yoluna, doğru yola kılavuzlama. Bu Nefesin Yorumu Makam-ı Ahadiyyet, Tevhid Mertebeleri’nin sonuncusudur ve ancak kendilerine Mi’rac lûtfedilen zevâtın Hakke-l Yakîn olarak zevk ettikleri makamdır. Bu makamı ilme-l yakîn ya da ayne-l yakîn zevketmek mümkün değildir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî de 1. beyitte Makam-ı Ahadiyyet’in bu erişilmesi güç üstün/yüce yönüne dikkat çekiyor ve bu makamın diğer makamlar gibi İlme-l Yakîn ya da Ayne-l Yakîn bir yolla öğrenilmesinin mümkün olmadığını vurguluyor. Çünkü; gerek ilme-l Yakîn ve gerekse Ayne-l Yakîn aracılığı ile elde edilen ilim, kesbî yâni çalışılarak elde edilen bir ilimdir ve bu ilim aynı zamanda kişinin yeteneği, kapasitesi ve idrâk düzeyi ile sınırlıdır.

2. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, sâdece bu makama ulaşmanın değil, bütün Tevhîd makamlarını söz kalıplarına dökmenin de, sözle anlatmanın da zor olduğuna değiniyor ve ne kadar sohbet yapılsa, emek harcansa, himmet edilse bunların Tevhid makamlarını kesbetmekte yeterli olmayacağını; başka bir deyimle bu makamların hâllenilmesi, yaşanılması gerektiğini vurguluyor.

Öyleyse ne olacaktır? Bu sorunun cevabı Ganiyy-i Muhtefî’nin 3. beyitinde saklıdır. Makam-ı Ahadiyyet’i yaşamak, böyle bir oluş ve erişle karşılaşmak ancak Cenâb-ı Hakk’ın lûtuf, kerem ve ihsânıyla gerçekleir. Ama tümüyle içe dönük ve dolayısıyla da sübjektif olan yâni objektifleştirilmesi mümkün olmayan böyle bir manevî tecrübenin, ruhânî şölenin içeriğinin nasıllığı ise hiç şüphesiz bilgimiz/zevkimiz dışındadır. Bu tıpkı kendisine “Aşk nedir?” diye sorulduğunda Mevlâna’nın verdiği karşılığa benzer: “Ben ol da, gör!”

Ganiyy-i Muhtefî, 4. beyitinde bu mânevî tecrübenin adını tasavvufî literatürdeki tanımıyla Mi’râc olarak vermektedir. Tabiîdir ki bu Mi’râc’ı Hz. Peygamber (SAV)’in Mi’râc’ı ile karşılaştırmamak/karışırmamak lâzımdır. Yalnız şunu söyleyebiliriz ki; Cenâb-ı Peygamber hangi olaylara iştirâk ettiyse, o Cenâb-ı Peygamber’in sünnetidir ve bütün ümmetine de bu kapılar açıktır. Artık Mi’râc’ı yaşayan bir kişi için bütün sözler bitmiş, mertebeler anlamını yitirmiştir. Çünkü bu öylesine bir Vuslât’tır ki, Cenâb-ı Hakk huzûruna çağırdığı, hârimine aldığı kişiye bu bir anlık dâhi olsa tüm mertebelerin bilgisini vermiş, onu Esma’ü-l Hüsnâ’sı ile süslemiş/güçlendirmiştir.

Mi’râc’ı yaşayan kişi; bütün âsârını, ef’âlini, sıfatını ve zâtiyetini Cenâb-ı Hakk’ın Nûru’nda yakmış, orada ifnâ-i vücûd etmiş, vücûdu ortada kalmamış, Allâh’ın Nûru’yla yıkanmış abdest almış ve nûranîler ve rûhaniler zümresine katılmış bir kimsedir. Nefsi tamamen rûhlaşmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın zâtiyeti öyle bir zâtiyettir ki, O’na erişenin herşeyi Nûr’a dönüşür.

Yalnız bu arada daha önce Tevhid-i Zât’ta değindiğimiz Mi’râc hadîsesi ile şimdi anlatmaya çalıştığımız Makam-ı Ahadiyyet’teki Mi’râc hadîsesi arasındaki farkı iyi seçmek gerekir. Birincisindeki Mi’râc, ilmen/kalben tadılan bir idrâktir. İkincisi ise Mi’râc’ın hakîkatini idrâk etmek, Hakk’ı rûhen şeksiz tanımak anlamında ve bilfiil yaşanan bir olgudur. Bu ikisi arasındaki fark, gölge ile asl arasındaki fark gibidir. İşte Ganiyy-i Muhtefî böyle bir Mi’râc’ı gerçekleştiren has bir mürîdine bir başka nefesinde şöyle seslenir (Bk. Nefesler,s. 74-75):

Seni tebrîk ederim, ey gözlerimin nûru,
Benim sâdık mürîdim, Hakk’ın sevgili kulu!

İşte oldu Mi’râc’ın! Artık Rabb’a harîmsin.
Adl-u ihsânla emîn, kullarına kerîmsin.

Rûhânî Nûrânî’ler zümresine dâhilsin.

Son buldu çocukluğun; hem reşîd, hem kâhilsin.

Bekabillâh’la şeref bulmuş has bir Velî’sin;
Hakk Nûru’yla, serâpâ, münîr ve de celîsin.

Buldun Gerçek Hayâtı; bu benzemez rûyâya!
Hangi vazifelerle irsâl oldun Dünyâ’ya?

Bunun idrâki bâzen belli bir zamân alır;

Bu idrâke ulaşan Velî şaşırır kalır.

Kimi ehl-i tasarruf, kimi irşâda muzaf;
Ama hepsi de olur kulluk ile muvazzaf.

Yalnızca bir kişiye ba’s olur bâzen biri;
Oysa, ülke yönetir diğerinin tekbîri.

Hazmetmelisin mutlak, ba’de-l Mi’râc, cezbeni;

Rücu’ et Mürşid’ine ki hıfzetsin O seni.

Hâzım-ı cezbe olur Kâmil Mürşid ki fehmet,
Hâlâ O’na muhtacsın; hâlâ O’nda selâmet!

Ne zaman cezben söner, temkînin olur kavî,

Ruhsatıyla olursun Mürşid’ine müsâvî.

Setret sırrını, Velî! Edebin, işte, budur!
Senden artık yalnızca hayırlar eder südur.

Mevlâ’ya visâlinin olmaz dedikodusu;
Mestûrsa Velâyetin, düşman da kurmaz pusu.

Nebî’nin vârisidir; Velî böyle atanır.
Unutma sakın yavrum: Velî’yi Velî tanır!

Ya da nazma dökecek olursak

Ey gözlerimin nûru, Hakk’ın sevgili kulu, benim sâdık mürîdim! Seni tebrik ederim. İşte Mi’râc’ın gerçekleti. Sen artık Cenâb-ı Rabbü-l Âlemiyn’in harîmi oldun. Bundan nâşî O’nun Adâleti ve İhsânı ile emîn ve O’nun kullarına da kerîmsin. Bundan böyle çocukluğun son buldu. Şimdi artık hem yetişkin ve hem de reşîdsin; çünkü Cenâb-ı Hakk’ın Rûhânîler’inin ve Nûrânîler’inin topluluğuna dâhil olmuş bulunmaktasın. Sen şimdi Allah ile var olmanın şerefine ermiş, Hakk’ın Nûru ile baştanbaşa aydınlık ve parlak has bir Velî’sin (Allh Dostu’sun).

İşte simdi gerçek hayatı buldun. Bu hayat bir rûyâ değildir. Cenâb-ı Hakk’ın huzûrundan bu Dünyâ’ya geri gönderildiinde ne türlü vazifelerle yüklü olarak geldin? Bunun idrâkinde misin? Aslında bu vazifeleri idrâk etmen belli bir zaman alır. Bu idrâk sende uyandığı zaman zâten şaşırıp kalacaksın. Mi’râc’ını yapmış Velîlerin kimi tasarruf ehli olur kimi de irşâd ile görevlendirilmiş olur. Ama hepsi de, eninde sonunda, Allah’ın kulu olmakla görevlidir. Bazen bir Velî (meselâ Ken’ân Rıfâî hazretlerinin Efendisi Tütüncü Güzeli gibi) yalnızca bir kişinin irşâdı ile görevli olur, bazen bir başka Velî’nin tekbîri koca bir ülkeyi tasarrufu altında tutar.

Mi’râc’dan sonra sende zuhur edecek olan cezbeni mutlaka hazmetmelisin. Bu çok mühimdir. Sakın başına Hallâc-ı Mansûr’un başına gelenler gelmesin! O Mi’râc’ından döndüğünde cezbesini hazmedemedi da bak başına neler geldi! Bunun için Mürşid’ine başvur ki seni cezbenden korusun. Kâmil bir Mürşid insana cezbesini hazmettiren bir olgunluğa sâhiptir. Sen Mi’râc’ını yapmış olsan bile anla ki hâlâ Mürşid’ine muhtaçsın; selâmetin hâlâ onun idâresindedir.

Ne zaman Mi’râc’ının cezbesi sükûnet bulur da temkînin kuvvetlenirse işte o zaman sen Mürşid’inle müsâvî olursun. Bu takdirde senden yalnızca hayrlar zuhur edecektir. Velâyetin edebi ise Mi’râc’ının sırrını kimseye açıklamamaktır. İnsânın Allah’a vuslatı dedikodu konusu olmaz! Sen Velâyetini gizlersen düşmanın da sana pusu kuramaz. Velî Nebî’nin ilminin, ahlâkının, Şeriatinin vârisidir. Bir kimse Velî olduğu zaman bu mîrası yüklenmiş olur. Aman sakın unutma evlâdım Velî’yi ancak Velî tanır.

5. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, Mi’râc’ın hakîkatiyle birlikte kişiye Makam-ı Ahadiyyet’in verildiğini bildirmekte ve bu makamla izzet, şeref ve vakar bulan kişinin bütün âlemlere bir rahmet ve bir hidâyet kapısı olduğunu müjdelemektedir.

Ve son olarak 6. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, bu yüce tecellîye/tecrübeye sâhip olan Velî’nin ilminin hâzâ Furkan (yâni Hakk ile bâtılı temyîz etmeyi sağlayan ilim), Zât’ının ise Konuşan Kur’ân’a inkılab edeceğini beyân etmektedir.

XVI. DERS

Yorum bırakın

MAKAM-I CEM’Ü-L CEM

Cem’ü-l Cem’e ulaşan mazhar-ı lûtf o kişi,
Kemâliyle hür olup bırakmıştır teşvişi.

İşleyen cesedinden, nefsinden ve Rûh’undan
Şeksiz, şüphesiz Allah! Artık O’dur hür, handan.

Her şeyini istilâ etmiştir Yüce Rabb’i;
Hep aynı Gerçek olur: Merbûb, Rab ve Mürebbi’.

Âlim’dir: Evvel, Âhir, Zâhir ve de Bâtın’a
Bu şuhûdla merbûbdur Rabb’inin mir’âtına

Vârisidir Nebî’nin: İlm’ine, Ahlâk’ına;
Hem fâildir, hem teslîm o Yüce Hallâk’ına.

“Ve inneke le alâ hulukin azîm” mazharı
Ahvâli tefhim eder El Lâtîfü-l Kahhâr’ı.

Bil ki O her hâliyle âlemlere rahmettir;
Bekabillah’da mukîm bir mazhar-ı Samed’dir.

Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Cem’ü-l Cem: Tevhid Mertebeleri’nin altıncısı ve Bek Mertebeleri’nin üçüncüsüdür.

Mazhar-ı lûtf: Lûtfa mazhar olan kimse.

Teşviş: Karıştırmalar, karmakarışık etmeler.

Handan: Sevinçli, gülen.

İstilâ: Yayılma, kaplama.

Merbûb: Kul.

Mürebbi’: Terbiye eden.

Evvel: Allah’ın isimlerinden: Hilkatten önce de var olan.

Âhir: Allah’ın isimlerinden: Varlığının sonu olmayan. Bir şeyin fenâ bulmasından sonra onun ardından Bâkî kalan.

Zâhir: Allah’ın isimlerinden: Kendini kullarının idrâkine tecellîleri aracılığı ile gösteren.

Bâtın: Allah’ın isimlerinden: Kendi’ni Şehâdet Âlemi aracılığıyla gizleyen. Şuhûd: Görme, tanık, şahid.

Hallâk: Halk edici. Yaratıcı.Yaratan. Vareden. Ve inneke le alâ hulukin azîm: Andolsun ki Sen en yüce bir ahlâk üzeresin.

Tefhim: Anlatma, bildirme.

Latîf: Allah’ın isimlerinden: Yarattığının gerekli olan ihtiyâçlarını şarta bağlı olmaksızın lûtfeden.

Kahhâr: Allah’ın isimlerinden: Yarattığındaki zâhirî tecellîyi ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren.

Bekabillâh: Nefsi ile ölü Hakk ile diri olmak. Mukîm: Oturan. Samed: Allah’ın isimlerinden: Her tecellînin, zuhûra gelebilmesi için, Zât’ına ihtiyaç duyduğu ama Kendisi bütün ihtiyaçlardan berî olan.

XVI. Dersin Yorumu

1- 4. Beyitler:

Cem’ü-l Cem’e ulaşan mazhar-ı lûtf o kişi,

Kemâliyle hür olup bırakmıştır teşvişi.

İşleyen cesedinden, nefsinden ve Rûh’undan

Şeksiz, şüphesiz Allah! Artık O’dur hür, handan.

Her şeyini istilâ etmitir Yüce Rabb’i;

Hep aynı Gerçek olur: Merbûb, Rab ve Mürebbi’.

Alim’dir: Evvel, Âhir, Zâhir ve de Bâtın’a

Bu şuhûdla merbûbdur Rab’binin mir’âtına

Makam-ı Cem’ü-l Cem, Tevhid Mertebeleri’nin altıncısı, Beka mertebelerinin ise üçüncü ve son makamıdır. Aynı zamanda bu makam Nüzûl/İniş Kavsi’nin de bitiş noktasıdır. Bu makam Hakk ile Halk’ın, Vahdet ile Kesret’in buluşma yeridir ve Kemâlât buradan zuhûr etmiştir. Bu makam sâhiplerinin tevhîdî zevki: Hakk’ı müşâhede ederken halkı görmekten ve halkı görürken Hakk’ı müşâhede etmekden mahcûb/perdeli olmamaktır.

Kur’ân’da Cem’ü-l Cem makamına: “Ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinal-lahe remâ” (Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı) (Enfâl/17) âyetiyle işâret edilmektedir.

Bu makamda artık sâlikten işleyen Hakk’ın fiilleri ve izleridir. Daha önce Fenâ mertebelerini zevk eden kişinin Ef’âl, Sıfat ve Zât diye anılan üç libâstan/elbiseden soyunarak bunları Hakk’a geri verdiğini söylemiştik. Böylece üryân/çıplak kalan bu kişiye Beka mertebelerinde ise İlâhî Rahmet ile üç kat elbise giydirilir. Sâlik Makam-ı Cem’de Hakk’ın Zât’ının, Hazretü-l Cem’de Hakk’ın Sıfatlar’ının libâslarını giyinmişti. Bu son makam Cem’ü-l Cem’de de Hakk’ın ef’âlinin/fiillerinin libâsını giyer.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1. beyitte Cem’ü-l Cem’e ulaşan kişinin bir çok iyilik ve güzelliklere kavuştuğunu ve artık onun nefsin bulanıklığından kurtularak vizyonunun netleştiğini, olgunlaşıp temkin sâhibi bulunduunu, daha da önemlisi hür olduğunu söylemektedir. Acaba hür olmak ne anlama gelmektedir?

Cem’ü-l Cem Mertebesi, insânın yaratılış gâyesininin hedefi olan ve “Ben cinleri de, insanları da yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyat/56) âyetinin de işâret ettiği gibi kulluk/ubûdiyet mertebesidir. Hamervâh yâni nefsâniyetin gayyâ kuyusunda iken hiçbir şeyden haberi olmayan beşer Cem’ü-l Cem makamını hazmettiğinde ezelî saflığına en ileri seviyede yaklaşmış, nefsâniyeti rûhaniyetine dönüşmüş, iğreti ve mevhûm a’râzdan soyunarak Hakk’ın irâdesinde erimiş, nûranîlerden olmuştur. Böyle olunca da mutlak hürriyetin sâhibi olan Yaratıcı, saflaşan kulunda bütün kudret ve tasarrufuyla tecellî etmeye/işlemeye başlar. İşte bu, en ileri hürriyet hâlidir.

Bundan da anlıyoruz ki hürriyetin kemâli ile ubûdiyyetin kemâli aynı noktada birleşmektedir. İrfânî dildeki ifâdesi ile: bu yolda son, aslında başlangıca dönüştür hâli gerçeklşmektedir. Bidâyet de (başlangıç) nihâyet de (son) insânın içinde dürülüp saklanmıştır. İnsân iç âleminde saklı olan mesâfeleri aşarak Saf/Kâmil Nefs hâline inkılâb etmektedir. Geçirilen arınma eğitimi (seyr-ü sülûk) insânı tekrar o eski hâline getiriyor. Bu nedenle Hz. Muhammed (SAV)’e, hem de İsrâ gibi bir yolculukta abd/kul diye hitâb edilmesinin manâsındaki büyüklük de buradan gelmektedir. Özetle söylemek gerekirse: “İçinde ubûdiyet sırrını gerçekleştirene, dışında hürriyet bahşedilir.” (Sehlü-t- Tüsterî)

Ganiyy-i Muhtefî, 2. beyitte bu hürriyet konusuna bir kez daha değiniyor ve Cem’ü-l Cem makamındaki kişinin cesedinden, nefsinden ve Rûh’undan şeksiz şüphesiz Allah’ın işlediğini ve artık O kişinin bu hâliyle hür ve mutlu (handan) olduğunu yeniden tekrarlayarak vurguluyor.

3. beyitte ise, böyle bir kişinin her şeyini yüce Rabb’inin kapladığını; Kul, Rabb ve Mürebbi’nin aynı Gerçek’te birleştiğini anlatmaktadır. Çünkü bu makama gelmiş bir kişi, kendi zâtı ile Hakk’ın Zâtı’nın aynılığını idrâk etmiş, varlığın ve kaderin sırrı kendisine açılmış, görülen zâhirî/dış zıtlıkları Tevhîd potasında eritme tasarrufuyla donatılmıştır. Artık O, bütün bu farklılıkların aynı Hakîkat’in farklı vecheleri olduğunu kâmil bir biçimde idrâk etmiştir.

Böyle bir idrâkin kişiyi ulaştırdığı ilim (İlm-i Ledün) ise çok özeldir. Bu ilmin kapsayıcılığını ve nüfuz ediciliğini Ganiyy-i Muhtefî 4. beyitte şöyle açıklar:

Cem’ü-l Cem’i zevk eden kişi için “Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın” aynı çizgide toplanmıştır. O, aynı anda hem zâhire/dışa hem de bâtına/içe nazar edebilmekte, evvelin/öncenin ve âhirin/sonranın bilgisinden haberdar olmaktadır. Çünkü O, Allah’ın boyasıyla boyanmış, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı ve tutan eli olmuştur. Cem’ü-l Cem makamı, aynı zamanda, kişinin Hakk için kâmil bir aynaya dönüşmüş olduğu makamdır. Hz. Peygamber (SAV) bu makamda kendini “Men reâni fakad rey’el Hakk” yâni “Beni gören Hakk’ı görmüş olur” sözüyle tanıtmıştır. Bu makamdaki kişi, Allah’ın kemâlâtını izhâr eden bir ayna oluğunun şuurundadır. Bu nedenle onun bu aynalık görevini yerine getiriği bu makamın en ileri kulluğudur.

5-7. Beyitler:

Vârisidir Nebî’nin: İlm’ine, Ahlâk’ına;

Hem fâildir, hem teslîm o Yüce Hallâk’ına.

“Ve inneke le alâ hulukin azîm” mazharı
Ahvâli tefhim eder El Lâtîfü-l Kahhâr’ı.

Bil ki O her hâliyle âlemlere rahmettir;

Bekabillah’da mukîm bir mazhar-ı Samed’dir.

Ganiyy-i Muhtefî, 5. beyitte Cem’ü-l Cem’de bulunan kişinin Hz. Peygamber (SAV)’in hem ilmine hem de ahlâkına vâris olduğunu söylemekte ve bu yönüyle onun bir yandan kulluk sorumluluklarını yerine getirirken, bir yandan da bâtını sâhipli bir varlık olarak yüce Yaratıcı’ya teslim olduğunun altını çizmektedir.

6. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da Hz. Peygamber (SAV)’i övdüü “Ve inneke le alâ hulukin azîm” yâni “Andolsun ki Sen en yüce ahlâk üzerinesin” (Kalem/4) âyetine atıfta bulunuyor ve Cem’ü-l Cem’de olan kişinin bu âyetin mazharı olduğunu bildiriyor. Daha sonra da böyle bir şereflenmenin Muhammedî bir ahlâk olarak varlığa yansımasını Allah’ın güzel isimlerinden ikisi olan “El Lâtîfü-l Kahhâr” isimlerine izâfe ediyor. “El Lâtif ” ve “El Kahhâr”, görünüşte birbirlerine iki zıt isim ama bu iki ismin toplam olarak tecellisi Makam-ı Cem’ü-l Cem’de bir denge ahlâkı olarak ortaya çıkıyor.

Cem’ü-l Cem daha önce de ifâde ettiğimiz gibi Şeriat ile Hakîkat’ın cem edildiği/toplandığı makamdır. Başka bir deyişle bu makamdaki kişinin zâhirini Şerîat, bâtınını ise Hakîkat süslemektedir. Bu nedenle bu kii zâhirde Şerîat’in kendisine yüklediği görevleri yerine getirirken tâvizsizdir fakat merhametli ama her hâlükârda adâlet üzere olmak durumundadır. Bu da onu “El Kahhâr” isminin bir uygulayıcısı olarak Celâl sâhibi kılar. Ama bunu yaparken de işin hakîkatine vâkıf olmanın getirdiği Cemâl’i de izhâr eder. O, “El hayru fî mâ vaka’a” yâni “Vuku bulanda hayır vardır” ya da “Hayır, vâki olandadır” hadîsinin huzuru içerisindedir. Bu şuurla kusurları bağışlar, affeder, her şeye rahmetle bakan bir Mâhza Hayr’a dönüşür.

Artık O, Ganiyy-i Muhtefî’nin 7. beyitte belirttiği gibi her hâliyle “Âlemlere rahmet olarak gönderilen” (Enbiyâ/107) Hz. Peygamber’in ahlâkına bürünmüştür. Daha da ilerisi, böyle bir kişi Hakk ile bâkî olmanın şuuruyla Cenâb-ı Hakk’ın Samedâniyet’inin de mazharıdır. Bu niteliğiyle kimseye ihtiyâc duymayan bir vekar içindedir.

XVI. Dersin Kıssadan Hissesi

Cem’ü-l Cem makmını hazmeden kişi Cenab-ı Hakk’ın ilâhî lûtuflarını ubûdiyyet perdesi altında vekarla setreden bir İnsân-ı Kâmil ve Mürebbi’dir. Böyle bir kişiye erişen ve o zâtın bu niteliini kefeden kimse bilmelidir ki önüne çıkmış olan bu fırsat kemâle ermek için hayatının fırsatıdır.

XV. DERS

Yorum bırakın

MAKAM-I HAZRETÜ-L CEM

Hazretü-l Cem makamı ekmelü-ş Şeriat’dır;
Sâlikde Hakk sırlıdır, halkdır ortada sâdır.

Esmâ’ü-l İlâhî’dir tulû eden her yerde;
Bu idrâk ile sâlik, merhem olur her derde.

“Esmâ’ ile tasarruf” bu makamda verilir;
Esmâ’ ilmiyle, bil ki, ölü bile dirilir.

Eşyâ ilmi Esmâ’ya rabt olur kemâliyle;
Esmâ’yla fehm olunur her bir zâhir hiyle.

Hakk, âleme etmekte, Esmâ’sıyla tecellî.
Bunun fehmiyle doğar, bil ki, Hikmet-i âlî.

Hakk’a ulaşan iptir her bir Esmâ’ü-l Hüsnâ;
Ancak bu idrâk ile olur beer müstesnâ.

“Tecellî” bir fiildir; anlamı: “zâhir olmak”;
“Mazhar”: “zuhûrun yeri”; “tulû’ etmek”se: “doğmak”.

Nebî için halkoldu bilumûm arz-u semâ.
Muhammed’dir, biliniz, “Mazhar-ı Küll-i Esmâ’”;

Ey ihvânım! Tutalım, bu ipin bir ucundan.
Seyredelim Allah’a, ilm-el yakîn ve handân.

Şühûd-ı mânevîyi zordur sığdırmak lâfa;
Misaller ilâc olur idrâkteki zaafa:

Güneşin nûru tektir ama renkler muhtelif;

“Bir”den böyle çıkar “çok”, ikisi müteellif!

Âlemdeki eşyaya vurunca Zât’ın Nûr’u,
Elvân-ı ilâhîdir Esmâ’ diye zuhûru.

“Newton Çarkı”nda dahi kesret Vahdet’e döner;
İfnâ olur yedi renk, hepsi beyazda söner.

Şu çay dolu bardağa atfediniz bir nazar!

Bakalım bu Hikmet’de bunun için ne yazar?

Bardak: kavâ, müşekkel, içindeki bir rızık;
Pırıl pırıl parlıyor, kimlere olmuş azık!

Bu, görünen bir kaptır; Zâhir ismine muzaf;

Tasarımcı ve işçi Bâtın’ında muvazzaf.

Güzel bir şekil verir tasarımcı bu kaba;
Bedî’ ism-i şerifi mühür vurur bu tab’a.

Şeklin tahakkukunda Musavvir’dir iş gören;
Câmi’dir ham maddeyi, bir araya getiren.

Bu üretim bir ilme ve mîzâna dayanır;
Âlim ve Adl Esmâ’sı olur bunlara sınır.

Bardak, çaydan dolayı, Rezzâk ismine mazhar;
Fehmedin! Nasıl, Esmâ’, eder kendini izhar?

Nice Esmâ’ bilinir Hakk’dan çıkarsa izin.
Çayı hıfz eden bardak mazharıdır Hafîz’in;

Bardak, ışıltısıyla, tecellîgâh-ı Nûr’dur.
Mekanik direnciyle Kavî olan da odur.

Hanımlara faydası Nâfî isminden gelir;
Lisân-ı hafî ile, bardak, çok sır iletir.

Aslında, Hayy’dan çıkan çay yeşil bir nebattır.

Mümît’inse eseri tebdîl-i tabiattır.

Bu tecellî ile çay bir ot olur, kupkuru;
Emrâza şifâ verir çaydaki Muhyî nûru.

Bu bardak kırılırsa, eğer böyleyse kader,
Elini kesebilir: Kahhâr tecellî eder.

Fehmi geniş olana bardak çok haber verir;

Habîr’in de mazharı olduğunu bildi

Bunca hikmet ederse tulû’ tek bir bardaktan,

Hakîm tecellîsidir bunun altında yatan.

Çay dolu bir bardakta, nasıl eder tecellî,

Görün, onsekiz Esmâ’! Hepsi idrâken celî!

Nasıl da sırlı kalmı bardakta onca Esmâ’!

Düşün! Hangi Esmâ’yı hâmildir arz-u semâ?

Fehmeden mürîdindir bu kefin bütün kârı;

Bu sırlılık etmekte izhar ism-i Settâr’ı.

Ya İnsân-ı Kâmil’de tecellî nasıl olur?

Biri hâriç tüm Esmâ’ İnsân’da zuhur bulur.

Mütekebbir’dir Allah; bu yalnız O’na mahsus.

Kibir sâhibi olmak beşere yasak husus.

Mazhar-ı Esmâ’ olan eşyâ hâl lisânıyla,

Demek, Hakk’ı zikreder, Allah’ın ihsânıyla.

Bu da Vehhâb isminin olmakta müsemmâsı.

Rahmân’ın cömertliği: hilkatin muammâsı!

Nebî dedi ki: “Yâ Rabb! Tanıt bana Eşyâyı,

Âşinâ et Nebî’ne ilmindeki ziyâyı”.

Ey ihvânım! Böylece, lûtfedildi sizlere,

Lâtîf ismine uygun bu ziyâdan bir katre.

Mezâhir-i Esmâ’nın temyizini de müdrîk

Olaraktan, gayretle, edin tezyîn-i tarîk.

Bilin! Böyle açılır Mi’râc’ınızın yolu,
Muizz’in hörmetine izzet bulanlar, dolu!

Bu henüz bir ilk adım, kemâl-i idrâk için;

Siz, Mürşid’in sunduğu âb-ı hayattan için!

Budur sizi kılacak müdrîk, mümeyyiz, kâmil;

Ve belki de, himmetle, İlm-i Ledün’nü hâmil.

Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Hazretü-l Cem: Tevhid Mertebelerinin beşincisi, “Beka” mertebelerinin ikincisidir.Ekmel: En kâmil, mükemmel ve kusursuz olan, en uygun, en eksiksiz.

Ekmelü-ş Şeriat: Dinin eksiksiz uygulandığı yer.

Sâlik: Arapça giren demektir. Manâ olgunluğu elde etmek üzere, tasavvuf yoluna giren kişi.

Sâdır: Ortaya çıkmak.

Esmâ’ü-l İlâhî: Allah’ın isimleri.

Merhem: Çâre.

Tasarruf: İş görme, sahip olma. Esmâ’ İlmi: Allah’ın isimleri ile varlığı etkileyecek ilim.

Eşyâ İlmi: Varlık bilgisi.

Rabt: Bağlama, bağlanma, iliştirme.

Hikmet-i âlî: Söz ve işte en iyiyi yakalamak veya olması gerekeni farketmenin en üst/yüksek çizgisi.

Müstesnâ: (1) Özel ayrıcalıklı, ayrı, üstün tutulan; (2) Benzerlerinden baskın; (3) Kural dışı bırakılan. Arz-u semâ: Yeryüzü ve gökyüzü, tüm evren.

Mazhâr-ı Küll-i Esmâ’: (1) Hz. Allah’ın bütün güzel isimlerinin tecelligâhı: Hz. Muhammed.

İhvân: Aynı tarîkata bağlı olan manevî kardeşler.

Handan: Gülen, sevinçli. şühûd-ı

Mânevî: Lâtif, soyut manevî gerçekleri görebilme, yaşanan bâtınî tecrübeler.

Müteellif: Uyumlu. Elvân: Renkler, çeşitler.

İfnâ: Yok olma, kaybolma.

Atfetmek: Bağlamak, yakıştırmak, isnat etmek.

Nazar: Bakma, göz atma. Kavî: (1) Kuvvetli, güçlü; (2) Güvenilir, sağlam.

Müşekkel: (1) Şekil verilmiş; (2) Gösterişli.

Rızık: (1) Yiyecek içecek ey; (2) Allah’ın bahşettiği maddî ya da mânevî nîmet.

Azık: Yiyecek.

Muzâf: İzâfe olunmu, katılmış, bağlanmış.

Muvazzaf: Bir görevle yükümlü kılınmış.

Bedi’: Allah’ın isimlerinden: Yaratışının benzeri olmayan.

İsm-i şerif: Kutsal, mubârek, şerefli İsim.

Tab: Huy, yaratılış. Musavvir: Allah’ın isimlerinden: her şeyi yeni bir sûrete büründürmeğe kadir olan.

Câmi’: Allah’ın isimlerinden: Farklı şeyleri bir araya toplayarak hikmeti ve ilmiyle yeni şeyler ihdâs eden.

Mîzân: Ölçü, denge. Âlim: Allah’ın isimlerinden: ilmi istediğine istediği kadar veren, öğreten.

Adl: Allah’ın isimlerinden: Adâletin Yaratan’ı ve Sâhibi. Kulu için ezelde neye hükmetmiş ise onu ona eksiksiz olarak veren.

Rezzâk: Allah’ın isimlerinden: yarattığı her şeyin maddî ve mânevî bütün mukadder rızkını da temin eden. Hıfz:

Saklama. Hafîz: Allah’ın isimlerinden: koruyan.

Nûr: Allah’ın isimlerinden: Nûrun kaynağı olup nûrunu dilediğine dilediği kadar veren.

Nâfî: Allah’ın isimlerinden: Eşyâyı kullarına faydalı kılan.

Lisân-ı hafî: Gizli dil, hâl ile konuşma, sessiz sözsüz anlatma.

Hayy: Allah’ın isimlerinden: Şartsız diri olan. Dirilişi istediğine veren.

Mümît: Allah’ın isimlerinden: emânet ettiği dirilişi geri alan.

Tebdil-i Tabiat: Bir şeyin a’râzının değişmesi. Emrâz: Hastalıklar. Şifâ: Hastalıktan kurtulma, iyi olma, sağalma.

Muhyî: Allah’ın isimlerinden: diriltip hayat veren.

Kahhâr: Allah’ın isimlerinden: yarattığındaki zâhiri tecellîyi ortadan kaldırarak ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren.

Habîr: Allah’ın isimlerinden: herşeyden haberdar olan ve sırların mâhiyetini dilediğine bildiren.

Hakîm: Allah’ın isimlerinden: Hikmeti takdîrine takaddüm eden. Celî: Âşikâr, meydanda, belli.

Settâr: Allah’ın isimlerinden: Zâtını tecellîleriyle örten. Kullarının ayıplarını, kusurlarını, hatâlarını ve günahlarını örtüp gizleyen.

Mütekebbir: Allah’ın isimlerinden: Ululuğuna ortak etmeyen. Zikr: Anma. Allah isimlerinin tekrarlanması.

İhsân: Lûtuf, iyilik, bağış.

Vehhâb: Allah’ın isimlerinden: Kulların çalışıp kazanmakla elde edemeyeceklerini onlara vermeğe kadir. Müsemmâ: Bir ismin delâlet ettiği mânâ. Rahmân: Allah’ın isimlerinden: Her şeyin bâtınında merhametiyle hâzır ve nâzır olan.

Hilkat: Yaratılış.

Muammâ: Gizli ve güç anlaşılır söz. Âşinâ: Tanıdık. Ziyâ: Işık, aydınlık. Lâtif: Allah’ın isimlerinden: yarattığının gerekli olan ihtiyâçlarını şarta bağlı olmaksızın lûtfeden.

Mezâhir-i Esmâ: Allah’ın İsimlerinin zuhûr ettiği mahaller, tecellîgâhlar. Müdrîk: İdrâk eden, algılayan.

Tezyîn-i tarîk: Manevî yolu süslemek, güzelleştirmek, donatmak.

Muizz: Allah’ın isimlerinden: izzetin sâhibi, dilediğini azîz kılan.

Kemâl-i İdrâk: Olgun anlayış, tam kavrayış.

Âb-ı Hayat: İçene ebedî hayat bağışlayan efsânevî su. Ölümsüzlük suyu.

Mümeyyiz: Temyîz eden, seçen, ayıran.

İlm-i Ledün: Hakk’ın katından gelen hakîkat bilgisi,

Mârifetullâh. Hâmil: Taşıyıcı, sahip, yüklü.

XV. Dersin Yorumu

1-9. Beyitler:

Hazretü-l Cem makamı ekmelü-ş Şeriat’dır;

Sâlikde Hakk sırlıdır, halkdır ortada sâdır.

Esmâ’ü-l İlâhî’dir tulû’ eden her yerde;
Bu idrâk ile sâlik, merhem olur her derde.

“Esmâ’ ile tasarruf” bu makamda verilir;

Esmâ’ ilmiyle, bil ki, ölü bile dirilir.

Eyâ ilmi Esmâ’ya rabt olur kemâliyle;

Esmâ’yla fehm olunur her bir zâhirî hiyle.

Hakk, âleme etmekte, Esmâ’sıyla tecellî.

Bunun fehmiyle doğar, bil ki, Hikmet-i âlî.

Hakk’a ulaşan iptir her bir Esmâ’ü-l Hüsnâ;

Ancak bu idrâk ile olur beer müstesnâ.

“Tecellî” bir fiildir; anlamı: “zâhir olmak”;

“Mazhar”: “zuhûrun yeri”; “tulû’ etmek”se: “doğmak”.

Nebî için halkoldu bilumûm arz-u semâ.
Muhammed’dir, biliniz, “Mazhar-ı Küll-i Esmâ’”;

Ey ihvânım! Tutalım, bu ipin bir ucundan.
Seyredelim Allah’a, ilm-el yakîn ve handân.

Hazretü’l Cem Makamı Nüzûl/İniş kavsini oluşturan Beka Makamları’nın ikincisi, Tevhîd Mertebeleri’nin de beşincisidir. Bu makamda Cem Makamı’nın aksine “Halk zâhir, Hakk bâtındır”. Bu makamı idrâk eden kişinin sıfatları Hakk’tandır veyâ başka bir deyişle bu kişi Hakk’ın sıfatları ile bâkîdir. Ganiyy-i Muhtefî, 1. beyitte bu makamı, Şeriat makamı olarak nitelendirmekte ve “Hakk’ın gizli, halkın ise ortaya çıktığını” söylemektedir. Bundan önce Halk yâni yaratılanlar Hakk’ın ilminde saklanmış “İsimler” durumundaydılar. Şimdi ise bu isimler Hakk’ın bâtınından çıkarak zâhir oldular. Bu makamda Hakk, kulun kuvvetleri olup, kulun yaşamı, kudreti, işitmesi, görmesi, söylemesi Hakk iledir. Bir kudsî hadîs bu gerçeği şöyle vurgular: “Ben kulumu sevdiğim vakitte, o kulumun kulağındaki işitmesi, gözündeki görmesi, dilindeki söylemesi, elinde ve ayağındaki gücü ben olurum. Kulum benimle işitir, benimle görür, benimle söyler, benimle tutar ve benimle yürür.”

2. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, bu makamda Allah güzel isimlerinin her yerde parıldayarak kendini gösterdiğini ve bunu zevk ederek anlayan bir kişinin artık her derde çâre olacak/bulacak bir konuma geldiğini söylemektedir. 3. beyitte ise yine bu makamda; Hakk tarafından kula bir hediye olarak Esmâ’ ile tasarruf ilminin verildiğini bildirmekte ve bu ilmin ölüyü bile diriltecek bir içeriğe sâhip olduğunu vurgulamaktadır.

Ganiyy-i Muhtefî’nin bu ölüyü diriltme kavramı ile “bedensel mi yoksa manevî bir diriltmeyi mi?” kasdettiğini bilmemiz mümkün değildir. Ama gerçek olan şu ki, ne tür olursa olsun böyle bir kudrete insanolunun sâhip olması, bu makamın değerini anlamamız için yeterli nedendir.

Ganiyy-i Muhtefî, 4. beyitte, Eşyâ İlmi ile Esmâ’ İlmi’nin olgun bir şekilde birbirleriyle bütünleştiğini/örtüştüğünü; eşyâ/varlık açısından bakıldışında, eşyânın Allah güzel isimlerinin tecellî yeri olduğunu, esmâ’ açısından baktığımızda ise, esmânın eşyânın bâtınını teşkil ettiğini söylemektedir. Öyleyse bütün iş insânın bakışına bağlıdır. Bu nedenle yalnızca varlığın üzerindeki esmâ’ elbisesini okumayı bilenler zâhirin, yâni Şehâdet Âlemi’nin, aldatıcı/saklayıcı perdesini ortadan kaldırabilirler.

5-6. beyitlerde ise Ganiyy-i Muhtefî; Hakk’ın varlıa isimleriyle tecellî ettiğini ve bunu anlamanın eyânın hakîkatini çözmede kişiye yüksek/üst/derin bir vizyon kazandırdığını bildirmektedir. Ve Allah güzel isimlerinden her birinin Hakk’a ulaşan bir ip gibi düşünülmesi gerektiğini ve ancak bu ipe tutunanların insanlığın kemâline ulaşacağını ilave etmektedir.

7. beyit, Ganiyy-i Muhtefî’nin, kavramların/kelimelerin yerli yerinde kullanılmasında ne denli hassas olduunun en güzel örneklerini taşımakta ve gerçek bir mürebbi’in nasıl olması gerektiği konusunda bize önemli işâretler vermektedir. Sanki sözlüğe bakarmış gibi, bir fiil/eylem olarak tecellînin zâhir olmak yâni esmâ’lar aracılığı ile Hakk’ın kendini kullarına gösterdiğini anlıyor, tulû etmenin doğmak, mazhâr’ın ise Hakk’ın göründüğü yer olduğunu öğreniyoruz.

Bütün bu açıklamaların ne için verildiğini 8. beyitte görüyoruz. Bu beyitte Ganiyy-i Muhtefî, “Nebî için yaratıldı bütün bu yerler gökler” derken Hz. Peygamber’e, Cenâb-ı Hakk tarafından övgü amacıyla söylenen ve O’nun yüceliğini anlatan bir kudsî hadîse: “Levlâke levlâk lemâ halâktü-l eflâk” (Sen olmasaydın, Sen olmasaydın bu âlemleri/felekleri yaratmazdım) hadîsine atıfta bulunmaktadır. Daha sonra da Hakîkat-ı Muhammediyye’ye yâni Muhammed’in Gerçeğine dikkat çekerek, bütün isimlerin çıkış yerinin bu Gerçeklik olduğunu vurgulamaktadır. Bu ifâdeleri farklı bir cümle ile söylemeye çalışırsak, bütün âlem Hakîkat-ı Muhammediyye’nin tafsîlinden/açılımından/tezâhüründen ibârettir.

9. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, kendisine intisâb etmiş olan bağlılarına/evlâdlarına (ihvân’a) seslenerek, sanki “Allah ipine sımsıkı yapışın” (Âl-i İmrân/103) âyetinin irfânî yorumunu yapar gibi her bir ismin kesin olarak Allah’a giden bir ilim yolu kabûl edilip, bu zevkli/neşeli yolda yürünmesini tavsiye etmektedir.

10-13. beyitler:

Şühûd-ı mânevîyi zordur sığdırmak lâfa;

Misaller ilâc olur idrâkteki zaafa:

Güneşin nûru tektir ama renkler muhtelif;

“Bir”den böyle çıkar “çok”, ikisi müteellif!

Âlemdeki eşyâya vurunca Zât’ın Nûr’u,

Elvân-ı ilâhdir Esmâ’ diye zuhûru

“Newton Çarkı”nda dahi kesret Vahdet’e döner;
İfnâ olur yedi renk, hepsi beyazda söner.

Tek başına soyut mânâlar bilinen görülen şekillerle örneklendirilmedikçe insân düşüncesinde boş ve köksüz kalır. İnsân zekâsına ne kadar saf mânâyı anlayabilecek güç verilmiş olursa olsun yine de kavrayabilmek için bu saf soyut mânânın semboller, işâretler ve çizgiler hâlinde gösterilmesi gerekir. İşte Ganiyy-i Muhtefî, 10. beyitte bu gerçekliğe değiniyor ve lâtîf, soyut manevî gerçekleri anlatabilmenin, yaşanan bâtınî tecrübeleri, rûhsal deneyimleri söz kalıplarına dökebilmenin kolay olmadığını söylüyor. Bir yerde irfâni literatürde çok kullanılan “Hâl kal (söz) ile anlatılmaz” meşhur deyişine tercümân oluyor. Ama anlatımın zor olması demek susmak/konuşmamak anlamına gelmiyor. İnsân aklının özellikle de Akl-ı Meâş’ın bu konudaki yetersizliğini aimanın yolu olarak da örnekleri gösteriyor.

Ganiyy-i Muhtefî, 11. beyitte ilk örneğini Güneş’ten veriyor ve içinde bir çok renkler taşımasına/barındırmasına rağmen insân gözüne güneşin nûrunun/ışığının tek olarak göründüğünü, bunun da Vahdet’ten Kesret’e/Bir’den Çok’a dönüşün/geçişin güzel bir örneini oluşturduşunu vurguluyor. Ve 12. beyitte tıpkı bu Güneş örneğinde olduu gibi Zât’ın Nûrû’nun da varlığa vurmasıyla nesneler üzerinde İlâhî çeşitliliğin Esmâ’ (İsimler) olarak kendini ortaya çıkardığını söylüyor.

13. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, 11. beyitin tam tersi bir örnekle karşımıza çıkıyor ve Newton Çarkı üzerinde bulunan yedi rengin bu çarkın hızla çevrilmesi ile nasıl kaybolup/yok olup göze beyaz olarak yansıdığını ve bunun da Kesret’in Vahdet’e/ Çok’un Bir’e dönüşüne örnek oluşturduğunu gösteriyor.

14-31. Beyitler:

Şu çay dolu bardağa atfediniz bir nazar!
Bakalım bu Hikmet’de bunun için ne yazar?

Bardak: kavî, müşekkel, içindeki bir rızık;

Pırıl pırıl parlıyor, kimlere olmuş azık!

Bu, görünen bir kaptır; Zâhir ismine muzaf;
Tasarımcı ve işçi Bâtın’ında muvazzaf.

Güzel bir şekil verir tasarımcı bu kaba;
Bedî’ ism-i şerifi mühür vurur bu tab’a.

Şeklin tahakkukunda Musavvir’dir iş gören;
Câmi’dir ham maddeyi, bir araya getiren.

Bu üretim bir ilme ve mîzâna dayanır;

Âlim ve Adl Esmâ’sı olur bunlara sınır.

Bardak, çaydan dolayı, Rezzâk ismine mazhar;
Fehmedin! Nasıl, Esmâ’, eder kendini izhar?

Nice Esmâ’ bilinir Hakk’dan çıkarsa izin.
Çayı hıfz eden bardak mazharıdır Hafîz’in;

Bardak, ışıltısıyla, tecellîgâh-ı Nûr’dur.

Mekanik direnciyle Kavî olan da odur.

Hanımlara faydası Nâfî isminden gelir;

Lisân-ı hafî ile, bardak, çok sır iletir.

Aslında, Hayy’dan çıkan çay yeşil bir nebattır.
Mümît’inse eseri tebdîl-i tabiattır

Bu tecellî ile çay bir ot olur, kupkuru;
Emrâza şifâ verir çaydaki Muhyî nûru.

Bu bardak kırılırsa, eğer böyleyse kader,

Elini kesebilir: Kahhâr tecellî eder.

Fehmi geniş olana bardak çok haber verir;
Habîr’in de mazharı olduğunu bildirir.

Bunca hikmet ederse tulû’ tek bir bardaktan,

Hakîm tecellsidir bunun altında yatan.

Çay dolu bir bardakta, nasıl eder tecellî,

Görün, onsekiz Esmâ’! Hepsi idrâken celî!

Nasıl da sırlı kalmış bardakta onca Esmâ’!
Düşün! Hangi Esmâ’yı hâmildir arz-u semâ?

Fehmeden mürîdindir bu keşfin bütün kârı;
Bu sırlılık etmekte izhar ism-i Settâr’ı.

Ganiyy-i Muhtefî, yukarıdaki beyitlerinde (14-31) okuyucusunu (ihvânını) uzun bir zihnî seyâhata çıkarmakta ve Allah güzel isimlerinin varlıkta/eşyâda nasıl tecellî ettiğini çay dolu bir bardak örneği ile anlatmaktadır. Bunu yaparken de bir anlamda 18 esmâ’nın şerhini/açıklamasını vermektedir.

Ganiyy-i Muhtefî, bizden, önce çay dolu bir bardağa bakmamızı istemekte ve biraz sonra açıklayacağı sözlerinin İlm-i Ledün denizinden birer Hikmet olarak düşünülerek bundan gereken derslerin çıkarılmasını önermektedir. (14. beyit) Bardak hepimizin bildiği; dayanıklı, sağlam, gösterişli, pırıl pırıl parlayan ve içerisinde de çay bulunan bir bardaktır. Aslında bu bizim her gün gördüümüz, kullandığımız, kanıksadığımız bir nesnedir. Ama bakalım bu nesne bize vizyonumuza bağlı olarak ne gibi manevî kapılar açacaktır? (15. beyit)

Çay bardağı, görünen yönü ile: (1) kendini kullarının idrâkine tecellîleri aracılığıyla gösteren Allah’ı dile getiren Ez-Zâhir ismine; (2) Görünmeyen tasarımcı ve işci yönünden kendini Şehâdet Âlemi aracılığı ile gizleyen Allh’ı dile getiren El Bâtın ismine kaynaklık yapmaktadır (16. beyit). Bardağın tasarımcısı bu kaba güzel bir şekil vermiştir. Bu özelliği ile bardak, yaratışının benzeri bulunmayan Allah’ı dile getiren Bedi’ kutsal, mübârek isminin işâretini/mührünü taşımaktadır (17. beyit). ***Bardağın şeklinin oluşmasında, herhangi bir şeyi yeni bir sûrete büründürmeğe kadir olan Allah’ı dile getiren El Musavvir ismi, ham maddelerinin bir araya gelmesiyle de farklı şeyleri bir araya toplayarak hikmeti ve ilmiyle yeni şeyler ihdâs eden Allah’ı dile getiren El Câmi’ ismi gözükmektedir. (18. beyit)

Bardağın üretimi bir ilme ve bir ölçüye/dengeye dayanmaktadır. İlim açısından baktığımızda bu bardak; ilmi istediğine istediği kadar veren/öğreten Allah’ı dile getiren El Alîm ismine; ölçü/denge açısından baktığımızda Adâletin Yaratan’ı ve Sâhibi, kulu için ezelde neye hükmetmiş ise onu ona eksiksiz olarak veren Allah’ı dile getiren El Adl ismine karşılık gelmektedir. (19. beyit)

Bardak içinde bulunduğu çaydan dolayı, yarattığı her şeyin maddî ve mânevî bütün mukadder rızkını da temin eden Allah’ı dile getiren Er-Rezzâk ismine delîl olmakta (20. beyit); ve çayı içinde muhafaza etmesinden dolayı da koruyan Allah’ı dile getiren El Hafîz ismi ile örtüşmektedir.(21. beyit)

Bardak ışıltısını Nûr’un kaynağı olup nûrunu dilediğine dilediği kadar veren Allah’ı dile getiren En-Nûr isminden almaktadır. Mekanik direncinin oluşturduğu sertlik ise kuvvetin sâhibi olan Allah’ı dile getiren El Kaviyy isminden gelmektedir. (22. beyit)**** Bardağın, hanımlar açısından yarar sağlayıcı yönü anlayana, her bir tecellîsi mahzâ fayda verici olan Allah’ı dile getiren En-Nâfî isminden kaynaklanmaktadır. Böylece bardak hâl diliyle, sözsüz ve sessiz bir anlatımla insânlara bir çok sırları taşımaktadır. (23. beyit)

Bardağın içindeki çayın aslı yeşil bir bitkidir. Çayın bu yeşilliği, şartsız diri olan ve dirilği istediğine veren Allah’ı dile getiren El Hayy ismine başlıdır. Ama sonradan varlığını değiştirerek kuru çaya dönüşmesi, emânet ettiği diriliği/canlılığı/yeşilliği/hayatı geri alan Allah’ı dile getiren El Mümît ismi sonucu olmaktadır (24. beyit).

Böylece bu değişimle kupkuru bir ota dönüşen çayın aynı zamanda çeşitli rahatsızlık ve hastalıklara şifâ vermesi diriltip hayat veren Allah’ı dile getiren El Muhyî isminin tesiri ile gerçekleşmektedir (25. beyit).

Bardağın kırılması “ezelde verilmiş bir hükmün sonucunda” eğer bir kişinin elini kesmişse, bu da yarattığındaki zâhiri tecellîyi ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren Allah’ı dile getiren El Kahhâr isminde karşılığını bulmaktadır (26. beyit).

Şüphesiz bardak, anlayığı, algılaması geniş olana bir çok haber iletmektedir. İşte bu yönü ile de bardak herşeyden haberdar olan ve sırrının mâhiyetini dilediğine bildiren Allah’ı dile getiren El Habîr ismine kaynaklık yapmaktadır (27. beyit).

Tek bir bardaktan bunca hikmetin doğmasının altında, Hikmeti takdîrine takaddüm eden Allh’ı dile getiren El Hakîm ismi yatmaktadır (28. beyit).

29. beyitte, Ganiyy-i Muhtefî, Allah’ın bu 18 isminin bir çay bardağında nasıl tecellî ettiğine bir kez daha dikkatimizi çekiyor ve insân anlayışına açık olan bu gerçekliğe bizim yeniden bakmamızı istiyor.

30. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, bir kıyas yapıyor ve: “Bardakta bunca esmâ’ nasıl gizli kalmışsa, kimbilir, yerler ve gökler Allah hangi güzel isimlerine aynalık yapmaktadır?” diyerek bizi düşünmeye dâvet etmektedir. 31. beyit, buraya kadar anlatılanları keşfetmenin, hakîkate tâlip olanlar için büyük bir mânevî kazanç olduüunu bildirmekte ve bu gizliliğin Zât’ını tecellîleriyle örten ve kullarının ayıplarını, kusurlarını, hatâlarını, günahlarını gizleyen Allah’ı dile getiren Es-Settâr isminden yansıdışının altını çizmektedir.

32-36. Beyitler:

Ya İnsân-ı Kâmil’de tecellî nasıl olur?
Biri hâriç tüm Esmâ’ İnsân’da zuhûr bulur.

Mütekebbir’dir Allah; bu yalnız O’na mahsus.
Kibir sâhibi olmak beşere yasak husus.

Mazhar-ı Esmâ’ olan eşyâ hâl lisânıyla,
Demek, Hakk’ı zikreder, Allah’ın ihsânıyla.

Bu da Vehhâb isminin olmakta müsemmâsı.

Rahmân’ın cömertliği: hilkatin muammâsı!

Nebî dedi ki: “Yâ Rabb! Tanıt bana Eşyâyı,
Âşinâ et Nebî’ne ilmindeki ziyâyı”.

Ganiyy-i Muhtefî, 32. beyitte artık bizden gözlerimizi bardaktan ayırıp İnsânı Kâmil’e çevirmemizi istemekte ve biri hâriç tüm isimlerin insânda tecellî ettiğini söylemektedir. Acaba “İnsân-ı Kâmil kimdir?”

Ganiyy-i Muhtefî’ye göre İnsân-ı Kâmil:
(1) Kendi varlığının izafîliğini idrâk ederek, kendi özünün (zâtının) kaynağına ulaşan;

(2) Bu kesret (çokluk, ya da kevn-ü fesad: oluşma ve bozulma) âleminde zuhûr eden eşyânın ve olayların a’râzına (görüntülerine isimlerine ve niteliklerine) kapılmayan;

(3) Mânevî eğitimi dolayısıyla kazanmış olduğu ilim aracılığıyla eşyânın artık neyi remzettiğini ve bunun Allah’ın hangi Güzel İsimlerinin ve Sıfatlarının eseri olduğunu vâsıtasız olarak idrâk eden;

(4) Onun için realite: Allah’ın her eserde, her fiilde ve her sıfatta tecellî eden Güzel İsimleri olan;

(5) Nereye dönerse dönsün, kemâlinden ötürü, her yerde Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın yansımalarını, tecellîlerini keşf, fehm, idrâk, müşâhede ve ihâta ederek; “Fe eynemâ tuvellû fe semme Vechullah” (Bakara/115) sırrına âgâh bulunan;

(6) Tenzîhden de tebîhden de münezzeh olarak, Kesret’te Vahdet’i ve Vahdet’te de Kesret’i (yâni çoklukta Bir’liği, Bir’likte de çokluğu) idrâk ederek eşyâ ilmi’nin sırrına vukuf kesbeden biridir.

33. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, Allah’ın El Mütekebbir yâni Ululuğuna kimseyi ortak etmeyen olduğunu vurguluyor ve kibir sâhibi olmayı insana yasak bir sıfat olarak nitelendiriyor.

34-35. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, Allah’ın Güzel İsimleri’nin zuhûr/çıkış yeri olan eşyânın kendine özgü bir fıtrat dili ile Hakk’ı zikrettiğini söylerken bir anlamda “Yedi gök, yer ve bunlar içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. Âlemde O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerinin farkında olmazsınız” (İsra/44) âyetine atıfta bulunmaktadır. Ve sonra da bu zikir eyleminin kulların çalışıp kazanmakla elde edemeyeceklerini onlara vermee kadir olan Allah’ı dile getiren El Vehhâb isminden hayat bulduğunu vurgulayarak, Yaratılış Sırrı’nın her şeyin bâtınında merhametiyle hâzır ve nâzır olan Allah’ı dile getiren Er- Rahmân isminde gizli olduğunu ilâve etmektedir.

Ganiyy-i Muhtefî, 36. beyitte Hz. Peygamber (SAV)’in bir duasına yer vermektedir:

Bu duada Cenâb-ı Peygamber şöyle niyâzda bulunmaktadır: “Yâ Rabbi, eşyâ hakkındaki ilmimi arttır ve beni ilminin ışığına tanıdık/yakın kıl.” Eşyânın hakîkatini görmek; eşyânın maddî olmayan, sâbit, mükemmel ve ölümsüz (yâni Arapça tâbiriyle hayy) olan örneklerini görmektir. Daha teolojik bir nüansla, eşyânın Âlem-i Misâl’den nüzûl ederek Vücûd Âlemi’ndeki zuhûrundan önce İlâhî İlim’de sâbit olan sûretleri olarak tanımlanan arketip veyâ âyan-ı sâbitelerin varlığını da, mâhiyetini de fehm, idrâk ve ihâta etmek demektir. İşte Hz. Peygamber’in duası/talebi eşyânın bu yönü ile ilgilidir. Eşyâya tanıdık olanlar; başta Peygamberler olmak üzere, bütün zıtlıkları Tevhîd potasında eriterek kendi Zât’ının vahdetine ve sırrına erişmiş, bundan ötürü de bütün âleme rahmânî bir merhâmet ve müsâmaha ile nazar kılan kâmil insânlardır.

37-41. Beyitler:

Ey ihvânım! Böylece, lûûtfedildi sizlere,

Lâtîf ismine uygun bu ziyâdan bir katre.

Mezâhir-i Esmâ’nın temyizini de müdrîk

Olaraktan, gayretle, edin tezyîn-i tarîk.

Bilin! Böyle açılır Mi’râc’ınızın yolu,
Muizz’in hörmetine izzet bulanlar, dolu!

Bu henüz bir ilk adım, kemâl-i idrâk için;
Siz, Mürşid’in sunduğu âb-ı hayattan için!

Budur sizi kılacak müdrîk, mümeyyiz, kâmil;

Ve belki de, himmetle, İlm-i Ledün’nü hâmil.

Ganiyy-i Muhtefî, 37. beyitte bir kez daha ihvânına/evlâdlarına seslenmekte ve “çay dolu bardak” örneğinin ziyâ olarak nitelendirdiği İlm-i Ledün’den bir damla ve aynı zamanda yarattığının gerekli olan ihtiyâçlarını şarta bağlı olmaksızın lûtfeden Allah’ı dile getiren El Lâtîf ismine uygun olarak kendilerine verildiğini söylemektedir.

38. beyitte öğütlerine devam ederek; Manevî yolunu/vizyonunu süslemek, güzelleştirmek, geliştirmek isteyenlerden gayretli olmaları ve âlemde tecellî eden Allah’ın Güzel İsimleri’ni idrâkle okumalarını istemektedir.

Böyle bir gayretin sonuçta Mi’râc’a giden yolu açacaının bilinmesini de isteyen Ganiyy-i Muhtefî, bu şerefe/güzelliğe kavuşmanın izzetin sâhibi ve dilediğini azîz kılan anlamına gelen, Allah’ın, El Muizz isminin hürmetine olduğunu vurgulamaktadır.

40-41. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, verilen bardak örneğinin olgun anlayış ve kavrayışa giden yolda ihvân için henüz bir ilk adım olduğunu hatırlatmakta ve bunun devâmı için de tâliblerin Mürşid’in sunduğu Ölümsüzlük Suyu’ndan edep ve sabırla içmelerini tavsiye etmektedir. Çünkü ancak böyle bir tavır insanı kâmilleştirecek ve Mürşid’in de himmeti ile onu İlm-i Ledün’ü taşıyacak hâle getirecektir.

XV. Dersin Kıssadan Hissesi

Makam-ı Hazretü-l Cem’de sâlikin beşeriyyeti zâhir olur. Çünkü sâlikin Tevhîd-i Sıfat merhâlesinde Hakk’a rücû’ ettirdiği bütün sıfatlar bu sıfatların ilâhî menşeinin idrâki ve ilmi ile birlikte sâlike iade edilmiştir. Artık o, tasarrufuyla birliktir, Esmâ’ İlminin mazharıdır.

XIV. DERS

Yorum bırakın

MAKAM-I CEM

Cem’e vâsıl olanın garip olur ahvâli;
Hak’dır burada zahir; halksa bulur zeali.

Hakk’ın Zât’ıyla, mürîd, giyinmekte bir libas;
Beşeriyyeti olur zâhirî bir iktibas.

Cem makamında mürîd Hakk’ın Zât’ıyla mevcûd;
Bu idrâk ile Hakk’a Hakk ile eder sücûd.

Hakk ile Hakk olmuştur; edilmez artık tadlîl;
Ârif için ahvâli yalnızca Hakk’a delîl.

Sırr’rıyla parıldayan apâşikâr bir mâhdır;
“Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullah”dır.

Bu makamda mürîde cümle halk bâtın olur;
Nereye dönersen dön, eşyâ mir’âtın olur.

Bütün zâhirî esbâb ifnâ olur gözünde;
Sebebü-l Esbâb ile fâil olur ve zinde.

Hiç bir çile, meşakkat döndürmez O’nu Hakk’dan;
Helâl eder hakkını herkese, bil ki, sıdkan.

Hakk’ın Kelime’sidir; evsâfı Rûhullah’dır;
Eğer temyîz edersen, ne emîn bir penâhdır!

Bu makamda çözülür İsâ’nın tüm esrârı;
Olur zîrâ, Sırrü-s Sır, Rûh’un aslî makarrı.

Nasıl olursa namaz mü’minlerin Mi’râcı,
Oruç da bu mak mın remzidir ve sirâcı.

Mahzâ Rahmet olmakta Cem’i zevk eden mürîd;
Kılmaktadır bu makâm İnsân’ı aslî, ferîd.
Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Makam-ı Cem: Tevhîd Mertebeleri’nin dördüncüsü ve Beka Mertebeleri’nin ilkidir.

Zevâl: (1) Yerinden ayrılıp gitme; (2) Sona erme, yok olma; (3) Güneş’in batımına yaklaşması.

Mürîd: Bir mürşide bağlı olan kimse.

Libâs: Elbise.

Beşeriyyet: Beşer olma niteliklerinin tümü.

İktibâs: Ödünç alma.

Sücûd: Secde etme.

Tadlîl: Doğru yoldan çıkarma, azdırma, ayartma.

Delîl: (1) Yol gösteren, kılavuz; (2) Şâhit, belge, tanık.

Mâh: Ay.

Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullah: “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara/115)

Esbâb: Sebepler.

İfnâ: Yok olma, kaybolma.

Sebebü-l Esbâb: (1) Sebeplerin sebebi; (2) Allah. Zinde: (1) Diri, yaşayan, canlı; (2) Dinç, sağlam, güçlü, kuvvetli.

Meşakkat: Zorluk.

Sıdkan: Doğrulukla, içtenlikle, gönül hoşluğu ile, samimiyetle, hâlis niyetle, yürek temizliği ile.

Kelime: (1) İnsân-ı Kâmil, bir bütün olarak İlâhî kemâli kendi varlığında gerçekleştiren insân; (2) Bütün peygamberlerin ve velîlerin hakîkatlerine özellikle Hz. Peygamber’in hakîkatine (Hakîkat-ı Muhammediye) “kelime” denir; (3) Allah’ın “Kün/Ol” emrine işârettir. Allah, bir şeye “Kün/Ol” deyince o şey olur. İşte buradaki “Kün/Ol” kelimesi yaratma vasıtasıdır; (4) Külli irâdenin sûreti ve yaratma aracı olan “kün”.

Rûhullah: Allah’ın rûhu. Cenâb-ı Hakk Kur’ân’da: “Muhakkak ki Biz emâneti göklere, arza ve dağlara sunduk. Onu yüklenmekden kaçındılar. Onu insân yüklendi…” (Azhâb/72), ve “Onu (Âdem’i) bir sûretle sûretlendirip de içine Rûh’umdan üfürdüğümde derhâl ona secde edin!” (Sâd/72) demektedir. Buna göre insânın kabûlettiği emânet Allah’ın Rûh’undan başka bir şey değildir. Allah’ın Rûh’u bütün Mükevvenât’ta yalnızca insânda bulunmaktadır. Bunun içindir ki insân Eşrefü-l Mahlûkat’tır (Yaratılmışların en şereflisidir). Ancak beşer düzeyindeki insân taşımakta olduğu bu İlâhî Emânet’in idrâkinde değildir. Bu idrâk ancak nefsini tezkiye ederek açık şirklerden arınan ve korunan ve akabinde de Tevhîd Mertebelerini yaşayarak gizli şirklerden arınan ve korunan İnsân-ı Kâmiller’de yeşermektedir. İşte yüklendiği İlâhî Emânet’in mâhiyetinin, kadrinin ve sorumluluğunun bilincini kazanmış olan bu kâmil Ârifler’e Rûhullah denir.

Penâh: Sığınacak yer.

Makarr: Karar edilen, durulan yer, merkez.

Sirâc: Işık, kandil, mum.

Ferîd: Tek, eşsiz, eşi olmayan, kıyas kabul etmez, üstün, ölçüsüz.
XIV. DERSİN YORUMU

1-5. beyitler:

Cem’e vâsıl olanın garip olur ahvâli;
Hakk’dır burada zâhir; halksa bulur zevâli.

Hakk’ın Zât’ıyla, mürîd, giyinmekte bir libas;
Beşeriyyeti olur zâhirî bir iktibas.

Cem makamında mürîd Hakk’ın Zât’ıyla mevcûd;
Bu idrâk ile Hakk’a Hakk ile eder sücûd.

Hakk ile Hakk olmuştur; edilmez artık tadlîl;
Ârif için ahvâli yalnızca Hakk’a delîl.

Sırr’ıyla parıldayan apâşikâr bir mâhdır;
“Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullah”dır.

Tevhîd Mertebeleri’nin dördüncüsü Cem Makamı’dır ve aynı zamanda bu makam “Beka Mertebeleri”nin de başlangıcıdır. Beka, ölümsüzlük demektir ve Allah’ın El- Bâkî yâni “Her şeyin sonu gelip çattığında var olmaya devâm eden yegâne Zât” ismine işâret eder. Bekabillâh ise nefsiyle ölü, Hakk ile diri olmak demektir. Çünkü ölmeden önce ölmek sûretiyle bu makama gelmiş olan kişiye ikinci Sûr’un üflenilmesi ile Hayy/Hayat bahşedilmiş, Lâ’dan illâ’ya geçilmiştir. Artık Allah’a seyir bitmiş, Allah’dan ve Allah ile seyir başlamıştır.Bu makamda Hakk zâhir, halk bâtın olmuştur. Bu makama Hz. Peygamber (SAV)’in: “Kulunun lisânından söyleyen, işiten ve şükreden Allah’tır” hadîsi delil olarak gösterilir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1. beyitten itibâren Cem Makamı’nı anlatmaya bağlamakta ve bu makama ulaan kişinin durumunun şaşılacak, bambaşka özellikler sergilediğini söylemektedir. Şüphesiz garip sözcüğü ile ifâde edilen bu durumu dışarıdan bakan bir göz olarak anlamamız mümkün değildir. Vurgulanan tek şey vardır o da: Bu makamda Hakk’ın zâhir; halkın ise bâtın olduğu gerçeğidir. Acaba bu ne anlama gelmektedir?

Bu sorunun cevabı Ganiyy-i Muhtefî tarafından 2. beyitte açıklanmaktadır. Hakîkate talip olan kişi Fenâ Mertebeleri’nde de anlatıldığı gibi fiillerinden, sıfatlarından ve zâtından soyunmuş ve çıplak olarak bu makama gelmişti. Şimdi ise Hakk, Zât’ıyla bu kişiye yeni bir elbise/libâs vermiştir ve böylelikle bu kişinin beşeriyeti, insanî yönü yalnızca iğreti bir görüntüye dönüşmüştür. Daha net bir ifâde ile kul, “Hakk’ın rengine” (Sıbgatullah’a) bürünmü tür. Bu mertebede kuldan söyleyen Hakk’tır.

3. beyitte Ganiyy-i Muhtefî; nefsiyle değil, Hakk’ın Zâtı ile var olan hakîkat yolcusunun, bu gerçeği idrâk etmesiyle Hakk’a Hakk ile secde ettiğini anlatmaktadır.

Tevhîd-i Zât’a kadar yâni Uruc Kavsi boyunca ki i daha yolun başında olduğundan her işin, her sıfatın ve her varlığın Hakk’tan ayrı olduğunun zannı içerisindeydi. Ama sonradan Nüzûl/iniş Kavsi’nin başlangıcını teşkil eden Cem Makamı’nda “Hayy nefesinin” etkisiyle kendisinde uyanmaya başlayan yeni bir akıl (Akl-ı Meâd) ile her şeyin Hakk’ın Zât’ı ile kaim olduğunu, Hakk’tan gelip Hakk’a gittiğini ve hattâ kendi Zât’ının Hakk’ın Zât’ından farklı olmadığını idrâk etmitir . İşte bu makamda kişinin secdesi artık “Hakk’tan Hakk’a” dönüşmüştür. Çünkü burada yalnız Hakk vardır; secde eden de, edilen de aynı hakîkatte toplanmışlardır. Bu tıpkı Güneş’in tam tepede olup, gölgeyi yok ettiği an veyâ saat on ikiyi gösterdiğinde “akreple yelkovanın birbiri üzerinde olduğu için görünenin yelkovan mı, yoksa akrep mi” olduğunun anlaşılamaması gibidir. Halk, Hakk’ın bâtınında kaybolmuştur. Kâbe’nin içinde her yer kıbledir.

4. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî , “Hakk ile Hakk olan” kişinin artık hâlinin değiştirilemeyeceğini vurgulayarak, irfân sâhibi olan kişiden açığa çıkan özelliklerin yalnızca Hakk’ı gösterip, belgelediğini, O’nu işâret ettiğini ilâve etmektedir. O, bu durumu ile Hakk’ın Güneşi’ni yansıtan bir Ay olmuştur. Bu nedenle nereye dönerse dönsün, Onun nûrlu yüzünde/vechinde hep Hakk’ın Nûru görünmektedir. O; doğusuyla-batısıyla, zâhiriyle-bâtınıyla, rûhuyla-bedeniyle Hakk’ı izhâr etmektedir.

6-12. Beyitler:

Bu makamda mürîde cümle halk bâtın olur;
Nereye dönersen dön, eşyâ mir’âtın olur.

Bütün zâhirî esbâb ifnâ olur gözünde;
Sebebü-l Esbâb ile fâil olur ve zinde.

Hiç bir çile, meşakkat döndürmez O’nu Hakk’dan;
Helâl eder hakkını herkese, bil ki, sıdkan.

Hakk’kın Kelime’sidir; evsâfı Rûhullah’dır;
Eğer temyîz edersen, ne emîn bir penâhdır!

Bu makamda çözülür İsâ’nın tüm esrârı;
Olur zîrâ, Sırrü-s Sırr, Rûh’un aslî makarrı.

Nasıl olursa namaz mü’minlerin Mi’râcı,
Oruç da bu makamın remzidir ve sirâcı.

Mahzâ Rahmet olmakta Cem’i zevk eden mürâd;
Kılmaktadır bu makam İnsân’ı aslî, ferîd.
6-7. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, Makam-ı Cem’de bulanan kişinin idrâkinde tüm halkın silinip “bâtın” olduğunu ve bu kişinin nereye dönerse dönsün eşyânın/varlığın aynasından yalnızca Hakk’ı gördüğünü söylemektedir. Böyle bir kişinin gözünde artık tüm dış sebepler yok olmuş, sebepler perdesinin gizlediği/sakladığı Hakk güçlü bir şekilde tek fâil (işi yapan) olarak ortaya çıkmıştır. Daha önce de söylediğimiz gibi perdenin ardındaki Zât’ın kendini göstermesi ile “Karagöz Perdesi”nin önündeki sahne ve oyuncular kaybolmuşlardır. Kur’ân’ın ifâdesi ile söylersek: “Hakk gelmiş, bâtıl zâil (sona erme) olmuştur.” (İsra/81)

İrfânî düşüncede Makam-ı Cem “Gece” ile sembolize edilir. Çünkü gecenin karanlığında eşyânın nakışları silinmiş, el ayak çekilmiş, çokluk/kesret yerini Vahdet’e (Birlik) bırakmıştır. İnsân rûhunun erdirici ve oldurucu hamlelerine gecelerin kaynaklık yaptı ı bilinen bir gerçekliktir. Gecede Hakk zâhir, halk bâtındır. Belki de gece namazlarındaki okuyuşun -gündüz namazlarının aksine- sesli yapılması Hakk’ın insânda zâhir olmasıyla yakından ilgilidir.

“Makam-ı Cem”e, Kur’ân’da üzerine yemin edilen ” ncir”in de işâret ettiğini söyleyenler olmuştur.(Tîn/1) içinden binlerce çekirdek olmasına rağmen incirin tek oluğu böyle bir benzetmeye (tekabüle) zemin hazırlamışolabilir. O içteki çekirdeklerin her biri birer incir ağacı (halk) kapasitesinde olduğu halde, tek incirin (Hakk) içinde kalmıştır. Yâni Hakk zâhir, halk bâtın durumdadır. Ganiyy-i Muhtefî, 8. beyitte hiçbir çile ve zorluğun Makam-ı Cem’i idrâk etmiş bir kişiyi Hakk’tan döndüremeyeceğini kesin bir dille vurgulamaktadır. Çünkü Cem Mertebesi “Hakîkat” mertebesidir ve bu mertebede eksiklik, yanlışlık, çirkinlik yoktur. Her şey yerli yerincedir ve Hakk ile Hakk üzeredir. Böyle bir zevki tadan kişide “Hoştur bana senden gelen” düşüncesi hâkimdir. Bu nedenle kimseye kızmaz, kırılmaz, darılmaz, her şeyi “mahzâ hayır” olarak değerlendirir ve herkese hakkını helâl eder/bağışlar. Kimi kime şikâyet edecektir? Ve bunu yaparken de hakîkate vâkıf olmanın içtenlişi, doğruluğu, gönül hoşluğu ile yapar.

Makam-ı Cem’de bulunan kişiyi Ganiyy-i Muhtefî, 9. beyitte “Hakk’ın Kelimesi” olarak nitelendirmekte ve sıfatını da “Rûhullah” olarak vermektedir. Sonra da toplum içinde kendini sırlayan/eriten bu kişileri teşhis etmenin zorluğuna dikkat çekerek eğer bulunabilirlerse bu insânların yanlarının “beled-il emîn” (Tîn/3) gibi en güvenilir yer olduğunu bildirmektedir. Çünkü onlar “Rahman’ın Nefesi”nin taşıyıcıları ve nefislerini “Meryem” kılmış tâliplerin İsâ’nın zuhûruna yol açacak olan mânevî dölleyici rahmet elçileridir.

10. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, “Mak m-ı Cem” ile “Hz. İsâ” arasında bir özdeşlik kurmakta ve Hz. İsâ’nın bilinmezliğinin tüm ayrıntılarının bu makamda çözüldüğünü/aydınlandığını, bu nedenle de Cem Makamı’nın gizlilerin gizlisi olan “Rûh”un özel yeri olduğunu söylemektedir.

Kur’ân, Hz. İsâ’dan bahsederken onu bazen “kelimetin minallah”/ “Allah’dan bir Kelime” (Âl-i İmrân/39) bazen de “kelimetuhû”/”O’nun Kelimesi” (Nisâ/171) olarak vasıflandırır. “Kelime” ifâdesi Kur’ân’da çoğunlukla “Allah’ın İrâdesi”nin bir tezâhürü/yansıması/tecellîsi olarak kullanılır. Bu tanımlama, Hz. İsâ’nın nefsini yalnızca dünyevî ihtiyaçlarını minumum seviyede karşılayacak bir noktaya indirdiğini ve “Rûhâniyet”ini tam anlamı ile açığa çıkardığına işâret etmektedir.Böylece Hz. İsâ, Allah’ın irâdesinin bir başka deyişle “Kün/Ol” emrinin/kelimesinin “ete kemiğe bürünmüş” Şekli olmuştur. Ona “Rûhullah” denmesinin bir nedeni de budur. Çünkü O, Allah’ın rûhunu/dirilişini taşımaktadır ve hayat soluğu/nefesi onun varlığıyla âleme yayılmaktadır. Kur’ân Hz. İsâ’nın bu özelliklerini şöyle vermektedir:

“Gerçekten de ben size Rabbinizden bir âyet getirdim. Ben size çamurdan kuş sûreti gibi bir şey yapar ve sonra ona üflerim de Allah’ın izniyle derhâl bir kuş olur.

Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve cüzzamlıyı iyi eder, ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor, ne biriktiriyorsanız size haber veririm. E er inananlardansanız bunlarda sizin için bir ibret vardır. (Âl-i İmrân/49)

Ganiyy-i Muhtefî, “İsâ’nın tüm esrârı” derken Hz. İsâ’nın tavrının (Tavr-ı İseviye) Makam-ı Cem’de bulunan kişiye yaşatıldığına dikkat çekmektedir. Bundan da anlıyoruz ki, Makam-ı Cem; kişinin kendisini, “Allah’ın Kelimesi” veyâ “Rûhullah” olarak idrâk ettiği bir makamdır. Bu makamda olanlar tıpkı Hz. İsâ’da olduğu gibi “nefis balçığına” batmış insânları “Rûhun Güneşi”ne döndürebilir, “ölü/kadavra varlığa” bürünmüşleri yeniden diriltebilir, nefsen hasta ve hakîkate karşı kör olanları tekrar ışığa/sağlığa kavuşturabilirler.

11. beyite Ganiyy-i Muhtefî, Hz. Peygamber (SAV)’in: “Namaz mü’minin Mi’râcıdır” hadîsine atıfta bulunarak başlıyor ve namaz nasıl Mi’râc’ın sembolü/işâreti ise orucun da Makam-ı Cem’in delili/sembolü ve ışığı olduğunun önemle altını çiziyor. Daha önce kişinin Tevhîd-i Zât’a kadar olan Fenâ Mertebeleri yolculu- unun Uruç Kavsi olduğunu söylemiştik. Buna Mi’rac Kavsi adını da verebiliriz;

çünkü bu makamlar idrâk/terakki/yükselme makamlarıdır. Kişinin de namazda Allah’a en yakın olduğu yer secde yeridir. Çünkü bu yere kadar kişi kıyam’da başlayan rükû ile devam eden ve secde ile noktalanan eylemlerinde gittikçe küçülerek hiçliğini gösterir ve varlığını yok ederek Rabb’a iade eder. Tıpkı ef’âlini, sıfatını ve zât’ını Hakk’a vererek Mi’râc’ını gerçekleştiren sâlik gibi.

Mi’râc’ta Cenâb-ı Hakk harîmine kabul ettiği kulunu Güzel İsimleri’nin (Esma’ül Hüsnâ) tecellîlerine mazhar kılar ve onlarla güçlendirir. İşte Makam-ı Cem kişinin ulvî yeteneklerle, kudret ve tasarruf yetkisi ile donatıldığı bir makamdır. Bundan sonra kişi Beka Mertebeleri’ni oluşturan Nüzûl/İniş Kavsi ile yeniden bu âleme döndürülür. Artık bu kişinin orucu başlamıştır. Şüphesiz bu oruç, yeme ve içmeyi terk etmek anlamına gelen bilinen oruç değildir. Bu oruç, Allah’ın kuluna Mi’râc’ta verdiği “kudret, himmet ve tasarruf yetkisini” edeben saklama/ göstermeme/izhâr etmeme orucudur. Başka bir deyişle tasarruf fakîri orucudur. Çünkü Beka bilincine erişen kişiler muazzam bir rûhânî kudretle ve Varlık hakkında da en yüce bilgilerle donatılmış olmalarına rağmen kendilerini sürekli sırlarlar. Çünkü onlar Sultâni İrâde’ye tabîdirler ve edindikleri Mârifet onları kendi hür seçimleri ile tasarruf yetkisini kullanmalarına mânîdir. Eğer kullanmaları yönünde ilâhi bir işâret alırlarsa bunu da dışarıya belli etmeden özel bir yolla gerçekleştirirler.

Ganiyy-i Muhtefi, Makam-ı Cem nefesi’nin 12. ve son beytinde; bu makamı zevk eden kişinin âleme yalnızca Rahmet olduğunu ve yine bu makamın insânı eşsiz/ üstün kıldığını söylemektedir. Zâten “Âlemlere rahmet olarak gönderilen” bir Peygamber’in ilminden nasiblenen bir kişinin de çevresine rahmet kaynağı olmasından başka bir seçeneği yoktur.

XIV. Dersin Kıssadan Hissesi

Cem makamını kazanan sâlikin beşeriyeti zâhirî bir iktisâb olur. Bu görüntünün setrettiği ise Hakk’ın Zât’ıdır. Sâlik artık Hakk’ın Zât’ıyla mevcûddur. Anlayana onun bu ahvâli yalnızca Hakk’a delîl olur.

Older Entries Newer Entries

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 446 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: